1
Yorum
9
Beğeni
4,0
Puan
118
Okunma

Yıkık bir eşiktir mısra,
açlığa ve ölüme,
kılıçlara
ve inciye.
Bozup bozup kurulan yuvaların çatısında
benzi soluyor yeniyetme kuşların,
bir kanat çırpıntısı cılız.
Gölge sığınır ömrün ıssız kovuğuna, kucağında;
söner odaların tahta kandili.
Masalların ağzında ayvaz, soluk şapkaları,
mühürlenir dilin ucunda söylenmeyenler.
Uykuların kıyameti ki
uykuda kalabalıklar.
Kapanır
üstüne göğün kapısı.
Örtülür nefti sükûtla gecenin yüzü.
Küle keser uzakta yanan ocak;
tütüyor duman bozaran ufuktan.
Bir kuyu kazılır göğsün orta yerinde,
kızıl çanaklar ufalanıyor ay ellerimde.
Dilsiz bir girdaptır
dönen başımın üstünde.
Gök ucunda hercai bir rüzgâr...
Dağılır kısacık bir cam sesiyle
uzaktaki tarla.
Bire, atın yelesinden yamaçlara
fidan ekiyor garip bir ikiz.
Uzun heceli bir ikindi, rüzgârı beş geçe;
kent, tersine yürüyor.
Çatlar raks ederek aynası hıncın,
tuz basılır zamanın açık yarasına,
üstüne lehim tutmaz bu yaranın.
Baktım, gülerek geçiyorum
yeşil güzellikten,
hayatın o fevkalade sofrasından.
Sürme gözlerimde
tüllenen dünya...
Ceplerinden beyaz motifler sayıyor
ve yalayıp geçiyor ruhumu ne’m.
Biraz safir,
biraz pirinç,
üstünde eski elbiseler...
Cam kırıklarının aynada çınladığı boşlukta
tek başına.
Kül’bahar.
...
5.0
75% (3)
1.0
25% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.