Öyle horozlar vardır ki, güneşin onlar öttüğü için doğduğunu sanırlar. atasözü
nizamettinuca
nizamettinuca

DEĞİRMEN

Yorum

DEĞİRMEN

0

Yorum

2

Beğeni

0,0

Puan

45

Okunma

DEĞİRMEN

Sürmeli köyünde küçük bir bakkal vardı; aslında bu bakkal, köyün yegâne dükkânıydı. Sabahın seherinde kapılarını açar, gecenin geç vakitlerine kadar da açık kalırdı. Kapısının önüne, kendi elleriyle kavak ağaçlarından yonttuğu uzun bir tabure koymuştu. Bu tabure dile gelse de konuşsa, neler görmüş, neler işitmişti kim bilir... Köylünün her türlü sırrına, gizli sevdalarına, fısıltıyla konuşulan dedikodularına, kısacası hayatın her anına şahitlik etmişti. Kimi köylüler akşamın alaca karanlığına kadar burada oturur; kimi ise karanlık iyice çöktüğünde yakılan idare lambasının cılız titrek ışığında, geç vakitlere kadar sohbetin dibine vururdu.
Aslında bu vakitlere kadar oturanlar, genelde bizim buraların tabiriyle "arheyin" yani tasasız, rahat adamlardı; evlerinde bağ bahçe işlerini çekip çeviren çalışanları, marabaları olduğu için içleri rahattı. Oturur, yer içer, tütünlerini sarar ve keyiflerine bakarlardı.
Sürmeli halkının geçimi –Iğdır ve Tuzluca da dahil olmak üzere çevre köylerin tamamında olduğu gibi– tarım ve hayvancılığa dayanırdı. Köyün büyük tüccarları bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar azdı. O dönemlerde Iğdır ile Kars arasında işleyen derme çatma otobüsler bulunsa da köyler arasındaki ulaşım genellikle at sırtında ya da at arabalarıyla sağlanırdı.
İşte bu köy bakkalının sahibi, herkesin hürmet ettiği Veli emmiydi. Veli emmi orta yaşını devirmiş, yavaş yavaş ömrünün ikinci baharına adım atmıştı. Atmıştı atmasına ama hâlâ boylu poslu, küheylan gibi heybetli bir adamdı. Gençliğinde Iğdır’dan Tuzluca’ya kadar bütün Sürmeli ovasında bileğini büken, sırtını yere getiren çıkmamıştı.
Veli emmi bakkalın ihtiyaçlarını görmek için bazen Iğdır’a, bazen de Tuzluca’ya giderdi. Yanına iki at alırdı; birini binek olarak kullanır, daha güçlü olan diğerine ise yüklerini taşıtırdı. Alışverişini yapar, çuvalları ve heybeleri doldurur, akşam karanlığı çökmeden köye dönmeye gayret ederdi.
Yine böyle günlerden birinde, Iğdır’dan alışverişini tamamlamış, gerisin geri köyün yolunu tutmuştu. Ne var ki o gün çarşı pazar işi biraz uzun sürmüş, vakit hayli ilerlemişti. Geceyi Iğdır’daki Mamo’nun hanında geçirmek yerine, içinden bir ses, "Aman, gideyim ne olacak ki!" demiş ve ikindi vakti yola koyulmuştu. Ancak yükün ağırlığı nedeniyle atlar yeterince hızlı gidemiyordu; hayvanları çatlatmamak, zorlamamak için o da yolunu ağırdan alıyordu. Yanında, olası bir tehlikeye karşı kendisini koruyacak ateşli bir silahı yoktu. Fakat deriden yapılmış kınının içinde, iki tarafı da kıl gibi keskin bir Kafkas kaması taşırdı. Köyün dışına her çıkışında bu kamayı mutlaka beline takar, onun varlığıyla kendisini güvende hissederdi. Tabii bir de kimseye eyvallahı olmayan pehlivanlığına, bileğinin gücüne güvenirdi.
