39
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
2804
Okunma


... Bu inceden bir meydan okumadır, hayata ve hayatsızlığa...
Bekledim.
Gelmedi Şahin Bey.
Soğuk bir yandan, üşümüş beddualarım bir yandan doğradı dudaklarımı. Kediler alaycı kırıtışlarla salınıp geçti önümden. Can sıkıntısından kardaki ayak izlerini saydım. Onlar da biliyor boşa beklediğimi. Kim bilir kim ne dedi onlara…Yoksa bakarlar mıydı gözüme öyle münafık halam gibi? O da sevmez ya beni. Durur durur “Boşa yaşıyorsun” der bana. Hiçbir işe yaramazmışım ben. İyi bir halt olsaymışım, bir işte sebat edermişim. Hay ben bu sebatı çıkaranın…Nenem sebat der, annem sebat der. Babam demez Allah’tan. O da benim gibidir zira. Hiçbir işte bir ay tutunamadı da, annem en sonunda kendini yazdırdı Bağ-Kura. Çeyiz dokudu gece, voltajı düşük isli lambaların altında. Ellerinde toprak yarıkları. Ağrılı bacaklarını bir uzata bir toplaya…Bir de çabuktu ki eli. Ah ne ses çıkardı parmaklarından, dantel ipliğini parmağından tığa devşirdiği vakit! Oturur dinlerdim onu. Elimde kokulu Arabistan kalemi, önümde defterim, yanı başımızda çıtırdayan sobamız. Hiç büyümeyeceğimi sandığım anlar. Sanki hep o delice dönen tığa bakıp duracakmışım gibi. Sırtımı okşayıp duran sıcağın mevsimi geçmeyecek, kokulu kalemim hiç bitmeyecekmiş gibi. Nenem divanın üzerinde sayıklayacak, babam Zaman gazetesinin üzerine gizlediği Tan gazetesini okurken, arada annemi yoklayacak. Önümde bekleyen problem havuz, bir türlü dolmayacak. Bir fotoğraf gibi durağan ve fakat ömür kadar capcanlı kalacağız.
Nereden geldim ben buraya? Sebat. Ah ben bu sebatı icat edenin…Zorla mı? Olmuyor işte. Kısmetsizim ben. Yıldızların altında doğurdu beni annem. Odalara sığamamış, sofada yatamamış. Almış çıkarmış ebem annemi kerpiç dama. Efil efil deniz rüzgarına karşı yatırmış. Nenem bağırıp durmuş mütemadiyen “Uğursuzluktur gökdam altında bacak açmak. Bari kıbleye çevirin başını.” Etten et yırtılıyor, kıble mi kalır hatırda. Horozlar ötüyorken, duvara karşı doğurmuş beni annem. Galiba bu yüzden kapı duvar dört yanım.
Gelmeyecek bu adam. Refika’yı götürdü yine besbelli. Kesin temiz iştir bu seferki. Refikaya kıyamaz o. Gel de çalış şimdi. Ah bir de sebat demiyorlar mı? Geçenlerde belediyeyi yaktılar. Daha geceden aradı patron Şahin Bey. Otuz beşe günlüğü, diz boyu kurum yıkanacak. Camı var, merdiveni var. Erinmedim gittim. Boyalı kadınlar geçti paspasımın önünden. Döndüm döndüm sildim bunalımlı ayak izlerini. Sildikçe gölgesinden dirildi mübarekler. Geceye dar düştüm eve. Cebimdeki otuz beş lirayı sıka sıka avcumda, karanlık sokakları geçtim. Hem yürüdüm, hem beni otuz beşe çalıştırıp, kendisi doksan alan patrona sövdüm. Bereket versin ki; otuz beş lira şehrin merkezinden gerilere doğru yol aldıkça ağırlaşır, büyür ve değer kazanır. Bizim eve varıncaya kadar muazzam bir servet oluverir cebimde.
