1
Yorum
4
Beğeni
5,0
Puan
44
Okunma
Sırtını rüzgâra vermiş bir uçurumdur artık bu toprak,
Hangi taşı kaldırsan altında bir ihtar, bir de kanlı kuşak.
Göklerden gelen o büyük hükmü mü beklemeliydik,
Yoksa bu kerpiç evlerin alnına kara bir "hayır" mı çizmeliydik?
Ekmeği bölüşürken bile gölgesinden korkanların yurdunda,
Zulmün paslı dişlisine kurban edildik bir ikindi vaktinde.
"Vurun ulan!" diye bağırıyor bir ses, o eski ve küflü meclislerden,
Biz ise hâlâ gül yetiştiriyoruz bu nefrete gebe kederden.
Bir yanımız Hicaz’ın serinliği, bir yanımız sürgünlerin zifiri,
Kader diye yutturulan bu coğrafya, sanki bir cellat sofrasının kiri.
Gözlerimizdeki bu sitem, ne bir kadehin dibinde biter,
Ne de bir kışlanın avlusunda, kurşun sesleriyle yitip gider.
Eski zaman şairlerinin diliyle sövmek vardı şimdi kadere,ayarsız ve mısra mısra sere serpe.
Ama taş bağlamışız göğsümüze, bir de coğrafyanın o ağır vebalini,
Görüyoruz işte: her kurban, kendi toprağının en yabancı hali.
Güneş doğudan doğar diyorlar, oysa buraya sadece gölge düşüyor,
İnsan, kendi toprağında bir garip mülteci gibi, üşüdükçe üşüyor.
Yollar kilitli, kapılar sürgülü, namlular ise hep bize ayarlı,
Bu kutsal haritada yerimiz, ya bir mezar ya da bir sabıkalı.
Sitemim dağlara değil, o dağları bize duvar eden elleredir,
Kurban edilişimiz Tanrı’ya değil, bu çorak ve sağır beyinleredir.
5.0
100% (1)