Hedefe kestirmeden giden yol en tehlikeli yoldur. çünkü o kurşunların gittiği yoldur. jerzy lec
s.eyyubi
s.eyyubi

Namus Borcu

Yorum

Namus Borcu

0

Yorum

3

Beğeni

0,0

Puan

60

Okunma

Namus Borcu

Babası öldüğü zaman Paşa’nın genç anası ve en büyüğü on dört yaşında dört çocuğu ortada kaldı. Paşa ve ailesi Ağrı Dağı’nın eteklerinde İran sınırına yakın bir köyde yaşıyorlardı. Köyde herkes gibi Paşa da çobanlık yaparak hayata başlamış, peşinden de tıpkı rahmetli babası gibi sınırda kaçakçılık yapmaya başlamıştı. Babası sınırda mayına basıp öldüğünde geride epey borç bırakmıştı. Borçlarından dolayı köydeki evleri ellerinden alındı. Babasının öldüğü yıl soğuk bir güz mevsiminde güvenlik nedeniyle askeriye köylerini boşalttı. Paşa ve ailesi de amcalarının peşinden en yakın ilçeye Doğubayazıt’a göç ettiler. Yerleştikleri şehirde iş imkânı yoktu. Boşaltılan köylerden çok insan şehrin varoşlarına inmişti. Köyde hayvan besleyerek, ekin yaparak, kaçakçılık yaparak geçinen köylüler şehirde işsiz güçsüz kalmışlardı. Şehir hayatı onlar için çok zor olmuştu. Amcaları ile bahçeli bir evde hep birlikte kirada kalıyorlardı. Amcaları iş bulamıyor, kirayı denkleştirmekte güçlük çekiyorlardı. Paşa ve kuzenleri para kazanmak için İran yolunda, kavşaklarda, trafik ışıklarında su ve ayran satıyorlardı. Gümrük depolarında cüzi bir ücret ile yükleme boşaltma işleri yapıyorlardı. Paşa hırsızlığı da kavgayı de şehirde öğrendi. Şehirde amcaları geçinmekte zorlanınca evin erkekleri İstanbul’a çalışmaya gittiler, geride çoluk çocuk kaldı. Çocuklar sokaklarda başıboş dolaşıyor, çeşitli kötülüklere maruz kalıyorlardı. Şehirde onlara destek olacak kimse kalmamıştı. Geçinmek için anası da çalışmak istiyordu. Paşa, kıskançlığından anasının çalışmasına izin vermiyordu. Anası evlerinin yakınındaki düğün salonunda bulaşıkçı olarak iş bulduğu gün Paşa sinirinden adeta kudurdu. Onun en büyük korkusu anasının bir gün yeniden evlenmesiydi. Bu fikir aklına geldikçe kıskançlığından çatlıyordu. Anasının genç yaşında dul kalması beraberinde sıkıntılar getirmiş, olur olmaz dedikodular türemişti. Komşularının arkalarından dedikodu etmesi, onun kıskançlığını adeta körüklüyordu. Anasının çalışmak istemesi onun şüphelerini daha da güçlendiriyordu. Paşa, şehrin varoşlarında ayakta kalmak adına çeşitli suçlara bulaşmaya başlamıştı. Bazen polis mahalleye gelip onu soruyordu. Anası çareyi Iğdır’daki kardeşlerinin köyüne göç etmekte buldu. Paşa ve ailesi Iğdır’daki dayılarının köyüne yerleştiler, büyük bahçenin ucundaki dedelerinden kalan eski toprak damlı eve yerleştiler. Anasına göre oğlunun dayılarının himayesinde olması gerekiyordu, en azından şehirdeki gibi suça bulaşmayacaktı. Aynı şekilde Paşa’nın da anasından yana gönlü rahattı, işe gittiğinde gözü arkada kalmıyor, kıskançlık krizine girmiyordu. Paşa’nın anası ve bacıları kocaman avluda dayılarının himayesinde güvendeydi. Ne var ki geçim sıkıntısı burada da yakalarını bırakmadı. Paşa, köydeki kaynakçı atölyesinde çalışarak ailenin geçimini kıt kanaat sağlıyordu.

Köydeki evleri göç yolu üzerindeydi, ilkbaharda sürüler yaylaya giderken bu yoldan geçiyordu. Çobanlar kapıya gelip anasından su istiyorlardı. Köy iki mahalleden oluşuyordu. Aşağı mahalleden evli çoluk çocuklu bir çoban Paşa’nın anasını görmüş beğenmişti. Yaş olarak da anasından çok büyüktü. Kısa sürede işin kokusu çıktı. Dedikoduları aldı yürüdü, civar köylerden duyulur oldu. Paşa’nın dayıları bacılarını çok dövdüler, günlerce gözetim altında tuttular olmadı evden atmakla tehdit ettiler olmadı, ne ettilerse söz geçiremediler. Dayıları çobanı yakalayıp ölesiye dövdüler, o yüzden iki mahalle arasında husumet başladı. Aylarca süren kavgalar oldu.

Paşa konuşulanlara bakarak anasına düşman olmuştu, dayıları gibi onunla pek konuşmuyor konuşunca da asla gözlerine bakmıyordu. Babasının öldüğü ilk zamanlar anasının dizinde çok ağlamıştı. O zamanlar anasına söz vermişti, ne pahasına olursa olsun onu koruyacaktı. Anasının adı aşağı mahalleden bir çobanla çıktığından beridir kuduruyor, geceleri uyuyamıyordu. Anasını boğmak istiyor ama yapamıyor o yüzden de anasından nefret ediyordu. Her gece uyumadan önce bütün cesaretini toplayıp büyük kanlı hayaller kuruyor, hayalinde anasını ve çobanı gözünü kırpmadan öldürüyordu hatta çobanın kendi yaşıtı olan oğlunu, okulda beraber okuduğu Ali’yi de öldürüyordu. Ali okulda herkesin içinde onun yüzüne bakıp anasıyla ilgili kötü kötü laflar ediyordu. Ali’nin anası onu Paşa’ya karşı dolduruyordu, anasına küfür ettiriyordu. Paşa, Ali ile kavgaları yüzünden okulu bırakmıştı. Bir defasında Ali’nin boğazına yapışmış öğretmeni olmasa onu boğacaktı, parmaklarının izi bir hafta Ali’nin boğazında durmuştu. Akşam yatağa uzanınca çok kararlı oluyor, öcünü almak için aklında planlar kuruyordu, sabah uyandığında akşamki cesaretinden eser kalmıyordu, aldığı bütün kararlardan vazgeçiyordu. Kurduğu hayaller bile eski bir zamanda yaşanmış düşler gibi geliyordu.

Paşa çalıştığı kaynakçı atölyesinden çıkmış eve dönerken yolda Halim dayısına rastladı. Halim dayısı zayıflamış gözleri biraz daha çukura kaçmış, çok kederli bakıyordu. Dalyan gibi uzun boyu yürürken iki büklüm oluyordu. Sanki bu yıl daha da yaşlanmıştı. Paşa, dayısının eline eğilip öptü. Halim dayısı da onu alnından öptü. Dayısı, Paşa’yı alıp köyün kahvesine oturdular. Dosta düşmana karşı, fitne fesat yuvası köye karşı saatlerce köy meydanında çay ocağında oturdular. Çaylar geldi, uzun süre konuşmadan çay içtiler. Vakit geç oldu ayrıldılar. Paşa oradan ayrılırken kafası çok karışıktı. Dayısının kendisine söylemek istediği şeyleri çok iyi biliyordu. Dayısı ile otururken Allah’a yalvarıp durmuştu, anası ile ilgili dedikoduları açmasın diye dayısının gözlerine bakmamıştı. Zaten canı burnundaydı, namusunu korumaya gücü yetmiyordu, dünyanın yükü bütün acımasızlığıyla omuzlarına binmişti. Dedikoduları şimdi de dayısının ağzından duymak istemiyordu. Köylüler rüyada birer köpek donunda onu diri diri kemirip yiyorlardı, Paşa, rüyasında köpeklerden kaçarken hep bir uçurumdan düşüyordu, yüzü gözü kanıyor, kolu kanadı kırılıyordu. Gecenin bir vakti bağırarak uyanıyordu. Köpek sürüsü, alaca, simsiyah, benekli, kırmızı, kirli beyaz, ağzı kana değmiş köpek sürüsü onu nereye gitse arayıp buluyordu. Kan emici köpek sürüsü her gün onun rüyasına giriyordu. Paşa o yüzden köyün içine çıkamıyor meydanda çay ocağında oturamıyordu. Köylüler onu nerde yakalasalar Allah rahmet eylesin Teymur iyi adamdı. Bu onun günü değildi. Karısı bir kötü çobanla oynaştı, bu onun günü değildi, yetimleri bu kaynayan bataklıkta sivrisineğe yem oldu. Bir karış boyu ile bu çocuk Teymur’un namusunu temizleyemez ki diyorlardı.

Paşa ince uzun bir çocuktu, üflesen düşecekti, burnu babasınınki gibi kemerli, sırf yüzüne bakınca tıpkı rahmetli Teymur dersin. Saçları güneşte yanmış, mısır püskülü gibi kıvırcık, gömleğin yakasının altından görünen teni Fatma’ya çekmiş bembeyaz, Fatma’nın bütün ailesi insan güzeli, kar beyazı vücutları vardı. Paşa’nın yaz boyu bataklıkta inek otlatmaktan elmacık kemikleri üstündeki derisi yanmış, kabuk bağlamış, dudakları çatlamış hep bir damla kan dudağının kenarında duruyor, üstü siyah kabuk bağlamış, bazen kabuk bir şeye takılıp kopuyor, dudağı yeniden kanıyordu.
Paşa’nın elinden bir şey gelmiyordu. Kan görünce özellikle son zamanlarda kan görünce öldürmesi gereken çobanı hatırlayarak bayılacak gibi oluyordu. Bazen öyle bir bunalıyordu ki doğduğu güne lanet ediyordu. Bir sabah dayısı onu kaynakçıya varmadan yolda karşıladı, alıp arazide gezintiye çıktılar, dayı yeğen uzun uzun tarla sınırlarında yürüdüler. Sulama kanalı boylarında, ılgın çalıları içinde, sazlıklarda yürüdüler, söğüt ağaçlarının gölgesinde oturdular kalktılar yine yürürdüler yine oturdular. O gün dayısı ona İran’dan getirttiği bir tabanca vermişti, namusunu temizlemenin zamanı geldi demişti. Paşa uzun zamandır beklediği belayı bu gün kucağında bulmuştu. Kaçacağı bir delik yoktu. Ömründe silahla işi olmamıştı, daha çocuk yaşta elinde tabanca ile eve döndü.

Paşa tabancadan korkuyordu, onu babasından kalan omuzları sarkan ceketinin yan cebine saklıyordu. Tabanca ağır olduğundan yürürken yanından sarkıyordu. Düşmesin diye eliyle sarkan ceketini ve içindeki tabancayı beraber sıkıca tutuyordu. Sokakta, tarlada, çalıştığı kaynak atölyesinde herkes onun tabanca taşıdığını, anasını baştan çıkaran adamı öldüreceğini biliyordu. Paşa zaman kazanmak için oyalanıyor, çobanın peşine düşmemek için çeşitli bahaneler uyduruyordu. Köylülerin yaptığı dedikoduları, dayı çocuklarının kışkırtmalarını duymazdan geliyordu. Komşular onun yüzüne bakıp kızgınlıkla yere tükürüyor, peşinden ağza alınmadık laflar ediyorlardı. Fatma genç bir kız iken köyde çok talibi çıkmıştı. Allah’ın takdiri, kaderi Fatma’yı İran sınırındaki kaçakçılığı ile meşhur bir köye gelin etmişti. Teymur getirdiği kaçak mallarını köy köy dolaşıp satarken Fatma’yı görmüş beğenmişti. Teymur’un İran’dan getirdiği eşsiz güzellikteki hediyeler onun gözlerini kör etmişti. Şimdi Fatma genç yaşında dul kalmış köye geri dönmüştü. Fatma’nın halen güzelliği dillere destandı. Teymur’un altı aylık yassını bitirdikten sonra yine eskisi gibi hep beyaz giyiniyordu. Bembeyaz giysileri ve güzelliğiyle herkesin dikkatini çekiyordu. Köyün erkekleri belki de Fatma kendilerine varmadığı için kendilerine yar olmadığı için ona kinlenmişlerdi. Madem kaçacaktı fakir bir çobana niye kaçtı diye hayıflanıyorlardı. Aslında köylüler çobanı kıskanıyorlardı o yüzden de Paşa’nın onu vurmasını istiyorlardı. Fatma halen genç ve güzeldi, her erkek onu almak isterdi. Bazı insanlar da biz öldüğümüzde karılarımız tıpkı onun gibi çocukları duvar dibinde bırakıp oynaşına kaçacak diye bu olay onlara örnek olacak diye korkuyorlardı. O yüzden de Paşa’nın hem anasını hem de çobanı öldürmesini istiyorlardı. Onu çok kışkırtıyorlardı. Buna kılıf bulmak için de Paşa’yı töreye karşı gelmekle, namussuzlukla, kavatlıkla, babasının hatırasına sahip çıkmamakla suçluyorlardı.
Paşa’nın anası geceleri çocukları uyutup evin yanındaki sazlıkta dostuyla buluşuyormuş. Köylülere göre Paşa olup biten her şeyin farkındaymış. Dedikodular artıkça Paşa köyün içine çıkmaya utanıyor, iyice içine kapanıyordu. Dayısı ona bir tabanca vermiş adamı öldürmesini istemişti. Bir gece kardeşleri uyuduktan sonra anasının sessizce kapıdan çıkıp kanal boyundaki sazlığa girdiğini gördü. Paşa gizlice peşine düştü, kamış hışırtısından korktuğu için fazla gidemedi. Köyde anlatılan domuzların parçaladığı insan hikâyeleri aklına geldikçe ödü kopuyordu. Derin sazlıklara girmeden ay ışığının aydınlattığı yerlerde dolanmış, anası ile çobanı yakalamamak için dua etmişti. Adam öldürmekten çok korkuyordu. Geceleri ayakları çamura bata bata kamışların etrafında dolaşarak Şamil’in izini sürüyordu. Sağ eli sarkmış ceketin cebinde kararsız bir hayalet gibi dolanıp duruyordu. Bu ürkek, kendini oyalayan, kendini kandıran takip uzun zaman kararsızlık içinde böyle devam etti.

Paşa’nın o geceye dair hatırladığı, kulağından hiç çıkmayan kardeşlerinin hep bir ağızdan ağlama sesleriydi. Kendisi hiç ağlamamıştı öylece durmuştu, avluda ay ışığında karşı yamacın gölgesinin düştüğü evlerinin önündeki düzlüğün başında, karanlığa doğru, dağın gölgesinin kararttığı yere doğru bakıyordu, bir kaya gibi sert ve dimdikti. Anası biraz önce o karanlığa karışıp gitmişti. Paşa’nın sağ eli sarkan ceketinin cebini sıkı sıkı tutuyordu. Paşa o gece adeta büyüdü evin babası oldu. Siyah köpeği karanlığa doğru kesik kesik havlıyor, dağlarda bir çoban köpeği de aynı aralıklarla havlayarak karşılık veriyordu. Ay, Ağrı Dağı üzerinden alçalıp batmak üzereydi ve dağın gölgesi birazdan bütün köyü içine alıp karartacaktı. Paşa’nın anası ile çoban bu karanlığa karışıp gideceklerdi. Paşa, karanlığa doğru bakarken karışık duygular içindeydi, anasına karşı nefret ve sevgiyi aklında nöbetleşe yaşıyordu. Anasının kaçtığı adamı asla affetmeyecekti. Kardeşleri ağladıkça onun duyguları hemen değişiyor anasına olan sevgisi aniden nefrete dönüşüyordu, şimdi onu öldürmek istiyordu, gecenin içinde kardeşlerinin sesi az dinince bu sefer anasına karşı az biraz sevgi ve özlem duyuyor, kaya gibi yüzü azıcık yumuşar gibi oluyordu. Kardeşleri uzun zaman böyle geceleri yatağa aç girince, açlıktan yatamayınca hep böyle ağlayacaklardı, bu zaman aralığı uzadıkça onun anasına olan sevgisi de o ölçüde sönüp nefrete dönüşecekti.

Dayısı silahı verdiği gün ondan ikisini de öldürmesini istemişti. O da sadece evet manasında başını sallamıştı. Paşa aslında anasını öldürmek istemiyordu, bu konuda uzun zaman karar verememiş, amansız gelgitler yaşamıştı. Anasının kaçtığı gece epey izlerini sürmüştü. Sazlıkların içinde iki el kurşun sıkmış, küfürler savurmuştu. Fakat onları yakalamak da istememişti. Aslında anasının kaçıp ölümden kurtulmasına sevinmişti. Ama ilerde çobanı kesin öldürecek, namusunu temizleyecekti. Köyde herkes Paşa’nın anasının kaçmasına göz yumduğunu biliyordu. İnsanlar onun öç alması gerektiğini, anasını ve onun kaçtığı adamı öldürmesi gerektiğini söylüyorlardı. Paşa yine kulaklarını konuşulanlara kapatmış adeta sağır rolü oynuyordu.

Yazın, Iğdır ovasında hava çok sıcak olduğundan imkânı olan herkes yaylaya çıkıyordu. Paşa ve kardeşleri de dayısıyla beraber yaylaya gittiler. Anasının kaçtığı adamın da onlara yakın bir yaylada olduğunu duymuştu. Dedikodular yaylada da onun yakasını bırakmadı. Konuşulanlara bakılırsa; Paşa, namusunu temizleyemezmiş, Halim dayısı kederinden yataklara düşmüş, herkes ondan umudunu kesmiş, Paşa korkağın biriymiş. Paşa obada duramıyordu, sabah erkenden çıkıyor, karanlık çökünceye kadar kekik kokulu dağlarda dolanıyordu. Elinden gelse her şeyi geride bırakıp, İstanbul’a kaçacaktı, anasını, çobanı, çobanın oğlu Ali’yi, tek dayanağı olan Halim dayısını ve Seydo Tepesini geride bırakıp gidecekti. Ama kaçmayı da beceremiyordu. Yaylaya gelirken otogarda Halim dayısını atlatarak sırra kadem basıp gitmek istedi, peronda bekleyen üzerinde Ağrı İstanbul seferi yazan otobüsün önünde uzun uzun beklemiş ama biraz sonra utanıp kararından caymıştı.

Sinek Yaylası, çevresinde sıra dağların olduğu geniş, uçsuz bucaksız bir düzlükten oluşuyordu. Ovanın çevresindeki karlı dağlardan akarsular iniyor, akarsular düzde salınarak akıyor kıvrım yerlerinde derin yarlar kazıyordu. Dört bir yandan gelen sular salına salına ovanın ortasında toplanıyor büyük bir göl oluşturuyordu. Düzdeki bu akarsulardan ilkbaharda sürüyü geçirmek çok zor oluyordu, çobanlar el ele veriyor sürünün geçtiği yerin alt tarafında göbeklerine kadar gelen soğuk suda bekleyerek akıntıya kapılan kuzuları kurtarıyorlardı. Gölün etrafındaki bataklıkta yazın binlerce inek otlanıyordu. Bataklığın üzerinde bulut gibi ak balıkçıllar, leylekler, martılar sürüler halinde inip kalkıyordu. Sazlıkta otlanan sığırların sırtına konmuş beyaz kuşlar onlarla beraber oradan oraya dolanıyordu. Beyaz kuşlar uzaktan Paşa’ya anasını hatırlatıyordu. Hemen her gün öğle sonrası gölün tam orta yerinde siyah bir bulut peydahlanıyor, akşama doğru hava bozup yağmura dönüyordu. Bataktaki inekler arkasını yağmura verip hava dininceye kadar sırtındaki beyaz kuşlarla beraber bekliyorlardı. Seydo Tepesine yayılmış keçiler yağmur dolu başladı mı kuyruklarını kısıp obadaki çadırların eteklerine sığınmak üzere kaçıyorlardı. Keçilerle beraber kaçıp düzdeki anasının çadırına, anasının eteğine sığınma fikri gelip Paşa’nın aklını yokluyordu. Koyun sürüleri yüksek dağlarda otlanır gündüz obaya sağıma inerdi. Yazın bu düzlüklerde binlerce çadır kuruluyor, bütün obaların yerleri yüzyıllardır bellidir, bu çadır yerleri bazen kavgalara sebep olur. Bazı obaların arasında amansız kan davaları halen sürüyor. Kaybolan bir koyunu düzlükteki obaların sürüleri içinde arayıp bulmak bazen haftalar alıyor. Düzlüğün ortasına doğru, Kösedağ tarafından bir dağ sokulur, uzaktan bakınca bu dağ, gölün üzerinde kocaman, Nuh’un gemisi gibi durur. Bu dağın ucunda gölün en yakınında yükselen sivri Seydo Tepesi vardır. İnsanlar bu tepeye tırmanıp dürbün ile üzerinde sislerin kaynaştığı bataklıkta kaybolan ineklerini arar. Seydo Tepesinde eski devirlere ait kilise ve kale izleri duruyor. Seydo Tepesinde Rus harbinden kalma şehitlikler vardır. Burası herkesin bildiği mübarek bir ziyaret yeridir. Bir sanrısı olan bir illeti olan buradan sapasağlam ayrılır. Burada yapılan dualar Allah’tan kabul görür. İran’dan, Turan’dan ta uzak diyarlardan buraya medet için insanlar gelir. Yaz kış burada bir mağarada yaşayan yaşlı münzevi bir derviş, bir hekim yaşar. Gece ocağın önünde sönmeyen sürekli yanan bir ateş görülür. İlkbaharda kadınlar Seydo Tepesine çıkıp hep beraber dualar okur. Ocakta adaklar adanır, kurbanlar kesilir.
Paşa komşu obanın yakınındaki Seydo Tepesinde kayalıklarda saklanıp Şamil’in yolunu gözlüyordu. Bazen onu çok yakınından geçerken görüyordu. Eli ceketin cebinde bekliyordu. Cesaretini toplayıp tabancayı doğrultamıyor, işi başka bir sefere bırakıyordu. Bu tedirginlik hali haftalardır böyle sürüyordu. Her gün öğleye doğru çoban sürüyü düze indiriyor, obanın önüne sürüyor, ehil koyunlar kendiliğinden ayrılıp sahiplerinin çadırının önünde birikiyor, sonra yatıp geviş getiriyordu. Herkes kendi koyunlarını beriden geçirip sağıyordu, bu işler saatler sürüyordu. Sağım işinden sonra çoban kıl çadırında uykuya dalıyordu. Akşam çoban sürüyü alıp dağlara doğru uzaklaşıncaya kadar Paşa pusuda bekliyordu. Pusudayken acıkmak susamak nedir bilmiyordu, iyice zayıflamış, boynu uzamış, avurtları çökmüştü, bu hali ile insanlıktan çıkmış sanki bir düş alemindeydi. Heybesinde getirdiği ekmeğe değmeden akşam olduğu gibi geri götürüyordu. Her gece düşmanını nasıl vuracağını düşünüyor, hayallere dalıyordu. Ertesi gün ayakları onu yine anasına yakın bu kayalıktaki mevziisine getiriyordu. Paşa’yı en çok kızdıran, düşmanını öldürmeye sevk eden şey belki de çobanın onu adam yerine koymaması, ondan korkmuyor olmasıydı. Köylü hep bir olmuş gibi Paşa’nın şuncacık çocuk olduğunu, öcünü alamayacağını söylüyordu. Onun ikircikli ve ürkek halinden dolayı artık kimse onun öcünü alaçığına inanmıyordu. Paşa ise hep plan yapıyordu. Çobanı vurunca hemen kaçacak en yakındaki köye varacak gece o köyün yakınında biçilmiş ot yığınlarının altına girip saklanacaktı. Yaylaya geldiklerinde Halim dayısıyla o köyde minibüsten inmiş, gece muhtarın evine misafir olmuşlardı. Ertesi gün yürüyerek obaya gelmişlerdi, Paşa bu köyleri avucunun içi gibi biliyordu. Sabah köy minibüsüne binip şehre oradan da otobüs ile İstanbul’a kaçacaktı. Amcalarının yanına gidip onların himayesinde saklanacaktı. Amcaları şimdi çok zengin olmuşlardı. Amcaları belalı kanlı insanlardı, bütün İstanbul onlardan sakınırdı, onların yanında kimse kendisine ilişemezdi. Hayatında görmediği İstanbul’u düşleyerek yatıyordu. Her gün rüyasında İstanbul’a gidiyordu. Namusunu temizlediği için amcaları onu bir kahraman gibi karşılayacak, sırtını sıvazlayıp bağırlarına basacaklardı.

Paşa Doğubayazıt’ta iken İran yolunda su ayran satıyordu. Bir gün yaşlı adamın biri kamyonun altında kalmış ölmüştü. Yaşlı adamın ekmek torbası bir yana bastonu başka bir yana uçmuştu. Adamın aksakallı yüzü kan içindeydi, boğazından oluk oluk kan akmıştı. Amcası kurban keserken ki gibi kan akmış, yolun karşı tarafına kadar asfaltın üstende iz yapıp gitmişti. Kan kokusuna hemen bir köpek peydahlanmıştı. İnsanlar bir taraftan adamı çekiyor bir taraftan köpeği kovuyorlardı. Paşa bir daha İran yoluna çıkamamıştı. Halim dayısı ona tabanca verdiğinden beridir rüyasına asfalttaki o adam giriyor. Paşa kayalıkta, çobanın kanının kurumuş dere ağzında kumların üzerinde bir iz yaparak akacağını hayal ederken gözleri kararıyor elleri terliyordu. Güneş tepesinde kızdırırken o obayı gözlüyor, çobanın kayalıklara doğru gelmesini bekliyordu. Onca kadının içinde anasını beyaz elbisesinden hemen tanıyordu. Anası kadınların en güzeliydi. Bazen beyaz elbisesi içinde anasını başkasının çadırı etrafında dolanırken, kovayla su taşırken, koyun sağarken, başka çocuklara analık ederken görüyor, oracıkta kudümü kesiliyor, dizlerinin bağı çözülüyordu. Şimdi köylülere hak veriyor, kendinden nefret ediyordu. Anasının sesini uzaktan duyunca bütün planları alt üst oluyor, anasını ne kadar özlediğini anlıyor aynı anda kendilerini bırakıp gittiği için ondan nefret ediyordu. Anası artık onun için bir yabancı hem de kanlı bir düşmandı. Anasını gördüğü anda kolları yanlarına düşüyor, kararından oracıkta cayıyordu. Öyle zamanlarda kayalıktan çıkıp eve geri gidiyordu, bir hafta kendine gelemiyordu. Paşa’nın pusu kurduğu ilk zamanlar Seydo Tepesi müthiş bir yeşildeydi, etraf çiçek kokuyordu. Neşeli kuş sesleri insanı imrendiriyordu. Bu gün baktığında yaz yarılanmış, etraf bozarmış, dağların gerçek yüzü kendini göstermiş, Seydo Tepesi bu hali ile kışa hazırlanıyor ve insanı tarifi olmayan bir hüzne boğuyordu. Paşa kayalıkta hayallere dalmış beklerken yakınına kadar sokulup otlanan keçileri fark etti, çeşit çeşit, rengârenk keçiler, beyaz, siyah, gök mavisi keçiler, boyunları çıngıraklı keçiler yakınına kadar gelmiş otlanıyorlardı. Çıngırak sesleri ile babasının İran sınırındaki köyünü eski bir masal gibi hatırladı. Babasının iyi bir kaçakçı olduğu, zengin oldukları zamanları hatırladı. Yaylada tasasız kuzu otlattığı zamanları o güzel zamanları hatırladı. Sonra yetim kalmış, el kapısındaki üç kız kardeşini hatırladı. Kötü kaderine üzüldü, babasını o heybetli kemer burunlu, kartal bakışlı babasını hatırladı. Babası mayına basmasaydı ya, şimdi babası yaşasaydı, güzeller güzeli anası başkasının çadırında başkasının çocuğunu emzirir miydi? Elbette namus borcunu ödeyecekti, hem de gözünü kırpmadan Şamil itini gebertecekti. Şimdi herkese özellikle dayısına hak veriyordu. Biraz sonra keçileri götürmek üzere çoban obadan çıkıp geldi. Eyvah Şamil çadırdan çıkmış geliyordu, hem de üzerine doğru geliyordu. Her şey bir anda gelişti, çoban yaklaştıkça Paşa panikledi. Kalbi ağzından çıkarcasına çarpıp vurmaya başladı. Günlerdir beklediği halde çok hazırlıksız yakalandığını fark etti, az daha yine kararından cayacaktı. Tabancayı çıkarmadan ileriye doğrulttu. Amcası öyle tembihlemişti, demir parlamasın, yerini belli etmesin diye. Paşa yerinde duramıyor, saklandığı taşın arkasında zayıf dizleri üzerine çökmüş kıvranıp duruyordu. Çoban adım adım yaklaşırken onun korkusu katlanarak artıyordu, gözleri karardı, bayılacak gibi oldu. Ne yaptığını bilmiyordu, bir ara sebepsiz kayaların arasındaki yerini değiştirdi. Şimdi düşmanı ile aralarında birkaç metrelik mesafe kalmıştı. Aralarında baharda akan yazın kuruyan eski bir dere ağzı vardı. Kumlar su akarken nasıl sürüklenmişse öyle oluk oluk duruyordu. Çobanın kocaman ayakları altında ezilen kuru otların çatırtısını duyuyordu. Ortalığı kuru kekik kokusu aldı. Paşa, eli ceketin cebinde tetikte bekliyordu. Sadece bekliyordu, hayatının en zor işiydi bu beklemek, düşmanın karşısında bir şey yapmadan beklemek. Aylardır beklediği Şamil şimdi karşısındaydı, uzun boylu, geniş omuzlu, siyah bıyıklı yanık yüzü ile dev gibi bir adam kendisine doğru adım adım yaklaşıyordu. Paşa günlerce tasarladığı halde çok telaşlanmış, planlarını unutmuş, eli ayağı birbirine dolaşıyordu.

Şamil uzun zammadır Paşa’nın onu takip ettiğini biliyordu. Fakat bu çocuğun nasıl bir ödlek olduğunu iyi biliyordu. Anasını kaçırdığı gece, sazlıkta, gündüz gibi ay ışığında, önünden geçmiş gitmişlerdi, siyah köpeği saldırıp duruyordu, çocuğun eli tabancaya varamamıştı. Hem ona göre çocuk anasına kıyamazdı ki, herkes onun anasına nasıl düşkün bir süt kuzusu olduğunu biliyordu. Bugün anası onu çağırsa koşup dizinde ağlayacaktı. Çoban o yüzden de hiç endişe etmemiş, tedbir almamıştı. Bazen komşuları Paşa’yı Seydo Tepesinde, ziyaretteki kayalıklarda gördüklerini söyleseler de çoban kulak asmamıştı. Şamil, çocuğun olduğu kayalığa bakınca bir anda onunla göz göze geldi. Şamil çok şaşırmış gözükmüyordu. İkisi karşılıklı kıpırtısız duruyorlardı. Şamil, çocuktaki tedirginliği hemen anladı, çocuğun bu paniklemiş hali onu korkuttu. İlk defa Paşa’yı bu kadar yakından görmüştü. Paşa boy atmış, bıyıkları terlemişti. Paşa’nın sırtında yağmurda güneşte bozarmış, kendisine büyük gelen gri ceketi eskimiş, nerdeyse lime lime dökülüyordu. Bu hali ile vahşi bir hayvan donuna girmiş Paşa’nın delici bakışları insanı korkutuyordu. Çoban, Paşa’nın sağ elinin ceketin cebinde kendisine doğrulduğunu görünce durdu, geri dönmek istedi, bir an kendine yediremedi, bir çocuk karşısında geri adım atmak istemedi. Fakat ilk defa Paşa’yı ciddiye alması gerektiğini anladı. Gelinen noktada iş işten geçmişti, bir kere tuzağa düşmüştü.

Paşa, düşmanı ile göz göze gelince korktu, panikledi, bütün planları alt üst oldu, gözleri karardı, tek el silah sesi ile irkilip sırt üstü kayaların arasına düştü. Patlamayla beraber Şamil devrilip koca bir kaya gibi kuru dere yatağına yuvarladı, Paşa’nın saklandığı kayanın dinine kadar geldi, ağız üstü kumlara kapaklanmış, bir eli ile kan fışkıran göğsünü bastırıyor diğer eli ile taşlara tutunarak kalkmaya çalışıyordu, şaşkınlık içinde kocaman açılmış gözleri kayaların arasında Paşa’yı arıyordu. Suyun oyduğu toprak yarda nafile kendini korumaya çalışıyordu. Kurumuş deredeki kumlar su gibi kan içiyordu.
Mustafa Alagöz

Paylaş:
3 Beğeni
(c) Bu yazının her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazının izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Yazıyı Değerlendirin
 
Namus borcu Yazısına Yorum Yap
Okuduğunuz Namus borcu yazı ile ilgili düşüncelerinizi diğer okuyucular ile paylaşmak ister misiniz?
Namus Borcu yazısına yorum yapabilmek için üye olmalısınız.

Üyelik Girişi Yap Üye Ol
Yorumlar
Bu şiire henüz yorum yazılmamış.
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Üyelik
Giriş paneli

Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL