7
Yorum
31
Beğeni
5,0
Puan
424
Okunma

Belki bir gün taşların nehire anlattığı hikaye sana da ulaşır..
Sen;
Kalbimin kuytu odasında yankılanan sancılı ç’ağrı,
Dicle gibi içimde kabaran hayat.
Adın dilime düştüğünde
Göğsümde turna sürüsü kanatlanır her sabah.
Adında zeytin ağaçlarının bilgeliği,
Uçsuz bucaksız ovalarda kaybolan yılkı atlarının izi var.
Sen;
Çocukluğumun çıplak ayakla yürüdüğü köy yolum,
Kader çizgime yazılmış en eski masalım.
Değmeye dursun gözlerin gözlerime,
Bakışlarımda büyür bahara inen nar ağaçlarının sevinci.
Gözlerinde,
Gün batımında susan kuşların kanatlarında kalan son kızıllık,
Bir memleketin asırlık hüznü var.
Sen;
Yorgun göç kervanlarının sabrı,
Bin yıllık dağların sarsılmaz heybeti.
Zindan duvarlarına çizilmiş masmavi gökyüzünün resmi,
Elin dokununca nasırlı ellerime
Yağmurdan sonra açan mor dağ menekşelerinin parlaklığına dönüşür avuç içim.
Ellerinde yorgun çağların ağırlığı,
O çağları değiştirecek derin bir sevda var.
Akşam usul usul inerken göğün bağrından dağların omuzlarına,
Asma bağının gölgesi taş avluda uzuyordu.
Çayın buharı ellerimizden incir ağacının koynuna yükseliyordu.
Gülümsemen, sıcak yaz ilkindisi misali akıyordu gözlerimden yüreğime.
Yalnız ikimizin olduğu zamanlar şehrin üstüne seriliyordu.
İçimdeki çocuğun kalbindeki ülke genişlerdi.
Unuturdum kulaklarımda yankılanan yakılmış köylerin çığlığını.
O an zılgıtlar yükselir gecenin en derin sessizliğinden;
Sana söylemeye cesaret edemediğim bütün cümleler,
Bakışlarımda dizginleyemediğim ç’ağlayan Fırat olurdu.
Yine de diyemedim, diyemezdim:
Sana yaktığım türküleri,
Yüreğimde vakitsiz demlenen şiirleri,
Beni uykusuz bıraktığın geceleri,
Ve içimde büyüyen seni kaybetme korkularımı.
Yağmasın yağmurlar diye dua ederdim,
Çünkü sen kışın en sert vaktinde kalbime bırakılmış gizli ateştin,
Dili yitik halkımın geride kalan son kelimesiydin.
Yine de söylemedim, söyleyemezdim.
İki dağın arasındaki rüzgar misali
Yüreğim ve dudaklarım arasında gidip geldin.
Parmak uçlarındaki umut,
Yolunu kaybetmiş kuşların göğü menziliydi.
Yine de bakmadım, bakamazdım;
Kuşlara imrenirsin diye korkardım.
Yorgun coğrafyamın tamamlanmayan aşk hikâyelerinin devamıydın.
Kalbimin kapısında iki kelime bekliyordu:
Sıcaktı, canlıydı, kuş gibi çırpınıyordu.
“Seni seviyorum.”
Yine de seni seviyorum diyemedim, diyemezdim.
Dilimden düşerse,
Kalbimdeki büyülü tılsım bozulur sanırdım.
Ve bir gün,
Güneş dağların ardına inerken gökyüzü nar kabuğu gibi çatladı ufukta.
Taş köprünün üstünde oturup suyun karanlığa uzanan yürüyüşünü izliyorduk.
Önce güneş çekildi,
Sonra nehir ağır ağır karanlığa doğru akmaya başladı.
Uzaklara baktın,
Daldığın yerleri ben kıskandım,
Ama senin baktığın yerlere hiçbir zaman varamadım.
Baktığın ufuklarda adım yoktu artık.
Yaprak düştü avluya,
Gölge uzadı duvarda,
Yol izini kaybetti gecede,
Ayrılık yerleşti içime.
Kaldım yara ile kabuk arasında,
O inceden sızlayan Araf’ta.
Kaldım nereye gideceğimi bilmeyen yol ayrımında.
Aşk bitti,
Güneşi yitik gölge gibi.
Kaldım yalnızlığın ortasında,
Umut tükendi,
Şehrin üstüne serilmiş puslu akşam gibi.
Kaldım nefessiz gecenin soluğunda,
Zaman inzivaya çekildi,
Kalakaldım taş köprünün gözlerinden,
Nehrin kalbine karışan gözyaşlarının tozunda.
Dal kırıldı rüzgarda,
Taş aşındı kıyıda,
Mevsim bitti aramızda.
Sadece hatıralar kaldı
Artık doğacak bütün yarınlarda.
Fırat Yetiş
Ankara
5.0
100% (14)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.