Gelgelelim, Veli emmi o gün gerçekten geç kalmıştı. Çevreye zifiri bir karanlık çökmesine rağmen yoluna devam etmekte kararlıydı. Uzaklardaki kimi köylerin cılız, titrek ışıkları bir görünüp bir kayboluyordu. Hava fena sayılmazdı; hafiften bir rüzgar esiyor, gökyüzündeki ay, bulutların arasında bir saklanıp bir ortaya çıkıyordu. Ay bulutların arkasına gizlendiğinde ortalık zifiri karanlığa bürünüyor; yeniden yüzünü gösterdiğinde ise ovaya hoş bir mehtap yayılıyordu. Ayın her doğuşunda Veli emminin yüreğine de bir su serpiliyordu. Yolu ve çevreyi avcunun içi gibi bilirdi bilmesine ama yine de bu ıssızlıkta önüne çıkabilecek bir itle uğursuzla uğraşmak, huzurunu kaçırmak istemiyordu.
Birkaç saat boyunca karanlığın içinde sessizce at sürdü. Sabahın erken saatlerinden beri yollarda olmanın verdiği yorgunluk, hem kendi bedenine hem de atlarının bacaklarına çökmüştü. Bu zifiri karanlıkta, açık arazide mola vermek akıl kârı değildi. Biraz daha dişini sıkıp, yolunun üzerinde bulunan değirmene varmayı ve sabahı orada beklemeyi düşündü. Böylece hem kendisi biraz soluklanacak hem de atlarını dinlendirebilecekti.
Vakit gece yarısını çoktan geçmişti ki en nihayetinde değirmenin karaltısı göründü. Değirmenin dış bahçe duvarındaki büyük kapıdan içeri süzüldü. Atları güvenli bir yere bağlayıp avludaki yalaktan buz gibi suları içirdi; yem torbalarını samanla doldurup hayvanların ağızlarına geçirdi. Ardından, semerlerdeki ağır yükleri tek tek indirip yere bıraktı.
Değirmenciyi yakından tanıyordu; adı Mesim’di. Bahçeden içeriye doğru birkaç kez, "Mesim! Mesim!" diye seslendi. Değirmenden hiçbir ses çıkmadı. Birkaç kez daha gür sesiyle seslense de içeriden bir cevap alamayınca, adamcağızın günün yorgunluğuyla derin bir uykuya daldığını düşündü.
Değirmenin ağır ahşap kapısını hafifçe itekledi; gıcırdayarak açılan kapıdan içeri adımını attı. İçerisi koyu bir karanlığa teslim olmuştu. Cebinden bir kibrit çıkarıp çaktı; yanan alevin ışığında orta direkte asılı duran idare lambasını fark etti. Gidip lambayı aldı ve fitilini ateşledi. Etraf un kokusuyla karışık buğday çuvallarıyla doluydu. Kendisine uyuyabileceği müsait, tenha bir köşe aradı ama bulamadı. En sonunda gözü bir köşeye yığılmış buğday çuvallarına ilişti. Üç buğday çuvalını yan yana dizip kendine bir döşek yaptı ve üzerine uzandı. Günün yorgunluğundan bîtap düşmüş bedenine, o sert buğday çuvalları kuş tüyü bir yatak gibi inanılmaz rahat gelmişti. Göz kapakları daha fazla dayanamadı ve Veli emmi kısa süre içinde derin bir uykuya daldı.
Veli emmiyi derin uykusundan sarsıcı, devasa bir gürültü uyandırdı. O zifiri karanlıkta bir an değirmenin üzerine yıkıldığını, tavanın çöktüğünü hissetti. Can havliyle, uzandığı çuvalların üzerinden bir çırpıda doğruldu. Fakat gözlerini açtığında gördüğü manzara karşısında nutku tutuldu; içerisi karanlık değildi, aksine güpegündüz gibi ıpışık, göz kamaştırıcı bir aydınlığa teslim olmuştu. Daha da tuhafı, değirmenin içi envaiçeşit, rengarenk kıyafetler içinde çocuk, genç, yaşlı, kadın, erkek yüzlerce insanla dolup taşıyordu.
Gözlerini yumruklayarak ovuşturdu, kendine gelmeye çalıştı. Kusursuz bir rüya gördüğünü, zihninin ona bir oyun oynadığını sandı. Sersemlemiş bir halde buğday çuvallarına tekrar uzanmak için eğilmişti ki kalabalığın içinden fırlayan birkaç kişi Veli emminin kollarına yapıştı. Yüzlerindeki tuhaf tebessümlerle, "Ne uyuyorsun Veli! Kalk, cin padişahının oğlunun düğünü var!" diye bağrıştılar.
