Açlıktan ölüyorsan, dost sana kapısını açıyor, seni sofraya götürüyor, senin için süt tasını dolduruyor, ekmeği bölüyorsa, içtiğin şey gülümsemedir. exupery
Timur KOHEN
Timur KOHEN

Televizyon

Yorum

Televizyon

0

Yorum

2

Beğeni

0,0

Puan

61

Okunma

Televizyon

Televizyon

TELEVİZYON


31 Aralık 1981

1

O gün çocuklar için bitmek bilmemişti. Özellikle Muhammet… Çok heyecanlıydı. Ali ona göre daha sakin görünüyordu. Ya da henüz heyecanını yansıtabilecek yaşta değildi. Hiç şüphesiz en heyecanlı olan Elifti. Ama heyecanını yansıtma konusunda kardeşlerine göre daha ölçülü davranıyordu. Sabahın yedisinden akşam olup eve girene kadar ufukta gördüğü tüm uçaklarda dayılarının geldiğini düşünüp, heyecandan yüreği titremişti. Ama gelen giden yoktu.

Akşam yemeği vakti geldiğinde artık iyice sabırsızlanmışlardı. Sokaktan bir araba kornası duysalar ‘Anne dayımlar geldi.’ Deyip kapıya koşuyorlardı. Fakat az sonra yüzleri düşmüş olarak geri geliyorlardı. Annelerine sürekli ‘Dayımlar gelmeyecek mi?’ diye sorup duruyorlardı.

Akşam yemeği için sofra hazırdı. Çocuklar acıkmışlardı ama her an beklenen misafirler gelebilir diye yemekler tabaklara konulmamıştı. Elif dayanamayıp annesine son defa ‘Dayımlar gelmeyecek mi?’ diye sordu.

Melek hanım kızının uzun sarı saçlarını okşadı. ‘Gelecekler. Meraklanmayın.’ Dedi.

Muhammet ve Ali annelerine sokuldular. Muhammet ‘Bize oyuncak getiriler mi?’ diye sordu.

Annesi onu anlından öptü. Ali’yi kucaklardı. ‘Getiriler.’ Dedi.

Çocukların gözleri güldü.

‘Ama biz yemeğimizi yiyelim. Bakarsın onlar geç saate kalırlar.’

‘Anne lütfen. Bugün hiç olmazsa geç saatte yatalım. Hem ben heyecandan uyuyamam ki.’ Dedi Muhammet.
Elif ve Ali de onun sözüne katıldılar. ‘Biz de uyuyamayız.’

Babanız izin verirse benim için sorun olmaz.

Ali annesinin kucağından iner inmez babasına doğru koştu. ‘Babacım lütfen bu günlük bize izin ver.’ Dedi.

Babası köşedeki tekli koltukta gazetesini okuyor ve sigarasını içiyordu.

Ali yanına gelince gazeteyi özenle katladı. Ali’yi dizine oturttu. Alnından öptü. ‘Size gece on bire kadar müsaade. Ama misafirlerimiz gelmezse hepiniz yataklarınıza gidersiniz.’ Dedi.

Çocukları için iyi bir teklifti. Elif ‘Tamam’ dedi. Diğerleri de bu teklifi kabul ettiler.


Akşam yemeğini yerlerken üç yıl önce ki ziyaretten konuştular. ‘Dedem bana oyuncak araba getirmişti.’ Dedi Muhammet. ‘Onu ikimize getirmişti.’ Dedi Ali. Annesi gülümsedi. ‘Tabi ki yine oyuncaklar getirirler. Ama beraber oynamalısınız.’ Dedi annesi. ‘Acaba bu defa ne getirecekler?’ diye merakla sordu Ali.

‘Bilemeyiz. Hem bir şeyler getirmek zorunda da değiller. Onlar gelsin yeter.’ Dedi Elif.

