22
Yorum
41
Beğeni
5,0
Puan
386
Okunma

Köklerimiz kururken bu çorak topraklarda,
Siz sadece çatlayan toprağı bir sanat gibi izlediniz.
Bir yudum suyun hesabını yaparken biz, nefesimiz daralarak,
Siz ufuktaki gökyüzünün mavisinden uzun nutuklar bahsettiniz.
Oysa toprak bizdik, çatlayan bizim tenimizdi her adımda,
Siz bu kuraklığı sadece uzak bir iklimin masalı bellediniz.
Rüzgâr estiğinde savrulan, aslında bizim küllenmiş ömürlerimizdi,
Siz ise rüzgârın önünde uçuşan o gri tozların estetik dansına daldınız.
Yanan her ağacın çıkardığı o son feryat, bizim ciğerimizden gelirdi,
Siz sadece dumanın göğe çizdiği o tuhaf şekillere bakıp anlamlar aradınız.
Külün içindeki koru görmediniz, o ateşin kimi yakıp geçtiğini sormadınız,
Siz yangını bir seyirlik fener alayı gibi sessizce alkışladınız.
Kapılar üzerimize kapandı, kilitler pas tutup çürüdü içimizde,
Bir anahtar tıkırtısı bekledik, bir umut ışığı yıllarca kör kuyularda.
Siz o kapıların ötesinde, kendi yarattığınız yapay güneşinizin içinde,
Gölge oyunları kurup eğlendiniz biz kahrımızdan ebediyen susunca.
Sesimiz duvarlara çarpıp geri dönerken her gece aynı ıstırapla,
Siz duvarın ötesindeki o uğultuyu rüzgârın şarkısı sanıp uyudunuz.
Hangi yorgun gemi liman görmeden karanlık sulara battıysa o biziz,
Siz kurtuluş umudu olan o son limandaki feneri bile ellerinizle söndürdünüz.
Dev dalgalar yutarken enkazımızı birer birer, derinliklerin sessizliğinde,
Siz kıyıya vuran köpüklere bakıp denizin o muazzam durgunluğunu övdünüz.
Altımızdaki uçurumu bilmeden, boğulmanın ne olduğunu bir kez tatmadan,
Siz batışımızı bile suların altında kalan bir hazine hikâyesine döndürdünüz.
Sözcükler boğazımızda düğümlenmiş, iyileşmez ve ağır bir ur,
Siz ise lügatlerden bize fırlatacak yepyeni ve pırıltılı yalanlar seçtiniz.
Bizim en çıplak gerçeğimiz, sizin o süslü ve devasa masallarınızda durur,
Siz o masalın sonu bizim lehimize bitmesin diye sayfaları hep erken kestiniz.
Her harf bir yara bandı olacağına, tuz oldu açıkta kalan yaralarımıza,
Siz sustuğumuz her anı, rızamız varmış gibi tarihin tozlu raflarına dizdiniz.
Zaman, artık sırtımızda taşımaktan yorulduğumuz koskoca bir taş,
Siz kum saatindeki her bir taneyi, ömrümüzden parça parça bizden çaldınız.
Akarken gözlerimizden kanla karışık, kimsenin silmediği o her yaş,
Siz o yaşın bıraktığı soğuk ıslaklıkta, ruhunuza sahte bir huzur buldunuz.
Biz yaşlanırken her saniye bu yükün altında ezilip yok olarak,
Siz geçen yılları bizim enkazımızdan kurguladığınız birer zafer saydınız.
Bir kuyu kazdık kendimize, dünyanın en derin ve en kimsesiz yerinden,
Feryadımız yankılanıp da huzurunuzu bozmasın diye sizin kulaklarınızda.
Siz o derin kuyunun tam ağzında, en emin ve en korunaklı yerinden,
Bakıp geçtiniz öylece, bir toz tanesi bile bırakmadınız o şık ayaklarınızda.
Kuyunun dibindeki karanlık bizim evimiz, sizin ise korkulu rüyanızdı,
Siz bizi o çukurda bırakıp, yukarıdaki aydınlığın tek sahibi olarak kaldınız.
Kuşlar bile terk etti bu yorgun, bu ruhsuz ve bu yaralı şehri artık,
Kanatlarındaki o devasa hüzün yükünü taşıyamaz oldu bu gri sema.
Biz her mevsim biraz daha eksildik, biraz daha gömüldük, azaldık,
Siz ise bizim eksildiğimiz o boşluklara, gösterişli ve boş sahneler kurdunuz tema.
Kanat seslerinin yerini sessizlik alırken sokaklarda bizden kalan,
Siz bu sessizliği yeni bir düzenin, yeni bir dünya tasarımının müziği yaptınız.
Ekmek acıydı sofralarda, su ise zehir gibi yakıcıydı bütün dillerde,
Siz kendi ziyafetlerinizde bize güler yüzle ballı zehirler ikram ettiniz.
Bizim onur kavgamız can çekişen bu ıssız, bu unutulmuş ellerde sürerken,
Siz ise bu haksız kavgadan hep galip, hep mağrur çıktınız ve öylece gittiniz.
Geride kalan bizdik; aç, susuz ve hikâyesi yarım bırakılmış binlerce gölge,
Siz ise tok karnınızla bizim açlığımız üzerine methiyeler düzenlerdiniz.
Aynalar yalan söyler mi diye sorduk, kendi yüzümüzü ararken aynalara,
Siz gerçek görünmesin diye aynaların arkasındaki o ince sırrı bile kazıdınız.
Bizim her eski yaramız kabuk bağlamadan dönüşürken yepyeni bir yaraya,
Siz hiç utanmadan o taze yaraların tam üstüne kendi kanlı isimlerinizi kazıdınız.
Bize bakınca kendinizi görmeyin diye kırdınız bütün o camdan yansımaları,
Siz parçalanan ruhumuzun her zerresini kendi tahtınıza birer taş yaptınız.
Şimdi birer gölgeyiz bu şehrin o tenha, o soğuk ve karanlık sokaklarında,
Siz ise bizim kanımızla aydınlanan meydanlarda gururla, başı dik yürüdünüz.
Bizim son nefesimiz kesilirken sizin o bencil ve soğuk dudaklarınızda,
Siz bizi kendi suskunluğunuzla, kendi kayıtsızlığınızla için için çürüttünüz.
Bir hayaletin bile sığamadığı bu dar ve çıkmaz sokakların her köşesinde,
Biz yok olurken, siz varlığınızı bizim yokluğumuzun üzerine ihtişamla ördünüz.
Son söz henüz söylenmedi ama mühürlendi artık paslı demirlerle dillerimiz,
Siz bu dilsiz mühürden kendinize görkemli bir zafer tacı, bir saltanat ördünüz.
Tükendi bütün umut, bitti yolun sonunda beklediğimiz o sönük, o son iz,
Siz bizi henüz sağken, henüz kalbimiz çarpıyorken kendi sessizliğinize gömdünüz
hayallerimizi..
Cemre Yaman
5.0
100% (26)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.