5
Yorum
21
Beğeni
5,0
Puan
270
Okunma

Tanrım, avuçlarının içine al beni
ve yeniden kur içimi.
Gökyüzü bu akşam erkenden vazgeçti maviliğinden.
Bulutlar, söylenmemiş sözlerin ağırlığıyla çöktü şehrin üstüne.
Gece, kendi ağırlığını omuzlarıma bırakıp çekildiğinde, meğer karanlık adı konmamış vedaların yankısıymış.
Dudaklarımda titreyen bir “gitme”, tam söyleyecekken kırılan cam gibi dağıldı içimde.
Vaktinde söylenmemiş “gitme”nin ah çekişi, zamanı yardı ikiye ayırdı.
Kalakaldım; yüklemi gitmiş, öznesi hâlâ seni arayan bir cümlenin sensiz sürgününde.
Ayrılık, gölge gibi serildi aramıza.
Gölgenin bile çekildiği boşlukta, kanatları kırılmış kuşun çırpınmasına döndü ellerim.
Susuz bir ceylan gibi titredi içim.
İki yokluğun arasına sıkışmış bir varlık…
Kendini ne kadar taşıyabilir?
İki yokluğun arasına sıkışmış bir varlık,
nefesini nereye bırakabilir?
Susarak ne anlatabilir, anı nasıl yaşayabilir?
Bir yanı hatıra, diğer yanı hiçlikken,
kalbini neyle, nasıl doldurabilir?
Öğrendim ki; ayrılık, gidenin değil, kalanın kendi içinden yavaş yavaş çekilmesidir.
Ne yana baksam, senin olmadığın vakitler büyüyor.
Ne yana dönsem, içimde hâlâ sana çarpıyorum.
Dokunduğum, duyduğum ve gördüğüm her şey önce sana benzemek zorunda kalıyor: kapı kolu, kahve fincanının kulpu, sevdiğin gömleğimin düğmeleri, masa üstünde biriken tozun ağırlığı, radyodaki odayı saran şarkı, şiirlerimin içine akan gözyaşları…
En çok da giderken adımlarının çıkardığı ayak sesinin sızısı.
Her şey önce sen oluyor, sonra yeniden benden uçup giden yokluğuna dönüşüyor.
Pencereden baktığımda, içimden gidenler içime geri dönmüyor artık: rüzgârla sallanan ağaç yaprakları, kuşların ekmek telaşı, duvar dibine çökmüş kedi yalnızlığı, saksıda solan çiçeklerin kendine ağlaması, gün ortasında maviyi yitirmiş göğün karamsarlığı…
Camın öte tarafı dünya değil artık; yüzümdeki mezarlığın ebedî, bir daha konuşmamak üzere susuşu.
İçerisi ev değil; duvarları olan yalnızlık, içine göçmüş sessizlik, güneşi görüp ısınmayı reddeden soğukluk…
Ve kalbim; ritminin değiştiği, kendine bile yabancılaştığı tanımsız bir iç çöküş.
Hangi adımı atsam kendime varamıyorum. Göğün kaburgaları içinde kendini bulamayan dipsiz bir kuyuyum.
Yorgun bir bekleyişin içinde, ciğerlere yük olan nefesin kendisiyim.
Hangi cümleyi kurmak istesem, bir vedanın, bir yanılgının dar ağacında sallanıyorum.
Masa üstünde yarım kalan muhabbetin eksik yanıyım. Sönmek üzere olan aşk ateşinin geride kalan son kıvılcımıyım.
Sokaklar eski sokaklar değil artık.
Her köşe başı, senin bir daha dönmeyecek olmanın ihtimalini taşıyor.
Adımlarını unutmamakta direnen her kaldırım taşına, ağlayan yağmur damlaları oyuklar açıyor.
Yüzünün kıvrımlarına benzeyen çocukların gülüşü bile, daha bana çarpmadan boşlukta kırılıyor.
Ne zaman kapı çalsa, gözlerimin eşiğinde bir hatıra kendini yakıyor.
Anladım; bazı acılar geçmez, insanı sadece kendi içine kapatır.
Ayrılık, seni parçalayarak içinin koridorlarında yürür.
Çöz beni, Tanrım…
Donmuş bir anın çukurundayım.
İçimde çöken şehirlerin altında kaldım, her yanım enkaz kokuyor.
Gel, tut kalbimden; kırılmanın tam ortasında, askıya alınmış çığlık gibiyim…
Dağılıyorum, Tanrım…
Sen tut ellerimden !
Bir nefeslik merhamet, bir avuç unutmak… Karanlığıma zerre-i miskal ışık ver.
Babamın sakalının tütün kokusuna sar yılgın ve yorgun bedenimi.
Annemin sol göğsünden yeniden bebekliğime doğur beni…
Fırat Yetiş
Ankara
5.0
100% (11)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.