Babası ‘Akıllı kızım benim. Tabi ki onların gelmesi en önemli olan şey. Ama bir şey itiraf edeyim mi? Ben de merakla bekliyorum. Geçen geldiklerinde kayın babamın bana getirdiği tıraş makinasını hala kullanıyorum.’

‘Baba’ dedi Ali. Babası gözlerini kısarak ona baktı. ‘Eğer çok geç gelirlerse. Bizi uyandırır mısın?’

Babası güldü. ‘Bir düşünürüz. Hadi yemekleriniz yiyin bakalım.’

Akşam yemeği bittiğinde evde solgun bir heyecan vardı. Çünkü beklenen misafirler gelmek bilmiyordu ve çocuklar için verilen süre daralıyordu.

2

Uçak, akşamın son ışıklarını ardında bırakarak Türkiye semalarına girdiğinde, Mustafa’nın içinde garip bir sessizlik hâkimdi. Saatlerdir süren yolculuğun yorgunluğu yüzlerine çökmüş olsa da kimsenin gözü uykuyu aramıyordu. Annesinde ve babasında da aynı ifade vardı.
İstanbul’da geçirdikleri dört saatlik aktarma uzadıkça uzamıştı. Ama nihayet Erzurum uçağına bindiklerinde zaman biraz olsun hızlanmaya başlamıştı.
Mustafa, cam kenarında oturan Murat’a baktı. Kardeşi aşağıdaki ışıklara bakıyordu. Erzurum, karanlığın içinde dağılmış sarı noktalar gibi görünüyordu. Onlar için bu ışıkların her biri, Almanya’daki düzenli sokaklardan çok farklı bir şey söylüyordu: Memleket.
Annesi, koltuğunda doğrulup başını cama çevirdi. Yıllardır aynı yolculuğu yapıyordu belki ama Türkiye’nin ışıkları her seferinde yüreğinde aynı yeri buluyordu. Daha uçaktan inmeden, burnuna memleketin kokusu gelirmiş gibi oluyordu. Kızına duyduğu özlem bir an olsun azalmıyordu. Sanki mesafeler azalsa da hasretin dozu artıyordu.
Babası ise cebindeki pasaportu yokladı. Yanında getirdiği küçük çantanın içinde hediyeler, torunlarına alınmış birkaç parça eşya ve memlekettekilere götürülecek emanetler vardı. Bagaja verilmiş valizlerin içerisinde küçük, radyolu bir renkli televizyon vardı. Almanya’da aylarca çalışıp biriktirdikleri, birkaç haftalık izne sığdırılmıştı.
Uçak alçaldıkça Mustafa’nın ve Murat’ın heyecanı arttı.
— Baba, geldik mi?
Babası gülümsedi.
— Geldik oğlum. Memlekete geldik.
Uçak piste teker koyduğunda gurbetten gelenlerin kabinin içinde hafif bir uğultu yükseldi. Emniyet kemerleri henüz çözülmemişti ama herkes çoktan yerinden kalkacakmış gibi hazırlanmıştı.
Kapılar açıldığında soğuk hava yüzlerine vurdu.
Almanya’nın kapalı havasından sonra bu soğukluk neredeyse bir duvar gibiydi.
Asiye hanım derin bir nefes aldı.
— Oh be...
Tek bir cümleydi ama içinde yılların özlemi vardı.
