Erlik Aldacı
3 şiiri ve 30 yazısı kayıtlı Takip Et

Çingene "kader otel"



Çingene



Önünde uzayıp giden rayların üzerinde düşmeden yürüme isteği, uzun süredir yaşamak istediği çocuksu mutluluğunu ortaya çıkarıyordu. Öyle ya her insan biraz çocuk değil miydi? Bir daha uzun süre buna fırsat bulamayacağını nereden bilebilirdi…

Sahile doğru yöneldi yaşamın neresinden başlayıp, neresine doğru gideceğinin kendince ön planlarını yapmaya başlamıştı bile. Havanın karardığını fark ettiğinde kalacak ucuz otel bulmanın telaşına düştü. Kordon boyundan içerilere, ara sokaklara daldı. Birkaç soruşun pahalı gelmesiyle bir hayli zaman geçmişti. Oteller gece korkularına tek tek kapılarını kapatmaya başlamıştı çoktan.

Boyaları dökülmüş, pervazları çürümüş, umutsuz amaçsız konukları kabul etmekten yorgunum, diye bağıran adı gerçekte çokta önemli olmayan“i” si ya da “e” si düşmüş ama kendisinde “ Kader Otel”i çağrıştıran yapının kapısındaydı. Kadirden kadere…yücelikten bilinmeze. Aslı arası bir harfe, yaşamları değiştirme gücü mü yüklenmişti, ilerleyen yaşamında bunu fazlasıyla anlayacaktı. Kapıyı birkaç zorlarcasına vurması “hayırdır” der gibi bakan otelcinin girişteki depodan bozma odasından yarı uykulu çıkışıyla karşılandı.

“Abi yeriniz var mı?” Soruşundaki duygusallığı anlamaktan çok uzakta idi otelcinin bakışları.

“Somyalı yatak istersen biraz pahalı” demesine aldırmadan ucuzluğu kabullenmişti. Kimlik kaydını yapan otelcinin ne iş yaparsın emri vaki sorusuna önce duraksadı.

“Kime ne? Ne iş yaptığımdan” iç geçirişine durumu kurtarmanın ağır baskısıyla yıllardır annesine bile söyleyemediği o “sır”ı , “öğrenciyim” cevabıyla, bir yabancıyla paylaşmak garibine gitmişti.

“Kaç gün kalacaksın?” Sorusuna “bir ya da iki” cevabı da hoşuna gitmemişti iri kemikli, zayıf görüntülü, uzuna yakın boyuyla, çökük suratını yaşam uyuşukluğunun sararmış sarı rengi sarmış otelcinin. Dik, mozaik merdivenleri çıkarken iki kez sorduğu “Abi tahtakurusu var mı?” sorusuna, “gereksiz soru” umursamazlığıyla karşılık alamamıştı.
Merdivenin sonuna geldiğinde yavaşladı otelci sol tarafı göstererek “burası tuvalet” İnce uzun koridoru cılız şekilde aydınlatan lambanın loşluğunda, kapıları açık sağlı sollu birkaç oda gözüküyordu, horlama sesleri arasında yerde ve somyalarda insanların yattığı seçilebiliyordu.

En dipteki odanın kapısında durdular, odanın insan ve nem kokan ağır kokusunu içine çekmekten kaçınan tavırlarıyla uzaktan yatacağı yeri işaret eden otelcinin, ışığı yakmaması talimatıyla birlikte fazlaca gürültü çıkarmamasını da istemişti.
Koridordan sızan ve sokak lambasının desteklediği seçilebilir karanlıkta, yatağa oturduğunda somyanın gıcırdayan yayları otelcinin ne demek istediğini de kanıtlamış oluyordu. Bir kişi yerde iki kişi de yatakta yatıyordu. Yerde yatan sırtını dönmüş, başının altına sıkıştırdığı giysisiyle birlikte hemen yanı başında bir çift protez dişi, güvene almanın kıvrılmasıyla yusyuvarlak olmuş bedeninden hırlayan boğuk sesi duyuluyordu. Ak saçlarından yaşlıca bir insan olduğu anlaşılıyordu. Burası bir otel odasından ziyade işe yaramaz eşyaların atıldığı karsambayı andırıyordu. Çocukluk yıllarında Kayseri’de babasıyla gittiği bir han odasını hatırlatıyordu. İlk defa orada görmüştü yerde dizi dizi yatan insanların yaşama tutunmak için sürünmeleri gerektiğini. Bir akrabanın bıraktığı çömlek peyniri emanetini almaya gittiklerinde fark etmişti o insanların değersizliğini, sıradan olmanın ekabirler gözünde anlamı olmadığını.
Üzülmüştü çocuksu duygularla…

Sessizce pijamalarını giyinip, çantasını hemen başının üzerine koydu, sertleşmiş nem kokan yastığı desteklemek için. Kararını vermişti burası “Kader Otel”olmalıydı. Ve ilk defa kendisini de bir köşeye atılmış, değersiz hissetti.
Yaşamın isteklerini karşılamak için mi getirilmişti dünyaya, bir ihtiyaç mıydı kendisi Tanrı için… Yaşamın kendisi; Tanrı denilen yüce varlık olabilir miydi… Bu kadar “ego” çok fazla çok ağır olurdu.

Ya toplum…

Kendi doğrularını kendi zihinlerinde besleyerek geleceği tasarlayanlar, benim adıma doğru kararları alabilirler mi? Ürettikleri düşüncelerle bizleri formelize edenler daha ilk baştan bizi hastalıklı yapmıyor mu? Pompaladığınız bilgilerle, kendi gerçeklerine gebe kalmamızı isteyenler, üretilecek bir ürün olarak mı görüyorlardı, doğurtulacak toplumun yararcılarıydı bunu her zaman. Üretilen her ne ise bilinç zehirlenmesi ya da bilinç aldatmacasına tutsaklıyorlar daha ilk baştan bizi. Beden köleliliğinden bilgi köleliğine giden bir yolculuğa mı çıkmıştı…lanet olası.

Uykuya henüz dalmıştı, merdivenlerden fısıltılarla birlikte ayak sesleri yayılıyordu dar koridora. Odanın ışığı aniden yandığında kamaşan gözlerini dahi açamadan üzerine çullanan insanların gücünü hissediyordu, yaka paça alaşağı edilmiş beton zemine yüz üstü yatırılmıştı. Pijamasından kopan düğmenin gidişini izledi bir an. Neler oluyordu anlamaya çalışıyordu. Önce kara Nevzat geldi aklına sonra soğuk namlulu Thompson makineli tabancaları gördü göz ucuyla sert şekilde zemine yapıştırılmış kafasının izin verdiğiyle, çantası da çoktan yatağın üzerine boca edilmişti.

“Vay vay bak burada neler var” seslenişin, annesinin kefen parası diye biriktirdiği birkaç altının bulunduğunu anladı. Bir avuç iyilik kendi kötülüğüne mi dönüşecekti?..

Kaç tane idi bilmiyordu, sızlayan yüreği buna bakmasına izin vermemişti. Bu seslenişle birlikte odada bulunan kader otel müdavimlerinin küfürlü homurtuları duyuluyordu.

Gözü, ak saçlı adama yönelikti. Alelacele, çalınmış olma düşüncesinin getirdiği tek serveti olan tütün tabakasını ararken ara sıra nefretle gözünü kaydırdığı kendisine suçlayıcı bakışını asla unutamayacaktı. Şilteleşmiş yer yatağının altında bulduğu tabakasına sevinmesi kısa sürmüş, takma dişlerinin çalınabileceği hissine kapılarak, arama kaygısına girişmişti yeniden gözlerinde beliren öfkeyle.

