Aşk köprü kurmaktır. insanlar köprü kuracaklarına, duvar ördükleri için yalnız kalırlar. newton
Erdem Öztürk
Erdem Öztürk

eylem

Yorum

eylem

( 1 kişi )

1

Yorum

3

Beğeni

5,0

Puan

40

Okunma

eylem


İKİ AYRI KAPININ ÇOCUĞU


Benim iki evim var.

Büyükler buna bazen “şans” diyor.

İki odan olur, iki yatağın, iki dolabın, iki ayrı evde bırakılmış iki ayrı hayatın…

Sanki insanın kalbi de ikiye bölününce hiçbir şey olmuyormuş gibi.

Ben artık ikisine birden ev diyemiyorum.

Biri annemin kapısı.

Diğeri babamın.

İkisi de başka türlü açılıyor.

Annemin kapısında anahtarı çevirirken içimden bir ses susmam gerektiğini söylüyor.

Babamın kapısında ise birazdan soruların başlayacağını biliyorum.

Bu yüzden bazen kapılar açılmadan önce insan yorulabiliyor.

Pazar akşamlarını hiç sevmiyorum.

Çantam hazırlanıyor.

Telefonum şarj ediliyor.

Okul kıyafetlerim katlanıyor.

Kitaplarım bir evden diğerine taşınıyor.

Ben de onların arasına sıkıştırılıyorum.

Sanki yolculuğa çıkmıyorum da, bir yerden sökülüp başka bir yere dikilmeye çalışılan küçük bir ağaç oluyorum.

Köklerim iki ayrı toprakta kalıyor.

Hangisine su verilse öbürü kuruyor gibi geliyor.

Arabaya bindiğimde camdan dışarı bakıyorum.

Aynı sokaklar geçiyor.

Aynı ışıklar yanıyor.

Aynı insanlar evlerine dönüyor.

Sadece benim döndüğüm yer değişiyor.

Bazen düşünüyorum:

İnsan gerçekten nereye döner?

Yatağının olduğu yere mi?

Eşyalarının bulunduğu yere mi?

Yoksa kendisine soru sorulmadan oturabildiği yere mi?

Ben bunun cevabını bilmiyorum.

Ben güzel sanatlar lisesinde okuyorum.

Okulda çizgiler, gölgeler, sesler ve susmalar üzerine düşünüyoruz.

Öğretmenimiz bazen bir resimdeki boşluğun da resmin parçası olduğunu söylüyor.

Ben bunu herkesten iyi anlıyorum.

Çünkü bizim evlerde en çok boşluk var.

Duvarlarda değil.

İnsanların arasında.

Okuldan geldiğimde çoğu zaman odama geçiyorum.

Onu dikkatlice çıkarıyorum.

Kucağıma aldığımda içimdeki dağınıklık biraz olsun yerli yerine geliyor.

Yanağımı ahşabına yaslıyorum.

Yayı elime alıyorum.

Tellerden çıkan ilk ses, gün boyunca içimde biriken her şeyi benden önce söylüyor.

O bana soru sormuyor.

Kimseyi merak etmiyor.

Annemin nereye gittiğini sormuyor.

Kiminle konuştuğunu öğrenmek istemiyor.

Telefonuna kimin mesaj attığını da.

Sadece sesimi taşıyor.

Belki bu yüzden ona bu kadar güveniyorum.

Çünkü bazen insanı en iyi anlayan şey, hiçbir şey sormayandır.

Babamı çok seviyorum.

Bunu söylerken hiç düşünmüyorum bile.

Çünkü onu gerçekten çok seviyorum.

Sesini duyunca hâlâ içim yumuşuyor.

Bir resmim beğenildiğinde ilk onun görmesini istiyorum.

Bir parçada zor bir yeri başardığımda, onun gururlanacağını düşünüyorum.

Bazen yanında yürürken kendimi güvende hissediyorum.

Elimi omzuma koyduğunda, dünyanın hala düzeltilebilecek bir yer olduğuna inanıyorum.

Ama telefon çaldığında içimde başka bir şey oluyor.

Çünkü konuşmanın nasıl ilerleyeceğini artık biliyorum.

Önce beni soruyor.

“Nasılsın kızım?”

“Okul nasıl gidiyor?”

“Derslerin iyi mi?”

Ben cevap veriyorum.

Ama sonra konuşma yavaşça benden uzaklaşıyor.

“Annen bugün evde miydi?”

“Bir yere gitti mi?”

“Yanına biri geldi mi?”

“Telefonla kiminle konuşuyordu?”

“Geç mi geldi?”

“Bir şey anlattı mı?”

“Sen bir şey fark ettin mi?”

Babam beni arıyor.

Ama bazen konuştuğumuz kişi ben olmuyorum.

Annem oluyor.

Ben sadece aradaki ses oluyorum.

İlk zamanlar cevap veriyordum.

Çünkü babam üzülmesin istiyordum.

Çünkü ona bir şey söylemezsem benden uzaklaşacakmış gibi geliyordu.

Çünkü sesindeki o kırgınlığı duyduğumda kendimi suçlu hissediyordum.

Sonra anneme bakıyordum.

Onun da yüzünde başka bir yorgunluk vardı.

O zaman söylediklerimin yanlış yere gidebileceğini düşünüyordum.

Doğruyu söylesem annemi ele vermişim gibi oluyordu.

Susarsam babama yalan söylüyormuşum gibi.

Oysa ben kimseye yalan söylemek istemiyordum.

Kimseyi de ele vermek istemiyordum.

Ben sadece çocuk olmak istiyordum.

Ama büyükler bazen çocukları çocuk olarak görmüyor.

Onları küçük bir pencere sanıyorlar.

Öbür evin içine açılan bir pencere.

Perdesini aralayıp bakmak istiyorlar.

Ne olmuş, kim gelmiş, kim gitmiş, kim ne söylemiş…

Kimse o pencerenin de üşüdüğünü düşünmüyor.

Babamın soruları bitmedikçe içimdeki cevaplar azalıyor.

Artık bazen “Bilmiyorum,” diyorum.

Bildiğim halde.

Bazen “Görmedim,” diyorum.

Gördüğüm halde.

Sonra buna da üzülüyorum.

Çünkü babama yalan söylemek istemiyorum.

Ama annemin hayatını da taşımak istemiyorum.

On dört yaşındayım.

Bir yetişkinin özel hayatını ezberlemek, sonra başka bir yetişkine anlatmak istemiyorum.

Kimin eve geldiğini, kimin aradığını, kimin ne kadar kaldığını bilmek istemiyorum.

Bazen gerçekten hiçbir şey fark etmek istemiyorum.

Ama insan aynı evin içinde yaşayınca bazı şeyleri fark ediyor.

Asıl sorun fark etmek değil.

Asıl sorun, fark ettiklerini taşımak zorunda kalmak.

Babam bazen sesimi duyunca anlıyor yorulduğumu.

“Bir şey mi oldu?” diyor.

İçimden “Oldu,” demek geliyor.

“Ben senin sorularından yoruldum,” demek.

“Beni annemin hayatını anlatmak zorunda bırakma,” demek.

“Beni seviyorsan beni arada bırakma,” demek.

Ama söyleyemiyorum.

Çünkü onu üzmekten korkuyorum.

Çünkü babama kızdığımda bile onu seviyorum.

İnsan en çok sevdiğine söyleyemiyor bazı şeyleri.

Çünkü söylediği anda onun yüzü düşecek sanıyor.

Ben de susuyorum.

Sonra odama gidiyorum.

Kapıyı kapatıyorum.

Onu kucağıma alıyorum.

Yayı tellerin üzerine bırakıyorum.

İlk ses bazen çatlıyor.

Tıpkı benim gibi.

Sonra ikinci ses geliyor.

Daha düzgün.

Üçüncüsü biraz daha derin.

Bir süre sonra odanın içi benim söyleyemediğim cümlelerle doluyor.

Babamı seviyorum.

Ama onun sorularını taşımak istemiyorum.

Annemi seviyorum.

Ama onun sırlarını korumak zorunda kalmak istemiyorum.

İkisini de kaybetmek istemiyorum.

Ama ikisinin arasında kendimi kaybetmekten korkuyorum.

Benim iki evim var.

Birinde annemin hayatı soruluyor.

Diğerinde babamın neden böyle olduğu düşünülüyor.

Ben ise ikisinde de aynı şeyi istiyorum:

Kimsenin hakkında konuşmadan oturabilmek.

Bir akşam boyunca hiçbir şey anlatmamak.

Bir kapıdan içeri girdiğimde öbür kapının hesabını vermemek.

Sadece kızları olmak.

Sadece Eylem olmak.

Ama insan iki ayrı kapının çocuğu olunca, bazen kendi kapısını bulamıyor.




KİMSENİN YANINDA DEĞİLİM



Okulda en çok nefret ettiğim soru şu:

"Annen mi haklı, baban mı?"

Kimse bunu bana doğrudan sormuyor.

Ama bazen insanların yüzü soruyor.

Akrabaların bakışı soruyor.

Komşular soruyor.

Öğretmenler bile bazen farkında olmadan soruyor.

Birinin cümlesinin içine gizleniyor bu soru.

"Bu hafta annenle misin?"

"Baban seni almaya geliyor mu?"

"Hangisinde kalıyorsun?"

Sanki nerede kaldığımı öğrenirlerse, kimi sevdiğimi de anlayacaklar.

Oysa insan aynı anda iki kişiyi de özleyebiliyormuş.

Bunu ben öğrendim.

Annemin evindeyken babamı özlüyorum.

Babamın yanındayken annemi.

İkisinin yanındayken de, hiçbir şey düşünmeden yaşayabildiğim eski günleri.

Bazen arkadaşlarım ders çıkışı plan yapıyor.

Bir kafeye gidiyorlar.

Birlikte gülüyorlar.

Ben ise saate bakıyorum.

Çünkü saat bazen sadece saati göstermiyor.

Kimin evine gideceğimi de gösteriyor.

Hayatım takvimle değil, değişen kapılarla ilerliyor.

Geçen gün okulda aile konulu bir resim çizmemiz istendi.

Herkes aynı kağıda annesini, babasını, kardeşlerini çizdi.

Ben uzun süre kalemi elimde tuttum.

İki ev çizdim.

İki pencere.

İki masa.

İki farklı ışık.

Ortaya ise küçücük bir kız çizdim.

Öğretmen resmime uzun süre baktı.

"Ortadaki kim?" diye sordu.

"Ben."

"Neden bu kadar küçük?"

Omuz silktim.

Çünkü bazen cevap vermek, ağlamaktan daha zor geliyor.

Babamla yürümeyi seviyorum.

Yeşilırmağın kenarında uzun uzun el ele yürümeyi,

Yanında yürürken çocuk olduğumu hatırlıyorum.

Bana simit alıyor.

Saçımı düzeltiyor.

Yolda gördüğü komik şeyleri gösteriyor.

Bazen kahkahasına ben de istemeden gülüyorum.

Sonra telefonu çalıyor.

Yüzü değişiyor.

Konuşması değişiyor.

Sessizliği değişiyor.

Telefon kapanınca bana dönüyor.

Bir süre hiçbir şey söylemiyor.

Sonra yavaşça başlıyor.

"Annen iyi mi?"

"Bir değişiklik var mı?"

"Bir şey söyledi mi?"

Ben başımı eğiyorum.

İçimden geçen tek cümle şu oluyor:

"Lütfen bugün sorma."

Ama bunu hiç söyleyemiyorum.

Çünkü biliyorum.

Babam beni seviyor.

Belki de merak ettiği için soruyor.

Belki de canı acıdığı için.

Belki de cevabını başka türlü bulamadığı için.

Ama bazen insanların acısı, başka birinin omzuna yük olabiliyor.

Ben artık o yükü taşımakta zorlanıyorum.

Annem de bazen susuyor.

Uzun uzun susuyor.

Sessizlik de konuşmak gibi yorabiliyormuş.

Bunu ondan öğrendim.

Mutfakta çay koyarken dalıp gidiyor.

Pencereden dışarı bakıyor.

Ben odadan çıkınca gülümsüyor.

Ama gözleri biraz önce başka bir yerdeymiş gibi oluyor.

Bazen ona sarılmak istiyorum.

