0
Yorum
1
Beğeni
0,0
Puan
19
Okunma
Doğup büyüdüğüm Sürmeli köyünün dışına çıkmak, ardı ardına sıralanan birkaç küçük dağı aşmayı gerektirir. Ne zaman yukarılara, bu dağların koynuna çıksam; köy bütün ihtişamıyla, aşağıda kıvrıla kıvrıla akan o mağrur Aras Nehri ile bütünleşerek serilir önüme.
Akşam olup karanlık çöktüğünde, tepeden bakınca insanların evlerinin pencerelerinden sızan o cılız, mahcup ışıkları pek seçilmez olur. İşte o an, benim dünyam başlar. Hele mehtaplı gecelerin sunduğu o büyüleyici güzelliğe doyum olmaz burada. Cırcır böceklerinin ritmik melodisi kulaklarımı doldururken, karanlığın bağrında parlayıp sönen ateş böcekleri bana görsel bir şölen sunar. Hafiften esen yaz rüzgârı tüylerimi ürpertir, yüzümü şefkatle okşar.
Ama bu dingin huzur, benim gibi bir anne için uzun sürmez. Kulaklarım köye yönelir, gözlerim o cılız ışıkların etrafında döner. Dağın öte yamacındaki yuvamda, açlıktan sızlanan yavrularımın nefesini hissederim üstümde. Onları beslemek için her gece o ışıklara, yani insanoğlunun bölgesine inmek zorundayım.
Av zamanı bir fare denk gelse keyfim yerine gelir elbet. Mideme indirdiğim her lokmanın, yuvadaki yavrularıma süt olup can vereceğini bilmek bana nasıl bir huzur verir, anlatamam. Yine de gözüm yükseklerdedir; kalabalık bir kümes bulup içeri sızsam çok daha güzel olur. Şöyle besili bir tavuğa ya da dolgun butlu bir pilice kim hayır diyebilir ki?
Bu iştahıma bakıp hemen, "Vay seni kurnaz tilki!" diye söylenmeye başladığınızı duyar gibiyim. Oysa unutuyorsunuz; siz insanoğluyken, biz sizin yanınızda çırak bile olamayız. Sıradan bir kümese adım atmayalım diye ne Ali Cengiz oyunları tezgâhladığınızı görmüyor muyum sanıyorsunuz? Adını bile bilmediğim yüzlerce ölümcül tuzakla yolumu kesiyorsunuz. Pençelerimi etimden koparmak için toprağa gizlediğiniz demir kapanlar, kokusunu aldığım o hileli, zehirli etler... Ben avlanırken sadece karnımı doyurmuyorum; her adımımda sizin o karanlık, sinsi zekânızla savaşıyorum.
Hele en çok da benim için uydurduğunuz o atasözleriniz yok mu? "Tilki tilkiye buyurur, tilki de kuyruğuna," "Sen tilkiysen ben de kuyruğuyum," ya da o en acımasızı: "Tilkinin dönüp dolaşıp geleceği yer, kürkçü dükkânıdır..." İşte en çok da onlar zoruma gidiyor. Kendinizi temize çıkarmak için bütün kurnazlıkları bize yakıştırıp, faturayı yine bizim derimizle ödüyorsunuz.
Bu mevsimde, gündüzleri sıcaktan avlanmayı bırakın, kafayı yuvadan dışarı uzatmak bile tam bir işkence. Bu yüzden geceye kalmak, karanlığın kuytusuna sığınmak zorundayım. Üstelik gündüzün o boğucu sıcağı adeta geceye miras kalmış gibi, hava hâlâ amansızca sıcak. Ne var ki çıkmaktan başka çarem yok; yuvada beslenmeyi bekleyen beş şirin ama aç boğaz var. Üstelik bu sıpalar doymak nedir bilmiyorlar; sabahtan akşama kadar birer vantuz gibi meme uçlarımı sömürüp duruyorlar.
Neyse, ben anlatmaya devam edeyim... Kaya dibindeki yuvamdan sessizce sürünüp yukarı tırmandım; etrafı iyice kolaçan ettikten sonra dışarıya ilk adımımı attım. Gökyüzünde pek bulut yoktu; olanlar da zaten başını alıp giden ayı gizlemeye yetmiyordu. Tatlı bir mehtap, bütün ovayı ve Sürmeli’yi boydan boya aydınlatıyordu. Hatta kafanızı kaldırıp biraz dikkatli bakarsanız, karanlığın içinden yükselen o muhteşem Ağrı Dağı’nın silüetini bile seçebilirdiniz.
Yavaş ve temkinli adımlarla köye doğru ilerlemeye başladım. Yaklaştıkça uzaktan uzağa uluyan çoban köpeklerinin sesi kulaklarıma çalınıyor, her yankıda tüylerim diken diken oluyordu. Arkamda gururla taşıdığım o kocaman kuyruğum şimdi korkudan tir tir titriyordu.
Keşke tehlike sadece o seslerden ibaret kalsaydı... Kayalıklardan aşağıya doğru bir süre yürümüştüm ki, az ileride sivri bir kayanın kıyısına sinsice siper almış aç bir kurdun fener gibi ışıldayan gözlerini gördüm. Tam üzerimdeydi bakışları. Bir anda nutkum tutuldu, olduğum yere çakılıp kaldım. O an, benim için yolun sonu gelmişti. "Buraya kadarmış," diye geçirdim içimden.
Tam pes edecekken, dağın öte yüzündeki o kaya dibindeki yuvamda bıraktığım, henüz yirmi günlük körpe yavrularım geldi aklıma. Anneliğin verdiği o çılgın cesaretle ani bir hareketle fırladım yerimden. Can havliyle; taşların, çalıların arasından sağa sola çarpa çarpa, adeta rüzgârla yarışarak koşuyordum. Kurdun nefesini ensemde hissetmek, o ölümcül gölgenin arkamdan geldiğini bilmek korkunçtu. Tam takatim tükenmek üzereyken, önüme köstebeklerin kazdığı bir çukur çıktı. Muhtemelen onların yuvasıydı bu karanlık delik; ama şu an benim hayata tutunabileceğim yegâne sığınağımdı. Hiçbir şey düşünmeden, kendimi o daracık çukura fırlattım. Şansım vardı ki kuyu, kurdun o devasa bedeninin asla giremeyeceği kadar dardı.
Kurt, avını elinden kaçırmanın verdiği o öfkeli acıyla kuyunun başında amansızca uluyordu. Hırsla tırnaklarını toprağa geçiriyor, eşeleyip başını delikten içeri sokmaya çalışıyordu; ama nafile... Sadece burnunun ucunu sığdırabiliyordu o daracık yere. Bense içeride, göğüs kafesimi yırtarcasına deli gibi atan kalbime mukayyet olamıyordum. Derin derin, kesik nefesler alarak avcımın bir an önce benden vazgeçip uzaklaşmasını beklemekten başka çarem yoktu.
Karanlık delikte ne kadar süre o ezici korkuyla bekledim, bilmiyorum. Sonunda kurt pes etti; kuyunun başını terk ederek başka bir rızkın, başka bir ölümün peşinden gecenin içine aktı gitti. Tehlikenin uzaklaştığından emin olunca, beni hayatta tutan o daracık, yegâne yuvadan dışarıya doğru yavaşça sürünerek çıktım. Burnumu havaya dikip sağı solu dikkatle kokladım, etrafı süzdüm. Sanırım kâbus bitmişti.
Kafamı kaldırdığımda, ufukta Ağrı Dağı’nın o devasa silüetinin ardından göğe süzülen ilk ışık huzmelerini gördüm; gün yavaş yavaş ağarıyor, etrafı aydınlatıyordu. "Bu gece bize bu dağlarda kısmet yokmuş, artık vakit daraldı, köye de inemem," diye düşünüp mahzun bir halde yuvama doğru adımlıyordum ki... Birkaç metre önümdeki çalılığın arasından bembeyaz bir tavşan fırlayıp belirdi! İşte o an, roller saniyeler içinde tersine dönmüştü. Az önce ölümün kıyısından dönen ben, şimdi o kurtla yer değiştirmiştim.
Korku ve heyecan dolu o amansız gecenin sonunda, sağ salim yuvama, evime dönmüştüm. Karanlıkta yavrularımın o masumca, endişesiz uyuyuşunu izlerken, insanoğlunun o vahşi kurnazlığını düşünüyorum şimdi. Dünyayı sadece kendilerinin sanıyorlar... Kümesinizden topu topu iki tavuk çaldık diye derimizi yüzüp kendinize kürk yapıyorsunuz; sonra da dönüp hiçbir şey olmamış gibi bize "kurnaz" diyorsunuz. Hiç utanmıyor musunuz?
Öykü
Yazan: Nizamettin Uca
Iğdır. 24.05.2026 -03.03
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.