Bagajlarını beklerken Mustafa ve Murat etrafa bakıyor, Türkçe konuşan insanların seslerini duydukça birbirlerine gülümsüyorlardı. Sanki havaalanının kalabalığı bile onlara tanıdık geliyordu.
Dışarı çıktıklarında diğer yolcuları bekleyen kalabalığı gördüler.
Uzaktan el sallayan amcalar, teyzeler, kuzenler...
Ve yıllardır özlenen yüzler.
Onları almaya kimse gelmemişti. Çünkü eniştelerinin arabası yoktu. Ve oraya gelmek için taksi tutmak maddi olarak onları zorlardı.
Her şeye rağmen, uçak, saatler süren bekleyiş, bavulların ağırlığı... Hepsi geride kalmıştı.
Çünkü gurbetçinin memlekete dönüşü, aslında bir yere gelmek değildi.
Bir süreliğine de olsa, insanın kendisine dönmesiydi.
Havaalanından çıktıklarında akşam çoktan şehrin üzerine çökmüştü. Bavulları kaldırıma bırakır bırakılmaz Hidayet Bey elini kaldırdı. Yolcu sırası bekleyen bir taksi hızla yanlarında durdu.
Şoför bagajları yerleştirirken Hidayet Bey adresi söyledi. Asiye hanım ve oğulları arka koltuğa sıkış tıkış yerleştiler. Gençler camlara yaslanmış, yabancı gelmeyen ama uzun zamandır görmedikleri sokakları seyrediyordu.
Asiye hanım, kocasının koluna hafifçe dokundu.
— Ne kadar sürer?
Hidayet bey gülümsedi.
— Az kaldı. Torunlar inşallah uyumamıştır.
Taksi şehrin içinden ilerlerken yılların özlemi, yolun her virajında biraz daha ağırlaşıyordu. Almanya’da geçen aylar, telefonun öbür ucunda duyulan sesler, gönderilen fotoğraflar... Hepsi bir yana; insanın sevdiklerine sarılması başka bir şeydi.
Hidayet bey ara sıra şoföre yolu tarif ediyor, bir yandan da dışarıya bakıyordu. Her köşe, her dükkân, her sokak lambası geçmişten bir görüntüyü çekip çıkarıyordu zihninden.
Sonunda taksi dar bir sokağa girdi.
— Şurada, şurada durun.
Taksi kaldırımın kenarında durdu.
Hidayet Bey daha kapı açılmadan oğullarının heyecanla birbirlerine baktığını gördü. Safiye hanım çantasını aldı, Hidayet bey bavullara uzandı.
Evin kapısı açıldığında içeriden çocuk sesleri gelmedi.
Torunları onları beklerken uyumuşlardı.
Eğer uyumamış olsalardı Muhammet dedesine, Ali ise ninesine koşardı.
Bavullar kapının önünde kaldı. Kimse onları düşünmedi.
Yıllardır ayrı kalan kollar birbirine sarıldı.
Hidayet Bey kızına sarıldı. Yüzünü saçlarına gömdü. Gözlerini birkaç saniye kapattı. O an Almanya’nın bütün yolları, havaalanlarının bütün kalabalıkları, gurbetin bütün uzun günleri geride kaldı.
İnsan bazen memlekete değil, bir çift göze dönerdi.
Safiye hanım da kızına özlemle sarıldı. Ağladı
Ve o akşam onların dönüşü, aslında torunlarına, kızlarına, ablalarına dönüşleriydi.
3

