0
Yorum
5
Beğeni
0,0
Puan
54
Okunma
Ne çok şey eksilmiş senden sonra,
saymaya kalksam parmaklarım yetmez.
Bir insan gider de ardından
yalnızca kapı mı kapanır sanırsın?
Bazı gidişler vardır;
evin duvarlarında kalır sesi,
masanın üzerinde yarım kalmış bir cümle,
bir fincanın dibinde soğuyan hatırası...
Ben sana ne kadar anlatsam az,
sen ne kadar dinlesen yetmezdi.
Çünkü benim derdim kelimelere sığmadı hiç,
gönlümün bir yerinde büyüdü de büyüdü.
Bir gün olsun başını çevirip
içimde kopan fırtınaya baksaydın,
belki suskunluğumun nedenini anlardın.
Belki de anlamak istemedin,
kim bilir...
Artık tutunma dallarıma.
Ne baharın yeşiline,
ne yazın kavuran sıcaklığına,
ne de kışın kapıya dayanan ayazına...
Çünkü sen çoktan düşmüş bir yapraksın
benim gönül mevsimimden.
Erken düştün dalından,
daha sararmaya bile fırsat bulamadan.
Rüzgâr mı kopardı seni,
yoksa dal mı taşıyamadı yükünü,
bunu artık sormuyorum.
Yalnız şunu bil;
dalından kopan her yaprak
bir gün toprağın koynuna varır.
Kimi ezilir ayaklar altında,
kimi yağmurla ağırlaşır,
kimi bir duvar dibinde unutulur.
Ama hiçbiri
düştüğü yerden yeniden dalına dönmez.
Ben bir zamanlar
“Daha yaşayacak günlerimiz var.” derdim.
Ne büyük bir yanılgıymış
insanın yarını kendi elinde sanması...
Geçen gün eski bir takvim gördüm.
Yaprak yaprak eksilmiş ömründen.
Bir zamanlar koskoca görünen yıllar
şimdi avucumda birkaç solgun kâğıt...
Meğer zaman,
insanın en sevdiği şeyleri nasılsa ,
usul usul elinden alıyormuş.
Bir yaprak kopuyor,
bir gün eksiliyor,
bir mevsim geçiyor,
sonra dönüp bakıyorsun:
Koskoca bir ömür
takvimlerin arasında kaybolmuş.
Sen de öyle olmadın mı?
Bir gün vardın,
ertesi gün yoktun.
Önce sesin,
sonra izlerin,
sonra adın bile
bir yabancının dilinden çıkmış gibi geldi.
Seni sebepsiz...
Bir karşılık beklemeden,
bir hesap tutmadan,
“Şunu yaptım, sen de bunu yap.” demeden...
Belki de en büyük yanılgım buydu:
Sevginin, insana sadakat borcu doğurduğunu sanmak.
Meğer gönül vermek
karşılığında kalmayı satın almıyormuş.
Birini yüreğine almak,
onun da seni yüreğinde taşıyacağı anlamına gelmiyormuş.
Şimdi sonbahar geçiyor penceremden.
Ağaçlar birer birer soyunuyor.
Rüzgâr, kurumuş yaprakları
sokakların tenha köşelerine sürüklüyor.
Bak,
her düşen yaprakta
biraz sen varsın.
Bir zamanlar dalında duran,
güneşe yüzünü dönen,
rüzgârla dans eden
o yapraklar şimdi
ayakların altında eziliyor.
Hayat da böyle işte...
Dün el üstünde tutulan
bugün hatırlanmıyor.
Dün uğruna nice söz söylenen
bugün bir yabancı gibi geçip gidiyor.
Hayat bu ya:
Bir zamanlar vazgeçilmezken
nasıl olur da unutulabilir?
Nasıl olur da
bir kalbin en güzel yerinden
hiç yaşanmamış gibi çıkarılabilir?
Şimdi sen,
hangi yolda yürüyorsan yürü.
Hangi gökyüzüne bakıyorsan bak.
Hangi rüzgâr yüzüne değiyorsa
bırak değsin.
Ben artık
Umursamıyorum.
Çünkü insan
kendisine ait olmayan bir dalda
ömür boyu tutunamaz.
Bir gün anlarsın belki
neyi kaybettiğini.
Belki bir sonbahar akşamı,
pencerenin önünde tek başına otururken
kurumuş bir yaprak düşer avuçlarına.
O zaman hatırlarsın beni.
Bir zamanlar
seni hiçbir sebep aramadan seven,
yokluğuna rağmen seni kötülemeyen,
kırıldığı hâlde kalbinde sana
bir yer bırakmayı sürdüren birini...
Belki o gün
geçmişin kapısını çalarsın.
Ne fayda...
Ne kadar beklersen bekle,
ne kadar seslenirsen seslen,
giden gün geri dönmez.
Şimdi bırak sonbahar
söylesin sana söyleyemediklerimi.
Bırak rüzgâr
kulaklarına taşısın
geçmişten kalan birkaç cümleyi.
Bir zamanlar çok sevildin.
Öyle hesapsız,
öyle içten,
öyle hiçbir şarta bağlanmadan...
Şimdi dönüp bakma bana.
Çünkü ben
düşen yaprakların peşinden gitmiyorum artık.
Toprak,
kendisine düşeni saklar.
Zaman,
kendisine ait olanı alır.
Senin yaprağın düştü.
Benim mevsimim de bitti.
Çünkü söyleyecek söz kalmadığından değil...
Söylenecek her sözün
artık geçmişe ait olduğunu
çok geç de olsa anladığımdan.
Kadir TURGUT
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.