Veli emmi gördüklerine, işittiklerine inanamıyordu. Göğsü hızla inip kalkıyor, damarlarındaki kan donuyordu; şaşkınlığın yerini dalga dalga yayılan amansız bir korku alıyordu. "Çekin gidin başımdan! Rahat bırakın beni!" diye haykırdı. Korkusundan gözlerini sıkı sıkıya kapattı. Dudaklarından dökülen ilk şey aceleyle getirdiği bir salavat oldu; ardından çocukluğundan beri bildiği, sığındığı ne kadar dua varsa ardı ardına, nefes almaksızın sıraladı. Duaların gücüne güvenerek önce sağ, sonra sol gözünü araladı.
Fakat hiçbir şey değişmemişti. Herkes, o tekinsiz kalabalığın tamamı hâlâ oradaydı. Üstelik bu kez sağır edici bir davul zurna sesi duvarları sarsıyor, ortalığı inletiyordu. Veli’nin kollarına giren o garip adamlar onu durmaksızın çekiştiriyor, zorla meydanda dönen çılgın halaya katmaya çalışıyorlardı. Veli, damarlarındaki pehlivan gücünü toplayıp bir anda adamların kollarından silkinerek kurtuldu.
"Bırakın beni! İn misiniz, cin misiniz?" diye feryat etti. Gözlerini tavana dikip, "Allah’ım, bu nedir böyle? Ne günah işledim de bunlar başıma geldi?" diye yakındı.
Ancak kalabalığın baskısı, bitmek bilmeyen çekiştirmeleri ve ısrarları en sonunda Veli emminin mukavemetini kırdı. Kendini bir anda halayın tam ortasında buldu. Şimdi o da davulun ve zurnanın o uğursuz ritmine ayak uydurmuş, bu tanımadığı, insan görünümlü tuhaf varlıklarla birlikte çılgınlar gibi dönüyor, oynuyordu. Kısa bir süre sonra halaya allar pullar içinde bir damatla gelin de katıldı. Veli’nin tam karşısına geçip bıyık altından gülüyor, dil çıkarıp nanik yaparak onunla alay ediyorlardı.
Veli, korkudan titreyen bir sesle elini tuttuğu adama doğru eğildi: "Bunlar kim? Kim bu insanlar?"Adam, gözlerinin içine dik dik bakarak cevap verdi: "Bunlar, cin padişahının oğlu ve gelinidir. Bu düğün de onların düğünü... Sen de bu gecenin şeref konuğusun!"
Veli, "cin" lafını işitince cin çarpmışa döndü, olduğu yerde donakaldı. "Cin... Cin... Cin mi?" diye kekeledi. Başının içindeki her şey bir topaç gibi dönmeye başladı. Dizlerinin bağı çözüldü, yüzükoyun yere kapaklandı. Dudakları titreyerek yeniden salâvat getirmeye başladı ama nafile... Davul, zurna, akordeon, saz... Dünyadaki bütün müzik aletlerinin sesleri birbirine karışmış, bir uğultu halinde Veli’nin beynini kemiriyordu.
Yaratıklar yine boş durmadı. Bu kez beş on kişi birden çullanıp Veli emmiyi oynaması için zorla ayağa kaldırmaya çalıştı. Gelinle damat ise hemen yanı başında onun bu aciz haliyle dalga geçmeye, kahkahalar atmaya devam ediyordu. Bu işkence andıran eğlence ne kadar sürdü, bilinmez...
Vakit ilerledikçe kalabalığın neşesi yerini tekinsiz bir öfkeye bıraktı. İçlerinden bazıları Veli’yi çemberin ortasında sıkıştırmaya, sinsice ufak tekmeler savurmaya başladı. Hatta bazıları burnunun dibine kadar sokulup o çirkin, insanı dehşete düşüren yüzlerini gösteriyordu. Birkaç saattir yapılan her şeyi biraz korkudan, biraz da durumun büyüklüğüne duyduğu mecburi saygıdan sineye çeken Veli emmi için bu kadarı fazlaydı. Yaşanan bu aşağılanma, eski pehlivanın damarlarındaki o deli kanı uyandırmaya yetti; korkunun yerini gözü dönmüş bir öfke aldı.
