Erlik Aldacı
3 şiiri ve 30 yazısı kayıtlı Takip Et

Cennet avcısı



“Git onu getir!”
Bilmiyorum bu buyurduğu kaçıncı kez aynı emirdi. Her seferinde usanmadan aynı hareketi yapmak nedense bende bezginlik oluşturmamıştı. Biliyorum, benden bir soru bekliyordu ama direncimin kırılacağı noktaya kadar ulaşmam gerekiyordu kendim için. Sonunda beklediği soruyu sordum.

“Onu oraya kim koydu?”

Öyle önemsenecek bir şey zannetmeyin, basit bir taş parçası işte… Gözlerime baktı.
“Ben nerden bileyim, kendimi bildim bileli oradaydı.” Cevap da soru kadar anlamsızlaştı beynimde. Beklediğim bu değildi ama verilen komuta artık uymak istemediğimi belirten bir sonlama olmuştu, sorduğum soru.
“ O zaman bunca zamandır neden bana eziyet ediyorsun boşu boşuna?”
“ Sana kendi önemini anlatmak için.” Dedi ve ekledi.
“Yaşam, sorgulamadan bir taşı getirip götürmek kadar anlamsız mıdır?”
“Ama ben bir cennet avcısı da değilim… ya da iyilik meleği olmayı istediğimi hiç sanmıyorum.”
Sustu… derin derin gözlerime bakıp veda eder gibi içimin koyu karanlıklarında kaybolup gitti.

Ve ben hep onu aradım… Yani içimdeki cennetimi.

Birinci Öykü

Gıcırdayan Tahtalar

Merdivenin son taş basamağına geldiğinde temizlenmekten lifleri ortaya çıkmış, doku parçalanmasına yaklaşmış, eskimiş tahta yer döşemesinin hangisine basacağına karar vermek bir kez daha zor gelmişti. Ya gıcırdarsa…
Zihninde belirlediği işarete baktı, gıcırdamayan tahta budaklı olandı ayağını hafifçe üstüne dokundurmasıyla birlikte tiz bir gıcırdama sesi yayıldı uzun koridora. Koridorun sonunda yatak odası vardı, odanın kapısı açıktı. Eşinin başı yastıktan hafifçe aşağıya sarkmıştı, mordan siyaha dönmüş göz kapaklarının açılmaya mecali kalmamışlığını haykıran hafifçe oynayışını gördü.
“Ah! Ne kadar aptalım, beynimde defalarca tekrar ettiğim ama her seferinde ve yıllar yılı tanıdığım anılarıma gizlenmiş oynayan tahtaların arasına sıkışan tahta ısırığı ayak acısını her seferinde unutup aynı hataya düşmek ne kadar aptalca.” diye iç geçirdi.

“Lanet bir huzursuzluk duygusu içini kapladı… çaresizlik çağrısıydı içine oturan duyguyu çağıran.”

Koridorun hemen yanı başındaki mutfak kapısı da açıktı hoş…orası her zaman açıktı, yıllarca babası kapatmak için çok uğraşmış ama köhnemiş çürük kapı istediğini almış gibi ayakta kalmayı başarmıştı ve hala ayakta aynı direnci gösteriyordu. Babası sonunda pes etmişti o günden beri tahta mutfak kapısı hiç kapanmamıştı. Aslında bu kapanmayış çocukluğunun bir parçasına dönüşmüş en güzel anılarını biriktirdiği anların objesi olmuştu. Kendisine şekil veren insanların yasasına karşı gelmeyi öğrenmişti.

Mutfaktan inatla yayılan gaz yağı kokusuna karışmış hoş kokulu leziz yemeklerin buhurlu büyüsünün, tüm evi sarmasına zemin hazırlardı. Annesinin mutfaktan kendisine baktığını gördü. Buzlu sisli bir camın arkasından annesini izliyordu, üşüdüğünü hissetti hemen arkasından gelen bunaltıyla boncuk boncuk terlediğinin bile farkında değildi.
“ Yine mi aynı tahtaya bastın. Kaç kez söyleyeceğim budaklı olanına basma.” Nefesini tuttu, boğulma hissine aldırmadan uzun süre annesine baktı, “an”ın dağılmasını istemiyordu, çünkü.

“Her zamankinden daha çok ihtiyacı vardı annesine…”

Tutmak için zorladığı gözyaşları titreyen elmacık kemiklerinin üzerindeki deriden ısrarla aşağılara indi, içini acıtarak yanaklarına süzülürken “perde kapandı… “ annesinin silüeti kayboldu zihninde. Yatak odasına girdiğinde hanımın her seferinde biraz daha uzayan iniltili “dalma”larının birine daha büyük bir ızdırapla tanıklık ediyordu. Bu dayanılmaz acıyı “canlı varlık olma” anlamının bir yerlerine sıkıştırmak istiyordu uzun süredir çaresizlikle çabalayan beyni.
“Yer yoktu…”

Göz kapaklarının buruşmuş derileri göz yuvarlaklarının belirgin olmasına ürkütücü görüntü almasına neden olacak kadar üzerine yapışmış, kaşlarının hemen altında dibi seçilemeyen bir çukur oluşturmuşlardı. Her sancı nöbetinden sonra biraz daha büzülüyordu göz kapağının derileri. Buruşukların çokça oluşturduğu kıvrımların uç taraflarında parlak bir hal alıyordu morluklar. Gözaltları kazazedelerin morluğundan çoktan çıkmış çürümüşlük rengine dönüşmüştü. Sarı (bronz) borulardan yapılma karyola başlığına tutunarak yanına diz çöktü, her zamanki gibi hanımını seyre daldı duygu sağanağından kararmış ruhu daha titrek daha karamsar, daha isyankardı ve daha çaresiz…
“Ah! Tanrım” dedi.

Canın çoktan çekilmiş olduğu kemiklerinin iyice belirginleştiği zayıf ellerine dudaklarını değdirirken yeniden can vermek istercesine soluğundan akan buhurla ellerini nemlendiriyordu.
Anadolu Lokali’ne kabul edilmeyle ulaştıkları “vals salonu”nda ettikleri dansa davet edişindeki karşılığa uzanan o zarif elden hiç bir iz kalmamıştı.
Taşra kökenli olmanın getirdiği umuda saldırma hırsı ve önüne çıkan fırsatları değerlendirmenin sahiplenişi, onu ekonomik ve sosyal gelişmenin “idealist beynin”de oluşturduğu tehlikeli düşüncelerini yok etmiş, istenilen kalıpta toplumsal rolünü oynamaktan haz alır hale dönüştürmüştü.

Ara toplumun ara insanı olmak…

Ah özgürlük…kavramlara anlamlar yükleyerek bir şey olma, bir işe yarama güdüsünü kurgulayıp dürtükleyenler, sosyal statü gereği dedikleri meslek edinmeye yönelik emek ve çabaların hatta ödenen bedellerin, yaşam denilen en değerli hazinen bolca tüketerek, kısıtlı imkanlarını daha da kısarak “meslek” edinme köleliğine sürükleyenler hep zihninin bir köşesinde ütopik düşmanlar olarak kaldılar. İnsanlığımı yok ettiklerini biliyordum ama sustum…
Bu; Onlar adına sürekli zaferin önemsenmeyecek kadar küçük bir parçasıydı.

Her şey o kadar güzel gözüküyordu ki ama közleşip içten içe yanan yıkılma duygusuna son ekleme, sonun da başlangıcı olmuştu. Dönemin ansiklopedi çılgınlığı bilgiye aç ve kolay ulaşılır olma durumuna getirmesiyle “umut göçerliği” yapma hezeyanından kaynaklanıyordu. Bu dönem; önüne fırsatlar sunmuştu bu fırsattan gereği kadar yararlanmış olması ekonomik ve sosyal hayatlarına hayal bile edemeyecekleri göz kamaştırıcı bir şekilde yansımıştı.
Öyle ki şu an içinde bulundukları taşradaki ata yadigarı bu bağ evini bile unutmuşlar, her hatıranı üzerine toz katmanları da katarak zamanın raflarında beklemeye koyulmuş iken yöreden sıradan bir taliplisi çıkınca satmaya “zaman ayırma külfeti”ne bile katlanacak durumda değildi ama yine de hanımın. “ Belli mi olur belki bir gün restore ettirir birkaç günlüğüne nostalji uğraması yapabiliriz” isteğine karşılık unutulmuş gitmişti varlığı.

Şimdi ise duyduğu pişmanlıklar arasında bu baba yadigarının elden geçirilmemiş olması da bulunuyordu. Yeniden buraya sürüklenişten asla öykünmüyordu. Bazen acıların yaşanmasının keyfini de çıkartmak gereğine inanıyordu.
Tanrı bile acıların arkasına keyifler gizlememiş miydi? Öyleyse sorun yoktu lakin bu sefer kantarın topuzunun biraz fazla kaçmış olduğunu düşünüyordu. Daha öncede çok derin izler bırakan acılar yaşamıştı, her dokunuşunda canını yakan sızlayan “iz”ler…

İki çocuğundan küçük olanı kızdı, ağabeyinden beş yaş küçüktü lakin onun babasına olan düşkünlüğü gizli bir düşmanlık duygularını kabarttığının farkına varamayacak kadar küçük ve saftı. Hele ki bu düşmanca duygular kendi kadar saf kendisi kadar yakın birinden gelecekse…

Ağabeyinin taktığı çelmeyle yola yuvarlanmış gelmekte olan aracın altında can vermişti. Babasının “kardeşini özlüyor musun?” sorusuna “Senin yüzünden oldu” diyecek kadar nefretini gizlemiyordu baş başa kalınca.
Bu olay ailede derin izler bırakmış izlerin derinliği hep saklanmaya çalışılmıştı… Kendisinden nefret edilişine bir türlü anlam verememişti. Ortadoksal bir aile anlayışına sahipti onca imkanlarına rağmen. Çocuklarına daha bebek yaşlarından itibaren iyi bir eğitim almaları için çabalamış bunu başarmamın daima gurunu taşımıştı.
Tanrı inancı ve sosyal bağlara önem vermenin, sağlıklı birey yetiştirmenin temel kurallarından olduğuna inanan düşünceyle hareket etmiş, kuşak ya da birey açılmalarına, kopmalarına izin vermemişti. Gerektiğinde pedagoglardan da profesyonel yardım almayı da ihmal etmemişti.

Ama baş başa kaldıklarında oğlunun bakışlarında, her seferinde gittikçe kabaran gizlenmiş nefreti görmek, içindeki en büyük yıkıma neden olmanın başında geliyordu.
Nerde hata yapmıştı bulamıyordu… Kız kardeşinin ölümü ile ilgili hiç pişmanlık duymamış olmasını aldığı psikolojik yardıma bağlamanın hata olduğunu oğlunun kin ve nefretle büyüyen her bakışında görüyordu.

Buna rağmen iyi bir üniversite eğitimi almış iyi bir yuva kurması babsını ümitlendirmiş her şeye yeniden başlamanın sevincini yaşatmış ve babasının “ben bir devletçik kurdum bunu sen imparatorluğa dönüştürebilirsin “ teklifini her defasında büyük bir haz alarak defalarca reddetmiş ve kendi isteği alanda çalışmaya başlamıştı.
Mutlu bir evliliği vardı bu evliliğin ürünü olan çocukla birlikte her şey bir anda değişmiş torununun yüzünü dahi babasına göstermemişti. Aynı şehirde nefes almak düşüncesi bile onu yoruyordu.
Kanada’ya yerleşeceğini söylemişti. Babasının karşısına son kez çıktığında bir soru sordu.

Baba, dedi. Ben Tanrı eksikliği miyim?...

Bunun oğlunun bir veda sorusu olduğunu tahmin etmesi zor olmamıştı.…
Bu soruya hangi cevabı verirse versin olumlu bir karşılık bulmayacağını düşündü.
Algımız sınırlıdır. Ötesinin var olduğunu biliyoruz ama ne ve nasıl olduğunu bilmiyoruz. Bu sorunun cevabını da anacak Tanrı bilir… Bildiğim, insanlar zor durumda kaldıkları zaman inanmasalar bile beyinlerinde bir Tanrı yaratıp öfkelerini ondan çıkarırlar. İnananlarsa cennet avcılığına devam ederler ben burada sadece Tanrı’nın masum olduğunu düşünüyorum.

İnsanların yasaları kendi Tanrılarını üretmek ihtiyacından ortaya çıkar. Yasaların kendilerine adil bir şekilde hizmet etmesini isterler aslında ortaya merkezine koydukları insan “hüman”değildir. Yasaları esir alma biçimidir. Yani kendi ürettiğimiz Tanrı’yı esir alırız.
Oğlunun bir kez olsun mutlu olacağını düşündü ama gözlerinde her seferindekinden daha keskin daha katı nefretin ne kadar büyüdüğünü gördü. Ama bu “görüş” yıllar yılı beynini kemiren o nefretin kökenini de ortaya koymuştu.
“ Aşamamak…”

Bu gidişin ya da kaçışın hemen arkasından hanımı hastalanmış ve hastalığı yaşamlarının merkezine dönüşmüştü. Sonuçsuz tedavi için yurt dışına gidiş gelişler ve özlemi gidermek uğruna bulmak için oğlunun peşine düşüşler peş peşe ekonomik sarsıntıları da beraberinde getirmişti. Bunu hep gizlemek zorunda kaldı, bir diğer gizlediği de bozulan sağlığıydı.

Eşi için yapacağı bir şey kalmamıştı acısız bir sonu dilemekten başka… mekan ve zaman kavramı da kaybolmadan hemen önce bu son kaleye sığınmışlardı. Anılar bile “sıcaklığı”nı hissettirmek istemezcesine sessizliğe bürünmüşlerdi.
“Yemek hazır” diye seslenişini duydu annesinin.
“ Tamam! Geliyorum!” diyen haykırışı hanımını uyandırmıştı. Elini yüzünde gezdirmiş öptükten sonra başının üzerine koymuştu, eli öylece orada kalakalmıştı. Eşi elini çekme gücünü bulamıştı, kayan eli kocasının buz kesmiş teninde kayarken.

“ Oturma burada üşütürsün demedim mi…”diye inlerken koridorun başından yayılan tahta gıcırtısını duydu, başını çevirmenin acısına aldırmadı.
Banyonun uzun ve dar penceresinden koridora sızan yoğun ışık hüzmesi iri bir bedeni çerçevelerken ortasında tanıdık bir karaltı oluşturuyordu. Bir esinti hissetti, bu esinti mutfağın kapanmamakta direnen tahta kapısını kapatırken ağzından iniltiyle karışık son bir sözcük öbeği duyuldu.

“Sen mi geldin…”

İkinci Öykü

“ Bay Kim”

Beğen

Erlik Aldacı
Kayıt Tarihi:7 Haziran 2020 Pazar 14:46:11

CENNET AVCıSı YAZISI'NA YORUM YAP
"Cennet Avcısı" başlıklı yazı ile ilgili
düşüncelerinizi ve eleştirilerinizi diğer okuyucular ile paylaşın.


YORUMLAR
İnsani
8 Haziran 2020 Pazartesi 23:42:58
ne zamandır böyle detaylı bir anlatımı olan yazı okumadığım için 2 sefer geriye sararak okusam da...3. geriye sarmada bıraktım okumayı sonra okumak için..

zihnimin yorgunluğundan olsa gerek..

kaleme hürmetlerimle..

Cevap Yaz
Konsantre Karanlık Madde
8 Haziran 2020 Pazartesi 21:24:51
-Tahta çiti rüzgarın gıcırtı ile kapattığı, bol reçineli bir akşamdan selamlar...

Neresinden tutup, düşünmeye başlayayım dedim öykünün sonunda, alıştırdın da buna, bunun için tebrik ederim. Üslup, kelime seçimi, örgü ile ilgili diyeceğim tek bir söz yok. Nötralize olduğumdan değil, söz ile anlatılacak bir şey yok, dolgunluk var; dolgunluk da, olgunluk da algı meselesidir, söze başarı ile dökülmesi mümkün değildir. Ama şu çok sevdiğim tarzı görmek acı bir tebessüm bıraktırdı okuduğum hikayenin sonunda. Neden, bilmiyorum ama bu pasajda ben öğütülme, öğütülmüşlük tadı aldım. Yine ağızda kalan tada çıkıyor aslında. Öğütülmüş deyince, bazı insanlar öğüttürmez kendini. ''Ara toplumun ara insanı'' olmuş gibi yapsalar da, hayat tarafından öğütülmeye çalışsa da ne hayat yutabilir onları ne de tükürebilir. Tüm bu huzursuzluk, bu karmaşa da zaten arada, hayatın boğazında kalmaktan bana kalırsa.

Annenin şimdi olduğu yer, eşin olacağı yer, eşin ve karakterin kendisinin şimdi olduğu yer, bir paragrafta muhteşem bir Tanrısal bakış, başka bir paragrafta karaktere Tanrı empatisi kurdurma ve bir tahta gıcırtısının zihinde oluşturduğu tüm bu ve daha fazla imgelerin iç içe geçişini sözlerle işlemek de imkansıza yakındır. Bunu yapmışsın burada da, yapıyorsun bunu mütemadiyen ve imreniyorum.

Saygı ve özlemle;
Bir karanlık avcısı...

1 cevap yazılmış Cevap Yaz


Erlik Aldacı Yazının sahibi 8 Haziran 2020 Pazartesi 21:45:42
Karanlığın "öz"ünden selam olsun...
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Edebiyatdefteri.com'u kullanarak Çerez Politikamızı kabul etmiş sayılırsınız.