Sonra vazgeçiyorum.

Çünkü sarıldığım anda ağlayacakmış gibi hissediyorum.

Ve ben annemin ağladığını görmek istemiyorum.

Babamın da.

İkisinin de güçlü kalmasını istiyorum.

Galiba çocuklar, büyüklerin sandığından daha fazla şey istiyor.

Akşam odama geçiyorum.

Kapıyı kapatıyorum.

O her zamanki yerinde duruyor.

Beni bekliyormuş gibi.

Onu kucağıma alınca sırtımdaki görünmeyen çanta biraz hafifliyor.

İçinde kitap yok.

Defter yok.

İçinde cümleler var.

Sorular var.

Susmalar var.

Çaldıkça odanın içi doluyor.

Ben boşalıyorum.

Keşke insanlar da müzik gibi olsaydı.

Canını acıtan şeyi söylemeden anlatabilseydi.

Geçenlerde aynaya bakarken kendime bir soru sordum.

"Ben kimin tarafındayım?"

Uzun süre cevap veremedim.

Sonra fark ettim.

Ben hiçbir tarafın değilim.

Ben annemin de çocuğuyum.

Babamın da.

Ben onların kavgasının ortasında duran çizgi değilim.

Ben ödül değilim.

Ceza değilim.

Delil değilim.

Haber değilim.

Mesaj değilim.

Ben sadece kızlarıyım.

Bunu söylemek bu kadar zor olmamalı.

İnsan bazen sevdiği iki kişinin arasında kalınca, ikisine de yetişmeye çalışıyor.

Birinin üzülmesini engellersem öbürü üzülüyor.

Öbürünü kırmamaya çalışırsam bu kez diğeri kırılıyor.

Sonunda ikisi de üzülmesin diye uğraşırken, en çok yorulan ben oluyorum.

Kimse bunu görmüyor.

Çünkü çocuklar yorulunca ses çıkarmıyor.

Sessizleşiyor.

Ve insanlar sessizliği, iyilik sanıyor.

Oysa bazen sessizlik, yardım istemenin en sessiz halidir.

O gece uyumadan önce onu yerine bıraktım.

Işığı kapattım.

Karanlıkta tavana bakarken içimden tek bir cümle geçti.

Ne annemin yanında olmak istiyorum.

Ne babamın.

Ben...

Bir gün sadece kendi yanımda olmak istiyorum.




EVDE DOLULUK YOK SADECE SESSİZLİK


Bizim ev kalabalık.

Dışarıdan bakan biri olsa, "Bu evde yalnızlık olmaz." der.

Annem var.

Küçük kardeşim Lina var.

Ağabeyim Aras var.

Bir de uzun zamandır bizimle yaşayan kuzenim Duru.

Aynı sofraya oturuyoruz.

Aynı koridorda yürüyoruz.

Aynı mutfaktan su içiyoruz.

Ama bazen aynı hayatın içinde yaşamıyoruz.

Ev kalabalık olunca ses de çok oluyor sanır insan.

Bizim evde en çok sessizlik konuşuyor.

Lina dokuz yaşında.

Hala oyuncaklarının isimleri var.

Bebekleriyle konuşuyor.

Bazen odasının kapısını kapatıp kendi kendine oyun kuruyor.

Onu izlerken içimden hep aynı şey geçiyor.

Ne olur biraz daha çocuk kal.

Büyüklerin dünyası sana geç ulaşsın.

Çünkü o dünya bir kere kapını çaldı mı, eski oyunlarını bulamıyorsun.

Lina bazen bana sarılıyor.

"Abla, canın sıkkın mı?" diyor.

"Yok."

Yalan söylüyorum.

Çocuklar büyüklerin yalanlarını hemen anlıyor.

Ama inanmış gibi yapıyorlar.

Belki de sevgileri bunu gerektiriyor.

Aras artık çocuk değil.

Ama tam olarak yetişkin de değil.

Evde bozulmuş bir ampul varsa değiştiriyor.

Annem ağır bir poşet taşıyorsa elinden alıyor.

Lina’nın ödevine yardım ediyor.

Benim okul çantam ağırsa hiç ses etmeden omzuna alıyor.

Bazen onu izliyorum.

Kendi yaşını yaşamayı unuttuğunu düşünüyorum.

Bir insanın omuzları, yaşından önce genişleyebiliyormuş.

Duru ise evin en sessiz insanı.

Konuşurken kelimelerini seçiyor.

Sanki herkes biraz kırık olduğu için, cümleleri de incitmemeye çalışıyor.

Çay demlerken mırıldandığı şarkılar var.

Mutfağın camını açıp uzun uzun gökyüzüne baktığı zamanlar...

Bazen onun da bir yerlere gitmek istediğini hissediyorum.

Ama hiçbirimiz gitmiyoruz.

Sadece aynı evin içinde odalarımıza çekiliyoruz.

Akşam yemeğinde herkes masadaydı.

Kaşıkların sesi vardı.

Tabakların sesi vardı.

Televizyon açıktı.

Ama konuşmalar kısa sürüyordu.

Annem,

"Lina, yemeğini bitir."

Aras,

"Ekmeği uzatır mısın?"

Duru,

"Çay koyayım mı?"

Ben...

Ben çoğu zaman hiçbir şey söylemiyorum.

İnsan bazen konuşacak cümle bulamıyor.

Çünkü içinde anlatmaya kalksa sofraya sığmayacak kadar çok şey oluyor.

Yemekten sonra odama geçtim.

Kapıyı kapatmadım.

Koridordan gelen ayak seslerini dinledim.

Lina koşuyordu.

Aras telefonla konuşuyordu.

Duru mutfağı topluyordu.

Annem çamaşır makinesini çalıştırdı.

Ev yaşıyordu.

Ama yine de içimde tuhaf bir boşluk vardı.

Demek ki yalnızlık, evde kaç kişi olduğuyla ilgili değilmiş.

İnsan bazen en kalabalık evde bile kendini tek kişi hissedebiliyormuş.

Onu kucağıma aldım.

Ahşabına yanağımı yasladım.

Bugün hiç çalmak istemiyordum.

Sadece öylece oturmak istedim.

Sessizlik bazen notalardan daha doğru geliyor.