"Çekilin! Defolun gidin!" diye kükredi. Lakin azgın kalabalık karı, kız, çoluk çocuk demeden dalgalar halinde üzerine geliyordu. Üstelik bu kez ellerinde parlayan bıçaklar, kamalar, kılıçlar vardı.
Adeta cinnet getiren Veli emmi, belindeki deriden kınına uzandı. İki tarafı keskin Kafkas kamasını çektiği gibi karşı saldırıya geçti. Artık gözü hiçbir şeyi görmüyordu; kamasının önüne gelene acımıyor, "Allah yarattı" demeden gövdelerine saplıyordu. Yere düşen bir daha kalkıyor, Veli daha büyük bir hırsla yeniden saplıyordu. Bastığı yerler adeta bir kan gölüne dönmüştü. Bitmek bilmeyen, amansız bir saldırı altında mütemadiyen kendini savunuyor, kama sallıyordu. Belki yüzlercesini yere sermişti; ayaklarının altında, değirmenin zemininde cesetler üst üste yığılmıştı. Tüm bu vahşetin ortasında gelin ve damat katıla katıla gülüyor, dökülen kanları eğlenceli bir oyun gibi izliyorlardı. Onlar üzerini yeni figürler salıyor, Veli emmi durmaksızın kesiyordu.
En nihayetinde yorgunluktan bîtap düşen, kolları tutmaz olan pehlivan, kendi elleriyle önüne yığdığı o devasa yığının üzerine yığılıp kaldı. Karanlık yeniden çöktü.
Günün ilk ışıkları değirmenin pencerelerinden içeri sızarken, "Veli! Kalk Veli, ne yapıyorsun!" diye yankılanan sert bir sesle irkilerek uyandı. Birisi omuzlarından tutmuş, onu deli gibi silkeliyordu.
Veli emmi, geceki kâbusun hala devam ettiğini sanarak dehşetle gözlerini açtı, el alışkanlığıyla hemen belindeki kamasının kabzasına davrandı. Tam hamle yapacaktı ki karşısındaki adam sitem dolu bir sesle bağırdı: "Veli, sen ne yaptın? Her şeyi berbat etmişsin mahvetmişsin burayı!"
Veli gözlerini ovuşturdu, kamanın kabzasını yavaşça bıraktı. Karşısında duran kişi cin padişahı değil, değirmenci Mesim’den başkası değildi. Mesim, ellerini dizlerine vurarak hayretle tekrarladı: "Veli sen delirdin mi? Allah aşkına buranın hali ne?"
Veli emmi gözlerini iyice açıp etrafa baktığında, donakaldı. Ne geceki aydınlıktan eser vardı ne de tek bir damla kandan... Değirmende paramparça edilmemiş, içi deşilmemiş ne bir buğday çuvalı kalmıştı ne de bir un çuvalı... Beyaz unlar ve sarı buğdaylar tüm zemine yayılmış, birbirine karışmıştı. Gece boyunca "kestim" diyerek sapladığı Kafkas kaması, Mesim’in binbir emekle dizdiği çuvalları un ufak etmişti. Veli emmi, un tozlarının arasında, elinde kınından çıkmış kamasıyla, öylece kalakalmıştı.



Paylaş:
2 Beğeni
(c) Bu yazının her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazının izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Yazıyı Değerlendirin
 
Değirmen Yazısına Yorum Yap
Okuduğunuz Değirmen yazı ile ilgili düşüncelerinizi diğer okuyucular ile paylaşmak ister misiniz?
DEĞİRMEN yazısına yorum yapabilmek için üye olmalısınız.

Üyelik Girişi Yap Üye Ol
Yorumlar
Bu şiire henüz yorum yazılmamış.
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Üyelik
Giriş paneli

Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL