uğurdemircan
47 şiiri ve 21 yazısı kayıtlı Takip Et

Yaşayanlar morgu (kurşunkalem dergisi/temmuz 2017)



Kertenkele, eski asfalttaki yarıktan başını çıkarmış, çevreyi dinliyordu. İki küçük şehri birbirine bağlamaktan başka bir mevcudiyet sebebi olmayan yol, bakımsızlıktan eskimişti. Yolda yer yer yarıklar, oyuklar açılmış ve mıcır saçılmıştı çevreye. Sonbaharın ortasında, sessiz bir öğleden sonraydı. Asfalt hâlâ sıcaktı. Titremeye başladı her yer. Taşlar hareketlenmeye başladı. Korkunç bir homurtu, hızla yaklaşıyordu. Kertenkele, içgüdülerini dinleyip yarığın içinde gözden kaybolduğundan, üzerinden geçen gürültülü, devasa canavarı görememişti.

İkinci dünya savaşından kalmış gibi görünen motosiklet hızla ilerliyordu asfaltın öbür ucundaki şehre. Eskiydi ama iki kardeşi taşımakta hiç zorlanmıyordu tek silindiriyle. Patlamalı motor sesi, karşı dağlardan yankılanıyordu. Dağların üstündeki kara bulut, açık gökyüzünün diğer kısımlarına tezat bir görüntü oluşturuyordu. Ağır ağır şehre gidiyor gibiydi. Fırtına yaklaşıyor, diye düşündü Rüstem. Motosikletin gaz kolunu biraz daha çevirdi.

Kırk beş yaşında, şakakları yeni kırlaşmaya başlamış, orta boylu, yapılı bir adamdı Rüstem. Tamirciydi. Motosiklet tamirhanesi vardı. Babasının yanında yetişmiş, o ölünce dükkânı çalıştırmaya devam etmişti. Kardeşini okutmuş, evlendirmiş, ona bir nevi babalık yapmıştı yıllar boyu. Taşıdığı sorumlulukların erken yaşlandırdığı insanlardandı. Normalde kirli sakal ve hep aynı gömlekle tanınan insanlardandı ama o gün noterde, bankada işimiz olur diyerek tıraş olmuş, ceket giymişti.

Kardeşi Mehmet’in alacağı arabayı bizzat görmek ve pazarlığı kendi yapmak için gelmişti. Hem ustalıktan anlardı hem alım satım işlerinden. Kardeşini yalnız göndermemişti bu yüzden. Telefonda konuştukları adam, arabayı şehre ancak sabaha getirebileceğini söylemişti köyünden. Onlar da yola erken çıkıp bir otelde geceleriz, sabah erkenden işimizi görüp döneriz, diye düşünmüşlerdi.

Ağabeyinden on yaş küçük Mehmet, bir şirkette muhasebeci olarak çalışıyordu. Rüstem’e kıyasla daha zayıf ve uzundu. Hassas, çekingen yapılı ve fazlasıyla iyi niyetliydi Mehmet. Rüstem’in aksine hep tıraşlıydı ve giyim kuşamına dikkat ederdi.

Şehre girerlerken hava kararmıştı ama güneş mi batmıştı yoksa bulutlar yüzünden miydi, belli olmuyordu. Güneş tutulması yaşanan anlardaki gibi vakitsiz, farklı bir ışıksızlık hali vardı. Rüzgâr hızını artırmıştı ve sesi bir garip uğultuyla kulakları dolduruyordu. İnsanlar aceleyle koşuşturuyordu evlerine. Adı konulmamış bir tedirginlik hâkimdi sokaklara. Küçük tabelasında yazan yazıya bakılırsa ’Palas’ lık iddiasındaki bir otele girdiler. Saat yediye geliyordu.

Bir gece için fena sayılmazdı otel. Girişte, sol tarafta çok eski bir banko vardı. Bankadan çıkma eski bir vezne bankosu, hurdacıdan alınıp oraya konulmuş gibiydi. Arkasında, banko kadar yaşlı görünen resepsiyon görevlisi Bedrettin, öne eğilmiş, elinde kalem, bir şeyle uğraşıyordu. Önü kapalı olduğu için çalışıyor gibi görünüyordu ama bulmaca çözüyordu. Daha doğrusu, çözmeye çalışıyordu. Alt tarafı çengel bulmacaydı ama kelimelerle arası iyi olmadığından bazılarını anlamsız harflerle dolduruveriyordu. Maksat zaman geçsindi.

Girişin karşısındaki iki merdiven, bu ucuz otele, hafiften konak havası veriyordu. Bir taraftan çıkılan, diğer taraftan inilen iki ayrı merdiven gibi görünüyor ama ortada birleşiyordu. İkisinin altında da otelin arka kapısı vardı. Buzlu camlarından karanlık giriyordu otele. Sessizliği, sağdaki duvara asılmış büyük saat bozuyordu. Kahverengi oymalı ahşap kasası, Romen rakamlı kadranı vardı. Bir sonraki saat başında, saat sayısınca gong vuracaktı.

Kulağa fazla Avrupai gelse de ’lobi’ olarak nitelendirilen bölüm sağ taraftaydı. Televizyonlu oda demek kâfi idi burası için. Bir duvarda elbise askısı, diğerinde tüplü televizyonu taşıyan küçük bir dolap, kalan kısımlarda ise koltuk takımı ve bir kaç saksı çiçeği olan, memur evi salonundan hallice bir bekleme odasıydı işte. Yatak, dolap ve etajerden ibaret odalarını sadece yatmak için kullanan müşteriler, diğer zamanları burada geçiriyorlardı.

Rüstem ve Mehmet bankoya yanaştıklarında, Bedrettin geç fark etti onları. Bulmacaya o kadar dalmıştı ki başucunda beliren iki adam hafifçe sıçramasına neden oldu:

- Buyurun?!
dedi, sanki orası otel, kendi de görevli değilmişcesine mekândan münezzeh bir bakışla.
- Sağlık müdürlüğünden geliyoruz, teftiş yapacağız!

Rüstem bunları tok bir ses ve ciddi olmaya çalışan bir yüz ifadesiyle söylemişti. Karşısındaki, şaşkınlığın doruklarına çıkmış, eli ayağına dolanmıştı. Hemen gülümsedi ve şaka olduğunu belirtti Rüstem. Gayesi adamı işletmek değildi ama o an onun bakışları aklına getirivermişti böyle ufak bir şakayı. Bu faslı karşılıklı gülümseyerek kapattıktan sonra, bir gecelik oda tuttular. Yakındaki bir lokantada yemek yedikten sonra, otele dönüp lobiye girdiler.

Rüstem lavaboya uğramak için geride kalmıştı. Lobiye önce Mehmet girdi. Koltuklarda oturanları tek tek süzerek, göz göze geldiklerine hafiften baş selamı verdi sessizce. Bir ortama girince bütün dikkatleri üzerine çekmekten hoşlanmazdı. Utanırdı hatta. Çok kalabalık değildi zaten. Anadolu’nun orta yerinde böylesi bir otele, ne kadar müşteri gelebilirdi ki.

Tam karşıda oturan iki kişi birbirine çok benziyordu, giyim kuşam ve tavır olarak. Pazarlamacılık veya ona benzer bir iş için şehir şehir dolaşan, otuzlarında gösteren, Amerikan tıraşlı tiplerdi bunlar. Gösterişli kol saatlerini sallayarak ve büyük cep telefonlarını ellerinde yeni bir uzuv gibi kullanarak, sattıkları ürünler ve patronları hakkında ateşli bir muhabbet içindeydiler.

Onlara ve televizyona dönüşümlü olarak bakan sessiz bir ihtiyar koltuğa tamamen gömülmüş durumdaydı. Saçları onu terk edeli yıllar olmuş, iki yana hafifçe sarkan akça bıyıkları vefalı çıkmıştı. Gözaltlarındaki torbalar neredeyse seksen senelik çileli bir ömrü tarihliyordu. O kadar zayıftı ki kumaş pantolonunun içindeki bacakları iki tahta parçasına benziyordu. Tozlu kapağını açsanız, içinden kim bilir neler çıkacak bir eski kitap gibiydi.

Zihinsel engelli bir genç bağdaş kurmuştu koltuğun önünde. On beş, on altı yaşlarında gösteriyordu. Kılığı hırpani ama bakışları cin gibiydi. Ortamdaki herkesin sempatisini kazandığı belli oluyordu. Garip bir şekilde, zaman zaman işaret parmağını yalıyor ve kendi yüzünü boylu boyunca ıslatıyordu. Mehmet "Bu da garibin tiki işte!" diye düşünürken ağabeyi lobiye girdi.