Derken telefonum titredi.

Babam arıyordu.

İçimde küçücük bir telaş dolaştı.

Her defasında aynı şeyi diliyorum.

Bugün sadece beni sorsun.

Bugün okulumu sorsun.

Çaldığım parçayı sorsun.

Sınavımı sorsun.

Bugün sadece "Kızım, seni özledim." desin.

Telefonu açtım.

Sesini duyunca gülümsedim.

Çünkü onu gerçekten özlemiştim.

Bir süre okuldan konuştuk.

Sonra tanıdık bir sessizlik oldu.

O sessizliği artık tanıyorum.

Ardından yine o sorular geldi.

Annem evde miydi?

Bugün dışarı çıktı mı?

Eve gelen oldu mu?

Bir şey dikkatini çekti mi?

Elimde olmadan gözlerimi kapattım.

O sırada koridordan Lina’nın gülüşü geldi.

Aras mutfaktan anneme bir şey sordu.

Duru çay bardaklarını topluyordu.

Ev kendi halinde akıyordu.

Ben ise yine iki yetişkinin arasında, cevap vermeden doğruyu korumaya çalışan küçücük bir yerde duruyordum.

"Babacığım..."

dedim usulca.

"Bilmiyorum."

Aslında bildiğim şey annem değildi.

Bildiğim tek şey şuydu:

Ben artık insanların birbirleri hakkında konuştukları kişi olmak istemiyordum.

Ben sadece babamın kızı olmak istiyordum.

Ve annemin kızı.

Aynı anda.

Bunun neden bu kadar zor olduğunu ise hala anlayamıyordum.



KAPIYI AÇAR AÇMAZ: ANNEN NE DEDİ?


Bizim evin kapısını açınca ilk beni Milka karşılıyor.

Kapının sesini ezberlemiş gibi.

Daha anahtar dönmeden içeriden pati sesleri geliyor.

Sonra kapı aralanıyor.

Burnunu uzatıyor.

Bir kez miyavlıyor.

Sanki "Geç kaldın." diyor.

Çantamı yere bırakıyorum.

Eğilip başını okşuyorum.

İşte günün en güzel karşılaması bu.

Hiç soru yok.

Hiç merak yok.

Hiç hesap yok.

Sadece özlemek.

Milka’nın üç yavrusu var.

Biri sürekli annesinin kuyruğuyla oynuyor.

Biri cesurmuş gibi davranıp birkaç adım atıyor, sonra korkup geri dönüyor.

En küçüğü ise hep annesinin karnına sokuluyor.

Onları izlerken zaman yavaşlıyor.

Keşke insanlar da yavrularını böyle koruyabilse diye düşünüyorum bazen.

Onlardan hiçbir şey istemeden.

Onları birbirlerinin arasına koymadan.



Lina yere uzanmış, yavrulara isim bulmaya çalışıyordu.

"Bu tarçın olsun."

"Bu bulut."

"Bu da fındık."

Her gün isimler değişiyor.

Yavruların umurunda bile değil.

Belki de isimlerden daha önemli şeyler vardır.

Kendini güvende hissetmek gibi.



Duru mutfakta sessizce çay koyuyordu.

Onun sessizliğini uzun zamandır tanıyorum.

Bazı insanlar konuşmayınca rahatlar.

Duru konuşmayınca daha da yalnızlaşıyor.

Bir gün birlikte balkonda otururken bana,

"İnsan alışıyor sanıyor."

demişti.

"Sonra bir gün hiç alışamadığını fark ediyor."

Başka bir şey söylemedi.

Ben de sormadım.

Çünkü bazı cümlelerin devamı olmaz.

Sadece yanında oturulur.

Duru’nun da annesiyle babası ayrı.

Ama onun hikayesi benimkine benzemiyor.

Ben iki tarafa da gidebiliyorum.

O ise uzun zamandır hiçbir tarafa gitmiyor.

Annesi başka bir şehirde.

Babası başka bir hayatın içinde.

İkisi de var.

Ama bazen var olmak, yanında olmak anlamına gelmiyor.

Duru bunu benden önce öğrenmiş.

Belki bu yüzden birbirimize fazla soru sormuyoruz.

İkimiz de biliyoruz.

Bazı yaraların adını koyunca daha çok acıyor.



Annem mutfaktan seslendi.

"Eylem, yemeğe gel."

Sesinde her zamanki yorgunluk vardı.

Yorgun insanların sesi değişiyor.

İnsan bunu büyüyünce değil, üzülünce öğreniyor.

Masaya oturduk.

Milka da sandalyelerin arasında dolaşıyordu.

Yavrular peşinden yürümeye çalışıyordu.

Bir ara en küçüğü annesini kaybettiğini sandı.

Telaşla miyavlamaya başladı.

Milka hemen geri döndü.

Burnuyla ona dokundu.

Sonra yavru yeniden sustu.

O an boğazım düğümlendi.

Bir yavrunun korkusunu, annesinin sadece yanında durması bitirebiliyordu.

İnsanlarda neden bu kadar zor oluyordu?



Yemekten sonra odama geçtim.

Tam onu çıkaracaktım ki telefon çaldı.

Babam.

Gülümsedim.

Gerçekten gülümsedim.

Çünkü onu özlemiştim.

"Canım kızım."

dedi.

"Bugün okul nasıldı?"

Anlattım.

Yeni öğrendiğimiz parçayı anlattım.

Öğretmenimin söylediği güzel bir cümleyi anlattım.

Milka’nın yavrularını anlattım.

Lina’nın onlara her gün yeni isim bulduğunu anlattım.

Babam güldü.

Ben de güldüm.

İşte dedim içimden.

Bugün böyle kalsın.

Lütfen bugün böyle kalsın.

Sonra birkaç saniyelik bir sessizlik oldu.

O sessizliği artık tanıyorum.

Sanki konuşmanın yönü görünmeden değişiyor.

"Annen evde mi?"

İçimde bir şey usulca yere düştü.

"Evet."

"Bugün dışarı çıktı mı?"

"Bilmiyorum."

"Eve gelen oldu mu?"

Sessiz kaldım.

Babam bekledi.

Ben de bekledim.

O anda Milka odama girdi.

Yavaşça yanıma geldi.

