1
Yorum
2
Beğeni
5,0
Puan
52
Okunma
Ne geçmişin acısı bitiyor, ne de geleceğin kaygısı.
Işıkları söndürüyor um zihnimin o gürültülü odalarında,
Suskunluğu dinliyorum ilk defa, bir ninni yi dinler gibi.
Ne dünün keşke leri yankılanıyor artık duvarlarda,
Ne de yarının "ya olursa" diyen tekinsiz fısıltısı...
Bir fırtınanın tam ortasında duran o dingin göz gibiyim;
Eski yıkıntıların tozu yatışı yor yavaşça,
Geleceğin kararsız bulutları dağılıyor gökyüzünden.
Bir ağaç nasıl kaygı lan mazsa gelecek baharın soğuğundan,
Ya da yapraklarını dökerken ağla mazsa geçen güze,
Öylece dura bilmeyi öğreniyorum ben de bu eşikte.
Kökler im, acıyla sulanmış derin bir toprakta;
Dalları mı ise henüz görmediğim bir göğe uzatıyorum,
Ama gövdem, tam da burada, bu rüzgarın önünde tek parça.
Bırakıyorum hesabını tutmayı kaybettiklerimin,
Yarısı yenmiş bir ömrün tabakta kalan kırıntısı değil hayat.
Her nefes, baştan başlayan taptaze bir hikaye;
Dün bitti, külleri rüzgara karıştı çoktan.
Yarın ise henüz fırçası değmemiş boş bir tuval...
Şimdi kaldırıyorum başımı zamanın o ağır baskısından,
Avucumda sıktığım o eski korkuları serbest bırakıyorum.
Acı, geçip giden bir izdi; kaygı ise hiç gelmeyebilecek bir gölge.
Ben ise buradayım;
Atan bu kalbin, alınıp verilen bu derin nefesin tam içinde.
Sadece yaşıyorum, sadece varım;
Ne geçmişin esiriyim artık,
Ne de geleceğin tutsağı.
İki kıyı arasına gerilmiş paslı bir teldir zaman,
Bir ucunda dünün sönmeyen yangını, savrulan külleri,
Diğer ucunda henüz doğmamış günün tekinsiz sisi.
Adımlarım kararsız, adımlarım ağır ve yorgun;
Ne arkama dönüp bakmaya takatım kalmış,
Ne de bir adım öteye basmaya yetiyor cesaretim.
Geçmiş, omzuma tünemiş kadim bir gölge gibi,
Fısıldıyor unuttuğumu sandığım her kırgınlığı.
Yarım kalan cümleler, tutulmamış sözler diziliyor sıraya,
Gözlerimi kapatsam düşüyorum yine o eski kırık yollara.
Sanki zaman hiç akmamış, o yara hiç kapanmamış gibi;
Sızısı sızıyor göğsümün en ince çatlağından,
Unutmak denilen o serin rüzgar değmiyor yüreğime.
Gelecek ise henüz yazılmamış bir kehanetin ağırlığı,
Taşıyor heybesinde binbir türlü cevapsız soruyu.
"Ya yine canın yanarsa?" diye soruyor karanlık,
"Ya yine yarıda kalırsa nefesin, yine kaybolursan?"
Henüz ekilmemiş tarlaların kederini biçiyorum şimdiden,
Uğramamış fırtınaların soğuğuyla titriyor ellerim;
Doğmamış çocukların acısına ağlar gibi zihnim.
Oysa şimdi, tam da bu daracık eşikte,
Ne düne aitiz ne de yarının belirsizliğine.
Avuçlarımın arasında duran sadece şu tek nefes.
Ne dün akşamın karanlığını geri getirebilir bir güç,
Ne de yarınki güneşin doğuşunu hızlandırabilir insan.
Akreple yelkovanın arasında sıkışıp kalan bu ruh,
Sadece durmayı ve anda kalmayı unutmuş sanki.
Ağır ağır bırakıyorum dünün yükünü toprağa,
Gözyaşının da bir mevsimi vardı ve geçti,
Acı da bir misafirdi, geldi, oturdu ve vakti doldu.
Bırakıyorum yarının kapısını şimdiden zorlamayı,
Henüz görünmeyen yolların tozundan korkmayı...
Çünkü zaman, ne geriye sarılan pürüzsüz bir şerit,
Ne de karanlıkta panikle koşulacak bir yarış kulvarı.
Zaman, göğsünü kabartan şu serin havanın ta kendisi;
"Geçmiş bir hafıza sadece, gelecek bir ihtimal"
Ve hayat, tam da bu iki Zama’nın arasında atılan o sessiz çığlıkta saklı...
Ufuk Güney
5.0
100% (2)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.