Bilal Yavuz
43 şiiri kayıtlı

Diyarbakır Şairleri Aşk Şiirleri

Bilal Yavuz
  5,0 / 2 kişi ·5 beğenme · 1 yorum · 122 okunma

Diyarbakır Şairleri Aşk Şiirleri


ROZA

Yoldular, soydular, kırıştılar
İnsanı insanla yıktılar
Aşna fişne iskandiller ağında
Bıçkınları puluçlarla oydular

Adındır, dudağımda asırlık
Esrarına amade yalım
Adındır, terk etmez, sıddık
Vurur yumruğunu
Sadrıma sadrıma
Hücremin başkenti suskunluğun

Gözlerin, yalın kılınç
Gözlerin ıssız, kallavi
Bir benim şimdi
Firari sensizliğin belasında
Bir benim tütsülü
Voltalı ahrazlığa

Şimdi yürek yorgun
Virane, ıssız
Ansızın yaşlanmış bir gecede
Yaşlanmış canına kadar
Orostopolluk
Sırtlanca, sefil
Yığınların tenhasında savrulmuş
Yırtılmış bir hecede
Kursağıma avazın gelmiş

Sevmişem, şahidim dağlar
Sevmişem Allah’ına kadar
Ölünceye dek değil
Ölümden sonra da
Yeşerinceye değin
Tutuşan ellerimiz
Seni yangın bağrımın
Avlusuna gömmüşem

BEJNA

Gözlerin savruk bozkırlar
Gözlerin hoyrat
Ceylansı, afacan
Sevimli taraçalar koylarda
Kalyonlar kanyonlarda
Herkesten sakladığım
Künyeni sayıklar
Gözlerin, gözlerin jiyan

Perçemin pençeler canı
Perçemin perva
Vahim, amansız
Çitlembikler taç olmuş saçlarına
Cimcime sekseklerin
Otağıma volkandır

Fezan; behişt, benefşe
Fezan saflık, insaniyet
Sen bana gürül gürül memleket
Ben sana hep gurbet kalmışım

Biz bizde Diyarbekir
Biz bizken masumiyet
Biz bizsizsek esaret
Bir gün sen de anlarsın
O gün sen de ağlarsın

Rengin nasıl da ateş Bejna
Teninde nehirler ve başaklar
Gülüşün nasıl da mermi
Nasıl da hançer bakışın

Vefakâr boranlara
Harfsiz vasiyetimdir
Kurutunca yokluğun
Beni simana gömsünler

SEVDE

Çifte dikiş gider sabanlar
Fersiz toprağın koynu
Fersiz, yetim, analar
Kuş uçan, kervan geçen
Bostanlar ölgün şimdi
Ölgün Dicle denizi

Ve çakırkeyif buğdaylar
Kahyalar körkandil çeper
Mösyölerde bir kültür
Nankör çıyanlık
Kepenekler mahzun
Bağlamalar öksüz
Kalleşlik mazinin töresine
Şimdi âdet diye bellenen
Hicapsız ikirciklik

Heybesiz bulvarlarda
Cartalı haybeciler salınır
Dümenci dubaralar
Ertekeden nümayiş
İmam kayığındayız sürgit
Façalar çiğnedik muttasıl
Erce, âdil, hilesiz
Bundandır kavlimizden kaçışı
Geçmişi tam kınalı
Piyazcı sendikalar
Kaparoz puştlarının

Çifte dikiş gider sabanlar
Cana bir çınar gerek
Yüreğin, yüreğin gibi serin
Derin kuyular içim
Mars olmuş, dumanaltı
Kaybolmuşam, gel artık
Karışsın közlerimiz
Karışsın yeşil…

HİVDA

Kül yutmaz kevaşeler hanında
Hancıyı vurmuş gibi yürek
Şimdi unutulmuş bir marştadır
Mavzerlerde mermiler hazan
Bir umuttur alnımızın çatında

Sevdalanmış sedanda salıncaklar
Ay ışığı kokar derin kuyuların
Gül Hivda… Gülşen Hivda…
Sen bende hür, ben sende parya
Ve keşmekeş; yaralar yaralarda

Babaçkolar rıhtımında bir mavi rüzgar
Aparıyor gönlünü çılgın enginlere
Bozuk çalsa da bozum havamız leyley
Çarkına tükürmüşüz bir kere
Kayarto kopillerin, dalkavuk hırboların
Ne çiçektir biliriz
Kokoz kokorozlar da

Vardakostalar zamazingo
Voliyi vurmuş godoş hırtapozlar kanişi
Hey gidi erlik hey şimdi şinanay
Zartayı çekmiş yiğitler
Mıshıtçı gebeşlerin melun insicamında
Sigortası atmış janti yürekler
Bilenmiş zırzoplara
Puskun, kıvam bekler

Ranzam, zulam, soluk resmin
Saplanır soluğuma
Can Hivda… Canan Hivda…
İşte böyle yazıyorum canına
Hatıran mermidir damarımda
Dışarda çılgın bir bahar
İçerde hep kış mevsimi

LEYLAN

Ilgım ılgım açar yediverenler
Ambarlarda yeşerir hamal fidan
Görsen her biri bir filinta
Pahabiçilemezdir burada alınteri
Helal ekmeğin verdiği memnuniyet
Emeğin kitabı, işhanlarında yazılır
Komşuluk destandır antik katlarda
Seni namusluca sevmeyi
İlkin buralarda öğrendim
Şırfıntılar sokağında tütün emekçisi
Avuçlar bilirim, ihtiyar, nasırlı
Memleketim gibi ak alınları vardır

Sen hep o küçeden gelirdin canıma
Eserdi terütaze hivbanu nefesin
Arzuhalcim, kadife karanfilim
Daya endamını santimantal bağrıma
Daya da dinle, çaylardan su içer gibi
Can feryad, can figan, can yangın yeri
Bayramlar, matemlere sapmış
Namlu yürek, aşka, sevdaya kıvrılmış
Nasıl, nasıl sevmişem bir sevebilsen
Anlarsın zehir zıkkım geceleri
Anlarsın, netameli oyundur, heba
Vurulur denizin, ırmaklarınca

Kaç dağdır aşılmaz olumuş içim
İçin için tüter kuyumda bir yara
Birden hüzünlenir bütün avlular
Cümle vadilerde zılgıtın kopar
Derin mutsuzluğun türküsüdür
Eser, eser korkunç albenin
Çekilir sürgüler demir koyaklara
Çekilir hayalimden asi bakışın
Gömülürüm kendime bir başına
Tek başına hırgür sensizliğim
Leylanım, nupelda pervinim

BİLAL YAVUZ NAATLERİ

KAMER

Birlik aktarında ne burcular vardır ne burcular
Sürgülenmiş, geçmiş yürek yüreğe
Aşktan baygın rayihalar, ıtırlar
Teklik semaverinde fokurdar
Güzelliğin görgüsü
Buhurdanlar çağıldar buruk koylarda

İşte nezaketin zarafeti Sevgilimiz
Nasıl da salınır incelikler deryasında nasıl
Hasretiyle kavrulmuş
Gönüller meclisimiz
Nasıl da kıvranıyor ateşin firdevsinde nasıl
Can feryad, can figan, can yangın yeri

Kâinatın kalbi aşkınla taşar durur
Çalkalanır gök deryası
Susar şemsler tekkesi
Coşar zahirler ardında görklü ehad denizi
Caşar da deşer ruh dağını
Dağlaya, dağdağa
Vur mızrabı canın canına, mühürle ey

Sırların sırrında belirmiş aşkın karası
Gömülmüş susuzluğun göğsüne
Uçsuz umman
İns aynalarının hirasında
Bu aynasızlık da ne
Bu mahşeri ıssızlık kalbe nerden musallat
Gel dindir gecemizi
Ölsün sessizliğimiz

ÇAĞRI

Şu cihan çöllerinde
Muazzez deryana hasret
Bin sessizlikle yıkanmış
Kurak bir ırmak sesim
Ağlar, çağlar, dağlar ey

Rikkatinin zarafeti dahi
Kırk korku salmış hasmına
Tevazunda heybet dağları
Nadide görkeminde
Rahmetin kâinatı saklıydı

Firkatin tamusunda
Sensizlikten eriyen
Figan peteklerine
Her gün bir hüzün yılı
Canımız ağrıyor ey

Mahcupların Efendisi
Masumların Efendisi
Mazlumların Efendisi
Öksüzlerin Efendisi
Issızların Efendisi