Gurbetçi aileler geldiğinde evin en heyecanlı anı, bavulların açıldığı andı.
O kocaman bavulların fermuarı ağır ağır açılırken herkesin kalbi pır pır ederdi. İçinden ne çıkacağının bilinmemesi, o gizem bir rüya gibi hissettirirdi. Çikolata mı, renkli kalemler mi, Almanya’dan gelmiş güzel bir kıyafet mi... Ama o heyecanın en büyük sahibi her zaman çocuklar olurdu. Ve çocuklar en iyi ihtimal hep aynıydı: Acaba valizlerin en az birinde oyuncak mıydı?
Herkes bavulun başına toplanırdı. Çocuklar uzaktan sabırla beklerdi.
Çünkü o bavullar sadece eşya taşımazdı.
Gurbetten gelen özlemi, uzak ülkelerin kokusunu ve çocukluğun en güzel sürprizlerini taşırdı.
O gece bavulların içinden çıkanların arasında en çok televizyon konuşulmuştu. Mustafa eniştesine dönerek. ‘Korkmaz enişte bu televizyona bayılacaksın.’ Dedi. Korkmaz Bey yüzünde beliren tebessümle ‘Zahmet etmişsiniz.’ Diyebildi. Ses tonundan mahcup olduğu anlaşılıyordu. Ama en büyük mahcubiyeti onları almak için tutacak taksi parasının olmamasıyla ilgiliydi.
Almanya’dan gelirken getirdikleri o kocaman kutu, diğer bütün eşyalardan ayrı tutulmuştu. Üzerinde yabancı harflerle yazılar bulunan karton kutunun içinde yalnızca bir televizyon yoktu; aile için Almanya’nın uzaklığını, yıllarca çalışmanın karşılığını ve memlekete getirilen küçük bir gururu taşıyordu.
Kutu açıldığında salona bir sessizlik çöktü.
Televizyon ağır ağır çıkarıldı. Sehpanın üzerine yerleştirildi. Anteni takıldı, kabloları bağlandı. Hidayet Bet arkasına eğilip bağlantıları kontrol ederken Murat sabırsızca sordu:
‘Baba, renkliydi değil mi bu televizyon?
Adam doğrulup oğluna baktı.
‘Renkli. Renkli’
Murat’ın yüzünde bir gülümseme belirdi.
Sanki birazdan odanın içine Almanya’nın bütün renkleri dolacaktı.
Televizyon kurulmuştu. Henüz siyah beyaz yayın vardı. Artık herkes yeni yılın gelişini ve renkli yayına geçiş anını bekliyorlardı.
Saat gece yarısına yaklaşırken odadaki konuşmalar azaldı. Herkes ekrana bakmaya başladı. Siyah beyaz görüntü, odanın loşluğunda titreyip duruyordu.
Hidayet Bey koltuğuna yaslandı.
Asiye hanım kızına sarıldı.
Duvar saatinin akrebi ve yelkovanı ağır ağır gece yarısına yaklaşıyordu.
23.59...
Kimse konuşmuyordu artık.
Sanki bütün ev nefesini tutmuştu.
Safiye hanım bir ara eşi Korkmaz Beye ‘Çocukları uyandırsak mı? Diye sordu. Korkmaz Bey biraz düşündü. ‘Saat geç oldu. Eğer uyanırlarsa sabaha kadar uyumazlar. Bence hiç o işe girmeyelim.’ Dedi. Safiye hanım ‘Peki Bey.’ Dedi.
Ve saat tam 00.00 olduğunda dışarıdan birkaç havai fişek sesi yükseldi. Yeni yıl gelmişti.
Fakat asıl mucize televizyonun içindeydi.
Siyah beyaz ekranın yerini renkler almaya başladığında odada bir şaşkınlık dalgası yayıldı.
Mustafa, Murat’ın omzundan tutarak.
— Bak! Bak! Renkli oldu!
Gençler ekrana doğru yaklaştı.
Kırmızı, mavi, yeşil... Murat bu anı yanında getirdiği polaroid fotoğraf makinesiyle ölümsüzleştirdi.
Yıllardır yalnızca Almanya’da gördükleri o renkler şimdi memleketlerindeki televizyonun içindeydi.
Anne kız ellerini birbirine kenetleyip ekrana baktı. Korkmaz Bey ve Hidayet Bey ise Mustafa ve Murat’ın yüzündeki hayranlığı izliyordu.
O gece kimse televizyonun başından kalkmak istemedi.
Yeni yılın ilk dakikalarında, küçük bir salonun içinde herkes aynı şeye inanıyordu:
Dünya biraz daha güzelleşmişti.
Ve gurbetten getirilen o televizyon, o evde yalnızca görüntüleri renklendirmemişti. Bir ailenin yıllardır siyah beyaz geçen özlemini de biraz olsun renklendirmişti.
Siyah-beyaz dünyaya alışmış milyonlarca insan, ekranın bir anda renklenmesiyle yeni bir heyecana kapıldı. Evlerde ışıklar kısıldı, uyumamış çocuklar televizyona yaklaştı, büyükler gözlerini ekrandan ayırmadı. Renkli görüntünün ilk ışığı ekrana vurduğunda, yalnızca televizyon değişmedi; insanların dünyayı algılama biçimi de bir anlığına değişmiş gibiydi. O gece Türkiye, kendi evlerinin içinde geleceğe açılan küçük, renkli bir pencereye bakıyordu. Ama…
İlk saniyelerde kimse bunun garip olduğunu düşünmedi. Aksine, evlerinde, otel odalarında, eğlence kulüplerinde insanlar hayranlıkla ekrana bakıyordu. Kırmızı daha kırmızı, mavi daha mavi, yüzler daha canlıydı.
Sonra bir şey oldu.
Televizyondan yayılan renkli görüntünün altında, insan kulağının duyamayacağı kadar düşük bir frekansta garip bir uğultu başladı.
Kimse fark etmedi. Önce insanlar arasındaki konuşmalar kesildi.
Sonra bir adam başını yana çevirdi.
Ne söylediğini anlamaya çalışır gibi birkaç saniye boşluğa baktı.
‘Sen... kimsin?’
Karısı güldü.
‘Ne diyorsun sen?’ diye sordu.
Adam cevap vermedi. Ekrana bakıyordu. Sanki hipnotize olmuş gibiydi. Sonra kadın sordu adama ‘Sen kimsin?’
Gözler artık bir insanın televizyon izleyen gözleri değildi. Renklerin içine çekilmiş, orada kendisine ait olmayan bir şey arıyordu.
Bir çocuk ağlamaya başladı. Annesi dönüp ona baktı. Ama çocuğunun kim olduğunu hatırlayamıyordu.
Saniyeler içinde evlerin içindeki insanlar değişmeye başladı.
Kimi ayağa kalkıp televizyona yaklaştı. Kimi elleriyle başını tutup çığlık attı. Kimi hiçbir şey olmamış gibi ekrana bakmaya devam etti.
Hafızlar önce parçalandı. İsimler silindi. Yüzler yabancılaştı.
Sevgi, korku, merhamet... İnsanları birbirine bağlayan ne varsa, renkli görüntünün ardındaki görünmez sinyal tarafından birer birer koparmaya başladı.
Sonra insanı insan yapan duygulardan geriye sadece içgüdü kaldı.
İnsanlar artık düşünmüyordu. Hatırlamıyorlardı. Sadece ilkel tepkiler veriyorlardı.
Sonra her şey senkronize bir şekilde yayılmaya başladı.
İnsanlar birbirlerine saldırmaya başladıklarında, evlerin içindeki yılbaşı süsleri hâlâ ışıldıyor, yılbaşı gecesini renklendiren ışıklar parlıyordu.
Dışarıda insanlar yeni yılı kutluyordu. Sadece renkli televizyonun yaydığı sinyale maruz kalmayanlar.
Sinyale maruz kalanlar ise yavaş yavaş başkalaşıyordu.
Ve o gece açık olan renkli televizyonlar, bütün bunların ortasında sessizce çalışmaya devam ediyordu.
Renkli. Canlı. Masum görünüyorlardı.
Kimse o gece, ilk renkli yayının aslında bir yayın olmadığını bilmiyordu. Bir şey gönderilmişti. Ya da bir şey kendiliğinden ortaya çıkmıştı. Belki başka bir saldırıydı.
Ve onu izleyen herkes, o şeyin içine çoktan girmişti.

Paylaş:
2 Beğeni
(c) Bu yazının her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazının izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Yazıyı Değerlendirin
 
Televizyon Yazısına Yorum Yap
Okuduğunuz Televizyon yazı ile ilgili düşüncelerinizi diğer okuyucular ile paylaşmak ister misiniz?
Televizyon yazısına yorum yapabilmek için üye olmalısınız.

Üyelik Girişi Yap Üye Ol
Yorumlar
Bu şiire henüz yorum yazılmamış.
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Üyelik
Giriş paneli

Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL