nizamettinuca
82 şiiri ve 11 yazısı kayıtlı Takip Et

Abhazyadan kaçış



Hacı Yakup Demir’in anlattığı gerçek bir hayat hikâyesinden kurgulanmıştır.

Ben kimim?

Ben bir Abhazım ihtiyar garip bir Abhaz. Bir zamanlar kendi topraklarında huzurlu yaşayıp huzurlu bir ölüm isteyen biri.
Ah güzel Abhazya’m ne güzeldin o eski zamanlarda ne güzel. Ve köyüm güzel cennet köyüm her yanı dağ olsa da o kadar güzeldi ki. Bilsen o kadar özlüyorum ki seni.
Nasılda demiri döverdik güm güm. Gecenin karanlığında körükten sıçrayan kıvılcımlar ateş böceği gibi görünürdü gözüme. Örse vuran çekiç sesi bir düğün havası edasında çınlardı kulağımda. Her şey yapardık demirden, at nalından tutun çapaya kadar. Hele Çerkez bıçağı, bizim yaptığımız bıçaklar bütün Abhazya’da meşhurdu. Helal kazanır helal yerdik anlımızın terini. Her şeyden önemlisi mutlu yaşardık ailemle köylülerimizle birlikte.
Birde kardeşim vardı Naş Haris derlerdi, Naş (Kör) Haris dediysem gerçek bir kör değildi. Bir gün döverken demiri örsten sıçrayan küçük bir kıypık sol göz kapağına denk gelmişti. Bir müddet gözü sargılı kaldığı için adı Naş Harise çıktı. Bilirsiniz işte bizim buralarda her kese bir lakap yakıştırmak için türlü türlü bahaneler bulurlar. Yoksa dağ başında uçan kartalı, ağaçtaki serçeyi, sineği, böceği her şeyi görür Harisin gözleri.
Ha, bana gelince benim adım Mustafa bana da Sis Mustafa derlerdi. Sis demek bizim oralarda kuş demektir. Çok çevik olduğumdan, her işi çabucak bitirdiğimden ve at üzerinde envai çeşit akrobatik hareketler yaptığımdan dolayı bana da Sis Mustafa demişler. Öylede kalmış bir kere adım.
Her güzel şeyin sonu olduğu gibi bu güzel günlerimizin de sonu gelmişti. Biz böyle olmasını hiç istememiştik ki. Anlamsız bir düşmanlık başlamıştı dostça yaşadığımız komşularımızla aramızda.
Ruslar kasaba ve köylerimize yerleştirdikleri ve yıllar içinde komşu olduğumuz Gürcü ve Ermenileri kışkırtıyor dükkanlarımızı yağmalattırıyor cinayetler işletiyor öz yurdumuzu bırakıp gitmemiz için ellerinden ne geliyorsa yapıyorlardı. Her geçen gün üzerimizdeki baskı ve zülüm dayanılmaz hale gelmişti. Birçok kasabalı ve köylüler yerini yurdunu çift çubuğunu neyi varsa yok pahasına satıyor gözyaşları içinde ata dede topraklarını terk edip Anadolu’ya gidiyorlardı. Ben emindim, bize de bir gün sıra gelecek ve bizde yurdumuzdan kopmak zorunda kalacaktık. Suçumuz ise sadece ve sadece Müslüman olmaktı.
O bir günün gelmesi çok uzun sürmedi. Şimdi düşünüyorum da, ah Abhazya’m ah senden ayrılmak ne kadar zor gelmişti. Çoluk çocuk o Rus yelkenlisine gözyaşları içinde bindiğimiz o gün, o kara gün.
Zor bir yolculuğun ardından Gagra ya gelmiştik. Orada Müslüman Abhazlara kucak açan Osmanlı topraklarına gitmeyi bekleyen yüzlerce insan daha vardı. Limanda büyük bir keşmekeş yaşanıyor her kes bir an önce bir gemi bularak özgürlüğe kanat çırpmak istiyordu.
Daha önce yakın köylülerimiz Samsun’a gittiklerinden bizde oraya gitmeyi planlıyorduk. Sorup soruşturduk bir Rus yelkenlisinin Samsuna yolcu taşıdığını öğrendik. Kaptanı bulup konuştum. Bana bizim gibi Samsuna gitmek isteyen çok insan olduğunu, ancak ikinci seferde bizi ve başka bir grup insanı alabileceğini söyledi. Başka çaremiz olmadığından kabul etmek zorunda kalmıştık.
Gagra limanında geçirdiğimiz meşakkatli beş günün sonunda akşamüzeri bir tayfa gelip hazır olmamızı gün doğarken gemimizin hareket edeceğini bildirdi. O anda hepimizin içinde bir ümit ışığı belirmişti. Özgürlüğe bir şafak ötedeydik. Ancak ben şüphelenmiştim çünkü bu kadar erken gidebileceğimizi tahmin etmiyordum. Bir denizciden duymuştum Samsuna gidiş dönüş en az oniki gün olmalıydı. Kötü bir his mütemadiyen beynimi kemiriyordu. Bu gemide mültecilere kötü bir şeyler yaptıklarını beklide onları öldürüp cesetlerini denize attıklarını düşünmeye başlamıştım. Böyle bir caniliğin hesabını onlara kim soracaktı ki. Şüphemi Haris ve diğerlerine anlattım, gemiye binmekten vaz geçmeliyiz dedim. Ama onlar burada kalmanın çok daha tehlikeli olduğunu söyleyerek beni yolculuk boyunca uyanık ve sürekli tetikte olmak şartıyla ikna etmişlerdi.
Şafakla eski bir Rus yelkenlisine bizimle birlikte belki çoluk çocuk yaşlı genç yüz kadar mülteci binmiştik. Yatacak yer olarak geminin farelerin cirit attığı pis kokulu ambarını tahsis etmişlerdi. Artık ümit, özgürlük ve yaşam yolculuğuna başlamak üzereydik. Hepimizin yüreğinde onulmaz bir acı hüküm sürüyordu. Doğup büyüdüğümüz topraklarımızdan, evlerimizden, köylerimizden beklide ebediyen kopuyorduk. Gemi limandan ayrılıp topraklarımız yavaş yavaş gözden kaybolduğunda gözyaşlarımız sel olmuştu. Ama ne yaparsın ki yaşamak ve yeni bir hayat kurmak için başka şansımız yoktu.
Yolculuk sessiz ve sakin geçiyordu ama benim içime kurt düşmüştü bir kere. Ne kaptana nede tayfalarına güvenmiyordum. Hepsi saçları sakallarına karışmış çirkin suratlı tayfadan çok korsana benzeyen insan azmanı yaratıklardı. Fırsatını bulduklarında her türlü kötülüğü yapabilecek gibi duruyorlar, yüksek sesle konuşuyorlar, kadınlara pis pis ağızların salyasını akıtarak bakıyorlardı.
Yolculuğumuzun üçüncü günü akşamı Karadeniz hırçınlığını unutmuş çok fazla dalgalı değildi. Bu bizim için şans mı şanssızlık mıydı? Bilemiyordum. Gökyüzünde yer yer bulutlar olmasına rağmen nispeten hava açık ay ışığı ortalığı gümüş parlaklığında aydınlatıyordu. Kuzeyden esen hafif rüzgâr geminin yelkenleri şişirmiş aheste aheste süzülmesini sağlıyordu.
İnşallah yanılırım kötü bir şey olmaz diyordum ama gecenin bir yerinde bizleri öldürüp denize atacakları fikri beynimi kemirmeye devam ediyordu gözümü uyku tutmuyor güverteden gelecek en ufak bir harekete dikkat kesiliyordum.
Gece yarısına doğru güvertede kıpırdamalar olmaya başlamıştı,“ beklenen an geldi galiba” diyerek gençleri uyandırıp tertibat almalarını istedim. Belki tabanca ve tüfek gibi ateşli silahlarımız yoktu ama keskin ve sivri uçlu bıçaklarımız vardı. Üstelik aramızda korsanlarla baş edebilecek en az on babayiğit genç bulunuyordu.
