uğurdemircan
47 şiiri ve 21 yazısı kayıtlı Takip Et

Uçurum (öykü, tdk türk dili dergisi/785.sayı)



Çocuklar ilâhi söylüyordu oto teybinde. Sözleri ağır, müziği hareketliydi. Dikiz aynasına asılı minik yeşil bir mushaf, ilâhinin ritmine uygun, sallanıyordu. O sallandıkça, araç da sallanıyordu. Araç, arazi aracı değildi, olmazlanıyordu. Yine de ana yoldan saptırılıp, araziye vurulmuştu. Yirmi senedir asfaltta yolcu ve yük taşırken, o gün bir domuz avı hevesine kurban edilmek hoşuna gitmemiş gibi her yeri gıcırdıyordu.

Panelvan’ da dört kişiydiler.

Aracın sahibi Şemsi, nâm-ı diğer Şemsi Hoca, ellili yaşlarda bir esnaf olup, hocalığı tamamiyle kendi kendine icat ettiği bir vasıftı. Bir yandan, kırık çıkıkçı olarak tanınırdı; burkulmuş çocuk ayaklarını, biraz da o burkar, kıvırır çevirir, yeterince acıtıp çocuğu az daha ağlattıktan sonra, balla, ekmek içiyle sarıp gönderirdi. O işkence seansından kurtulan çocuğun ayağı, bir daha oraya gelmemek için artık mecburen iyileşirdi! Beri yandan da dini bütün biri olmanın bir derece ilerisine geçip, işi hastaları ’okumaya’, onlara muska hazırlamaya vardırmıştı. Yaşadığı küçük şehirdeki, sağlık ve din hizmetleri gibi alanlardaki eksiklikleri dolduran, aksaklıklardan ekmek çıkaran tiplerdendi. Meydandaki çınarın altında yaptıkları dünkü kavilleşmeye, sırf domuz necis bir yaratıktır diyerek katılmış, benim arabayla gideriz, demişti. O pis hayvandan bir tane vurabilirse mutlu olacaktı.

Şöför mahallindeki ikinci kişi, berberin kalfası Cesur, cep telefonunun ön kamerasında kendini inceliyordu. Saçları bozulmamıştı Allah’tan. Yola çıktıklarından beri üçtür fotoğraf çekip internette yayınlamıştı. Silahı olmayan tek kişi oydu.

Şemsi’nin tek kırma tüfeği, arkada oturanlardan birinin çiftesi, birinin de ruhsatsız bir tabancası vardı. Tüfeklere, saçma yerine domuz kurşunlu fişek hazırlanmıştı ya tabancanın domuza fayda etmeyeceğini hepsi biliyordu. Salih’in maksadı mermi yakmaktı.

Çarşının, orta yaşa merdiven dayamış iki esnafıydı Salih’le Halil. Dükkân komşusu, gençlik arkadaşı, aile dostuydular. Yıllar boyu aralarını hiç bir şey bozamamıştı. Halil’in zaman zaman alıp ödemediği ufak tefek borçları vardı Salih’e ya, canı sağ olsundu. Çiçekçi dükkanını batırdıktan sonra, karşı çapraza, Salih’in bakkal dükkânına benzer bir büfe açınca da bozulmamıştı araları. Herkesin rızkı ayrıydı ne de olsa. Allah deldiği boğazı aç koymazdı. Zaten bozulacak olsa, ta zamanında, Sevim’le evlendiklerinde bozulurdu araları. Sevim, Salih’ten ayrıldıktan sonra... Salih askerdeyken... Tabi o zamanlar kavga etmişlerdi ya sonradan eş dost barıştırmıştı bunları. Yıllar öncesinde kalmıştı artık her şey.

- Hoca, senin arabayla geldik ya, kalmayalım bu dağ başında?!

Şemsi Hoca bozuldu biraz Halil’e. "Yok yahu niye kalalım?" dedi. "Domuzu vurursak bunun arkasına atacaz işte. Senin gıcır arabaya mı atsaydık yoksa?"

Halil’in araba yeniydi. Arkasında yük taşınabilirdi ancak son modeldi ve dükkan işlerine bile kullanmaya kıyamıyordu. Şemsi Hoca onun bu huyunu bildiğinden söylemişti lâfı.

- Tamam, tamam. Şu kaseti de değiştir artık, yok mu dinlenecek bir şeyin? Bu teyiplerin kartlılarından alalım sana. Üç yüz, beş yüz şarkı atarsın içine.
- Asıl dinlenecek bu ya neyse, deyip kapattı teybi.
"Ocağın geliriyle bu arabayı anca elde ettik işte oğlum. Herkes marka borcunu zamanında ödese, teyip meyip lazım değil bana."

Hocanın kazancının asıl kaynağının, diğer fiziksel ve ruhsal hizmetler olduğunu biliyordu Halil. Çay ocağı, adres içindi neredeyse.

Öğleden sonraydı. Asfalttan sapalı yarım saat olmuştu. Senelerdir kullanılmayan köy yolundan gidiyorlardı şimdi. Köyler için aşağı tarafta yenisi yapıldığından beri bu yol, yavaş yavaş erimiş, tabiata rücu ediyordu..

Bir su akıntısıyla yolları kesildi. Altındaki beton drenaj boruları zamana direnemeyip çöktüğünden, yolun üstünden geçmeye başlamıştı akan sular. Aracın geçişini engelleyecek kadar değildi, azalmıştı belli ki. Yaz geliyordu. Araçtan inip bakındılar; uygun bir yerden çaprazlamasına geçtiler. Yol, gittikçe ıssız ve ürkütücü bir hal alıyordu. Sol yanları uçuruma dönüşmüştü yavaş yavaş. Sağ taraf dik yamaçtı. Karşıdan bir araba gelse, geçilemeyecek gibiydi.

Yolla birlikte kıvrıla büküle, bir kaç zaman daha gittikten sonra, manzara iç ferahlatıcı bir hal aldı. Göz alabildiğine tarlalar, bağlar, yer yer bataklar, bir baştan bir başa dağlarla çevrelenmişti ve dağların ardı, rengi açılıp bulanıklaşarak giden bir kaç sıradağla, sonsuza uzanır gibiydi. Sanki tekmil Anadolu şu gözlerinin eriştiği alanda toplanmıştı. Sanki dünyanın damının kenarında durmuş, aşağı bakar gibiydiler. Dünya imtihanının sonundaki Cennet misali, o ızdıraplı yolun ecri de sonunda böylesi bir manzaraya erişmek olsa gerekti.

Arabayı bir kenara çekip indiler. Buradan, yürüyeceklerdi artık.

Hafif eğimli bir tepeyi tırmanmaya başladılar. Cesur, telefonu sağa sola uzatıp duruyor, şebeke bulamıyordu. "Abi çekmiyor burda!" dedi. Titredi. Üşüme gelmişti.

Mevsim ilkbahardı ancak, ikindi üstü, hava bir başka soğuyordu. Karşı dağlardan kopup çıkan bir serin rüzgâr, vadideki tek tük top ağaçların aralarından dolaşıp tepeye kadar geliyor, yeni yayılmış papatyaları hınçla sallayarak, tepenin ardında uğultuyla gözden kayboluyordu.

- Buralarda görmüşler işte, dedi Salih.
"Aşağıya inmiş geçenlerde. Nesim’in bahçesine girmiş, avarları filan hep dağıtmış."
- Kel Nesim’in mi?
- He.
- Dağıtır namussuz, dedi Şemsi.
- Abi vurursak otele satacaz değil mi?
- Tabi oğlum! dedi Halil. "Turisler yiyor bunun etini. Biz de yolumuzu buluruz arada."
- Ben istemem o parayı, dedi Şemsi.

Tepe bitmiş, düzlüğe çıkmışlardı. Kısa otlar ve taşlardan başka pek bir şey vaadetmiyordu arazi. Gözleriyle ufku tarayarak, uzaklardaki çalılıklarda bir hareketlenme arayarak yürüdüler. Panelvan çok gerilerde kalmıştı.

Geniş yalaklı, demir oluklu bir çeşmeye vardılar. Dağın başında, kimbilir ne zaman kim tarafından yapılmış bu çeşme, çobanlar ve avcıların işine yarardı. Koyunlar sıralanırdı yalağa. Çeşmenin yanıbaşında büyümüş salkım söğüt, dallarını yere salmış, yılların yorgunluğuyla gözü toprağa bakan bir ihtiyar gibiydi. Onun iki yanındaki iki kavak da kollarına girmiş evlatlarıydı sanki.

Cesur, bir kaya üstüne oturup fotoğrafını çekerken, Şemsi de abdest tazelemeye başlamıştı.

- Siz yetişin, dedi Salih. Halil’le ikisi ilerlemeye devam ettiler.

Halil önden gidiyordu. Elindeki tüfekten bahsediyordu habire. Süperpozeydi. İyi para vermişti. Çulluk avında denemişti geçenlerde. "Sen yoktun, Süleymangille gittik. Canavar bu canavar!"
Şemsi, söğütün altında ikindi namazını kılıyordu. Cesur da yanındaydı. Salih arkadan yürüyordu. İkisi yalnızdı şimdi.

Her şeyin iyisini alırdı Halil. İçinden bu düşünce geçti Salih’in. Her şeyin iyisini alırdı ama kıymetini bilmezdi. Babasından kalan paraları çarçur eder, dükkân batırır, yine de kör talih hep ona gülerdi. En iyisi hep onun olurdu.

İçinden geçenleri dizginleyemiyordu artık. Issızlığın ortasında, başbaşa kalınca, Halil hakkındaki düşünceleri, tüylerini diken diken etmeye başlamıştı. Bir kaç dakikalık yürüyüşte, tüm ortak geçmişleri, gözlerinin önünden geçti. İzlediği anı dizisinin her bölümü, kendisinin haksızlığa uğradığı bir finalle sonuçlanıyordu. Her anı durağında, bir otobüs kaçıyordu. Burnundan soluk alıp vermeyi artırmıştı; farkında değildi. Eli tabancasına gitti; farkında değildi. Çelik soğuktu; onu fark etti. Halil önden gidiyordu. En iyisi hep onun oluyordu; kıymetini bilmiyordu. Dövüyormuş, diyorlardı...

Gözleri yaşardı. Soğuk rüzgârdan olsa gerekti. Eli tetiğe girerken farkında değildi. Elinin kalktığını gördü bir tek. İleri doğru... Eli, sanki başkasının eliydi. Eli, yıllar önceki Salihlerin ellerinin toplamıydı. O, sadece izliyordu.

- Hoop!

Bir uykudan uyanmış gibi, titredi, indirdi silahı. Sese, Halil de döndü. Cesur’du bağıran. Geriden eliyle, bunların ilerisindeki bir yeri işaret ediyordu. İkisi birden o yöne baktılar.

Arazinin yeniden yükseldiği tepede bir karaltı gördüler. İnsan değildi; ancak hava kararmaya yüz tuttuğundan, tam seçilemiyordu.

Şemsi Hocayla Cesur, yetiştiler. Çok ses çıkarmadan, gözlerini kısarak tanımaya çalışıyorlardı karaltıyı. Hafif hafif kımıldıyordu. Bir an geldi, dört bacağı da seçilebiliyordu sanki. Tüfekleri doğrulttular. Tam horozlar düşmek üzereydi ki karaltının arkasından bir insan silüeti belirdi. Derken ardından daha büyük bir kalabalık... Çoban ve sürüsüydü.

Yaklaştılar ve az evvel vurmak üzere oldukları şeyin, bir koyun olduğunu anladılar. Gülüştüler, Cesur, Halil ve Şemsi... Salih gülememişti:

- Az daha vuracaktık, dedi.
- He valla. Mundar edecektik güzelim koyunu. İşe bak sen!

Gülmeye devam diyorlardı. Salih gülmüyordu.

- Az daha vuracaktık, dedi.

Aynı yoldan bu kez karanlıkta dönerlerken, hâlâ düşünüyordu. Sağ arka koltukta oturuyor, uçurumun karanlık boşluğuna bakıyordu. Az daha vuracaktı. Uzak bir köyde akşam ezanı okunuyordu. Ürperdi.

SON
Uğur DEMİRCAN, Kasım 2016 – İzmir

Beğen

uğurdemircan
Kayıt Tarihi:3 Eylül 2019 Salı 11:38:59

UÇURUM (ÖYKÜ, TDK TÜRK DILI DERGISI/785.SAYı) YAZISI'NA YORUM YAP
"UÇURUM (Öykü, TDK Türk Dili Dergisi/785.Sayı)" başlıklı yazı ile ilgili
düşüncelerinizi ve eleştirilerinizi diğer okuyucular ile paylaşın.


YORUMLAR


Henüz yorum yapılmamış.

Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Edebiyatdefteri.com'u kullanarak Çerez Politikamızı kabul etmiş sayılırsınız.