4
Yorum
16
Beğeni
5,0
Puan
95
Okunma
ruhumun kıyılarında gezinir
yangından bir gölge,
gecenin imbiklerinde
süzülür izleri,
ateşi gül kokusuna sağan
Hüsn-ü Aşk gibi yüreğimde,
külü yeniden tutuşturmak isteyen
o şiir,
“Beyaz bir sayfadan
sana bakmak diyor ya...
Sen ışık ver,
ben filiz veririm...”
geceye sığınan
yaralı bir geyiğin çığlığında susarım...
zamanın teğet geçtiği
bir zamansız misafir...
düşüme düşen sözleri,
akrep iğnesiyle dokunmuş
hüzünlü bir ipek
“Eksik parçamsın,
hep aradığım...” dediği yerde,
bin büyücünün saçlarıyla ördüğü
yıkık mabedin
“eksik kalacaksın” kehaneti
sızlar derinlerimde
taze çiçek kokularını yaran
yabani bir ceylan gibi...
kaçarım...
sırtımda
et ve kemiğe bürünmenin
o ağır yükü...
oysa ruhum,
bir elma şekerine aldanan
çocuk heyecanıyla
diz çöküyor şiirlere,
ey, tanıdıktan daha tanıdık yabancı,
ben topraktanım,
çamurdanım,
tanrı değil,
tenimde
artemis çiçekleri filizlenmez benim
üzerime sürgün etme
o mavi kelebekleri...
gurbet bellediğim
bu yalnızlık sokaklarına
kazındı adımlarım
baharın sarhoş eden kokusunu
salma ciğerlerime
Güneş,
sırtımda eğreti duran
bir gurbet hırkası
aşk oyunundan yenik düşmüş
bir seyyahım ben
suskunluk,
kemiklerime mühürlü
bir zırh şimdi
avucumda
Romeo’nun zehirli iksiri...
sahnesi devrilmiş
bir masalın
repliksiz aktörüyüm
benim tenim
zemherinin ayazıyla nişanlı...
bırak,
uyandırma!
kendi kışımın
soğuk koynunda uyuyayım
eğer bir cehennem yazıldıysa
alnımın yazısına,
ateşin alevinden değil,
o buz yanığının sızısından gelsin
benim tenime biçilmiş
ebedî bir kefarettir bu.
5.0
100% (7)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.