5
Yorum
15
Beğeni
5,0
Puan
62
Okunma

Güneşin altında kavruk yüzleri,
tenleri esmer...
Ve nasırlı elleriyle çizerler toprağın üstüne
en büyüleyici tabloyu.
Kokuyor altın renkli başaklar!
Kovalar sap samanı,
sap samanla yarışır,
Cenge durmuştur hoyrat bir Ağustos sıcağı...
Geceler sabaha ulanır,
yürek yüreğe,
omuz omuza...
Sırtlanır insanlar imece usulü toprağın mukaddes yükünü.
Ve emek,
o mübarek alın teri,
döner ekmeğe...
Bir yılın mükafatıdır bu,
karlı günlerin sığınağı,
büyük, sıcak kalesi...
Lakin zaman...
Ah, o geçip giden zaman unutturamaz burnumdaki kadim kokuyu!
Gözümün önünde dedem,
Hasat ederken o sonsuz ovaları...
Duyarım hâlâ:
Teknede kabarışını o ekşi mayanın,
Ve o uykusundan uyanan hamurun
ateşle ilk buluştuğu anı!
Fırının kapısından sızan o ilk nefes,
O çiğliğin pişkinliğe döndüğü,
Deli gibi tüten o can kokusu...
İşte o koku yükselir göğe!
Ve sadık bir yârdır,
bir kavgadır,
bir sevdadır
avucumda kalan memleket toprağı!
Varsın geçsin mevsimler,
sararsın varsın yapraklar;
Bu mukaddes hafıza,
bu ölmeyen kök,
ölümün gölgesini bile bağışlar!
5.0
100% (6)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.