14
Yorum
28
Beğeni
0,0
Puan
417
Okunma

Dünyaya nasıl geldiğimi bilmiyorum.
Kerpiç duvarlı bir evin karanlık odalarında mı, yoksa küçücük bir hastane odasında mı doğdum?
Annemle babam beni dört gözle mi beklediler?
Annem beni daha ben doğmadan seviyor muydu?
Yoksa istenmeyen bir çocuk muydum?
Anneme mi, babama mı benzeyecektim?
Hiç o küçük sevgi tartışmalarının bir parçası olmuş muydum?
Neden istemediler beni?
Yoksa yasak bir aşkın haram meyvesi miydim?
Kimdim ben?
Adım ne olacaktı?
Şimdi bana "Nefes" deniliyor.
Peki ya onlar bana ne diye sesleneceklerdi?
Doğduğum gün bana bir isim verildi mi, bilmiyorum.
Ama bildiğim bir şey vardı:
İnsan bazen adını değil, o adı sevgiyle söyleyecek bir sesi arıyormuş.
Sevilmeme duygusuna zamanla alıştım.
Kimi sevsem giderdi.
Kime ısınsam terk edilirdim.
Daha küçücük bir çocukken bile sevdiğim herkes gitmişti.
Kimini evlatlık aldılar.
Kimileri de yaşı dolunca yurttan ayrılmak zorunda kaldı.
İlk zamanlar çok canım yanıyordu.
Sonra anne ve baba yaram da diğer yaralarım gibi kabuk bağladı.
Sevgiyi Sevgi Evleri’nde öğrendim.
"Anne" ve "baba" kelimelerini ilk kez ranzaların altında öğrendim.
Ranzalarımız birbirine o kadar yakındı ki, yan ranzadaki arkadaşımın nefes alışını bile duyabiliyordum.
Gece herkes sustuğunda odada sadece nefes sesleri kalırdı.
Mutfaktan yükselen yemek kokusunu, koridorlara sinen deterjan kokusu bastırırdı.
Bizim "anne" dediğimiz Hatice Anne vardı.
Ateşlendiğimizde başımızda beklerdi.
Yemeğimizi yedirir, elbiselerimizi giydirir, saçlarımızı okşardı.
Geceleri üzerimiz açıldığında sessizce gelip üstümüzü örterdi.
Bizimle en iyi şekilde ilgilenirdi.
Onun hakkını hiçbir zaman ödeyemem.
Başkaları da vardı.
Ama hepsi Hatice Anne gibi değildi.
Kimilerini severdik.
Kimilerinden ise korkardık.
Bağırır, çağırır, en küçük hatamızda bile bizi azarlardı.
Hatta dövenler bile vardı.
Ben de bir gün koridorda koştururken Cüneyt Abiden tokat yemiştim.
Hiçbir suçum bile yoktu.
Sadece oyun oynamaktan başka bir şey bilmeyen bir çocuktum.
Ama o, sanki o tokadı yemem gerekiyormuş gibi davranmıştı.
Korkularıma bir yenisi daha eklenmişti.
Bir de Fatma Abla vardı.
İlk bakışta asabi görünürdü.
Ama yüreği merhamet doluydu.
Ara sıra çocuklarından bahsederdi.
O an sesi yavaşlar, gözleri dolardı.
Sonra bizi sımsıkı sarardı.
O da bizim gibi yurtta kalıyordu.
Gidecek bir evi yoktu.
Nöbeti bitse bile çoğu zaman gitmezdi.
Geçmişini pek anlatmazdı.
Belki onun da bizim bilmediğimiz korkuları vardı.
Ama bir babamız hiç olmadı.
Baba olarak devleti tanıdık.
Yurdun bahçesinde koşarken düştüğümüzde dizlerimizi öpen de olmadı, elimizden tutup kaldıran da...
Bir gün okuldan çıkarken bir arkadaşım düştü.
Babası koşarak geldi.
Onu kucağına aldı, dizindeki tozları silkeledi ve alnından öptü.
Benim ilk baba yaram işte o gün kanadı.
Sonra her düştüğümde daha çok ağladım.
Dizimin acısından değil...
Baba yaramın hiç kapanmayacağını anladığım için.
Aça aça parmak kadar kalmış bir kalemim vardı.
Bembeyaz sayfalara annemin ve babamın resimlerini çizer, sonra da silerdim.
Belki yeniden çizersem bana benzerler diye düşünürdüm.
O zaman anladım...
Kalem her şeyi yazamıyormuş.
Silgi de her yazılanı silemiyormuş.
Ne zaman yağmur yağsa çok korkardım.
İç çeke çeke yorganın altına saklanır, sessizce ağlardım.
Yağmurun camlara vuran sesi büyüdükçe, içimdeki korku da büyürdü.
Ağladıkça yorulur, çaresizliğimin içinde uyuyakalırdım.
Akşamları pencerenin kenarına oturur, bahçe kapısını izlerdim.
Her araba sesinde başımı kaldırırdım.
Belki beni almaya gelmişlerdir diye...
Ama her araba, umutlarım gibi geçip giderdi.
Ben ise beklemeyi öğrendim.
Arkadaşlarım vardı:
Mine, Ahmet, Nisan ve Selin.
Ahmet görünüşte sessiz ve sakindi.
Ama bizden birine bir şey olduğunda, bir anda abilik yapmaya başlardı.
Hemen önümüze geçer, bizi korurdu.
Mine’yi korumak için dayak bile yemişti.
Abinin ne demek olduğunu Ahmet’ten öğrenmiştik.
Nisan ile Selin bizden küçüktüler.
İkiz kardeşlerdi.
Birbirlerine hiç benzemeseler de kardeştiler.
Sürekli el ele gezerlerdi.
Onlara baktıkça, kardeş olmanın nasıl bir duygu olduğunu merak ederdim.
Neydi şimdi onların suçu?
Sadece doğmuş olmak mı?
İyi ki vardılar.
En iyi arkadaşlarım onlardı.
Her sırrımı onlarla paylaşırdım.
İlk sevdiğim çocuğu bile Mine ile Nisan’a anlatmıştım.
Sonra onlar da gittiler.
Yine ben kaldım.
Yine beni kimse görmedi.
Zaman geçti.
Ben büyüdüm.
Ama içimde hiç yaşanmamış bir çocuk kaldı.
Ne annemin sesini duydum...
Ne de babamın elini tuttum.
Beklemekten yoruldum.
Ama umut etmeyi hiç bırakmadım.
Yine de bazı eksiklikler insanın içinde ömür boyu yaşarmış.
Ben de o eksiklikle büyüdüm.
Eksik büyüdüm.
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.