Hareketliliği işiten yolcuların tamamı uyanmıştı. Özellikle kadın ve çocukların yüreği korku ve heyecana kapılmış, kimi çocuklar ağlamaya başlamışlardı. Kadınlara çocuklarını susturmalarını söyledim. Sessizliğin sağlanmasından sonra dikkatli bir şekilde beklemeye başladık. Ben tam kapının arkasında bekliyordum.
Birkaç dakika sonra ambarın kapısı usulca açıldı gemicilerden biri uyuyup uyumadığımızı kontrol etmek için sinsice süzüldü. Adamın elindeki kısa ve enli Çerkez kaması ay ışığının içeri vuran yansımasıyla parladı. Adam sessizce “ uyanık kimse var mı? Diye seslendi. Hiçbir cevap almayınca “ Oh oh uyumuşlar şimdi işlerini bitirmek için arkadaşlara haber vereyim” diye mırıldanıp geri geri birkaç adım atmıştı ki. Saklandığım yerden ok gibi fırlayıp adamı hareket etmesine fırsat vermeyecek şekilde arkasından kavradım, bir başkası bıçak tutan koluna sarıldı. Tayfa bir anda neye uğradığını şaşırmıştı. Onun bu şaşkınlığından faydalanan Haris elindeki keskin bıçağı büyük bir hışımla adamın göğüs kafesine sapladı. Adamın kaburga kemiğini parçalayarak kalbine ulaşan derin yarasından kan fışkırıyordu. Ardından iri kıyım tayfa birkaç saniye içinde gık bile demeden olduğu yere yığılıverdi.
Ömründe ilk defa adam öldüren Haris elindeki bıçağı yere fırlatıp dizleri üzerine çöktü “Tanrım ben ne yaptım “diye sessizce ağlamaya başladı. O gemicinin hepimizi öldürmeye geldiğini unutmuş, bir insan öldürmenin büyük pişmanlığını yaşıyordu. Kardeşimin böylesi sarsılmasına izin veremezdim. İki omzuna sertçe vurdum, kafasını avuçlarımın içerisine aldım. “Kendine gel, bu zalim adamın buraya ne için geldiğini unutma” Dedim ve eğilerek ölünün yanında duran Çerkez kamasını aldım. ” Bununla ne yapacağını sanıyordun? Bizi öldürecekti”
Haris üzerindeki şaşkınlığı çabucak atmıştı gözlerinin yaşını silerek ayağa kalktı. Az önce ağlayan gözlerini bu kez büyük bir nefret bürümüştü “Gelsinler bakalım “dedi“ gelecekleri varsa görecekleri de var”
Ambardaki eşyaları üst üste düzerek bir korunak yapıp kadın ve çocukları arkasına sakladık. Artık kavgaya hazırdık. Çünkü dışarıdakilerin arkadaşlarını arayacaklarını biliyorduk.
Dışarıda çok sayıda gemici vardı ve hepsi hepsinin gözü dönmüş tüm yolcuları çoluk çocuk demeden öldürerek para altın ne varsa her şeyimize el koymak için sabırsızlanıyorlardı.
Arkadaşlarından ses gelmeyince öncekinden daha iri bir denizci yavaşça ambarın kapısına doğru yaklaştı. Arkadaşının ismini fısıldayarak aralı olan kapıyı itekledi, içeri girdi. Bir elinde uzun bir kılıç ötekisinde ise tabancası göze çarpıyordu. Birkaç adım atmıştı ki ayakları yerde cansız yatan arkadaşına ilişti ve dengesini kaybederek yüzükoyun yere kapaklandı. Bu bizim için bulunmaz bir fırsattı. Beş altı kişi birden adama çullanarak bıçaklarımızı gelişigüzel daldırdık. Adam bağırmaya bile fırsat bulamamış kanlar içinde düştüğü gibi kalmıştı.
İki kişiyi öldürmüştük geride kaptan ve yedi azgın tayfa kalmıştı. Onlarında kısa bir süre sonra arkadaşlarını aramak için ambara geleceğini tahmin eden Haris “Şimdi elimizde birde tabancamız var kim en iyi kullanabilirse o alsın” dedi “
Artık ok yaydan çıkmıştı bir kere özgürlük için ya ölecek ya öldürecektik. Başka şansımız kalmamıştı. Tayfaları ambarda beklemektense onlara ani bir baskın yapmanın daha doğru olacağını düşünüyordum. Çünkü hepsi silahlıydı ve topluca bir saldırı halinde karşı koymamız çok zor olabilirdi. Dışarıda bekleyen eli kanlı gözü dönmüş caniler her şeyi yapabilirler hatta ambarı bile yakabilirlerdi. Baskın basanındır misali önce davranıp onları gafil avlayabilirdik, üstelik bazı tayfalar gördüğüm kadarıyla akşamdan Abaza Şarabının dibine vurmuş olmalıydılar.
Kısa bir istişarenin ardından ikişer ikişer dışarı çıkıp güvertede uygun yerlere saklanarak tayfaları dikkatlice gözlemlemeye başladık. Hakikatten de bazıları zil zurna denecek kadar sarhoştu. Onların işini bitirmek pek zor olmayacaktı. Önemli olan ayık olanlardı ve onlarda dört kişiydiler. Öncelikle onları etkisiz hale getirmek için üçerli gruplar halinde saldırı planı yaparak her grubun adamını belirledik. İşaretimle birlikte hep bir anda saldıracak silahlarına sarılmalarına fırsat vermeden işlerini bitirecektik. Hataya yer yoktu, mutlaka başarmalıydık. Aksi halde büyük bir katliama maruz kalabilirdik.
Ay bulutun arkasına saklanıp etraf zifiri karanlığa büründüğünde işareti verdim. Ellerinde keskin Çerkez bıçağı olan güçlü köylüler hasımlarına saldırdılar. O andan sonra yelkenlinin güvertesinde kanlı bir can pazarı yaşanmaya başlamıştı. Ne var ki bu amansız dövüş çok uzun sürmemişti. Gafil avlanan caniler kısa bir sürede etkisiz hale gelmişlerdi. Arkadaşlarının akıbetini gören diğer denizciler ise Karadeniz’in soğuk sularına atlayarak canlarını kurtarmaya çalışmışlardı.
Nihayet yelkenli güveni hale getirmiştik Köylüler büyük bir coşkuyla birbirlerini kutluyor sevinç naraları atıyorlardı. Ne var ki gemiyi yürütecek ne bilgi nede becerimiz vardı. “Keşke kaptanı öldürmeyip esir alsaydık” dedi biri. “Haklısın” dedi bir başkası. “Ama o zalim ölmeyi hak etmişti.” Dedi bir diğeri.
Karadeniz hala hiç olmadığı kadar durgundu ve ay gökyüzünde özgürce dolaşan bulutların arkasında bir görünüp bir yok olmaya devam ediyordu. Böylece birkaç saat geçmiş şafak yavaş yavaş sökmeye başlamıştı. Gemi ise hafiften esen rüzgârın şişirdiği yelkenlerin götürdüğü yere keyfince süzülüp gidiyordu.
Her şey iyi güzelde bu gemiyi Anadolu’ya doğru nasıl götürecektik? Şu an nereye gidiyorduk? Ya gerisin geri Abhazaya doğru gidiyorsak. En ufak bir fikrimiz yoktu. Üstelik hangi yöne baksak denizden başka hiç bir şey gözükmüyordu. Ya bir fırtına çıkarsa o zaman büsbütün çaresiz kalacaktık. Böyle bir ihtimali düşünmek bile istemiyordum Ama bu denizin adı Karadeniz’di ve ne zaman ne yapacağı belli olmazdı. Kara kara düşünüyor, tartışıyor, çaresizliğimize çare arıyor ne var ki elimizden hiçbir şey gelmiyordu.