Lobideki tek kadın sol köşedeki koltukta oturuyordu. Rüstem onu görür görmez donakaldı. İçeri girdiğine pişman oldu biraz. Geri dönmeyi düşündü. Yapamadı. Öyle bir yerdeydi ki, o küçük salon şimdi dev bir arenaya dönmüş, geride bıraktığı kapı da ulaşılmaz olmuştu. Etrafındaki her şey ona uzaklaşmış ve sesler duyulmaz olmuştu. Sırtından ter boşandığını hissetti. Uzun süredir böyle olmamıştı. Koskoca adam, ne yapacağını bilmez bir halde lobinin girişinde kalakalmıştı. ’O’ydu! Neredeyse yirmi yıl olmuştu.

Kırkına yaklaşmıştı ve hâlâ güzeldi. Uzun, kumral dalgalı saçları, belirgin elmacık kemikleri, ille de iri siyah gözleri... Tastamam hatırladığı gibiydi. Daha doğrusu yıllarca çabalayıp, bile isteye unuttuğu halde, o akşam aniden bir kalp krizi gibi göğüs kafesine çökerek, kendini yeniden hatırlatmıştı. Mehmet’in yanına oturdu Rüstem. Nereye bakacağını bilemedi bir süre. Kadın o âna dek cep telefonundan başını kaldırmamış, onu görmemişti ki birden, hissetmişcesine baktı bir kaç saniye. Mehmet’e ve Rüstem’e baktı. Sonra tekrar telefonuna döndü. Tanımamıştı! Rahatlattı bu durum Rüstem’i biraz. Rahat nefes almaya ve etraftakileri fark etmeye başladı.

- Bırakacağım süt-yoğurt grubunu, diyordu pazarlamacı gençlerden biri.
"Kazandırmıyor. Miadı kısa olunca iadesi, firesi çok oluyor."
- Ufak bakkallarla çalışmayacaksın aslında, dedi diğeri.
"Satmıyor ki adam. Ben malı dizip gidiyorum, sonraki gelişimde bakıyorum, önüne başka şeyler yığmış. Müşteri görmezse nasıl alsın?"
- Öyle. Sadece büyük marketle çalışmak lazım.

Muhabbetlerine Rüstem de katıldı biraz. Kendi şehrine mal getirip getirmediklerini sordu. Cevabı anladığından bile emin değildi. Aklı ’O’ndaydı hâlâ.

İlk aşkıydı Rüstem’in. Olmamıştı. Oldurmamışlardı. Ona uygun bulmamışlardı. Daha doğrusu aileye... Oralarda öyleydi çünkü. Evlilik, aileler arasında yapılırdı neredeyse. Akabinde kızın ailesi şehirden taşınmış, sonra da gözden ırak olana ne olursa, o olmuştu.

Mehmet tanıyamamıştı kadını. Onun dikkatini ihtiyar çekmişti daha çok. Dişlerinin eksikliğinden ağzı içeri göçüyordu adamın. Öksürükleri de gövdesi gibi kuruydu. O kadar kimsesiz bir görüntüsü vardı ki "Otelde mi yaşıyor acaba?" diye düşündü. Kulağının iyi duyup duymadığından şüpheyle biraz yükseltti sesini:

- Amca merhaba. Mehmet benim adım. Nasılsın?
- İyiyim evladım sağ olun. Benim adım da Asım Benli, dedi ihtiyar ve artık Mehmet’in başka bir şey demesine gerek kalmadan, biraz da konuşma özlemiyle, devam etti:

"Bendeniz şairim efendim. 931 Üsküdar doğumluyum. Zat-ı Âlîniz yaşınız itibariyle bilmezsiniz, bir zamanlar hayli meşhurdum. Şiirlerimi bestekârlar şarkı yaparlardı. Sizi bilemem ya belki de babanız o şarkılarla çok rakı içmiştir."

Mehmet hafifçe gülümsedi ve tam, "Babam içmezmiş rahmetli" diyecek oldu, bir gürültü koptu dışarıda.

Rüstem de diğerleri de hiç o kadar güçlü bir gök gürültüsü işitmemişlerdi o âna dek. Pencereler, kapılar sarsılırken, elektrikler de kesilmişti aynı anda. Fırtına, kasırgaya dönüşüyor gibiydi. Cep telefonlarına sarıldılar. Hem aydınlatma hem de evlerini aramak için. Hiç birinin telefonu çekmiyordu. Şebekeler de gitmişti.

- Birazdan gelir her halde. Bekleyelim hele.

Her zamanki ağabey tavrıyla, cesaret verme içgüdüsüyle söylemişti Rüstem bunları.

"Olmadı, odaya çıkar, erkenden yatarız ne yapalım!"

Bedrettin ışık getirdi lobiye. Şarj edilebilir bir lambaydı ve dışarısı kadar soğuk ve zayıf bir ışık veriyordu. Şimdi bu ölgün ışıkta herkes biraz daha yaşlı görünüyordu. Lobi, yaşayanlar morguna dönmüştü.

Mehmet yine bunalmaya başladı. Elektrik kesintilerinde hep olduğu gibi, kalbi hızlı hızlı çarpıyor, nefes almakta zorlanıyordu. Elleri boğazına gitti. Olmayan kravatı gevşetmeye çalışır gibiydi. Çocukluk travmasıydı: Bir yaz akşamı mahalle arkadaşlarıyla sokakta saklambaç oynarlarken, kolayına sobelenmemek için evlerin arkalarından dolaşıp, kuytuda bir kömürlüğe girmişti. Kapıyı örterken demiri düşmüştü kilidin, açamamıştı. Diğer çocuklar farkına bile varmamışlar, az sonra dağılmışlardı. Kapıya vuruyor, bağırıp yardım istiyordu. Kömürlük zifiri karanlıktı. Yılan sürünmesine benzer sesler duyunca da korkusu katlanmıştı. Daha fazla bağırıp çağırmış ancak sesini kimseye duyuramamıştı. Neden sonra, onu aramaya çıkan ağabeyi tarafından bulunduğunda, baygındı.

Rüstem bunu bildiğinden pencereleri tarıyordu açmak için. Hava almak iyi geliyordu kardeşine ancak fırtınadan dolayı camlar açılabilecek gibi değildi. Çaresiz, ışığın yanına sokuldu Mehmet. Bu akşam onun için zor geçecekti.

Sesler geliyordu dışarıdan. Çöp kutuları, firari dükkan tabelâları sağa sola savruluyor, oradan oraya çarparak fırtınanın uğultusuyla yarışıyordu. Yağmur artık yere değil, rüzgar nereye isterse o yöne yağıyor, pencereleri dövüyordu hınçla. Fırtına artık tüm şehre hâkimdi. O akşam o oteldekiler bir yere gitmeyi düşünmüyorlardı belki ama artık isteseler de çıkılabilecek bir ’dışarısı’ yoktu.

Asım Bey Mehmet’in sıkıntısını fark etmişti. Yerinden yavaşça doğrularak, yanına gelip oturdu. Ellerini tuttu.
- Sakin olmaya gayret edin Mehmet Bey oğlum, dedi.
"Bu zulmet korkusunun yegâne dermanı, insanın kendi sînesindedir. Evvelâ biliniz ki burada size hiç kimseden kötülük gelmeyecek. Buna inanınız ve başka şeyler tahayyül etmeye çalışınız. Arzu ederseniz ben sizin yanınızdayım bu akşam. Naçizane bir faydamız olursa ne mutlu."

Biraz rahatlamıştı sanki Mehmet. İhtiyarın puslu sesiyle söylediği sözler ona adeta sihirli bir şiir gibi gelmişti. Kalbi o kadar da hızlı çarpmıyordu artık ve zaten yaşadığı bir çok sıkıntı da buna bağlıydı.

- Sağ ol amca. Faydan olmaz olur mu? Rahatladım şimdi. Var ol sen.
- Öyle deme evlat. Yıllar var, otel köşelerinde taşır dururuz şu fani bedeni lâkin pek kimseye faydamız kalmamıştır. Hani yaradandan utanmasam, al şu emanetini artık yeter, diyeceğim.
- Allah gecinden versin amca. O nasıl söz!

Babasının ölümünü hatırlamıştı. O, çok erken göçmüştü bu dünyadan. Şimdi şu amcanın yerinde o olsaydı. Sarılsaydı ellerine. Öpseydi. Belki de korkmazdı karanlıktan bu kadar. Asım Bey’in elini daha sıkı kavradı Mehmet. Öptü, başına götürdü. Bunu hiç kimseye yapmamıştı yıllardır. Derin bir nefes alıp yavaş yavaş verdi.

Asım Bey daha da mutlu oldu onun bu hareketiyle. O kadar yalnızdı ki. Belki evlenmiş olsaydı zamanında, kendi çocuğu öpecekti şimdi elini. Yüzüne bol çizgili bir tebessüm yayıldı. Bu akşam onun hayatında da sıra dışı bir gelişme meydana gelmiş, epeydir ilk kez bir işe yaradığını hissetmişti.
Lambanın yanında bunlar yaşanırken bir büyük gök gürültüsü daha patladı. O ana kadar yerde oturmaya devam etmiş zihinsel engelli genç, ok gibi fırladı yerinden.

Korku içinde bağırarak kapıdan çıktı. Dış kapıya yöneldi. Söyledikleri anlaşılmıyordu.

- Celil dur oğlum!

Resepsiyon bankosundan çıkan Bedrettin ardından yetişmeye çalıştıysa da tutamadı. Kapıyı açıp, göz gözü görmez fırtınanın ve karanlığın içinde, bağıra çağıra kayboldu Celil. Kapıyı zorlanarak örterken, kızgın kızgın söyleniyordu:

- Islanacak, donacak salak oğlan! Kafasına gözüne bir şey gelecek bu rüzgârda. Allah’ın delisi!

Bu sonuncuyu söylerken biri yüzüne baksaydı, bir anlığına beliren ağlamaklı baba yüzünü görebilirdi. Allah’ın takdiri, ölmüş karısının emanetiydi. Resepsiyonun arkasındaki odada birlikte kalırlardı. Zaman zaman böyle kaçar, haftalar sonra bulup getirilirdi. Bu sefer bilmediği, onu son görüşü olduğuydu.

- Başının çaresine bakar o, dedi pazarlamacılardan biri. Adı Ahmet’ti. Bir yandan konuşuyor bir yandan da karşısındaki kadını süzüyordu akşamdan beri.

Holdeki saatin gongu dokuz kez çaldı. Ağır karanlıkta vakit geçmek bilmiyordu.

Rüstem ilk başta sorun etmese de Hatice’nin kendisini tanımamasına bozulmuştu. Hâlâ telefonuyla meşguldü kadın. Şarjının bitmesinden çekinmiyor olsa gerekti o karanlıkta. Mesaj sesleri kesilmemişti akşam boyu. Kalktı, yanındaki tekli koltuğa oturdu. Bu kadar zaman sonra tesadüf etmişlerdi, bir merhaba da mı denilmeyecekti!

- Hatice.
- ...
- Tanımadın mı beni?
Başını isteksizce kaldırdı. Fuzulî bir soruya, mecburi bir cevap gibiydi:
- Tanıdım Rüstem. Ne olacak?

Evet, ne olacaktı? Ne olmasını umuyordu ki. Ne konuşabilirlerdi? Yıllar önce konuşulup tüketilmişti tüm cümleler. Şimdi, noktadan sonraki boşluktalardı artık. Bazı sözcükler dilinin ucuna gelip, ürkerek geri dönüyordu. Kısık bir sesle, "Af edersin" diyebildi ve eski koltuğuna döndü. Kılıcını çekemeden ordusu yenik sayılmış bir komutan gibiydi.

Aslında hayatından memnundu. Bir şekilde o ayrılık travması atlatılmış, evlenilmiş, çoluk çocuğa karışılmıştı. Bu noktadan sonra Hatice’den bir beklentisi yoktu ancak bir kurt kemiriyordu içini yıllardır, inceden inceye. Zaman zaman beliriveren, kendine bile itiraf etmekten çekindiği bir his. Daha doğrusu bir soru: Ya olsaydı? Olsaydı nasıl olurdu? Yaşanmamışın acısı yaşanmıştan kötüydü.
Bulunduğu koltuktan seslendi bu kez, kimsenin duymasına aldırmaksızın:

- İyi misin, neler yapıyorsun, merak ettim sadece.

Sessizlik, donuk bir bakış ve her kelimenin üstüne bastıra bastıra söylenen sözler:

- İyiyim, sağ ol! Çok iyiyim!

Bu cümledeki tonlamaları anlama sanatı, Rüstem gibi düz ve dürüst adamlara uzaktı. O bir nebze de olsa mutlu oldu aldığı yanıttan dolayı. Onun istediği buydu zaten. İyi olsundu. Mutlu olsundu ki hayatına eksiksiz devam edebilsindi Rüstem. Bu konuşmayı duyunca Mehmet de hatırladı kadını. Akşamdan beri bir yerden tanıyacak gibi oluyordu zaten.

Fırtına bir kaç saat daha devam etti. Elektrik hâlâ gelmemişti. Kaloriferler yanmadığı için Bedrettin’in yaktığı soba, soluk ışıklı lambaya ateşli bir rakip olmuştu karşı köşede. Tavanda yanıp sönen ışıklarıyla gurur kaynağıydı şimdi. "İyi ki kaldırmamışım bak! Remzi Bey’i dinlesen, petekler kurulduğunda sökecektik"

Pazarlamacılar bir kaç saat boyunca, doların yükselmesinin sebeplerini sayıp dökmüş, tekmil gıda sektörünü kurtarmış, kendi işlerinin patronları olmanın hayal ve hesaplarını paylaşmışlardı. Birbirlerinde kendi hayatlarının yansımalarını görmüş, kendilerinin sağlamasını yapmışlardı bir bakıma. Hesap tamamdı. Sabah en erken kalkacak olan onlardı. Kalkıp, başkalarının kamyonunda, başkalarının dükkânlarına, başkalarının yiyeceklerini taşıyacaklardı. Lobiden ilk onlar ayrıldılar. Çıkarken Ahmet, Hatice’nin önünde duraklar gibi oldu. Bakıştılar biraz.

Şehirden arka arkaya çıktılar. Rüstem’in motosikleti ve Mehmet’in yeni arabası... Sabah adamla buluşmuşlar, aracın motoru, kaportası incelendikten sonra pazarlığı bitirmişlerdi. Noterdeki satış işi de öğle molasına girmeden yetişmişti. Devlet dairesine işi düşmüş olanlar, bu kısmetli zamanlamanın verdiği mutluluğu bilirlerdi.

Rüstem mutluydu. Temiz araba almışlardı kardeşine... Pazarlığı da iyi yapmışlardı... İyiydi iyi!.. ’O’nu iyi görmek iyi gelmişti... Temiz arabaydı... İlerde satılırken zorlanmayacaktı... ’O’ mutlu olsun da başka bir şey istemezdi... Kazası, değişen parçası da yoktu hem... İyiydi!..

Ahmet de ilk arabasının heyecanıyla basıyordu gaza. O da rahatlamıştı. Asım amcayı düşünüyordu. Akşam, onun sayesinde rahat etmişti. "Belki bundan sonra da sıkıntı olmaz, belli mi olur? Maaşı alınca bir ziyaretine geleyim adamcağızın. Biraz öteberi filan..." Bir de Hatice’yi düşündü. Sabah o pazarlamacının odasından çıkarken gördüğünü, abisine söylememeye karar verdi.

Bakımsızlıktan eskimiş asfalt hâlâ ıslaktı. Çukurlar su birikintilerine dönmüştü. Geceki fırtınanın izleri buralarda da görülebiliyordu. Sonbaharın ortasında, buz gibi bir öğleden sonraydı. Puslu dağların yedeğinde, yaşadıkları karanlık geceyi geride bırakırken, şehirden yükselen selâları duymamışlardı: "Ömer oğlu Asım Benli" diyordu...

SON
Uğur Demircan

Beğen

uğurdemircan
Kayıt Tarihi:18 Eylül 2019 Çarşamba 11:39:56

YAŞAYANLAR MORGU (KURŞUNKALEM DERGISI/TEMMUZ 2017) YAZISI'NA YORUM YAP
"YAŞAYANLAR MORGU (Kurşunkalem Dergisi/Temmuz 2017)" başlıklı yazı ile ilgili
düşüncelerinizi ve eleştirilerinizi diğer okuyucular ile paylaşın.


YORUMLAR
BayBuhar
25 Eylül 2019 Çarşamba 17:26:18
Kişi tahlilleri çok güzel olmuş... Öykü profesyonel işi.

Bize de okumak teşekkür etmek düşer.

Selamlar.

Cevap Yaz
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Edebiyatdefteri.com'u kullanarak Çerez Politikamızı kabul etmiş sayılırsınız.