Bacağıma sürtündü.

Sonra yatağın üzerine sıçrayıp yavrularından birini diliyle temizlemeye başladı.

Telefon kulağımdaydı.

Gözlerim Milka’daydı.

İçimden sadece bir cümle geçti.

Keşke insanlar da sevdiklerini korurken birbirlerinden bilgi istemek yerine, yanlarında olmayı seçebilseydi.

"Babacığım..."

dedim.

Sesim neredeyse fısıltıydı.

"Ben bunları bilmek istemiyorum."

Telefonun öbür ucunda sessizlik oldu.

Ne kadar sürdüğünü bilmiyorum.

Belki birkaç saniye.

Belki yıllar.

İlk defa bunu söylemiştim.

Kırmadan.

Bağırmadan.

Sadece yorulduğumu duyuracak kadar.

Telefon kapandıktan sonra uzun süre yerimden kalkamadım.

Milka yanıma geldi.

Yavrular da peşinden.

En küçüğü avucumun içine kıvrıldı.

Ben onun sıcacık nefesini hissederken düşündüm.

Bazı canlılar sevgiyi konuşmadan öğretiyor.

İnsanlar ise bazen en çok sevdiklerine, en ağır yükleri fark etmeden bırakıyor.




EVE DÖNMEK İSTEMEMEK


Bazı insanlar eve koşarak gider.

Okul zili çalar çalmaz çantalarını sırtlarına vurup kapıya yönelirler.

Ben bazen okulun bahçesinde biraz daha oyalanıyorum.

Sanki birkaç dakika geç gidersem, evde beni bekleyen düşünceler de geç başlayacakmış gibi.



Güzel sanatlar lisesinin koridorları akşamüstü bambaşka oluyor.

Duvarlarda asılı resimler sessizleşiyor.

Sınıflardan tek tük sesler geliyor.

Bir odadan piyano.

Başka bir odadan keman.

Koridorun sonunda biri şarkı söylüyor.

Ben ise sınıfta kalıp biraz daha onunla vakit geçiriyorum.

Yayını ağır ağır tellerin üzerinde gezdiriyorum.

Notalar boş sınıfta dolaşıyor.

Kimse alkışlamıyor.

Kimse değerlendirmiyor.

O an müzik sadece bana ait oluyor.

Belki de bu yüzden çıkmak istemiyorum.

Çünkü kapıdan çıktığım anda yine iki ayrı dünyanın içine gireceğimi biliyorum.



Öğretmenim bir gün yanıma geldi.

"Bugün eve gitmek istemiyor gibisin."

Şaşırdım.

Hiçbir şey söylememiştim.

Galiba bazı insanlar insanın yüzünden okuyabiliyor.

Gülümsedim.

"Biraz daha çalışmak istedim."

dedim.

Yalan değildi.

Ama tam doğru da değildi.

Çünkü bazen insan yaptığı şeyi değil, kaçtığı şeyi anlatamaz.



Telefonuma annemden mesaj geldi.

"Eylem, gelirken ekmek alır mısın?"

İçim rahatladı.

Ne güzel bir mesajdı.

Sadece ekmek.

Ne soru vardı içinde.

Ne açıklama.

Ne hesap.

Sadece ekmek.

Bazı günler insanın ihtiyacı olan tek şey bu kadar basit cümleler oluyor.



Fırından çıkarken telefonum yeniden çaldı.

Babam.

Kalbim yine aynı şeyi yaptı.

Önce sevindi.

Sonra yoruldu.

Telefonu açtım.

"Canım kızım."

Sesini duymayı gerçekten seviyordum.

"Çıkabildin mi okuldan?"

"Evet."

"Yoruldun mu?"

"Biraz."

"Bugün ne çalıştınız?"

Uzun uzun anlattım.

Yeni öğrendiğimiz eseri anlattım.

Öğretmenimin söylediği güzel bir cümleyi anlattım.

Babam dikkatle dinledi.

İşte böyle kalsın istedim.

Ne olur bugün sadece beni dinlesin.

Sonra yine o küçük sessizlik geldi.

Artık onu ezbere biliyorum.

Sanki görünmeyen biri konuşmanın yönünü değiştiriyor.

"Annen evde mi şimdi?"

Fırından yeni çıkmış ekmeğin sıcaklığı avucumdaydı.

İçimdeyse yine aynı soğukluk.

"Evet."

"Kiminle?"

Bu kez cevap vermedim.

Karşı kaldırımda küçük bir çocuk babasının elini tutmuş yürüyordu.

Adam elindeki dondurmayı oğluna uzattı.

Çocuk kahkaha attı.

Ben onları izledim.

Babam telefonda bekledi.

"Bilmiyorum."

dedim.

Sesim gerçekten bilmiyormuş gibi çıktı.

Çünkü artık bilmek istemediğim şeyleri gerçekten bilmiyormuş gibi yaşamaya çalışıyordum.



Eve vardığımda Milka kapıda bekliyordu.

Bu kez yalnız değildi.

Üç yavru da arkasından sendeleyerek yürümeye çalışıyordu.

Kapı açılır açılmaz hepsi ayaklarıma dolandı.

Lina kahkahalar atıyordu.

"Abla bak!

Artık seni kapıda karşılıyorlar."

İçimden gülümsedim.

İnsan bazen en çok, hiçbir şey beklemeyenlerin sevgisine inanıyor.



Akşam yemeğinden sonra Aras balkondaydı.

Yanına oturdum.

Uzun süre konuşmadık.

Sonra bana baktı.

"İyi misin?"

Bu soruyu seviyorum.

Çünkü devamı gelmiyor.

"Neden?"

"Kim?"

"Ne oldu?"

yok.

Sadece...

"İyi misin?"

İnsan bazen tek soruluk sevgileri daha kolay taşıyor.

Başımı salladım.

"İyiyim."

Aras yüzüme baktı.

Galiba inanmadı.

Ama zorlamadı.

Omzuma hafifçe dokundu.

Sonra gökyüzünü izlemeye devam etti.

İşte bazen bir insanın size yapabileceği en büyük iyilik budur.

Size inanmasa bile, anlatmaya hazır olmadığınızı anlayabilmesi.



Gece odama geçtiğimde Duru pencerenin önünde oturuyordu.

Elinde bir kitap vardı.

Ama sayfayı uzun zamandır çevirmemişti.

Yanına gittim.

"Düşünüyorsun."

dedim.

Gülümsedi.

"Biraz."

"Ne düşünüyorsun?"

Başını iki yana salladı.

"Bazı şeyleri söyleyince hafiflemiyor insan."

Sonra bana döndü.

"Bazen sadece biri yanında otursun istiyorsun."

Hiç konuşmadık.

Aynı pencerenin önünde oturduk.

Sokak lambası kaldırıma sarı bir ışık bırakıyordu.

Milka yavrularını yanına toplamış uyutuyordu.

Ev sessizdi.

Ama ilk kez o sessizlik beni korkutmadı.

Çünkü o gece anladım ki...

İnsan bazen aynı acıyı yaşamasa bile,
aynı yalnızlığı paylaşabiliyor.

Ve bazen eve dönmek istemememizin sebebi ev değil.

Evin içine kadar bizimle gelen düşünceler oluyor.




TENEFÜSTE HERKES BİR YERDE BEN BİR YERDE


Teneffüs zili çalınca herkes sınıftan aynı anda çıkıyor.

Koridor bir anda sesle doluyor.

Birileri kantine koşuyor.

Birileri merdivenlere oturuyor.

Birileri telefonunu çıkarıp annesinden gelen mesajı okuyor.

Birileri babasının hafta sonu için yaptığı planı anlatıyor.

Ben ise çoğu zaman pencerenin yanına gidiyorum.

Okulun bahçesini yukarıdan seyretmeyi seviyorum.

Çünkü yukarıdan bakınca insanlar birbirine daha az zarar verecekmiş gibi görünüyor.



Arkadaşlarımın konuşmalarını dinliyorum.

"Babam dün bana bisiklet aldı."

"Annemle alışverişe gideceğiz."

"Hafta sonu ailecek denize gidiyoruz."

Onları dinlerken kıskanmıyorum.

Gerçekten kıskanmıyorum.

Sadece...

İnsan bazı cümlelerin içinde neden kendine yer bulamadığını düşünüyor.



Telefonum titredi.

Babam.

Koridor çok gürültülüydü.

Merdiven boşluğuna geçtim.

"Baba."

"Kızım."

Sesini duyunca yine aynı şey oldu.

Özlemekle yorulmak aynı anda kalbime oturdu.

Bir süre okuldan konuştuk.

Öğretmenimi anlattım.

Yeni çalıştığımız parçayı anlattım.

Sonra cesaretimi topladım.

Uzun zamandır içimde duran küçücük bir cümleyi söyledim.

"Baba..."

"Hı?"

"Sen beni anlamıyorsun."

Telefonun diğer ucunda kısa bir sessizlik oldu.

Sonra babam güldü.

Öyle kötü bir gülüş değildi.

Beni rahatlatmaya çalışan bir gülüştü.

Ama bazen en çok iyi niyet insanın canını acıtıyor.

"Eylem."

dedi.

"Olur mu öyle şey?"

"Ben kızımı herkesten iyi tanırım."

"Sen daha bir şey söylemeden gözlerinden anlarım."

"Bakışından anlarım."

"Sesinden anlarım."

"Ben seni senden bile iyi bilirim."

Babam bunları söylerken gerçekten inanıyordu.

Bunu hissedebiliyordum.

Belki de sorun buydu.

Beni anladığını düşünüyordu.

Bu yüzden beni dinlemiyordu.

Ben ise tam o anda anlaşılmadığımı hissediyordum.

"Baba..."

dedim yeniden.

"Asıl anlatmak istediğim..."

Sözümü tamamlayamadım.

"Kızım, merak etme."

dedi.

"Ben biliyorum."

İşte o iki kelime...

"Ben biliyorum."

O an içimde küçücük bir kapı kapandı.

Çünkü ben ilk defa konuşmaya çalışmıştım.

Babam ise cevabı benden önce vermişti.

Telefon kapandı.

Elimde hâlâ açıktı.

Ekrana uzun süre baktım.

Bir insanın konuşmasına izin verilmeden anlaşılmış sayılması ne tuhafmış.



Teneffüs bitmişti.

Sınıfa döndüm.

Öğretmen bir çalışma verdi.

Önümüzde duran nesneyi çizmemizi istedi.

Herkes kalemine uzandı.

Ben de uzandım.

Ama önümdeki vazoyu çizemiyordum.

Kâğıda farkında olmadan bir pencere çizdim.

Pencerenin arkasına da küçük bir kız.

Dışarı bakıyordu.

Camın öteki tarafında ise kocaman bir adam vardı.

Kız bir şey söylemeye çalışıyordu.

Adam gülümsüyordu.

Ama duymuyordu.

Öğretmen sıramın yanına geldi.

Resme uzun uzun baktı.

"Bunu neden çizdin?"

diye sordu.

Omuz silktim.

"Bilmiyorum."

Aslında biliyordum.

Bazen insanlar seni o kadar çok anladıklarını söylüyorlar ki...

Gerçekten ne söylediğini hiç duymuyorlar.



Okul çıkışında doğruca müzik odasına gittim.

Kapıyı kapattım.

Onu kucağıma aldım.

Bugün çalmak istemiyordum.

Sadece sarılmak istiyordum.

Ahşabına başımı yasladım.

Gözlerimi kapattım.

İçimden babamın sesi geçiyordu.

"Ben kızımı gözlerinden anlarım."

Keşke doğru olsaydı.

Çünkü o zaman gözlerimde günlerdir duran yorgunluğu da görürdü.

Benim annemle babam arasında kalmaktan korktuğumu da.

Telefon her çaldığında içimin neden daraldığını da.

Her cevaptan sonra neden suçlu hissettiğimi de.

Belki de gerçekten bakıyordu.

Ama görmek başka şeydi.

Anlamak başka.



Akşam eve döndüğümde Milka yine kapıdaydı.

Yavrular büyümeye başlamıştı.

Artık annelerinden biraz uzaklaşıyorlar, sonra korkup yeniden yanına koşuyorlardı.

Milka hiçbirini çağırmıyordu.

Hiçbirine kızmıyordu.

Sadece orada duruyordu.

Döneceklerini biliyor gibiydi.

Onları izlerken düşündüm.

Sevgi belki de buydu.

Birini sürekli konuşturmak değil...

Konuşmaya hazır olduğunda gerçekten dinlemekti.

Ve ben...

En çok da dinlenmeyi özlüyordum.




ARTIK TAŞIYAMIYORUM


İnsan yorulunca bunu önce omuzları anlıyor sanırdım.

Meğer kalp de yoruluyormuş.

Hem de kimse fark etmeden.



Son zamanlarda daha çok susuyorum.

Lina eskisi gibi odama koşuyor.

Elinde yaptığı resmi gösteriyor.

"Abla bak, seni çizdim."

Gülümsüyorum.

Gerçekten gülümsüyorum.

Çünkü onun çocukluğu benim yüzümden eksilmesin istiyorum.

Resmini alıp duvara asıyorum.

O mutlu oluyor.

Ben de onun mutlu olmasına tutunuyorum.



Aras yine erkenden evden çıktı.

Annem,

"Kendine dikkat et."

diye seslendi arkasından.

Kapı kapandı.

Annem birkaç saniye daha kapıya baktı.

Sonra sessizce mutfağa geçti.

Bazı anneler yorulduklarını söylemiyor.

Sadece çaylarını biraz daha yavaş içiyorlar.


Bazen annemi uzaktan izliyorum.

Mutfakta bulaşık yıkarken...

Çamaşır katlarken...

Milka’nın mama kabını doldururken...

Yüzünde hep aynı ifade oluyor.

Ne tam üzgün.

Ne tam mutlu.

Sanki uzun zamandır dinlenmemiş biri gibi.

O zaman içimden küçücük bir hayal geçiyor.

Bir gün çalışacağım.

Çok çalışacağım.

Ve annem, penceresi güneş alan küçük ama huzurlu bir evde oturacak.

Kirayı düşünmeden...

Faturaları hesaplamadan...

Çayını acele etmeden içecek.

Belki balkonunda çiçekleri olacak.

Milka yine camın önünde güneşlenecek.

Yavrularından biri hâlâ bizimle olur mu bilmiyorum.

Ama annemin yüzünde ilk kez gerçekten dinlenmiş bir gülümseme olsun istiyorum.

Sonra bu hayalimden utanıyorum.

Çünkü on dört yaşındaki bir kızın hayali yeni bir ayakkabı olmalı belki.

Benimkisi ise annemin rahat uyuyabilmesi.



Bugün okulda elim sürekli hata yaptı.

Notaları biliyorum.

Parmaklarım da biliyor.

Ama aklım başka yerdeydi.

Öğretmen çalışmayı durdurdu.

"Eylem."

dedi.

"Bugün yükün ağır."

Başımı kaldırdım.

Hiçbir şey anlatmadım.

Nasıl anlatılır ki?

İnsan görünmeyen bir şeyi nasıl gösterir?



Ders çıkışında Duru’yla birlikte yürüdük.

Yağmur yeni durmuştu.

Kaldırımlar ıslaktı.

Bir süre sessiz kaldık.

Sonra Duru,

"Biliyor musun?"

dedi.

"Bazen insan en çok güçlü görünmekten yoruluyor."

Ona baktım.

Gülümsedi.

Ama gözleri gülmedi.

"Kimsenin yükü olmayayım diye uğraşıyorsun."

dedi.

"Sonra herkes sana biraz daha yük bırakıyor."

Ne cevap vereceğimi bilemedim.

Çünkü ilk defa biri, içimde taşıdığım şeyi tarif etmişti.



Akşam babam aramadı.

Telefon sessizdi.

Garip bir şey oldu.

Özledim.

İnsan bazen kendisini yoran sesi bile özlüyor.

Çünkü sesin sahibi sevdiği insan olunca, yorgunluk sevgiyi silemiyor.

Pencerenin önüne oturdum.

Milka yavrularını temizliyordu.

Lina salonda çizgi film izliyordu.

Annem mutfaktaydı.

Aras henüz gelmemişti.

Duru kitabını okuyordu.

Ev her zamanki gibiydi.

Sadece benim içimde bir şey değişmişti.

Eskiden iki kişinin yükünü taşıyabildiğimi sanıyordum.

Artık taşıyamadığımı hissediyordum.

Bunu söylemek bile suçluluk veriyordu.

Çünkü ikisini de seviyordum.

İkisini de üzmek istemiyordum.

Ama insan bazen en çok sevdiği insanların arasında eziliyormuş.

Bunu kimse okulda öğretmiyor.

Hiçbir kitapta yazmıyor.

Hiçbir sınavda çıkmıyor.

Ama bazı çocuklar bunu çok erken öğreniyor.

O gece onu kucağıma aldım.

Uzun süre hiç çalmadım.

Sadece sessizce tuttum.

Belki de bazı şeylerin sesi yoktur.

Sadece ağırlığı vardır.

Ve ilk kez içimden şu cümle geçti:

"Ben artık iki yetişkinin birbirine ulaşmak için kullandığı yol olmak istemiyorum."*

Bu cümleyi kimse duymadı.

Sadece ben.

Bir de...

Sessizce beni dinleyen o.






İLK KEZ SADECE BENDİM


Konser günüydü.

Sabah uyandığımda ev her zamankinden sessizdi.

Amasya bile farklıydı bu sabah.

Annem mutfakta kahvaltıyı hazırlıyordu.

Lina saçlarını kendi toplamaya çalışıyor, yine beceremiyordu.

Aras her zamanki gibi "Geç kalacağız." diyerek evin içinde dolaşıyordu.

Duru mutfak masasındaki çiçeğin suyunu değiştirdi.

Milka pencerenin önüne uzanmıştı.

Yavruları artık büyümüştü.

Eskisi gibi annelerinin peşinden koşmuyorlardı.

Ama ara sıra dönüp ona bakıyorlardı.

Sanki...

"Burada mısın?"

der gibi.

Milka da sadece bakıyordu.

Gitmelerine engel olmuyordu.

Döneceklerini biliyordu.

Ben de onları izledim.

İnsan büyümekle uzaklaşmayı karıştırıyor bazen.

Oysa bazı sevgiler, yanında durmadan da eksilmiyormuş.



Okula giderken elim sürekli çantamın içindeydi.

Onun yayına dokunuyordum.

Sanki bana,

"Buradayım."

diyordu.

Bugün konuşmayacaktım.

Bugün benim yerime o konuşacaktı.



Salon yavaş yavaş dolmaya başladı.

Perdenin arkasından izliyordum.

Annem gelmişti.

Lina yanında oturuyordu.

Aras en arkada ayakta bekliyordu.

Duru da gelmişti.

El salladı.

Ben de gülümsedim.

Bir süre daha baktım.

Sonra...

Babamı gördüm.

En arka sıradaydı.

Kimsenin dikkatini çekmeden sessizce bir koltuğa oturmuştu.

Elinde küçük bir beyaz çiçek vardı.

İçimde yıllardır birbirine çarpan iki duygu yine aynı anda uyandı.

Koşup sarılmak istedim.

Biraz da ağlamak.

İkisini de yapmadım.

Sadece uzun uzun baktım.



Işıklar söndü.

Adım söylendi.

Sahneye çıktım.

Salon karanlıktı.

İnsan karanlıkta daha cesur oluyormuş.

Çünkü kimsenin yüzünü seçemiyorsun.

Sadece nefeslerini hissediyorsun.

Onu usulca kucağıma aldım.

Yayı elime aldım.

Derin bir nefes çektim.

Sonra ilk sesi bıraktım.

O ilk ses, yıllardır içimde taşıdığım bütün cümlelere benziyordu.

Babama söyleyemediklerime...

Annemin duymasını istediklerime...

Lina’nın hiç yaşamamasını dilediklerime...

Duru’nun sessizliğine...

Aras’ın erken büyümüş omuzlarına...

Milka’nın yavrularını bekleyişine...

Hepsi o sesin içindeydi.

Ben hiçbir şey söylemiyordum.

Ama ilk kez susmuyordum.



Parça bittiğinde salonda uzun bir sessizlik oldu.

Sonra alkışlar yükseldi.

Ben alkışları duymadım.

Gözüm sadece iki kişiyi arıyordu.

Annem ağlıyordu.

Sessizce.

Gözyaşlarını silmeye bile çalışmıyordu.

Babam ise olduğu yerde durmuştu.

Alkışlamıyordu.

Sadece bana bakıyordu.

İlk kez...

Gerçekten bakıyordu.

O an içimden ona koşup,

"Baba...

Ben sana bunu anlatmaya çalışıyordum."

demek geçti.

Demedim.

Çünkü artık biliyordum.

Bazı şeyler konuşulmadan da yerine ulaşıyor.

Yeter ki gerçekten dinleyen biri olsun.



Konser bittikten sonra insanlar birbirine karıştı.

Öğretmenler...

Veliler...

Öğrenciler...

Koridor yeniden kalabalık olmuştu.

Babam yavaşça yanıma geldi.

Elindeki beyaz çiçeği uzattı.

"Gurur duydum."

dedi.

Başka hiçbir şey söylemedi.

Annem de yanıma geldi.

Omzuma dokundu.

"Güzel çaldın."

dedi.

O da başka bir şey söylemedi.

İlk defa kimse birbirini sormadı.

Kimse birbiri hakkında konuşmadı.

Kimse beni arada bırakmadı.

O birkaç dakika...

Sadece benimdi.



Akşam eve döndüğümüzde Milka kapıda karşıladı beni.

Yavrular büyümüştü.

Artık her biri evin başka bir köşesine gidiyordu.

Ama hava kararınca yine aynı yere dönüyorlardı.

İnsan bazen büyüse de...

Döneceği yeri unutmuyormuş.

Odama geçtim.

Pencereyi açtım.

Gece rüzgârı perdeyi hafifçe kaldırdı.

Onu yerine bıraktım.

Başını usulca okşar gibi ahşabına dokundum.

Sonra pencerenin önüne oturdum.

Sokakta insanlar evlerine dönüyordu.

Birden fark ettim.

Ben yıllardır iki ev arasında yaşamaya çalışmışım.

Oysa insanın asıl evi...

Kendisini anlatabildiği yermiş.

Belki annemle babam hiçbir zaman aynı evde yaşamayacaktı.

Belki geçmiş hiç değişmeyecekti.

Belki sorular yine olacaktı.

Belki bazı yaralar hep kalacaktı.

Ama artık şunu biliyordum.

Ben onların kırgınlığından ibaret değildim.

Ben cevap vermek zorunda olduğum sorular değildim.

Ben iki kapının arasında unutulmuş bir çocuk değildim.

Ben...

Resim çizen,

müzikle nefes alan,

kardeşini güldürmeye çalışan,

Milka’nın başını okşayan,

annesinin yorulduğunu sessizce anlayan,

babasını bütün kırgınlığına rağmen sevmekten vazgeçmeyen,

on dört yaşında bir kızdım.

Ve ilk kez...

Kendime bunu söyleyebiliyordum.

Pencereyi kapattım.

Işığı söndürdüm.

Odanın içi karardı.

Ama içimde uzun zamandır ilk kez bir şey aydınlandı.

Çünkü insan bazen en büyük evi...

Başkalarının arasında değil,

kendi kalbinin içinde buluyormuş.

Benim iki kapım vardı.

Ama artık...

Kendi kapımı da biliyordum.

Paylaş:
3 Beğeni
(c) Bu yazının her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazının izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Yazıyı Değerlendirin
 

Topluluk Puanları (1)

5.0

100% (1)

Eylem Yazısına Yorum Yap
Okuduğunuz Eylem yazı ile ilgili düşüncelerinizi diğer okuyucular ile paylaşmak ister misiniz?
eylem yazısına yorum yapabilmek için üye olmalısınız.

Üyelik Girişi Yap Üye Ol
Yorumlar
Devrimkaya~
Devrimkaya~, @devrimkaya2
6.8.2026 17:08:02
5 puan verdi
Can acıtan dizeler ve malesef telafisi olmayan ,sonuna kadar okuyamadım ama çok iyi anladım ve en çok kendini bulmana sevindim...
Saygılar
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Üyelik
Giriş paneli

Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL