1
Yorum
3
Beğeni
5,0
Puan
56
Okunma
Durup dururken gelen o çocukluk kokusu, hani o yazlık evin banyosundaki nemli havlu kokusu, nereden sızdı şimdi bu akşama?
Sanki bu koltuk, bu masa, duvarlar ben yokken kendi aralarında başka bir dilde konuşuyorlar da ben içeri girince susuyor. Kırk kez söylenen bir kelimenin soyulması gibi anlamından, aynada uzun süre bakınca burnumun bana ait olmadığını seziyorum. Hafızam, tırnakla kazınmış bir masa kenarı gibi; neyi sakladığını unutturuyor ama oradaki o oyuk takılıyor hep parmağıma. Bir keresinde tren vagonunun penceresinden düşen bir şapka görmüştüm, sahibi arkasından bakmamıştı bile; işte öylece bıraktığım bazı günler var içimde.
Gökyüzünün o ne mavi ne gri olduğu saatlerde, hani o iki arada bir derede kalan vakitlerde, içimde hep bir vapur düdüğü çalıyor. Deniz olmayan bu şehirde, apartman boşluklarından sızan o mutfak kokularının arasında, kendi içime doğru kaç kat aşağı inebilirim? Üstelik asansörü bozuk bir bina gibi, nefes nefese, her katta başka birinin paspasına bakarak.
Çekmecenin arkasına düşmüş eski bir sinema bileti; filmi değil ama yanımdakini hatırlıyorum. Yine de yüzünün sol tarafındaki o küçük beni unutmuşum tamamen. Zihnim kendi kendini bir sülük gibi emerek besliyor, her yeni hatıra bir eskisinin ölüsünü yutarak büyüyor.
Ben aslında hiç gerçekleşmemiş konuşmaların provasını yapıp duran upuzun, sessiz bir koridorum. Telefon ekranı karanlıkta birden parlayınca müzeleşiyorum. Bir insanın sesini unutup gülüşünün ritmini ezbere bilmek de en nadide parçası bu müzenin.
Vitrin camlarındaki yansımama bakarak yürürken, arkamdan gelen yabancının adımlarıyla kendi adımlarımı eşlemeye çalışıyorum. Nereden geliyor bu ritim duygusu, yoksa hepimiz aynı görünmez orkestranın şefine mi itaat ediyoruz? Bir mektubu zarfa koymadan önce son kez katlarken çıkan o kâğıt sesinde, dünyanın bütün vedaları gizliymiş gibi geliyor bana. Kelimeler o kadar ağır ki, bazen onları ağzımda taşımaktan yorulup bir köşeye, en yakın elektrik direğinin dibine bırakmak istiyorum. En çok da kendime geç kaldığımda anlıyorum yolun bittiğini; hani o biletini aldığım ama peronunu bir türlü bulamadığım o son trenin kalkış saatinde.
Gece yarısı mutfaktan gelen buzdolabının çalışma sesi, evin içindeki tek canlı organizmayla berabermişim hissi veriyor. O düzenli, sıkıcı mırıltı olmasa duvarların üstüme yıkılacağını sanıyorum; çünkü sessizlik her zaman bir şeylerin biriktiğinin habercisi. Masanın üzerindeki ekmek kırıntılarını parmağımın ucuyla toplarken, hayatın da böyle küçük, önemsiz parçaları bir araya getirme çabası olduğunu fark ediyorum. Ama hiçbir zaman tam bir somun etmiyor o kırıntılar; hep biraz eksik, hep biraz bayat, hep biraz boğazıma dizilen cinsten. Bir düşünce tam doğacakken kapı zilinin çalmasıyla o düşüncenin sonsuza dek felç olması ne garip bir kesinti.
Balkon demirlerine konan karganın gözündeki o parlak, zifiri boncukta kendi küçülmüş aksimi gördüm dün. Anladım ki, dünya sandığım kadar büyük değil; sadece bir kuşun göz bebeğine sığacak kadar dar bir oda. Ben o odada eşyaların yerini değiştirerek kendime yeni hayatlar icat ettiğimi sanıyorum. Unutuş dediğin şey, bir kütüphanedeki kitapların isimlerinin yavaş yavaş silinmesi değil; sayfaların birbirine yapışıp tek bir blok hâline gelmesi. Artık açamazsın, okuyamazsın; sadece bilirsin bir ağırlık olarak orada durduğunu.
Şimdi bu satırların bittiği yerde, ayakkabımın içine kaçan o küçük taş parçasını çıkarmak için durduğum o kaldırım kenarı, aslında hayatımın en uzun soluklu kararıymış da ben yürümeyi bıraktım sanmışım.
5.0
100% (2)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.