Girilmesi yasak Çingene mahallesinin otorite kırbacının şaklatılması gerektiğinde, her ablukaya alınışının gecesinde ilk kez yere yatırılışında annesinin gözleriyle “sakin ol” deyişini canlandırıyordu zihninde. Az da olsa rahatlamıştı…
Elleri arkadan kelepçeli merdivenlerden inişte otelciyle göz göze geldi. Ak saçlı adamla aynı anlamsız nefreti gördü bakışlarında. Masumluk neden kendini kendi gibi olan insanlara anlatmakta zorluk çekiyor, nefret yüklüyordu.
Hadi anlat ya da öt deyişinin arkasından nelerin geleceğini çok iyi biliyordu…

Ne söyleyeceğini söyle düşünüyordu okuma umudunu mu? İkinci annesini mi? Kara Nevzat’ı mı… kendisinin dahi inanmakta zorluk çektiği öyküsüne inanırlar mıydı? Susmayı tercih etti. Daha ekip minibüsüne bindirildiği ilk anda başlayan otoritenin ayak izlerini bedeninin her yanında hissediyordu.

Başını koltukların ayak demirlerinin arasına sokmaya çalışıyordu çaresizce, gönlünü kaptırdığı Çingene kızla bir gün karşılaşabilirdi kim bilir, onu düşünüyordu… İşte o anda, yüzünde oluşacak izleri görmesini istemiyordu. Biraz daha başını koltuğun altına sıkıştırmanın gayreti içindeyken gırtlağına gelen postal darbesiyle nefessiz kalmış, kendini kaybetmişti. Başına kaç kez su dökülmüştü, sırılsıklam olmuş, yarı sersem bedeni sürüklenircesine ekip arabasından indirildiğinde karakolun ismi dikkatini çekmişti. “Zafer Karakolu”

Henüz on yedisinde tanışmıştı, korku efsanesi haline gelen ikinci şubeye “ne yaparsan yap düşme” deyişini fazlasıyla yaşamıştı. Ankara’nın gecekondu semtlerinden birinin sokağında yakalanışıyla tanışmıştı o dönemin meşhur şubesiyle.

“Gardaş bu gece sıra bizde” dedi Öksüz kod adlı Ülküdaşı. Gerçi, gerçekten öksüz üstelik de yetimdi, “Ocak”ta yatıp kalkardı… Gece iki sıraları sızmışlardı duvarlarında “Tek yol devrim” yazılı mahallenin sokaklarına, Öksüz üzerindeki “makine”leyle birlikte erketeye yatmış, yazıları silmek ve ideallerini nakışlamak onuru ve gururu kendisine düşmüştü. Karanlığa alışmış gözleriyle çevreyi süzerken, kulağı Öksüz’ün ıslığındaydı, kalbi hızlanmış işini çarçabuk bitirmesini bağırıyordu.

“Tek yol devrim”in yerini “ Milli Devlet, Güçlü İktidar” sloganı almıştı. Yazdığını son kez kontrol ederken ekip otosunun aniden yanan farı gözlerinde patlamıştı flaş gibi. Parlak körlüğünde tavşan gibi kalakalmıştı öylece. Öksüz’ün neden haber vermediğini bir çuval gibi fırlatıldığı minibüste üstüne yığılırken anlamıştı. Dehşete düşmüş gözleriyle kendisine bakıyordu, fısıldayarak Öksüz.“ Bunlar ikinci şube”

Duvara yazdığı “devlet” kendisine bakıyordu…

Gözleri bağlı şekilde, çıkmaya çalıştıkları merdivenlerin tökezledikleri her basamağında arkalarından küfürle karışık okkalı bir tokatla karşılık buluyorlardı. Ve son adımda durakladıklarında karanlık ve çığlıktan başka gerçek yoktu. Gözlerindeki bağ çözüldüğünde paslı “ikinci şube” yazısının hemen altındaki yazıyı okuduklarında dizleri titremeye başlamıştı çoktan.

“ Burada Tanrı yoktur”

Yeni getirildiği karakolun nezarethanesinin kapısında aynı yazıyı görmenin korkusu kapladı tüm bedenini. Yoktu ama yine de üç gün boyunca çığlıkları kapladı dehlizvari koridorları.
Konuşmamış susmuştu.

Üç gün sonunun akşamüstü, “tuvalete git üstünü başını düzelt” komutunu aldığında özgürlüğe bir adım kaldığını anlamıştı. Kırık aynadan patlayan dudağına baktı, sağ kaşının hemen kenarındaki derin yara izi yeniden açılmıştı, kan sızıyordu. Bir kulpu kopmuş çantasına sıkıştırılmış giysilerini tutan fermuar başlığı da artık yerinde değildi. Çantasını koltuğunun altına sıkıştırırken, geldiğinde gözüne çarpan Atatürk’ün resmine bir kez daha baktı umutla…
Ayakkabının topuğuna bastı. Sızlayan ayakları, şişmiş ayak tabanları her adım atışta yaşadıklarını yeniden hatırlatıyordu. Uzun uzadıya giden karanlık basmış sokağın karaltısı olmanın bir parçası haline dönüştüğünde şehrin kenar parklarından birinde özgürce yatmayı umuyordu.

Yasal zorunluluk, üstümüzdeki en yoğun baskılardan bir tanesini oluşturuyor. Güç ya da otorite; üniformal zorbalıkla kendini hissettirir.

Bunları düşünürken şehrin çeşitli mahallelerinden sıra sıra yükselen ezan sesleri iyilik yaymak için bir sesleniş değil miydi? Tanrı, yükseldikçe, yüceleştikçe kendisi görünemeyecek kadar küçülüyor muydu?
Sadece umut mu dağıtıyordu…

Umut; öyle yüce ki…bir ilkellik düşüncesinde ulaşma isteği kendisine köleler mi hazırlıyor. Biat, kullanılmak üzere gönüllü olarak kendisini teslim etmek değil de nedir.

Hani bizim ilkeselliğimiz vardı…varlık kendi ilkeselliğinde yaşayacaktı. Bu yaşama; öyle oluştuğundan yüklenilmişti kendisine. Özgürlüktü o ilkesellik…elimizden alındı.

Mamak koğuşları ürkütücüdür, kimsesizlik sahipsizlik kokar titreyen ürküntünüzde, korku kokar tüm atmosferinde zindanların. Hücreleriniz, küf sinmiş hücrelerden yayılan çığlıklarla yeniden titrer, üşür tüm duygularınız ve insanlığınız donar.

“Kanımız aksa da zafer İslam’ın” ne çok söylemiştik üretilen duygu ve öfke sağanağında,
“Yaşasın devlet, kahrolsun düzen” duvar yazılarımızdan hemen sonra.

“Yastığımız mezar taşı,
Yorganımız kar olsun.
Biz bu yoldan döner isek
Namus bize ar olsun.”
Ne büyük yeminlerle inandırılmıştık kutsal olan her şeye…

Bir yamalı çoraptan geriye kalmış yarı kirli ayaklarınız her falaka vuruşunda, var oluşa isyan eden düşünceleriniz “ölüme yalvarışı” yaşatır gözyaşlarınızın billur parlaklığında. Ve çıplak ayaklarınız çokça tökezlediğiniz volta atışlarınızın taş zeminlerinde ıslak ıslak yürüyüşe çıkar “uygun adım”, biraz dinsin şişmesin, diye acılarınız.

“Gün doğdu… hep uyandık.
Siperlere dayandık!”

Hadi manyetoya…daha mı fazla bağıralım kadere. Koro halinde sövsek geçer mi ruhlarımızdaki acılar…

Hey pis serseri anarşistik katil!..

Bolivya ormanlarında özgürlük şarkısı, yağmurun düşlerinde olan insanlık düşüşlerinde parlak renkli papağan tekrarlamalı beratta patlaması…bir insan daha düştü toprağa sorgusuz sualsiz. Karşı olmak demek yaşamını bana satmamak, demektir dedi özgürlük savaşçıları. Rom kokuları sinmiş salyalarından beslendikleri kendi türkülerini söylüyorlardı sosyalizmin kafes kuşları.

Hadi Mario! Üniformamızı giyinelim biraz devrimci olalım halka karşı…ya benimsin ya toprağın. Masumluk oyununda kan kokusu almış çakalların uyuşuk beyinlerinin elit oynamacılığı. Ucuz protestlik kokuyor düzene karşı “çav bela”nız, sesinizin iğrenç tınıları arasında… çürümüş ruhlarınız.

Öldürüyorsunuz…insanlığı. Kokuyorsunuz!..

Hem de çok basit dünyalar kurarak içinizde. Alayları yaptığınız entelektüel aldatmacalarınızda kendinize sıkışmış sığıntı bir yer edinirsiniz ancak. Gönlünüz böyle huzura erer belki… kandırın kendinizi kusmuk kokan kin yüklü temelsiz, inançsız fikirlerinizde.

Kendilerine en yüksek idealleri belirleyenlerin oyuncağı mı oluyorlardı?...

Zaman aşımına uğramış acılar her kabuk kavlatıldığında, yeniden yeni yaralar oluşacaktır. Yüksek ve derin düşüncelerinin bir parçası olmanın anlamı yaşamaktan ziyade, basit bir çiftçi olarak kalabilmek kendin olabilmektir.
Mutlu olabilmektir…

Rahmet Yağdı Acılarımıza’dan kısaltılmıştır.

Dostum Konsantre’ye...

Beğen

Erlik Aldacı
Kayıt Tarihi:20 Kasım 2020 Cuma 13:20:19

ÇINGENE "KADER OTEL" YAZISI'NA YORUM YAP
"Çingene "Kader Otel"" başlıklı yazı ile ilgili
düşüncelerinizi ve eleştirilerinizi diğer okuyucular ile paylaşın.


YORUMLAR

Okuduğunuz yorum yazar tarafından etkili yorum olarak seçilmiştir.
black_sky
20 Kasım 2020 Cuma 21:16:56
Çok uzun bir yol diye düşünmüştüm...
Öyle ulu ve yüce bir yaratıcıya ulaşmak ne kadar kolay olabilirdiki...
Tüm evrenin ki o tüm evren neyse benim minik ve çelimsiz aklım ne kadarını anladıysa, kafamda aslında bir lafla geçiştirdiğim o koca evrenin işte onun yaratıcısı.
Yol çok ama çok uzun olmalıydı değil mi...öyle ilk düşmede "Buldum buldum" diye bağırarak, sonra da dönüp "Neden ayağıma taş doladın ki ihtiyar" diye bağırarak bulunmazdı...değil mi..
Ben kendimi ne sandım.. belki de içten içe bildiğim için, hayatıma anlam yüklemek içindi tüm ugraşlarım... bir fikrin, bir duruşun, bir gölgenin içine onca anlamı yüklenip, o koca evrene karşı durma çabalarım...
Yoksa ben neydim, kimdim...neyi değiştirecektim ...bağırmam, isyan etmem, bir şeyleri değiştirmek için çabalamam ki ne olduğunu bilmeden hatta ,tüm bunlar için sürekli mücadele etmek gerekirdi..aksi taktirde bir çöp olduğumu düşünmekten başka çarem kalmazdı.. O koca evrenin ortasında öylece duran bir çöp...
Peki dedim..onca yukledigim anlamlar, onları da tanrı yaratmış olmalıydı.. gizli bir oyun gibi..
Saklı şeyleri bul ve puan kazan..ne kadar puan o kadar cennet müjdesi.. evet evet böyle olmalıydı..
Bütün bunlar bir test sonuçta.. nereye girecegimize karar verilen yüce ve ilahi bir test..savaşmak ve bir şeyleri değiştirmek için mücadele etmek gerekir..her zaman mücadele etmeli insan........
Peki ya yanlış şeyi, doğru şey sanıp, bana göre doğru olduğunu düşündüğüm için yanlış bir mücadeleye girersem...girmişsem...ya artık çok geçse.. ya farkında değilsem.
Ya hicbir zaman özgürlük, doğru, iyi, kutlu, mutlu olmadıysa.. Ya aslında tüm bunlar en başta öğrenilmiş yanlış bir bilgi üzerine kurulmuş doğru gibi gözüken şeylerse...
Sustum sonunda..derin bir sessizlik oldu içinde, içimde...ve ben o gündür konuşamadım seninle tanrım.. belki de ilk tohum sendin...


Üstat seni okumak seni tanımak şu an bildiğim en doğru şeylerden biri...

Yine ne alakalara gitti ya aklım...
Affola...

Her zaman saygı ve selamlarimla..
Eksik olma dilerim.

black_sky tarafından 20.11.2020 21:23:58 zamanında düzenlenmiştir.

2 cevap yazılmış Cevap Yaz


Erlik Aldacı Yazının sahibi 20 Kasım 2020 Cuma 21:37:24
Sevgili black, umarım hitabıma kızmazsın, öyle yakın hissediyorum ki duygularını, öyle içten öyle temiz ki. Belki de bu cesaretlendirdi beni...

Ben biraz eski kafalıyım, sevgi, dostluk, inanç gibi soyut kavramları fazlaca yaşamaya, inanmaya eğimliyim. Bu yüzden üzülmemek için, insanlardan ne kadar çok kaçarsam o kadar çok kavramların içinin boşaltıldığını geç görmüş olurum, diye düşündüm hep.

Belki Tanrı bile kandırıyor bizi...olsun. Sevgi, iyilik hep büyüyecek içimizde her şeye rağmen ve yaşamla mücadelemize de yansımalı bu.

Şair ve yazar kişiliğinin yanında "insan" kişiliğini de görüyor mutlu oluyorum...

İyi ki ben de tanımışım seni...

Selamla hürmetle.
black_sky 20 Kasım 2020 Cuma 21:46:12
Asla üstat aksine mutlu olurum hitabından...
Bazen hatta çoğu zaman ne kadar yanlış yapmaktan korkarsa insan o kadar fazla yanlış yapıyor...ne sırf iyiyim demek için iyi olmaya çalıştıkça da daha çok sahteleşiyor sanki.
Eski kafalı olmak ıyidir...dostluk, sevgi ya da taşınması gereken o kavramları sorgulamadan taşımak...aksinin nasıl olacağını şaşırarak karşılamak...eger mayasında varsa yani kişinin doğal tavrı bu şekilde geliştiyse başka türlü davranmayı akıl edemez...cok kırılır ama geri dönmez..cunku başka türlüsünü bilmez...
Bilmemek daha güzel üstat...varsin paramparça olsun...varsin bu da başkalarına yanlış gelen tohumun bize göre doğru meyvaları olsun...herkes bildiği şekilde yaşar ama bilmediği şekilde ölecek...bilmedigimiz o sekle bildiğimiz bir şeklimizle gitmek daha ıyidir sanırım.

Çok teşekkür ederim üstat..bana her yazında yeni dünyalar açtığın için...

Her zaman saygı ve selamlarimla...
Samsa Gregor
20 Kasım 2020 Cuma 16:10:19
'Ali Kınık - Bildiğin Gibi Değil' demiş ya. Anlatırdı abilerimiz:
' Aynı silahla sabah bir sağcı, akşam bir solcu ölürdü' diye. Kimin elinde bu silah? Artık bununda bir önemi kalmadı. Zaman geçti, analar nice kazaklara sarılıp ağladı. Unutulduğuyla kaldı isimler, sloganlar. Şimdilerde, bir sigara yakıp pencereden sokağı izleyen elli yaş üstü amcalara kayıyor gözüm. Çok şey var o dumanda.

1 cevap yazılmış Cevap Yaz


Erlik Aldacı Yazının sahibi 20 Kasım 2020 Cuma 16:21:18
Evet çok şey anlatır o dumanlar...bizimkisi Şaman selamı. Sözcükler hiç yabancılık çekmedi okuyunca yorumunuzu.

Sesleniş güzeldi.
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Edebiyatdefteri.com'u kullanarak Çerez Politikamızı kabul etmiş sayılırsınız.