Bu arada güvertede oynayan çocuklardan birinin “ burada biri var “ diye bağırdığını duyduk. Geminin kıç tarafındaki filikadan sesler geliyormuş. “İnşallah usta bir denizcidir” diye mırıldandım. Beş altı kişi filikaya doğru koştuk. Bu bizim için tehlikelide olabilirdi, dikkatli bir şekilde yaklaştık. Çocuk haklıydı filikanın üzerindeki branda hareket ediyordu. Brandayı usulca çektik hakikatten de altında bir denizci iki büklüm olduğu halde saklanmıştı. Her halinden alkollü olduğu anlaşılan denizci paniğe kapılıp denize atlayacaktı ki birisi belinden kavrayıp aşağı çekti. “Dur sakın atlama” diye bağırdı Haris. Karşısında eli bıçaklı köylüleri gören adam zangır zangır titremeye “Ne olur beni öldürmeyin” diye yalvarmaya başladı. “Korkma seni öldürmeyeceğiz” dedim “eğer bizi Samsuna götürmeyi kabul edersen.” Adam olduğu yerde kalmıştı, kısa bir an düşündü, yaşamak için başka şansının olmadığın çok iyi biliyordu. Başka ne yapabilirdi ki.
Bazen hırçınlaşan bazen durulan ama daha çok hırçınlaşan Karadeniz’de geçen sekiz uzun günün son sabahında kara görünmüş, belli belirsiz binalar göze çarpıyordu.
Burası neresi? Diye sordum dümen başındaki denizciye eğer bizi başka bir yere getirdiysen…” O vahşi adam birlikte geçirdiğimiz birkaç gün içerisinde insan olduğunu hatırlamış olacak ki çok mülayim gözüküyordu. Yoksa onu öldüreceğimizi mi sanmıştı da ondan mı böyle mahzunlaşmıştı bilmiyorum. Ama bizim onu öldürmeye asla niyetimiz yoktu.
“Karşıda görünen şehir Samsun’dur” dedi “Eğer izin verirseniz sizinle gelmek istiyorum. Böyle rezil bir hayattan bıktım artık huzur içinde insan gibi yaşamak istiyorum”
Evet, o insan olmuştu sanırım, üstelik sözünü tutmuş bizi Samsun’a getirmişti. Kıyıya iyice yaklaştığımızda limanda dalgalanan Ay yıldızlı al bayrağı gördük. O an gemideki yaşanan sevinci anlatmaya kelimeler yetersiz kalırdı. Mülteciler, birbirlerine sarılıyorlar, neşeyle haykırıyorlar, sevinç gözyaşları döküyorlardı. Çocuklar bile.
Artık yaşlandım ve doğup büyüdüğüm toprakları özlüyorum. Ama sadece özlüyorum. Ah güzel Abhazya’m seni son bir kere daha görebilecek miyim? Bilmiyorum.
Bizlere bu acıları çektirenlere lanetler okurken kendime soruyorum. Barış içerisinde kardeşçe yaşamak varken insanları yerinden yurdundan eden bu iğrenç savaşlar niye var ki? Ve ne zaman bitecekler? Ya da bitecekler mi? Cevabı yine içimdeki bir ses veriyor, diyor ki savaşlar asla bitmez, insanlardaki kin ve nefret bitmeyinceye kadar. Eğer biterse ki mümkün değil o gün tüm insanlar ölmüş olacak.

SON

Öykü: Abhazyadan kaçış 28.01.2020-Iğdır
Nizamettin Uca



Beğen

nizamettinuca
Kayıt Tarihi:28 Ocak 2020 Salı 00:40:46

ABHAZYADAN KAÇıŞ YAZISI'NA YORUM YAP
"Abhazyadan Kaçış" başlıklı yazı ile ilgili
düşüncelerinizi ve eleştirilerinizi diğer okuyucular ile paylaşın.


YORUMLAR


Henüz yorum yapılmamış.

Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Edebiyatdefteri.com'u kullanarak Çerez Politikamızı kabul etmiş sayılırsınız.