En çok bu yanını severim bu deterjan kokulu mahallenin. Hiçbir şey pahalı değildir burada. Çocuk bezinin en adisi, pirincin ve bulgurun en bir tuhafı bizim bakkalda satılır. Mandalı bile yerli malıdır, naif ve naziktir. Biraz gergin, biraz inatçı, biraz hastalıklı. Deterjan denen şeyi ise, daha birinci el poşetinde gören olmamıştır. Menşei belirsiz mallar tüketsek de, çok şükür; kimse ölmedi ucuzluktan daha.
Annem bilmez temizliğe gittiğimi. Bilse ölesi gelir. Açılır da derinleşir parmaklarının nasırları. Gölgesi düşer kınalı ayaklarına. Gözünüzü seveyim, söylemeyin siz de…
Muhittin Abinin kahvesine daldı gözlerim. Taş sesi ta buradan duyuluyor. Ortada yedieminden düşme bir soba, etrafındaki yeşil örtülü masalarda kırmızı gürbüz yanaklı beyler, babalar. Çoğunun evine kırağı yağıyor şu an. Hele şu Balıkçı Mehmet ‘in. Karısı battaniye altında kadın kuşağı izliyordur şimdi. Oğlunun üzerinde, kolları şerit şerit sümük lekesi bir hırka, hırkanın altında yakası iyice bolarmış bir kazak vardır. Her zaman yaptığı gibi, camı nefesiyle buğulandırıp, Ferrari resmi çiziyordur muhtemelen. Kesin okuyup adam olacak o. Çil çil arabalar doğurtacak memlekete. Ya da en kötü ihtimalle, atölyeci Ali Kemal’in yanına çırak girecek, en azılı araba hırsızlarından olacak memleketin. Hangisi tutar kehanetlerimin bilmem. Ama biliyorum, her ne yaparsa yapsın, içinde mutlaka araba olacak.
Başını duvara dayamış, elindeki gazeteye bakan Yakup Efendidir. Kendisi lisede hademelik yapar. Pek sevmez onu mahalleli. Sürgün gelmiş Denizli’den. Kadınlar konuşurken duydum; evvelden çalıştığı okulun bodrumunda bir kızı mı sıkıştırmış ne? Günahı söyleyenlerin başına. Baksan nur yüzlü, toparlak bir adam. Ellisine geldi gelecek. Tekaüt istemiş bu yaz sonuna. Güya okul müdürü olur vermemiş. “Sen bize lazımsın efendi” demiş de, yırtıp atmış arzuhalini. Karısı söyledi anneme. Öyle diyecek tabi. Ne yapsın gariban?
Bir adam, Gavur Dağındaki domuz avını anlatıyor. Tanımıyorum onu. Kelli felli kır başlı bir adam. Etrafındakilerin kimi nüktedan, kimi hayret dolu bakışlarla dinliyor onu. Adam her cümlesinde bir ton daha gürbüzleştiriyor sesini. “Efendiciğime söyleyeyim, bir domuz ovanın kuzeybatısından, bir domuz güney yandan atladı üzerime. Kar boğazıma kadar. Elimde tekli kırma. Üşümüşüm, o biçim. Bir mermi kuzeybatıdan gelene, bir mermi güney yandakine nakşettim. Dört ayakları havaya dikildi mundarların. Yedi adam zor taşıdık onları yol kenarına. ”
“Mersin İdman Yurdu handikap aga!”
Bu Salih. İşi gücü totodur. Daha bir şey tutturduğu görülmüş şey değildir fakat; o umudun en yıkılmaz kalesidir bizim mahallede. Sürekli “bir gün mutlaka” diye başlayan cümleler kurar. İşin garibi, karısı da inanır ona. “Bir evim olacak, alt katı boydan boya havuz. Kıvrıla kıvrıla çıkacak merdiveni üst kata. Tavanından bizim camidekinden daha büyük avizeler asılacak. Her bir taşı portakal büyüklüğünde. Sabahları, avluyu şarıl şarıl yıkayan gündelikçinin şen türküleriyle uyanacağım” der durur fukara. Ne yapsın; öyle kandırıp da alıyor gün parasını kocası besbelli.
Buharı tütüyor yorgun semaverin. Çırak Necip, bardakları haşlayıp haşlayıp diziyor tezgahın bir kıyısına. Tezgahın kırık fayansından sızan su Necip’in ayakları dibinde göl olmuş. Radyoda cızırtılı bir türkü…Drama köprüsünü Hasan…Necip ayağıyla tempo tutuyor türküye. Her basışında az daha ötelere akıyor yerdeki küçük gölet. Semaverden süzülen buhara baktıkça, iğneler sokuluyor parmak uçlarıma.
Dışarısı…
Bulutlar kapkara. Kar bütün pislikleri örtmüş . Mahalle fosforlu bir tabloya dönmüş. İnsanı sarhoş ediyor bu aydınlık, kara bulutlara rağmen. Unutasım geliyor bildiğim ne varsa. Uyuyasım. Ah annem olmasaydı. Açıverseydim şu meydandaki karı, uzanıp yatıverseydim ve tekrar örtseydim üzerimi. Koca bir tümsek olsaydım heykelin altında. Şaha kalkmış atın ayakları dibinde. İnce kuşlar gelip konsaydı üzerime. Gıdıklansaydım. Sıcak ayaklarında eriyen kar suyu, dudaklarımdan sızsaydı. Can suyumu da içip, hiç değilse bahara kadar uyusaydım. Belki bu şekilde unutmak mümkün olurdu tırnak dibime dalmış kıymık sızılarını.
Ama biliyorum, burası Mutlu Sokak. İnadına eskimişlik, inadına gerçeklik sarmış, sarmaşıktan evvel duvarları. Binaların birinci katına kadar inen, akar borularından boşalan sular, devşirilmekten bir hal olmuş kaldırımlara çarpıp, korkunç bir gürültüyle, bıçak gibi kesmeseydi dimağımı, daha uzar giderdi karda uyuma hayalim.
Ne zaman yorulsam ve gözlerimi kapatsam, nenemin çalar saati düşüyor hatırıma. Saatin göbeğinde sarı bir tavuk. Etrafında bit kadar civcivleri. Tık tık tık…Her tıkta yerdeki taneye bir gaga vuruyor. Çok takardım kafaya bu tavuğu. Derste bile aklıma düşerdi mübarek. Gün yorulur, güneş uyur, ay kestirir, nenem horuldar, o hiç yorulmaz. Boynu bir aşağı bir yukarı. Aylarca, yıllarca…Tık da tık. Yer durur bitmez taneyi. Civcivlere zırnık koklatmaz. En son siniri tuttu da halamın, kaldırdı attı onu balkondan armutluğa doğru. Takıldı kaldı ağacın yüksek gövdesinde. Yine de tıkladı durdu usanmadan, gocunmadan…Sonbaharı atlattı da, kışa dayanamadı. Sustu kaldı. Sonra kaybolup gitti daldan. Belki hala taneleniyordur sarı tavuk bir yerlerde. O benim, dirayet simgem. Yorgun anlarımın eşref-i mahlukatı.
Bu mahallede aynı yerden iki defa geçilmez. Bir yerde beş dakikadan fazla beklenmez. Birine iki kere bakılmaz. Bütün bu sınırları aşanda illaki bir bozukluk aranır. İşte o yüzden kahvedekiler beni süzmeye başladı bile. Allah’ın ayazında, karın içinde ve yol kenarında tepinip duran bir kız. Hiç olacak iş mi? Şimdi gireceksin şu kapıdan içeri. Çekeceksin boş bir sandalye, uzatacaksın ayaklarını sobaya doğru. Bir de çay söyleyeceksin Necip’e. Ne olacak, parasıyla değil mi? Kadınlar giremez mi yazıyor kahvenin çıngıraklı kapısına? Vallahi de yapmazsam…
Bereket versin ki sobaya en yakın masa boş. Sıcak diye kimse tenezzül etmemiş zahir. Ben içeri girince, az önce Gavur Dağı hikayelerini anlatan adamın bir eli havada kaldı. Yakup efendinin çevirmekte olduğu gazete sayfası, yarıda kesildi durdu. Adamcağız düşmesine ramak kalmış gözlüğünü, burnunun tepesiyle yukarı doğru ittirip duruyor. Gördüğünden emin olmak istiyor besbelli. Necip’in ayak ucu yukarıda kaldı. Süzek kaydı düştü elinden. Muhsin Abi hepsinden şaşkın. Ellerini sokacak yer bulamıyor. Gah Rus malı yeleğinin cebine sokuyor onları, gah arkasında kavuşturuyor.
“Necip, çay! Paşa çayı olsun! Süzekli…Yalnız, süzeği yıkamayı unutma.”
Bunları ben mi söylüyorum? Bu sahiden ben miyim? Annem görse ölesi gelir. Akı artar başının. Kızarır da, kan damlar yanağından göğsüne. Büsbütün kapatır aralık perdelerini. Ziyası söner kör kandilinin. Utancından erir de divanın altından çıkar cismi…Sonra sızar aralık döşemeden içeri.
Aman duymasın, gözünüzü seveyim.
Muhittin Abi, Necip’e bir işmar çakıyor, söyleneni yap kabilinden. Bir toplu işmar da bakakalanlara…Sonra seke seke gelip eğiliyor kulağıma. “Kurban olduğum, Muharrem Usta duyarsa vallahi postumu soyar. Aklın başında mı senin?” O arada çayım geliyor. İnce belli yılgın bardak. Ah kahvehanenin elden ele düşen biçare yosması! Bağrına bayrak direği gibi saplanmış, ay yıldızlı çay kaşığı. Radyoda Ruhi Su. “Al hançeri vur kadınım, vur ben öleyim.”
“Üşüdüm Muhittin Abi. Az daha dursam donacaktım. Hem babam köye gitti, muhtarın anası ölmüş, mezar yeri eşecek. Haberciği olmaz korkma. Dönünce de sıtma tutar onu, bir hafta dışarı çıkamaz artık. ”
Muhittin Abi, çaresiz, köşesine çekilirken, iki elini yana açıp esteüzü çekiyor. Kahvenin kuytularında tüneyen ihtiyarlar tövbe istiğfar getiriyor. Ne günlere kaldık ya tebareke Allah! Üçler yediler kırklar aşkına! Salih toto kağıdını düdük etmiş elinde döndürüyor. Geçmez o kağıt daha. Kırış kırış oldu. Vah, yine yattı karısının havuzlu ev hayali! Az daha bekleyecek avlusunu yıkamak için gündelikçi kadın.
İçimde aykırı bir iş yapmanın dayanılmaz hazzı var. Bu duyguyu en son lise korosundayken yaşamıştım. Bir gururlu bayram gecesi devlet erkânına konser veriyorduk. Münire Hoca elindeki değneği bir yukarı bir aşağı sallarken ruhum daraldı. Elimdeki nota defterini tırnaklarımla tiftik ettim de geçmedi sıkıntım. Şarkının en tiz yerindeyiz. Varla yok arası, kadifemsi, akışkan ve sarhoş edici bir sesle söylüyoruz. Salondakiler uyudu uyuyacak. Sinirlendim. Üç ay çalışmışız Münire’nin elinde. Adamlar ikinci şarkıdan sonra ayaklarını uzatıp, ellerini ceplerine koydu ve uyumaya başladı. Bir el boğazımı sıktı, sıktı…Sonra çekildi yavaş yavaş. Derin bir nefes alıp avazım çıktığı kadar bağırdım. “Hayde bre!” Kaymakam Recai Bey’i görmeliydiniz o an. Hani o bayramlarda bir saat, milletimizin sarsılmaz cesaretinden dem vuran adam…Bir hamlede mum gibi dikildi ve tabancasına sarıldı. Korodaki kızlar tabancayı görünce sağa sola kaçıştılar. Münire Hoca Kaymakamı sakinleştirmeye çalışırken, şifon gömleğinin etekleri tir tir titriyordu. “Efendim bir şey yok. Mizansen, mizansen…Renk olsun diye şey ettiydik…”
Kaymakam tabancasını çarçabuk beline soktu ve şoförünü de alarak salondan çıktı. Bu vaka okul hayatımın sonunu getirse de, bugün bile o anı hatırladıkça kendimi öpesim gelir. İşte şimdi yine aynı durumdayım. Ben; çeyizci Nazire’nin orta halli kızı. Bin yıllık bir tabuyu, ayaklarımın altına almışım. Paşalar gibi kurulmuşum mahalle kahvesinin portatif sandalyesine, ince belli bardaktan çay yudumluyor, radyodan türkü dinliyorum. “Su bulsam da kadınım, çevremi yuğsam.”
Sobanın kenarcığında bir çift potin. Karı erimiş de suyu yere akmış. Küçücük su birikintisi cızırdayıp duruyor. Baktım Salih’in ayağında Muhittin Abinin abdest takunyaları. Çorapları sandalyenin arkalığından asılıyor. Burası nedir böyle? Erkek ahalinin gizli yaralarını temizleyip ilaçladıkları, yıkık burçlarını el birliğiyle kaldırdıkları bir yer mi? Bir sığınak mı? Bu yüzden mi bu kadar heybetliler? Bu yüzden mi yaslı çıkıp, şen dönerler viranelerine? Gözlerim Muhittin Abinin başında bir hale arıyor. Hani şu ecnebilerin meleklerin başına geçirdiklerinden. Yok. Necip’te de yok. Belki var da ben göremiyorum.
Çizmelerimi çıkartıp, Salih’in potinlerinin yanına koyunca, kahve ahalisinden düzensiz bir homurtu yükseliyor. Çoraplarımı da çıkarmaya başlayınca, arkadaki ihtiyarlar bastonlarına dayana dayana ayağa kalkıyorlar ve Muhittin Abinin yüzüne tükürür gibi bakıp çıkıyorlar. Sümme haşa! Taş yağacak başımıza. Ayaklarım sudan buruşmuş. Uzatıyorum sobaya doğru. Yakup Efendi gazeteyle yelliyor yüzünü. Salih dişlerini sıkmış. Toto kağıdı ortalarda yok. Yemiş bile olabilir. Gavur Dağı mücahidi kaşlarını bitiştirmiş bana bakıyor. Tekmil yüzlerde tarifsiz bir sıkıntı. Çaylar dondu da kaldı bardaklarda. İçlerinden biri hepsinden dehşetli nazarlarla süzüyor beni. Bu yirmi yıllık kapı bir komşumuz Selahattin Abi. Sever beni. Babamın kadim dostu. Fakat şu an hiç tanıdık ve dostane değil bakışları.
Selahattin Abi, yaralı adamdır. Karısı Nezahat öldüğünden beri gülmez yüzü. Nezahat o sabah bulaşıkları yıkayıp pencereye çıkmış her vakit olduğu gibi. Bakmış her yan karınca gibi asker. Hemen fırlamış inmiş aşağı. İçlerinden birini çevirip “Kardeş sefere mi çıktınız” diye sormuş. Asker “ Esnafın biri kendini asmış, oraya gidiyoruz” deyince geri çekilip avluda avazı çıktığı kadar bağırmış. “Özal, teneşirlere gelesin! Hani bir koyup üç alacağdık! Körfezine de, üçüne de…” Karşı apartmandan Zekiye ne kadar seslendiyse Nezahat’a sesini duyuramamış. “Kız bağırıp durma, babam can çekişiy. Senin yüzünden iki kere bölündü cani, sus da!”
Adam bir kere ölmeye dayanamaz. İki, üç…Çekilir mi? Azrail boğazdan diken topağını çeker alır. Boncuk terler dökersin, çene atar, bacak vurursun. Tam öldüm de kurtuldum derken birisi haykırır, yutuverirsin diken topağını geri. Şimdi bir daha çıkar çıkarabilirsen. Zekiye bakmış olacak gibi değil, balkonun kenarındaki çömlek saksıyı kaptığı gibi fırlatmış Nezahat’in başına. “Yandım anam” diye bir çığlık atmış fukara, oracıkta yığılıp kalmış. Zekiye ne kadar “başına değil, önüne atacaktım” diye yemin ettiyse de kimseyi inandıramamış. O gün üç cenaze çıkmış mahalleden; Zekiye’nin babası, Nezahat, bir de tüpçü Sadık. Sonradan unutulmuş her bir şey. Afla salıverilince Zekiye, kan diyeti niyetine Selahattin Abiye verilmiş. Ama karısını hiç unutmamış adamcağız. Zekiye’den beş çocuk yapmış da gene unutamamış.
“Kızım, hadi evine.”
Kısa ve net bir emir. Gürz gibi. Gürültülü, yırtıcı. Selahattin Abi, konuşurken iki gözü birden seyirdi. Kabarıp karardı alnının ortasındaki ar damarı. Bu fena bir şey. Ufak ufak toplamalı düş denizinden ağları. Çizmeleri giymeli, topuklamalı sonra. Erkek özerk cumhuriyeti burası. Sınır ihlaline tahammül yok. Her erkek asker doğar. Her kadın bunu bilmeli, sınırı asla ihlal etmemeli.
Çıngıraklı kapıdan çıkarken huzurluyum yine de. Madem öyle, bu da size çentik olsun beyler dercesine, hınzır bir gülümseme yüzümde. Namahreminize kadın topuğu değdi. Artık iflah olmaz bu kahve. Ben çıkar çıkmaz köşe bucak ilaçlayacak, örtülerin altında, rafların arkasında, semaverin içinde ve dahi bütün bardaklarda, fakat en çok da kendi yüzlerinde kadın kulağı arayacaklar. Ola ki aşikar olur yerle yeksan vaziyetleri. Uysal demleri sızar mahalleye. Beş paralık olur naraları.
Dışarısı…
Hava buza kesmiş. Köşedeki çöp tenekesinde serçeler eşeliyor. Beklediğim yerde yapayalnız donmuş ayak izlerim. Gelen giden olmamış belli. Annem ıhlamur kaynatıyordur şimdi. Her yan hastalıklı bir kokuya bulanmıştır. Nenem eteğindeki sökükle oynuyordur. Gözleri kendinden uzaklarda. Naftalin kokulu yazmasından ölüm sızıyordur. Annem beni Sevgi’ye gittim biliyor. Güya bir örnek çıkmış modaya. Bende de olmazsa olmazmış. Ben mütemadiyen örnek için giderim Sevgi’ye. Bunu bilir, sözüme iman eder annem. Eder de hiç sormaz, kilo kilo kan portakalları, muz ve üzümler nereden geliyor diye…
Şimdi düş denizine saldığım ağdan, bahtıma çıkanı hasat etme zamanı.
Kar.
Şahin Bey gelmez artık.
...ENGİNDENİZ...
MİNNET BORCU: Kalemimin kişisel bunalım denemelerinin marazlı, ağlak ve afaki koridorlarından çıkıp, ÖYKÜ gibi uçsuz bir deryaya açılmasına, hayatı daha sosyal açıdan irdeleyen yazılar yazmama -farkında olmadan- vesile olan sayın Lütfiye SEVİNÇ’e ; tek bir yorumuyla bu öyküyü kelimelere dökmeme vesile olan sevgili Filiz KÜÇÜK ’e ; beni hiç yalnız bırakmayan edebiyat defteri sakinlerine, arkadaşlarıma, dostlarıma; (Bunu ilk ve son kez söyleyeceğim -ki bu konudaki minnetim daima kalbimde saklı kalmalı-) çalışmalaımı geçmişten bugüne seçkiye uygun bulan kişi ya da kişilere // SONSUZ TEŞEKKÜRLERİMLE...
İçimdekileri söyleyeyim istedim; görüyorsunuz, çalkalanıyor dünya...