Efendim, Efendimiz
Sözlerin tesellimiz
Biz seni görmeden gördük
Biz seni duymadan duyduk
Bağrına bizi de bas

MEVLÎD

Doğ ruhumuza Efendim
Saraylar çökertelim
Kurutalım kötülüğün gölünü
Çorak canları tufan bassın
Küfrün ateşi sönsün
Dünya ravzana dönsün

Doğ ruhumuza Efendim
Ebvâ’da gül mevsimi
Çözsün dilsiz cevheri
Mübarek validenin
Mahzun kemiklerine bile
Göz koyanlar kahrolsun

Doğ ruhumuza Efendim
Badiye yaylamızda feyiz
Sahralar vahalarla çağlasın
Hayalinle donansın cihan
Mefkûrenle dirilsin naaşlar
Naatlar serden geçsin

Doğ ruhumuza Efendim
Doğ da imana boya
Zamane Kureyşleri
Doğ ruhumuza Efendimiz
İki cihan serverimiz
Doğ ki ölsün yasımız

PENÂH

Risâlet göklerinin şemsi
Riyaset tarihinin başkenti
Senin senalar kokan
O mübarek gönlündü

Adaletinden selamet
Cesaretinden nezaket taşardı
İraden doruklar kadar
Merhametin âlemler aşardı

Fârân dağlarında bir Gül
Uğruna gülistanlar feda
Cömertler cömerdi ellerin
Şifalar nehriydi alınlara

Öyle bir merhaba eylemiş ki
Hayatın ömürlere
Sonsuzluk düşleri zât-ı âlinle
Yârenlik hayalleri

Penâhımızsın ulu önder
Karanlık kuyularda hilalimiz
Işığın içindeki rehberimizsin
Nur dolar baktığın yer

Biz dünyaya bulanmış
Sevenlerini çek çıkar
Devranın batağından
Canın canımıza Hira

MUSADDIK

Zişan bakışında fezalar
Derya içre deryalardı

Uhud yağmuruyla örülü
Çöller kendinden geçmiş
Vefalı miğferinde kan
Dağların gözünde yaş
Kırgın mübarek dişin
Yerlere yas göklere yas

Senden önce gelenler
Senden sonra gelenler
Seni görmeden sevdiler
Alemde böylesi kime nasib

Sen en çok sevilen insan
Sen hakanlar hakanı
Sünnetinde binbir lisan
Ömrünle onur onurlanır

Musaddık ey Musaddık
Sıddıkların Efendisi
Güzellerinle çiçeklendi devran
Senin görklü medeniyetinden
Çalınanla başladı
Nakıs Rönesans bile

Cihanda ilerlemiş ne varsa
Şaheser devriminden hediye

SEVİ

Seni öldürmeye gelenler
Sende dirildiler
Fidyelerle salardın esirleri
Onlar esir aldıkları ashabını
Vahşice şehid ederken
Merhametin, kanat sesleriydi arzın
Adaletinde yoğrulurdu çorak sahra
Seni sevmek ey
Hakk’a iman etmekti

GÜNEŞTEN HİLALİN GÖLGESİNDE

CENNETİN CEHENNEMİ

yorgunlukta beyaz kurdelalı kalbin
ensarla muhacirin yoklukta paylaştığı
eski medine evleri kokuyor şimdi
kusacak kadar fazla bolluğun ortasında
hayatın damarlarında tıkanırcasına
üstü kocaman bir kışla kaplı dağlar gibi
akıyorsun tünelden bükülmüş sırtınla
bebeklerin henüz açılmamış gözlerinden
sebepsiz gülüşlerinden öpüyorsun
hoyrat yontların yelesine bir öpüş sanki
çul kilimlerde yer sofraları kalbin
göğertide gökekinler, harman nefesi
helal lokmalar gibi kursağa dizilmeyen
üryan yavruların nasırlı avuçlarında orak
ütüsüz yüzlerinde pürüzsüz memleket
pak soluklarında düğürcük çorbaları

köy gibi nezihtik hep güzeli düşlerken
güğümleri binbir çilesiyle kaynatan
hevesi tandır egişe takılı nenelerce
tütünü kucaklarcasına saran atalar
kalaysız tasta bayat somunlar kalbin
tığları tesbih çekercesine nakışlatan
teyzelerin dillerinde dilsiz nağmeler
hep saflığı çağırır kıdemli ısrarla
yağmurunu bekleyen toprak misali
çünkü anadolum tutunamaz içtensiz
ve bakma pehlivan durduğuna
naylonlar küresinde duramaz ruhsuz
salıncak gözlerinde acılar sallanır
çocuklara bakarken iki misket sanki
usanmadan yüreğine yuvarlanan
hafızan kaybetmek istiyor kendini
sen hep o tel örgülerle çevrili
çocuklukların düşlerini yıldızlayan
dışardan cennet, içerden cehennem
pek nazlı pek havalı çokça yangın
ulaşılmaz lojman parkıydın

TOPRAK DENİZİNDE ATEŞTEN KADIRGA

ranzalar dilsiz, yorganlar ki cehennem pisti
Kızkulesi değil miydi şair kılan özlerimizi
çalımlı Ayasofya, filinta Sultanahmet
leyla ile mecnun gibi bakışırken karşımızın karşısında
Üsküdar, aşkın başkenti değil de neydi
dinmez, beyhude, ciğerimin gök gürültüsü
gözkapaklarım acıyla çeksin fosilli kehribar gözlerinizi
koparmadan kadim gurbetin antik tespih ipini
ve hiç değilse hayaliniz
hayrandır can evlerimiz

lambalar tenhalığı tutuşurken karanlık sular civarında
oysa bir simit yetiyordu muhteşem mutlu uçuşlara
yüreğini paramparça eder gibi kursağında
avuçlarda lokma lokma hayatla öpüşürken akça martılar
susardınız, susku bile aniden marşlar tüterdi
seherin ölümcül serinliği öksüz Gülhane banklarında
burada yastığı gazete kağıtları sefil bir adam
orada çin çayı eşliğinde sıcaktan üşüyen bir kadın
boğazın dinmeyen dalgalı rıhtımları sonra
kendini vururken ürperti kayalıklarına

yokluk denizinde varlık ağına takılan yunuslar
çırpınırken yaşamak azmiyle sınırlar tabutunda
ellerinle kaburga kıvrımlarını kavur kavur kavrayarak
kendini yarma isteği kuş cıvıltıları aralığında
bendini kanatlar çıkarmaya zorlayan kamburluklar
oysa yetiyordu sonbahar saçlarının oval incilerine
toka niyetiyle takılı o baharatlar karanfili
dallarına serçeler konan çocukları gördükçe
dallarından koparılan idamlık gençler kalbin zihninde

obruklar, koyunlarda derin yaralar şöleni
tebessüm eder gibi ağlayışlar şu hazin çardaklarda
canıma canımdan canan; cananıma cananımdan can
büyük iplik çilesi kördüğüm
Kâlû/Belâ anından mahşer demine kadar
odaklan En Sevgili hazretlerininnoksansız sanatlarına
uydularını açık tutmayı gerektirir sevmeler mesleği
sonsuz varedileceğin sonsuz günlerin sonsuzluğuna dek
boğazın ışıyan köpükleri olmak sararmış güneş dansında
çünkü her ufkun harcı değil ruhlar diyarında
gemileri karadan yürütmek -bir Sevgili- uğruna

İNCELİKLERİN EFENDİSİ

kuşu vefat eden çocuğa taziyeye giderdiniz
rengarenk ebabiller yağardı gül şerbeti kıvamında
hıçkırınca yavrular; namazlar, dualar kısaltırdınız
mukaddes Sina dağı gibi mübarek sırtınızdan
pak torunların inmek istemeyişi gönlüm umarsız
gözyaşlarının tadını iyi bilen mecalsiz diller hatrına
geceler, gökadalarca çullanırken yüreğimin boynuna
ruhumun çocukluğu ahlarken gövdemin mağarasında

siz ki hizmetçilerinize dahi öf bile demeyendiniz
söküğünüzü diker, karnınızda taşlarla gezerdiniz
ayinlerinin kibriyle -piştim- der iken nice kavuklu
günde en az yeştmiş defa; aşkla istiğfar ederdiniz
cümle canlılardan; ezilen emekçilerin safındaydınız
ortaya doğru yeşertip öğütleri kimseleri kırmazdınız
kölelerin ki, azadı için hiçbir fırsatı kaçırmazdınız

anlatmaktan anlattığını yaşamayı kaçırmalar değildi
yaşamaktan anlatmaya vaktinin kalmayışı sahih sevgi
ürkek tavşanların mahzun ceylanlarla buluştuğu
altından saflıklar akan ırmaklar gibi bir geceydi
zarif nehirlerin başını taştan taşa vura vura çağlayıp
uçurumlardan şelale olarak atlarken ki nezaketi
gibi bir havaydı hilalin pırıltısı vururken alın yazgımıza
meltemlerin korosu, resmi törendi kulak zarlarında
ve hasretin şu dağdan yumruğu gırtlağın yatağında
ve zulüm; suskudan tükenen dilceler kördüğüm

vurulan masumların babasından kurşun parası isteyen
otokratları şimdi hangi tarih kabul etsin hafızasına
ey kalbimizin diktatörü siz diktayı bile güzelleştirirdiniz
yeter ki bir işe başlayın, kılınçlar çiçek açardı buzulda
gitmeseydiniz, bitmeseydik, tutuşsaydık yağsaydık
sevdası için kavrulan cehennem gibi küfür tepesine
sessizliğiniz, aniden bastıran mutlak bebek gülüşleri
durgunluğunuz, boraları çekip dindiren kadim kasırga
dolaşırdınız, kuşlar uçardı sanki okyanusların dibinde
canlar sizsiz, vadilerde şaşkın gezen şimdi dilsiz “Şuara”

GÖLYAZI

zeytin ormanları, gam leylekleri
sazlıkta salınan nazlı sandallar
Apolyont gölünde mahzun gökada
Ağlayan Çınarını ağlaşmakta
sevdaya pervane yel değirmeni
Eleni’yle Mehmed’i anlatmakta
yerinden yurdundan eden acılar
bazı mevsimler çınarın göğsünden
birkaç damla kan olur göğe damlar
uğultular duyulur Rum evinden
derler ki; aşkları ah olup tozar
çığlıklar yükselir harabelerden

ey devrik ulu çınar; bir bilseler
ne sırlara şahid ihtiyar gövden
koynunda can veren nice hasretler
hesap günü için bir mahşer bekler
miras hatıralar, Mübadele’den
yüreklerce çarpar zerrelerinde
çığırsın mayanı Zambak Tepesi
dallarında; Taş Mektep öksüzleri
Kazım Paşayı hayırla yad etsin
dağlan hey Gölyazı, ağla ve çağla
saplı durdukça tarihin bağrına
sönmez hakkın hilali karalarda

MAHZUN SEVİNÇ

yaşamın en güzel sahne performansıydı rol yapmamak
içindeki o tamtakır kavanozun kapağını bir sıyır da gör
içlerden göklere kanatlanan ne kelebekler keşfedeceksin
bayındır bakışlar, güzel bereket suda
tadılmazın tadı mı, görülmezin yüzü mü
dallarında Gülibrişim çocukları; buruk
Petunyalar; kar suyunda serpilen kainat çiçeği
yeşilin nefesini hisset, ak mavilerin taksimini
ıslığını bozkırların, meraların utancını buğuda
ruhunu poyrazların, gülüşünü yağmurların, dansını ateşlerin
içindeki boşluğa batırdığın çiviler gibi ceset kokan şehirler

içindeki evrenin yıldızlarını keşfet gözlerini çevirip kalbine
bir vapur Nuh adaşı; hayret makamı özerk düşüncelere
ve güneşte kavrulan esmer merhamet bozkır teninde
bir ormanda bir ırmağın bir ceylanla buluşması endamlar
sararmış mahzun fotoğraflar emsali kartondan albümlerde
filmleri kopmuş özlemin; paslanmış denklanşörü gurbetin
gel etme gel etme gülleri tomruk; ahvah çiğdelerinde
gül şerbetine uzatırken ağzını dibine inen serinlik sanki
hilalden bir güneşin altında gölgelenirken Güzbatımı

ölümün üzerine sürüyor motorunu Hamza yürekli
panzerlerin altına yatan Ömer öfkeli kalbi kırıklar
savaş uçaklarına tornavida fırlattıran gariban sevda
bir ateş ki tutuşmaz her fitilde en doğru en dobra
yalan oğlu yalan; yiğitlik destanlarında gördüğün
öldürmeler değil yaşatmaklarmış asıl kahramanlık
tankları durduran o şefkat çıplağı ellerimizden öğrendim

kendisine çevrilen hain namlulara; konuşur gibi mikrofona
son anda dahi -gel vazgeç evladım- diyen ananeler mesela
utanır sloganlar; işte bu anlatılmaz işte bu yaşanır
idam isterken bile şu heba edilenlerine üzülen kırgınlık
tutuşmuş Hakk aşkıyla kavrulmuş derviş cehennem hey
sevgilisinin hasmını beklemektedir; taşkın
içimde hep bir senler beklemektedir, aşkın
beklemek; beklemektedir, beklememeyişleri
beklememek; beklememektedir, bekleyişleri
gayrı eminim, hüznün en yakıştığı gönüldür mahşer yeri

KIYAM SAATİ

biley taşlarıyla sevişen çetin kılınçlar
bilenişin koynu tırmalayan yalçın düeti
hıyanete vefa, zulme ıslah, çalıma vicdan
markası mıhlanan
kepaze devranlardan geçtin
kıvrak ve keşşaf, bıçkı ve haklı
karaltıya bir kandil kısrağını sürerken dört nala
şamdanlıklar, hırıltılar, bazalt kokuları
ökçelerin o baygın tekrarında kaybolmadan

en derine sürülmüş mahkum
kınından sıyırmadan boykot sancağını
ruhsuzluğa, aşksızlığa, banka bankerlerine
doğrulmaz devrildiği yerden domino taşları
çünkü birlik, cümle lehçeleriyle veciz
daha elvan, daha gür, daha kokteyl
bin balyozdan tek yumruk gibi çökmektir tuğlara

oysa biliyordun, sancaktar olduğun kadar
tiryakisiydim sokulgan süzüşlerin
tayfunda uçuşan perçemlerine, dalgın
uyandıkça tomruklar, yiten saflık
içinde, büyüdükçe küçülen bir çıkra
oğlaklar, zeytin ağaçları, kıraç dağ etekleri
açtıran, acar içtenliklere filiz
ki fukara ocaklar, başkenti insan haklarının

insanlık, senatolarda bahsi geçen yalnızca
senatolar, tek dişi kalmış canavarın
edemeyip kendini kendine itiraf
yatsıların kuştüyü yastığında kıvranan yaratık
nefsinin dahi inanmadığı tıraşlarına
rağmen PR çalışmalarına, ikna odalarına
halklarının bile gözünde yosma

çünkü gümrahtık, bir ırmak ne denli olacaksa
alemi yoktu sökülmenin ifşa ajanslarına
yetiyordu bir dargını ondurmak
her lügatte barınmayan karşılıksız kelimesi
en fazla müminlerde anlamını bulmaktaydı

oysa katrandan kazınırken garibanlar
hazmedecek kadar alçak bir sinikliğimiz yoktu
yokluk bazen varlıktır
varlıklıydık ve rugan
duruşlarda parıldayan bir urgan gülbankımız
nerdeyse gözleriyle devirecek adamlar arasında
nerdeyse gözleriyle devirecek madamlar arasında
sendelerken de putçuklar
satırlarımız için can atıp durmaktadır

yeter ki bir rüzgar ya Rahman
neresinden başlarsak birleyecek
kenetlendikçe suskun
kenetlendikçe eforları tıngırdatan
orijinal bir seda
toplayarak dergahında
cihad diye çarpan fuad oğlu fuadlara
tarihi işlevini andıracak

aceb mutluluktan uçuştu mu melekler
seni gördükten sonra insan yaradıldı diye
seni yani nereye yükselebileceği insanlığın
hasılı onur, miracınla insan fıtratına
ölüm ki bildirir kıymetini ebediliğin
göçtün ve güzelleştirdin
kalbe mevti, göçtün fakat
bu paramparça surları kardeşliğin
çaktı yokluğunun zorluğunu körkütük boğaza

şimdi bu kumandan yelkenleri fora
bu sultan gemileri dans ettirecek zilanlarla
mürettebat hani
bir Sur nefesi elzem
birleyen kıyamlara
uzakça afradan, tafradan, hanlık hırsından
bir de İsrafil
baştan ayağa uyaran
uyanışları birbirine varis kılan
hızırla kırkbirinci saate uyandıran

KALBİSTAN GEMİLERİ

pek sever saklambacı sevda dediğin
evladı aç kalmasın diye günden güne
zayıflayan varsıl babaların sayılan kaburga kemiklerinde
anaların demirden yoksun ama metalden pehlivan kanında
pek sever saklambacı sevda dediğin
nice aydınlıklar ki karanlık
nice karanlıklar ki aydınlık
gösterir aydınlığa kimliğini karanlık
öğretir karanlığa benliğini aydınlık

ne çare inkarlara beyazlar ışıklar içinde
ne keder imanlara yusufçuklar kuyusu
oysa küpeşte kılan geceyi sır olmaktır
kaybolana söyle derman hangi ışık
pek sever saklambacı sevda dediğin
neyleri nargile gibi tüttüren adamlar
birşey kaybetmez takip etmemekle gündemi
ceplerinde aşkın gözyaşları çiçeği
yaprak güzeli yatsılardan
patiska seherlerden ahşap oyalardan
ovalara güldancası kurulan obalardan
aktolgalı otağlardan
cana bir sinan timsali saplanan
kederi kaderine Elest bezmindensadık
kökleri göklerin ve dalları kürenin göğsünde

öyle bir yakılsın ki Kalbistan Gemileri
kalmasın fedakarlık çiçeklerinden başka
ırmaklara bırakılan ümitlerin öksüzleri
sürsün firavunları gazabın kızıl denizlerine
destanını -aşkı cephane diye taşıyanlar- nakşetsin

gamları gerdanına ney gibi üfleyen adamlar
düğümlene düğümlene çözülen elmaslarıyla
füzeli akşamlarda kırlentleri kanter içinde bırakan
milyonlarca yavru ağlarken utanan sırıtmaktan
vebalinden hayır onlar da sıyrılamayacaklar
şimdi mevsim, mahşerde yakalara takılan çocuk elleri

durdukça boy veren düşler gayrı tartıların denk düşmesi
öyle bir zaman ki bu çaresizlikten tarifsiz cinnetler
çağın Ömerlerini dahi ölümün ötesine karşı sarartan
duvarlarda milyarlarca çatık kaş sanki sıfatına
daralıyor sıkılmış yumruktan kurusıkı sadırlar
döşler ki öfkeden çıldırmış saatli birer bomba
toplansa cümle ruhiyatçı değil derman ümmetin yalazına

derdini boynunun küfesinde taşıyan adamlar
çünkü birşey yapamamak herkesin birbirinden kaçırdığı
ama buruk muhitlerde ağzına kadar dolup taşan
burada sanarken hayat sürdüğünü bostanına
orada adalet merhamet için yaşamaktadır artık
çünkü Suriye akkordan bir zülfikara dönmenin adıdır
eninde sonunda siyonizmin başında parçalanan
milyonlarca şehadetten sonra içine çekebildiğin ıtır
Cebel-i Târık’da bir figan asırlardır dolanıp durmaktadır
çünkü kıyamet kıyamet büyüyen bir diriliş vardır
bir velâdet için ya Rab
ne cehennemler dalgalanıyor

MAVERA TAKVİMİNDE BİR YAPRAK

kırımlarda, beraber katledilirken
evladına kefen olmuş valide cesetleri
çünkü anneler, şu zamanda bile
çabalar, vefatı nazik göstermeye
kınalı kekliğine, kırkı çıkmamışken
bambaşka yörelerde, apaynı sahne
hiçbir şey olmamış gibi devam etmek hayatına
günde milyarlar kere, çok kahkaha, az insanlık
nafile değil, hoyrat sokak köpeklerinin
gittikçe daha fazla imtinası, gelip geçenden

oysa gümlememiş ketum füzelerden
saksılar, oyuncaklar çıkaran mustazaflar
etti mi hicret, kuşunu, kedisini unutmayan
işte bu sessizlere, cevrederken tiranlar
masumu terörist, teröristi kahraman
vatanseveri hain, haini yurtsever kılan
anırırken ıslah diye bozgun üzre bozgun çıkaran
bir çeperi, bakışlara çekmek istiyordu

oysa tam bu zamanlarda tam bu noktada
hayır, değil -az sonra, yok -şimdi reklamlar
tuzakların üstünde bir tuzak vardır gerçeği
usanmadan asırlardır, devreye giriyordu
cerenlerin sıcacık gülüşünü
bölüşürken erenler, şurada
helak olmuş bir kavim gibi gözler yeşeriyordu
ertesi nesillere, ibret mirası, kalan talan

ağarırken ağır, erkler, bükümler, hendeseler
cümbüşler, tin saatleri sanrı köşklerinde
esrardan savruk, cismiyle bir tan vakti garb
şarka dönüşecektir, yeter ki çemren
çünkü asla dönmeyecek faytonlar balkabağına
sabretmek, yarısıdır dikey zaferin

BİLİNÇ YAZITLARI

idam, fizik saatinin durduğu hazin zaman
yeni bir doğuma yüklü, körpecik devranlara
dibinde depremler gibi sızlayan kemiklere
ne zaman aldırış eder varis nasıl bir demde
uykular mı gözlere, uyanışlar mı yakışır
bilmem kaçıncı bahar, gökte kaçıncı ıtır
söyleyin ey rahimler, ekin ne vakit biçilir
özünden kıyametler taşan yiğit asker vaktindir
sen haykırmasan ben haykırmasam hangi devir
eğrileni kılıcıyla; nerede, kim düz edecektir
çarpar alemin nabzı hakkıyla atan yürekte
mağlubiyetten başka galibiyet mi var katle
inleterek enseleri, muştuların muştası
doğunca emekçiler birbirinin tam aynası
kaynaştıkça hakikiler; zırhlı, roket işlemez
musibet olup yağsa dünya bu bilek bükülmez
teknik, sadrına iman üfürmeni beklemekte
sanat, bağrına irfan nakşetmeni özlemekte

diller, kültürler Hakk’ın ayetidir, inkar etme
kendi ahalin için susadığını ey müslüman
kardeşine dilemedikçe düşün tam mı iman
değil mi ki cümlesi; teğmen ata yadigarı
nedir bu hınç bu telaş bu tüketme ihtirası
vallahi paramparça eyler son vahdeti
ileri gelenler, tanrı edinirse, kibrini
tufan olup kopsa evrenler ne keder Nuhlara
vardır her dem bir kadırga en dipteki ruhlara
kesilip nil/fırat/dicle, çağlayacak çağlara
Asr-ı Saadet nurun; iliklere, ırmaklarca
öyle bir kıvılcım bahşet ki bize ey Rabbî
görmesin başka bir çıkış yol kaçaklar dahi
saçılan kırıkları ancak yangınlar zamklar
öyleyse yansın yürekler ta kaynaşana kadar

BEYAZ KARANLIK

Gövdeyle kuşatılmış dinmeyen ruhlarımız!
Ağlar, yırtar kendini sonsuzluk diye diye…
Sanki evvelden tanışmış gibi canlarımız;
Yosun gözler boğuk kellede ürkmüşçesine.
Dalardın; sen değil, uzaklar koşardı sana.
Bakışların, sumruların sarsılmaz töresi…
Uyurdun; uyanışa dönerdi uyku, hırsla!
Nakışların, varlığa gebe bir yokluk sanki…
Çiçeğin yüreğinde çiçek açan polenler;
Anlatsın öykümüzü ceylansı yavrulara…
Yatağanlarla doğranmış batağandı keder;
Mahzunlar mahzeninde kurulmuş kursaklara.
Dikiş tutmaz ülküler çaçaron göğüslerde.
Mevte battıkça çıkardık doğumun yüzüne!
Tabutlar bağırıyor toprağın yüreğinde…
Kefenler, kuduruyor okyanuslar dibinde.
Duyamaz; yangın kuleleri bu cehennemi.
Bulamaz deniz fenerleri şu pus gemiyi…
Bir sıyrık ki, âlemler saklambaç pıhtısında!
Aklın dil, vicdânın göz kesildiği boyutta…
Sisten, çığlıktan bir kaledir beyaz karanlık!
Çektikçe çeker göğünü göğüne, haylazca.
Ah ne afet katliam; rahim nurda kayıplık!
Nadide eriyiştir; katışmak, karışmaza…

DEMLİ SAĞANAK

Dünyayı sömürmediğin ölçüde erkinsin!
Mülksüzlük; en hıncahınç mülkü zengin yüreğin.
Işık, yürekçe atar karanlığın büstünde…
Zulmün celladı adalet peşinde zalim bile!
Derviş ki sırf taliptir; talebi, talepsizlik…
Sığ seslere en gökçek refleks derin sessizlik.
Dikilmiş; inleyişler gibi mezartaşları,
Seyyahı durdurmak isteyen uyartı gibi.
İşkilsiz, kavrulanlar için kış bir bahardı;
İnleyiş ki beş mevsim dinmeyen ruh depremi.
Şimdi esmeyen poyrazların bereketinde,
Bir kuraklıktır gayzer kılan ötleğenleri…
Bahçeyi tatmak sizsizlikler işkencesinde,
Sağlamlaştırır bülbülün bağır kafesini…
Çatlar kafatasları yeryüzünün koynunda,
Başı dik gözü yerde kuşlar gezer magmada.
Çürümeye kıyamayan çocuk kemikleri…
Çatırdar; ahların arşa yükselmesi gibi.
Önlesin kalbin bakır zehrini kalaycılar!
Hüngürdesin sipsiler; dile gelsin uzaklar,
Gassalları kızartsın gazelinde kıskaçlar…
Dalgalansın canlardan bir umman yaşamaklar!
Körükler, esnedikçe tımarhaneler boyu…
Keskin pas; tırnak kılar bronşa her soluğu!

HELAL GÜZELLİK

Yüzleri tanınmayan cesetler arasında;
Tanımama hissi ağır basan annelerce,
Öldü antik kaygılar beklenen gün doğunca,
Caiz cemal sofrası serildi ezgimize…
Deha deha yeşeren rasathaneler kalbin,
zamanlı indirilen uzay roketleri…
Mümin filozoflar ki ecdadıydı bilimin!
İslam, medeniyetlere insanlık öğretti.
Ey kafataslarından parklar doğuran hande!
Yüksel yüksel büstümden üstlerin kursağına!
Ufalanır mumyalar azmin gömütlerinde!
Gıcıklanır kuşkular ruhların gırtlağında…
Dirilişe adaklar doğurmalı rahimler;
Akıncılar aşkına doğrulmalı gerdekler.
Anneler dantel gibi işlemeli yelkenler,
Örmeli yıldızlardan; ışıl ışıl şilepler…
Sılanın volkanik gölünde yüzen aşıklar,
Haşinleri inletmek o mertlerin cenneti!
Kabre definden sonra aniden canlananlar;
Anlayabilir belki bu araflar pistini…
Değil dudaklarla nefesdaş şu mısralarım!
Kendini bildiğini sanırsın, bilemezsin.
Sempati! Neye göre? Nafile çağrılarım,
Gözden bakan eremez görküne görünmezin!

KALABALIK YALNIZLIK

Ay: gökkuşağı çelengiyle arşta bir kuyu,
Namlular alınlarda volkanik kış mevsimi.
Buzulda har kesilen nabızlarda çarpan su;
Öksüz kalderalar gibi haykırır tevhidi…
Ölümcül yerle gök arası fışkıran hayat!
Çağırır; hepliğin, hiçliğin tek sahibine…
Uzay okyanusunda inci devran ne bayat,
Heyecanla gelenler hep gider çöküntüyle.
Onlar siyah aydınlık! Biz özgürlük tutsağı!
Onlar havra sessizlik! Biz barışın kurbanı!
Unutma! Ey boşluklar çölünden sızan feyiz,
Kumsaati yurdunda çıdamdır sermayemiz!

GÜNEŞ HİLALİ

telgraf tellerine dizilen kumrular gibiydik
nakışlarımız gökyüzüne dalarcası dolarken vatana
ezanlar saçlarını okşardı sayvan zarlarımızın
derimizde erkin ülküler gerilirdi tam ilkeli
alnımızda bağımsız bir yurdun hayat çizgileri
ellerimiz hür memleket kokardı batarken deryalara

büyüttüğümüz her gonca; çocuk bahçelerinde
kurulmuş bir Hakikat Devleti çağın ufuklarında
aşkın ahlakıyla sancağa çekilen nur yüzlü umutlar
ırmaktan sofralarca serilir içimizin kış çölüne
her dem yeniden diriydik yavrucak heyecanıyla
sola sola bağışıklık kazanmak bütün solgunluklara

yoksullar yönetseydi dünya iyileşirdi bilirdik
anneler başı çekseydi resmi kurumlarda dantel örtüeri
kibirli ve hırslılar ezse de arzın bütün çimlerini
toprağın sakındığı tohumlar henüz çürümemişti

ezilen gül içinde kabını yarıp çıkacak yeni bir gonca
inadına suladıkça azmi güzellik yorgunu vicdanlar
kötüyü iyiliğin selinde boğup yılmadan susturacaktık
güneşten hilalin gölgesinde selama duracaktık
yoktu ümitsizlikten ehem öldürücü nefretlimiz

karanfil yağmurlarına karışan ıhlamur burcuları arasında
hakkını arama meslekleri adalet gününe dek biliyorum
ama nasib et Rab cennetinde bile helal marşlar istiyorum
bizi ordun kıl diz sarsılmaz fazilet ipine ebabiller gibi
mazluma rüya zalime kabus eyle cehennemlerin tarzı

aşkın kâbesiydi cihad meydanları yoktu itirazımız
sevdanla vurur, vurulur, sevdanla yaşar, yaşatırız

DAVA ADAMI

kalemini asa diye kuşandın, kağıtlarını sahra
mahşerî bir sükûnetle haykırdın asrın sadrına
iki parça cama sığmayan o canlı bakışlarında
yaşama sevincin gibi serpildi müslüman coğrafya
bilirim düğünün bugün; Aliya’ya selam söyle Akif abi
de ki her belde şimdi Srebrenitsa inananlara
öyle yalnız bırakıldın ki şu hakikat davanda
ilk nefesini alır gibi verdiğin son nefesinde bile
takdiri bir başına karşılamak düştü nasibine
bir ömür çabaladın; çarpıştın Leyla uğruna
sonunda Halid gibi göçtün şehadet aşkıyla
Malcom’a selam söyle abi; Basayev’e, Ahmed Yasin’e
bil ki yarım kalmayacak bu çağrı ağır yüreklerde
haleflerin muştular serpecek mahzun makberine
şimdi bir Asım’ı olarak; Mehmed Âkif’e selam söyle
gözlerim durmuyor Akif abi, dinlemiyor mantığımı
Zarifoğlu ağabeyin serçeleri zikretsin toprağında
-dünya ne kadar da fani- dercesine yaşadın, gittin
Sezai üstad gibi devişi oldun kentin, kesilmedin
gelseydi elinden; bilinç için alemi belgesele çekerdin
Arakan’lı çocuklarca, Bosna’lı annelerce rahmet sana
komşu kılsın Rahman; Metin Yüksel’e, Seyyid Kutub’a
Kudüs’ü bileğinde saat diye taşırdın Pakdil gibi
görmese de gözlerin, imanın gördü hür Filistin’i
emaneti savaştığı emin elçide olan Kureyş misali
öyle edepliydin ki; hayran kaldı hakkın hasmı dahi
bildik eylesin Allah… evliyasına seni Akif abi…
Ömer’in, Ali’nin, Fâtih’in kalbine yoldaş etsin kalbini

ÇEKİRDEK YAĞMURLARI

eğer dünyayı bir kez değiştirebilseydim
tüm silahları imha etmekle başlayabilirdim
bıçaklara bile ihtiyacımız yokmuş aslında
organik şeker, kimyasal içermeyen balon
bez bebek üretimlerini fazlalaştırabilirdim
daha çok gülen yüz ve daha az asık surat
cinnet anlarında canavar durdurma butonu
çünkü bir an beklese insanlaşacaktılar
kentlere bile isteye tıkışıp sürü timsali
dağları, ovaları, ormanları yalnız bırakan
insan asla huzur bulmayacaktı bilirdim
doğaya yeterince dağılmakla başlayacaktı
tabiat ahbaplığı ve ihtiras eriyişleri
hazcı hız çağının açtığı yabanıl açlığa
özge derman köylerin antik sükunetiydi

dünyayı değiştirebilsem değişmeyecektim
kökünden bir değişime hasret kalan insanlık
buçuk dönüşümlerle yalnızca hep yıprandı
bilim ve teknik diye diye büyütüldü oysa
milyonlarca hayatı kül eden jenosit teçhizleri

korkulan taş devriydi asıl hikmetli çağlar
meleği iblisleştirecek çapta ferah imkanlarıyla
yamyamlıktan başkası değil modern dediğin
çıplak ayaklarla sonbahar yaprakları üstünde
uçurtma şölenlerinde buluşmaktı hayalim
kimsenin kimseyi biçmediği kardeş halklarla
kültür şenlikleriyle kültürel emperyalizmin
başını gövdesinden aşkla ayırmak isterdim

ihtiyar dünyayı bir kez değiştirebilseydim
çocuk gülüşleriyle iyileştirmeyi denerdim
aldığından fazlasını vermeyi hobileştirmek
nükleer yerine fidanlık üreten bir gençlik
belki gezegenlere ulaşmayacaktı astronotlar
seri ulaşamazdık o çok mühim yerlere belki
asteroid madenciliği olmayacaktı belki ama
her sabah endişeyle uyanmayacaktık inan buna
tırnaklarla kazıyarak, alın terimizle, emekle
kendi ellerimizle cehenneme çevrilen sinemizle
artık çıkış yok geri dönüş yok biliyorum
öleceğini bile bile yaşayan canlı azmiyle
yine de yazmak, uyarmak, bağırmak istiyorum
argın düşler kayıtlara geçsin hiç değilse

KUŞ FIRTINASI

toplu intihar eden kuzular kadar buruk kalbin
toplu mezarlarda çürümüş yorgun iskeletler sanki
ilk cinayetten son katliama kadar evrensel tanık
darağaçlarının salıncağında sallanır masum serçeler
sedefinin içinde bir inci
hep kapanırken kendine

ne kitaplar yaktı ruhun sırf ısınmak için
bekliyorsun… gidiyorsun sanıyorlar…
ve alanında uzman ekiplerce tasarlanan
bir dekorasyona dönüşüyor kadim ıssızlık
ne kadar yürürsen yürü, uzarsan uza, büyürsen büyü
dönüp dolaşıp varacağın yön çocukluğun kokan yer

bütün duvarları yakılıp yıkılsa da o ilk evin
nereye gidersen git… kaçamazsın içinden…
kavuşmaktan kaçamazsın sevdiklerine derin
yıldırım çarpan ağacın döşünde çakan ateştin

bağır bağır bağırıyor yüreğin… gözlerinde…
yüreğin; göğüs kafesinde yorgun bir tarantula
okyanusta püsküren lavlarla oluşan volkanik ada
kuş fırtınası senin ki… düpedüz düzsüzlük…
duvarsızlara çarpa çarpa
boşluğu aşındıran doku

şimdi neyi susarsan sus atılacak çığlık bellidir
geldiğin bütün duraklarda aslında gelmemişsin
hareket halinde bir iz gibi ömür
parlayıp sönen parlayıp sönen her dem her gün
çok renkli karanlığın sahasında
bir ev sahibiydin bütün deplasmanlara

ve durulmaz; hortum bitse bile
hortumun göğsündeki hortum
kaybedecek bir maçın kalmayınca yorgun kürede
kaybetmeyi bile özlediğin an kanyonların ucunda
kendini bırak ve fırtınayı hatırla
aşkının insaflı kollarında son nefesini verircesine
uçmayı öğren; karış ummanlara

ODYOLOJİ

boynu bükük kitaplardır mezartaşları
okumayı söken arif yüreklere
hayır ölüm değil; kesinlikle
hep çıldımışçasına yaşamaklar kokturan
bir kütüphanedir; mezarlık
içiçe aynalar gibi dizili
savaşıyor toprağın göğsünde ağaç kökleri
maddeye nefes aldıran mana kalbin

virüsleri ezip geçen akyuvarlar aşkına
sulama kanallarına düşen yavrular hatrına
andolsun ki garibanlar
sevgi ateşiyle yakacak
ıssız kalabalıklarını ihtiyar dünyalarınızın
göğü rüzgara boyayan kanatlarca
yeri dumana bulayan toynaklarca
ummanları tufanlara dolayan yüzgeçlerce
andolsun incinenler kazanacak

şehadet getiren imanlı gerdanları
Allah ekber diyerek kıran münafıklar için
cennet ancak cehennemdir; hurileri zebani
ve birleştirmek hakikiler mesleği
yıldızları galaksi kılan çekim kuvveti
kalbimizin kalbinin de kalbinde haznedar
rayından çıkmış vagonlar mı Ümmet
oysa kapanmayı bekleyen onca deccal üsleri
Hürmüz Boğazında çarpışan piyonlar
atlı karıncalara dönüşen o hamal sırtlarca
düşmanın binmeye doymadığı ayrılıklar düldülü

ah mevsimi; kimseler kimseleri duymuyor
birbirine kulak vermeler rekoru kırılırken
Odyometri; doruğundayken öz tekniğinin
Odyologlar dahil hey od yüreklim
kimse kimseyi istememek istiyor
biz kendi içimize bakalım o dem dervişler
sağırlaşmamak için şecere zarına

HİRA SAATLERİ

kimse sizin kadar sevemez, sevilemez
nerede iyilik, güzellik, doğruluk görsem
göğsünde rahmetinin kadim nefesi durur
içimde kısık kelleler
dağlanmış zebaniler
içimde katran gibi asfalt gibi bir zehir
ruhumu merhametin cehennemine devir
rıza verdiğin magmada yanmak ne özel

papatyalar çiğneyen yaramaz canlar üstüne
her dem yeniden doğan sevdalarım vasiyet
gazabın kursağında hür insaflar üstüne
galaksi tüten serenatlar kazımak istiyorum

karanlığın tahtına en aydın başkaldırı
size şeksiz şüphesiz sorgusuz itaat saatleri
gök denizde can yunuslar gibi çağlayan
rüyalar büyüten ebabil uykusu diliyorum

yağmurlar ağırdır dağlardan
nahif gözlerden bakmayınca
çığın koynunda gürül gürül yanan soğuklar
yataklara savrulan tenha bavullar kadar dargın
vagonlar, sirenler, ıslıklar ve susmak
ansızın esen hortumun usulca göle dönüşmesi
bu sazlıklar bu çakıllar bu köpükler ensemin

ıssızdı mağarada öyle bir ıssızdı ki
hiç kimse böylesine
kimsesiz kalmamıştı
sonra bir tuttunuz mübarek yüreğinin elinden
öyle bir kaldırdın ki
hassas özcevherini
alemlerin en mahşer marşı kılındı kalbi
bebeklerden saf melekler bile yetişmedi

bizi de yükselt Rahman biz de öksüz
çağdaşların dağında kimsesiz mağaramız
çoğunluğun hırpaladığı azınlık kullarınız
ahir Bedir zamanıdır
bir avuçtur mücahid
helak olmasın aşıklar ey Maşuk
divanına sunulan aşklar hatrına

KILCAL ZARAFET

ceylan gözlerinde kuğu masumiyeti
üzgün mügeler gibi tenha bir vaha
yüreğin bağırıyor bakışlarından ey
gidenleri susmaktan
yorulduysan
bir ihtimal daha var
hayat gökyüzünde dinozor uçurmak
kadar güzeldi bazen
arş şöleniyle buluşan arz ayinlerinde
irfanlara vurgundur tevazular
benlikten bizliğe hicret
gözleriyle gözlerimizin içine haykıran
yetim çağalar gibi biraz
seccadelerin Kevser sofrası misali
serilirken ki o kılcal zarafeti

gönlün dilerken doğurduğu heyelan
bir Ortadoğu düşün
aldığı her soluk
ciğerlerini tırmalayan bir tırnak
uranyum çekirdeklerine
çarptıkça çoğalır seri nötronlar
çoğaldıkça zincirleme reaksiyon
tepkime patlamaları yaşandıkça
hidrojen bombaları
enselerin köklerine
tıpkı içimiz gibi batarken kana
kaldırımların alındaki serinlik
gel kaçalım seninle
kalabalıkların gitmek istemediği o yere

özüne sığmayana gökyüzü sığınaktı
bir uçumluk canı var göçebe gönlün
bakmaya kıyamaz cesurlar
dövmeye doyamaz korkaklar
cehennem bile dünyadan temiz mi
çünkü tüm şeytanlar henüz burada
eyvah tamtakırdır içerimiz
anlatılamayanlar müzesinde
söylenemeyenler koleksiyonu
atan yürekte çarpan yaşama sevinçleri
mazlumlarla beraber uçtu gitti
“bizi doyurmak için milyarlarca canlıyı
feda eden Hakk’a olma isyancı”
kendini rahat bırak
gökte yüzmeyi öğren

YILDIZ TOZU

şu iyiliğin güzel atmosferinde
hepimize yetecek kadar nefes var
soluklandırsın Hû
yakında teni toprak olacakların
birbirine kibirlenişleri ne hazin
ömürleri boyunca
kendini kasanlara
daha büyük bir azab var mı dünyada
zinhar değer kaybettirmez
azınlık kalmak yiğitlere
varlığın yokluğun ötesinin Sahibi
doğruluğu dürüstlüğü çoğaltan erlere
dünyayı değiştiremeseler bile
verir özlerini düzeltme fırsatı

katkı maddelerinin esrarkeşi
şehrin insanı
salsan doğaya tutuna bilir mi
kanatlanır gibi suda uçuşan
baraj çocuklarına belki öğrenci
ay ışığına ayna duvarda
raks eden dalgaların gölgesi

yıldırımlardan bir çınar Anadolu
kendine yangınçevresine aydınlık
lavlardan bir şelaleydi koynun
önüne kattığını
ummanında zerre eden

denize kıyısı olan bir balkona
asla yoktu ihtiyaçları
hayal gücü yüksek sanatkarların
biz kağıttan gemileri Rahman’ın
bağrımızda esrarına
karışmayı bekleyen sırlar
meydan okuruz poyraz ordusuna
can kırıklarına rağmen

yıldızların kızgın çekirdeklerinden
trilyonlarca atom fiziğimizde
birbiriyle tohum paylaşan
eskilerdi asıl sosyalleşenler

ömrünü fabrikalarda geçiren
mutsuz hayvanların etiyle beslenen
hormonlu sebzeler çiğneyen
vah apartman çocukları
natürel aşkları ne bilesi

MAGMA YAĞMURLARI

ruhun bir Nuh tufanı
gürler cüssenin kafesinde
kükrerken şahdamar piramitleri
titrerken mumların mumya alevi
dönüşür Musa kalpli asaya
içimdeki yabanıl ejderha
vahşetin imparatorluğunda

ateşte İbrahim bahçesiydin
Hakk aşkıyla Ömer kesilen
cehennemin cenneti sanki
dalarken uzaklara yaklaşan sendin
ummanlar doğuran bir içdeniz
suskun kimbilir kaç sesin nefesi

içimiz şimdi çölde deniz feneri
çöker kum yağmurları aşkın büstüne
çağın ağında çiskin simyacılar
haykırmak isteyip haykıramayan felçli
ey fezanın baharı gel de gör bizi
durulsun durgunluklar filizkıranı

testereyle doğranan peygamberin
hüznü dolaşır göğün sokaklarında
çatlar iskeletler Kızıldeniz’de
Manto’da ölüler düğünü başlar
ürpertiler püskürtür yanardağlar
çarpışır metafor meteorları

çalkalanır kürenin katmanları
cesetlerin petrolüyle devranın
altını üstüne getiren insanlık
ne bekleyebilir kıyametten başka
sorumlu, hükümsüz egzozlarla
çocuklara kanser bağışlayanlar

AŞKIN FESTİVALİ

gözlerine kaç geceyi sürme çekmişsin
gözlerine
kameri güzeylerde şems kılan
tabiri imkansız rüyaların aynası yüreğin
yüreğin kaç yüreğin bileğinde gezinir
sen kaç rıhtımlı körfezsin
anılar, yaralar, çöküşler ve duymak
suskuların ahenginden örülen mübarek besteni
tren sirenlerinde sesin
hüzne selam etmiş kumsallarda doğmuşsun
alımlı valsler
narin esanslar ellerin
ellerin kaç bileğin yüreğinde birleşir
sen kaç körfezli rıhtımsın

göklerinin bağrı kristal döşeli
öpülmemiş yüzleri öpülmemiş avuçlarına değdiren
çığlık çığlığa çığlar gözlerin
gözleri birbirine bağlayan bakışlarda kurulmuşsun

hislerin sislerinde
sarsılmaz divanın
sılan; pencereler önünde tenha yusuftutan nasihatleri
neylerin rebablarla
feleklerde kesiştiği dalgalarda durulmuşsun
harabe şatolarda nefesin
baştan ayağa bataklığa saplı masum mücevherlerin
felaha çekildiği çöllerden geçmişsin
okyanusların bağrında duran kimsesiz bir çöl gibi
kalbe elveda etmiş
akıllarda solmuşsun
sen kaç rıhtımlı kaç körfezli rüzgarsın

hep seni aradım Kudüs’ün viran surlarında
merhametindi şavkıyan Diyarbekir hisarında
şimdi fukara bir ömrün kitabe aralığında
çatlar aynanın özündeki ayna
kaynar yaranın közündeki yara
sen kaç rüzgarlı tufansın
sen kaç tufanlı kıyamet
sen kaç kıyametli mahşer
kaç mehşerli cehennem
kaç cehennemli cennetsin
eti kemik geçmiyor şu yürek saati
o ruhu özleyen milyar can
sen kim bilir şimdi hangi
ne doğmaz bir ölüm sevmek çilesi

MELEKLERLE ALTI GÜN

1
başladı kutsal besmele serinliğiyle
yolun yolculuğu
yolculuğun yolu
birinci gün Münker ve Nekir
atıldı tutup iki bileğimden
fırlattı içimdeki köstekli saati ışık hızında
rüzgarların denizlerle mecnun koklaştığı

yamalı kulübelerden geçtik ilk
paramparça evleriyle bir köy tüneli
ama büsbütün göğsündeki sevinç geçitleri
çocukların o solgun ve lenduha gözlerinde
bengisu şiddetinde aziz yaşamaklar azmi
martıların sırtlarına biniyorlardı
köklere tebessümler ekiyorlardı

kadim esaslar üzre
ihya olan ümranlar
alkımlarla çizilen mimarlar saçıyorlardı
başaklarda buğdaylar çiğneyen gelenekler
çalışmaktan bostanlarda
utançtan değil onurdan
yüzleri kızaran evlatlar
sütunlardan bal emziren doğu ötleğenleri
doruklarda dağ içen
görünmez misafirler
bastığı yeri ayağıyla öpen uğurlu kafileler
çelmikten ve sazlıktan
kervansaray köşkleriyle
halaya duran çağıltılar meltem törenlerinde
kan kokulu bembeyaz
gelinlikler köknarlarda
yırtılan yüreklerden örülen uçurtmalar
kurulduk bir bulut kıyısına
ben hep arşa hep arştan bakmaklar istedim

Tevrat ve İncil ve Zebur timsali
Şam ve Bağdat ve Kudüs nehirleri
artık yeryüzünde değil gökyüzünde hayatta
şimdi koyuntu dehri
nasıl da kendi kendini kemiren geometri
Münker yıldızlarla ahbab olmuş
Nekir yine şemslerin meclisinde
içimdeki bağlamaysa
hep onların gazelinde

2
ikinci gün bir buzul çağı cehennemi
yakıcı soğukluklar
donduran sıcaklar
geldi Azrail dibinde sevda kokulu sırlar
sadrında gür pınarlar
avuçlarında sandukalar hazan
mazlumlar generali
zalimlere muhteşem müjdeleyici
son nefesini kusarken
kibirlenenlerin sonunu görecektiniz
bacaklar birbirine dolandığı zaman
yalancıların akıbetini görseydiniz
boğazın ağzına dayandığında can
yetimleri yutanların
halini görmeliydiniz

öyle bir kente vardık ki
ölümün sıddık meleğiyle
katkısız sebzeler kendini yetiştiriyordu
ömrünü değil hissiz fabrikalarda
sımsıcak doğada özgürce geçiren
mutlu canlılardan rızıklanıyordu ahali
ne robot kozmonotlar
ne uzaylı mumyalar
burada insanlar sahiden yaşıyordu
aşkları hep gerçek yaraları
doğallık en güzel parfümleri
kasılmanın kölesi değildi gövdeler
dokunsan ağlayacaktı ruhlar
insan kurnazken bir hiç

siz hep onu dirlik alan bildiniz
oysa uyandırandı Azrail uykunuzdan
öyle şefkatliydi ki Rahmân evliyasına
en sevdiğinin verdiği vazife
ona mesleklerin en sevimlisi
Hüthüt gölgesinde Ashab-ı Kehf kıtmîri
ardında Şuayb kuzularıyla Salih devesi
kudret deryasında kanatlı yunuslar
yüce dallarıyla bir sancak ki
helak olmuş beldelerin imrendiği
arzda örülüp sanki arşa eriştirilen şehir
prizmalar sağdım
ses kemiklerinden
isli bir bilek gibi sallandı yürek
uçtuk gittik kentin labirentinden

3
tapılan putların dile gelip
Rabbini birlediği devirlerden geçtik
anahtar deliklerinden sızan
bıçakça ağır bir yel gibi ben ve Mikail
hortumlarla yıldızların
heybetli Kahhar korkusundan
sağa sola kaçıştığı fay hatlarından
haşyetten düşen kayaların
parçalanırken ki toz bulutundan
yepyeni bir coğrafyadan geçtik
görkemli yapılar içtik
ne çalkandık gökdelen piramitlerden
ne küçümsedik kerpiç salaşları
marifet nerede bildik
hep bildikçe bilendik

kara bulutlar altında toplanan
helak edilmiş kavmin tuzunda
şimdi ne dersen de her doku
mahrepli sımsıcak çörek kokusu
siste hayalet yel değirmenleri
döner Sübhan diye diye
ah bulutları doğurur İnşirah dağı
dönüşür can kubbeler gezegenlere
çalkalanır görsen köpükler gibi
uzayın deniz yıldızları
melek ordusunun kumandanı Mikail
yağmurlarla rüzgarlardır zor sırdaşın
ne bahtlıdır sana dost olan
ne talihsiz düşman kesilen
unutabilir mi hiç Bedir ve Uhud saati
Hakk’ın yüce dostu aşkına
savurduğun abidevi endamı

ey koca elçinin göksel veziri
ey Tahiyyât ile şereflenen kişi
ummanlarca dalgalanan
bir sancak şimdi yürek
onu dikmeliydim aşka
tıpkı kamere bayrak diken
uzaylıların cezbesinde
hayır çok fazla daha ötesi
Mikail depderin iğne deliklerinden
geçirdi göklere sığmayan sır ipleri
tuttuğu kadarını tanıyabildi
aklımın fikirden elleri

4
sıvının sıvısı gaz ve gazın katısı sıvı
saf topraktandı Adem
kaburgalardan Havva
Hüsûf ve Küsûf ve Hârut ve Mârut
meleklerle namazlar kokteyli
dördüncü gün efsun kokan demlerdi

koku ve tat ve his körlüğü
pelte kursaklarda kimsesiz ahtapotlar
öyle bir şehir ki dördüncü gün
bereket sırtını dönmüş başaklara
araflı alınların yüzeyinde Yakaza
kaşmer yürek
yaramaz çocuklar sanki toprağın göğsünde
ilham olmak isteyince soytarılara
imparator argın

padişah tıpkı ölü deniz
bakınca boşluğun içindeki boşluğa
dalgalar kum fırtınası
sisten tarlalarda
efsun rayihaları
kartal kanatlı dinozorlar taraçalarda
fil hortumlu ejderhalarla savaşlarda

devriliyor gökdelen putları
yanıyor ceplerin kağıttan sanemleri
betonlar bahçeye dönüşüyor
buzullardan fışkırıyor volkanlar
çöllerde amazon ormanları
berzah alemini haykırıyor hayatlar
mecazlar uzayında
semboller ziyafeti
çığlık atan sessizlikler koleksiyonu
ezgilerden örülen
fosilimsi tuğlarda

meleklerden büyüler öğrenen şımarıklar
terörlerin emzirdiği
kancı töreler sonra
gelip çatacaktır kutsal pimanlık günü
zalimlerin cehennemi
mazlumların cennetiydi
umutma diyor yollar yolculara hey
asla çıkmaz raylarından
dikey adalet treyleri

5
henüz kesilmemiş saf sütten
emekleyen o gezegenlerden
önümde bir Samanyolu şöleni
işte beşinci gün ve Cibrîl saati
balinada Yunus geometri ötesi
sütunlar saçan filizkıranlardı
dizginlerimizde mermer Burak
bindik bir fırtınaya uçurumlar çiğnedik
İdris ve İlyas ve Elyesa denklemi
Zülküf dağında Zülkarneyn atlası

evliya duyuları sağır eden
zamanın Bedir kuyuları hüzün
yazgı yazıtlarında engerek hazanları
Musa ve Harun ve Kudüs fatihi Yuşa
fışkırır ruhlar şehrinde aşkın on nehri
öptüm ibibikleri kanatlarından
Cebrail cübbesinden arşa serildim
dua kılan adamlar silüeti
taçlı hatun gölgeleri mescitlerde
kabuslardan örülen tapınaklar berkiten
senin aziz suların benim yar saatlerim
selaların yankılanırken ki yetimliği
kazınsın antik alfabeler gibi
vicdanların şu hantal atmosferine

yağmurlu mezarlıklar kadar buruk
sağanaklar sağdık Cibrîl dostluğunda
yarılan kayadan çıkan mucize
selam Salih peygamber devesine
ihtişamlı Süleyman kuşları kursağımız
şerefli cennet komşuları birlik
müslüman cin kardeşler her yöremiz
yüzüyor göklerde bakır akrepler
yürüyor çayda çeyizlerle hacimler

Bermuda Şeytan Üçgeninde
devasa dalgalarla boğuştun durdun
Eyyub sabrıyla sağlam sütunlar diktin dilsiz
Davudi seslere karışan Lokman hikmetler
Ashab-ı Kehf duvarlarında yankılanan ruhlar
bir Üzeyir kılıcıyla doğranacak Gargatlar
kutsal cihad günü gelecek dile dağlar taşlar
irfanlar saçacak alim İdrisler
aşk yeniden kınına sığmayacak

6
ince evraklarda kuş tüylerinden
damlayan şifrelerin burcuları
ve altıncı gün İsrafil mevsimi
aniden çatıp gelen Sûr saniyesi
orada boşluğun göğsünde mimar çizgileri
burada dilim dilim yeşeren devrim
şurada mürekkep çiçekleri baygın

kırıldı kadeh 1440 yerinden
kırk yerinden çatladığı güne hasretle
Ad ve Semud ve Uhdûd ve Nemrud
Firavun ve Karun ve Haman ve Ebrehe
Sodom ve Sebe ve Eyke ve Karye
bir ses bir yağmur bir tufan yeter elbette
batılı anında yeryüzünden silmeye

denizlere fısıldıyor iyi adamlar
körfezlere kitaplar okuyor iyi hatunlar
anneler çocuklarını lifliyor
sobaların yanında ve naylon leğenlerde
güneşte ısınmış su bidonlarından
bakır tasta sevgi dolu zemzem sularıyla
ve koca Dicle kıyılarında
bölüşülemeyen tarla sularıyla
bilge Nil civarında uğruna kan davaları
bereketler ki paylaşılmadıkça hafifleyen

tenha heybelerde dargın boşluklar
Mesih mevsimi, Mehdi saati
İsrafil ile Sûr ki ney ile semah
evliya ruhların aşktan Kâbesine
çocuğun rüyasına şeref verdi Geylânî
mübarek kadırganın üstünde
levent bir endam
şelaleler timsali bembeyaz cübbe
sarıldı sapasağlam iç içe geçti kemikler
Hakk dostu meleklerin pak solukları
doldurdu tabiat odamızı

selam sana Gazâlî yürekli
asırlarca beklenen hayırlı postnişin
üfle Ahit burculu asalara
yeni bir anlam kat İsalara
öyle bir dönsün ki zemheri ilkbahara
Alemler Gülünün esansı
duyulsun uydulardan

Bilal YAVUZ
Şiiri Değerlendirin
 
(c) Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir.
Şiirlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Diyarbakır Şairleri Aşk Şiirleri şiirine yorum yap
Okuduğunuz şiir ile ilgili düşüncelerinizi diğer okuyucular ile paylaşmak ister misiniz?

Diyarbakır Şairleri Aşk Şiirleri şiirine yorum yapabilmek için üye olmalısınız.

Üyelik Girişi Yap Üye Ol
Yorumlar
2 Mayıs 2020 Cumartesi 13:11:40
Ez heyran bunları tek tek atsaydın ya... Üst üste bu kadar şiir okumak zor gelir.
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Edebiyatdefteri.com'u kullanarak Çerez Politikamızı kabul etmiş sayılırsınız.