( İrfan Yılmaz )
85 şiiri ve 18 yazısı kayıtlı Takip Et

Kızıl gül ıv bölüm.



Kızıl Gül IV Bölüm.


* Kızıl Gül - IV Bölüm:

Mayıs ayının son günlerinde Feriha bir sabah her günkünden daha erken uyandı. Yatağını topladıktan sonra aşağı inerek Beyaz İnci’nin yanına indi. At samanın iki katı yulaf tanelerinin karıştırıldığı yemini bitirinceye kadar yanında kalıp hem okşadı, hem konuştu:
-Merak etme Beyaz İnci, seni geri göndereceğim buraya. Buradan temelli ayrılacak değilsin, seni geri göndereceğim. Kuş ol, uçur beni bugün. Rüzgâr gibi git. Arkandan kurşun atsalar yetişemesin sana! Uçur beni bugün! derken Beyaz İnci sanki Feriha’nın söylediklerini anlıyormuş gibi başını iki kez aşağı yukarı doğru sallayınca, Feriha gülümseyerek yanağını atın yanağına değdirdi. Atı dışarı çıkardığında, masmavi lekesiz gökyüzüne parlak bir mayıs güneşi doğmuştu. Atın önüne bir kova su koyarken:
-Senden ayrılmak bana zor gelecek ama merak etme, seni geri göndereceğim. Sen buradan temelli ayrılmıyorsun dedi.

’’Bu merdivenleri son kez çıkıyorum! ’’ diye düşünerek üst kata çıktı. Aylardır Şahin’in uykusunda ’’Feriko! ’’ diye gece sayıklamaları ile gecelerin zindana döndüğü odadaki, ceviz ağacından yapılmış çeyiz sandığını açtı. Babaevinden getirdiği tek eşyası olan kızıl ipekten elbisesini giydikten sonra aşağı inerken Şahin hâlâ uyanmamıştı. Atike Hanım, üzerine kızıl ipek elbisesini ilk kez giymiş Feriha’nın sabahın erken saatlerinde atını eğerlediğini üst katta camdan görünce:
-Halilim baksana Feriko’ya! Kırmızı elbisesini ilk defa giymiş görüyorum, nereye gidiyor bu böyle? diye Süvari Halil’e sordu. Süvari Halil gülerek:
-Babasını özlemiştir. Çok seviyor ya...
-Bana öyle gelmedi! Gitmeden şuna bir seslensene!
-Sıkma canını döndüğünde nereye gittiğini öğreniriz dedi. Pencere önünde, Feriha’yı Beyaz İnci’yle evden ayrılışından, Ergene Vadisi’nde zümrüt yeşilliğinin içinde gözden kayboluncaya kadar izledi. Sonra Atike Hanım’a döndü:
-Hatun, ben birazdan çiftliğe ineyim. Bu senenin süt kuzuları çok büyüdü artık, bir süt kuzusu kestireyim. Akşama ona göre hazırlık yap dedi.

Ergene Vadisi’ne kadar sakin bir şekilde at süren Feriha, vadiye geldiğinde atın yönünü güneşin doğduğu tarafa çevirdi:
-Zamanı geldi Beyaz İnci dedi, beni kimseye kaptırma! Uçur beni, uçur... Haydi! diyerek atın diginlerini boşalttı. Feriha’nın üstüne bindiği andan beri sabırsızlanan Beyaz İnci, gençliğinin verdiği, damarlarına akan zaptedilemez güç ile bir anda yaydan fırlayan ok gibi ileriye atıldı. İlk köyü Ferihan’nın hayal ettiğinden de daha kısa sürede geçtiklerinde, ilerideki ikinci küçük köy görünmüştü bile.

İkinci köye kadar hiç durmadan Feriha’yı ulaştıran Beyaz İnci’nin ağzı köpüklenmeye başladı. Köy çeşmesinde su alma sırası bekleyen kadınlar Beyaz İnci üzerindeki Feriha’yı görünce şaşkınlığını gizleyemediler. Feriha gittiği yönün güneyine düşen yakın bir köy ile, kuzeyine düşen uzak bir köy arasında tereddüt yaşarken, yolu sormak için atını durdurdu. Beyaz İnci körük gibi soluyordu. Feriha kendini süzen kadınlar arasında, genç olan birisine sordu:
-Ablam, Meşeli Köyü’ne şu köylerden hangisi üzerinden gidilir? Kadın biraz kuzeye düşen ve uzak olan köyü parmağı ile işaret ederek:
-Sazlıköy üzerinden gideceksin. İki köy sonra Meşeli... dedi.
-Sağol kardeş! diyerek atın başını çeviren Feriha’ya kadınlar şaşkın ve imrenerek baktılar. İçlerinde birisi kendine özgü şivesi ile:
-Afat, afat! ... dedi. Ne kızdı o öyle, anam iyi ki bizim köyde durmuyor bu! Yoksa... derken diğer kadınlar da hep bir ağızdan gülüştüler.

Önüne çıkan bir dere ve iki tepeliği aşarak Sazlıköy’e ulaştığında; yolu üzerindeki iki köy arası en uzak mesafeyi de aştığından habersizdi. Meşe ormanı içerisine gömülmüş gibi duran Meşeli köyünü gördüğü andan itibaren atı hızını keserken, Feriha’nın kalbi kuş gibi çarpmaya başladı.:
-İşte, Beyaz İnci dedi, sonunda getirdin beni. Meşeli karşımızda işte... İdrisimin köyüne geldik. Şimdi bizi görünce İdris gözlerine inanamayacak, güpegündüz rüya gördüğünü sanacak diye yavaş yavaş bayırdan aşağıya doğru inmeye başladı. Köye girerken rastladığı bir kız çocuğuna sordu:
-Balcı’nın evine nerden gideyim? Balcı’ nın evini biliyor musun? Oğlu var adı: İdris...
-Bak ablam, şurdan yukarıya düz çık, ikinci sapaktan sola dön. Dümdüz devam et. Köyün sonunda ormana varmadan ki ev. Damında radyo fincanı var, teller var! Feriha kızın son cümlelerinden bir şey anlamadan tarif ettiği yöne doğru atını sürdü. Kalbindeki dinmez çarpıntıyla tarif edilen yolu geçiverdi. Tarif edilen yol geniş bir bahçenin içine karışarak sonlandı. Beyaz İnci’nin bahçede kişnemesi ile ilk dışarı fırlayan İdris’in annesi Gülfatma oldu. Kadın ilk anda ne olduğunu anlayamadı. Şaşkın ve inanamayan gözlerle ata doğru yaklaşırken at üzerindeki Feriha’yı tanıdığı anda bir çığlık kopardı:

-Feriko! ... Aman Allahım! ... Feriko!

Kadının çığlığına, Feriha yüzündeki tatlı gülüşü ile sessiz cevap verirken; Beyaz İnci’nin cavabı tekrar kişnemesi oldu. Annesinin çığlığı ve Beyaz İnci’nin ikinci kez kişnemesiyle dışarı fırlayan İdris’i, babası takip etti. İdris ne olduğunu anlamak için koşuşturduğu geniş meydanlıkta, ön ayağı ile yeri eşelemeğe çalışan beyaz atın üç adım önünde donakaldı!

Atın üzerindeki Ferihaydı! ...

Düğün gecesi üzerinde gördüğü kızıl elbisesi, binbir çiçekten güzel gülümsemesi ile Ferikosu karşısındaydı. Rüyalarının süsü, güzeller güzeli Ferikosu beyaz bir at üzerinde, düğün gecesi üzerindeki kızıl ipek elbisesini giyerek, mektubunda yazdığı gibi ansızın gelmişti. İdris küçük dilini yutmuş gibi şaşkındı. Feriha, İdris’in şaşırmasını anlıyordu ama; ilk çığlığından sonra annesi ve babasının, hiçbir şey demeden taş kesilmiş gibi durmalarına bir anlam veremedi. İdris’e baktı. Aylarca kavuşma anını hayal ettiği, kendisini gördüğü anda nasıl şaşıracağını düşündüğü İdris’in yüzüne baktı. İnanılmaz bir şey! ... İdris’in yüzünde en ufak bir sevinç belirtisi yoktu, aksine yüzüne tipi yağmış gibiydi. Hiç kimse ’’Hoş Geldin! ’’ bile diyemiyor, donmuş gibi kendisine bakıyorlardı. Kimseden bir ses çıkmıyordu! Ne olduğunu, birisinin bir şey açıklamasını beklerken, evden çıkan genç bir kızın şaşkın bakışlar ile geldiğini gördü. Genç kız ilk kez gördüğü at üzerindeki bu misafiri şaşkınlık ve hayranlıkla süzdükten sonra:
-Kardeş hoş geldin, insene! dedi.
-Hoş bulduk, bunlar niye bu kadar şaşkın ya, kimse bir şey söylemiyor?
-Düğüne yetişemedin diyedir! Ondan şaşırdılar belki...
-Düğüne mi, ne düğünü? ...
-İki gün önce... İki gün önce İdris’le benim düğünüm oldu da... Sen yetişemedin diyedir, ondan şaşırdılar! ...
-! ...
-İnsene!
-Sen ne dedin? ... İdris’in düğünü mü oldu dedin?
-Evet, iki gün önce bizim düğünümüz oldu!

Feriha’nın yüzündeki gülümseme bir anda uçuverdi! Şaşkınlık ve elem bulutları birbirine karışarak yüzünde dolaşırken; içindeki öfke volkanı püskürdü:
-İdris! ... diye haykırdı. Karşısında gözlerini kırpmadan donup kalmış İdris’ten hiçbir cevap alamadı.
-İdris sen benim mektubumu almadın mı? ...
-? ? ?
-Söylesene İdris, benim mektubum sana gelmedi mi? ... Konuş ya! ...
-? ? ?
İdris’ten yine hiç bir ses ve seda çıkmadı.

Gözlerini İdris’in annesine çevirdiğinde, kadın Feriha’nın siyah gözlerindeki hışıma dayanamayarak bakışlarını yere indirdi. Balcı’ya baktığında ise, titreyen çenesi ve yaş süzülen gözleriyle o da başını yere eğdi. Kimse bir cevap veremiyordu kendisine.

Feriha şaşkındı. Kime ne diyeceğini bilemedi. Bin bir hayal ve umutla geldiği bu eve, bir anda ne kadar yabancı kaldığını düşündü. İçini burkan bir yalnızlık duygusuyla; bakışlarını İdris’e çevirerek son sözlerini söyledi:

-Benim sende bir emanetin var, dedi. Onu verir misin? Mendilimi! ...

Taştan heykel, ancak o zaman sadece kolunu kıpırdatabildi. İdris’in sağ eli yeleğinin sol iç cebine gitti. Parmakları arasında tuttuğu, bir ucuna iki yeşil yaprak ve kızıl gül motif işlenmiş mendili, yerinden kıpırdayamadan durduğu yerden Feriha’ya doğru uzattı. Beyaz inci başını sallayarak birkaç adım attınca Feriha, İdris’in gözlerinin içine son bir kez bakarak mendili sol eliyle alıp avuç içinde saklarken; gözleriyle Feriha’nın her hareketini eksiksiz takip eden İdris’in ağzından bir tek cümle bile çıkmadı.

Feriha gözlerini İdris’ten ayırdıktan sonra, bir kez daha Gülfatma ve Balcı’ya çevirdi. Her ikisi de öne düşen başları ile cevap verdiler! Ne olduğunu anlamaya çalışan iki günlük gelin Asiye, İdris’in koluna yapıştığında, Feriha Beyaz İnci’yi kızıl güllerin olduğu bahçenin güney sınırına çevirdi. Olgunlaşmış tomurcuklarla birlikte, öğle güneşi altında kan rengine bürünmüş onlarca yeni açmış kızıl gülün yakıcılığı üzerinde gözlerini gezdirirken; içinden: ’’İdris, bana gönderdiği gülü acaba bunların hangisinden kesti? ’’ diye düşündü. Bakışları, sadece tek bir daldan kesilmiş gülden arda kalan, ucu kesik dala takıldığında, niçin kesilmiş olduğunu anladı! Sonbahar gülü kendisine, ilkbahar gülü ise Asiye’ye nasip olmuştu! ... O zamana kadar tutabildiği gözyaşları, artık kendisini dinlemez oldular! Ard arda gözpınarından taşarak yanaklarından süzülürken, Feriha atın başını geldiği yöne geri çevirdi. Beyaz İnci sırtındaki sevgili binicisinin hüznünü anlamış gibi sarsmayan bir yürüyüşle Feriha’yı köyün dışına çıkardığında, Feriha hâlâ kendisine gelememişti.

Feriha geldiği yollardan tekrar geri dönüyordu. Sabahtan beri aç ve susuz düştüğü yolu yine aç ve susuz geri alıyordu. İkindi güneşi altında yol alırken, gelirken farketmediği bir çoban çeşmesine rastladı. Yorgun ve susuz olan Beyaz İnci suyu görünce bir anda çeşme önündeki su dolu uzun havuza yöneldi. Henüz dudaklarını suya değdirmeden Feriha sabahtan beri üzerinde olduğu attan yere atladı:
-Şimdi değil Beyaz İnci, çok yorgunsun biraz sonra içersin. diyerek dizginleri çekerek atı suyun yanından biraz uzaklaştırırken; uyuşmuş bacaklarının üzerinde bin bir güçlükle durabiliyordu.

Kümeleşmiş papatyalar arasında yer yer gelincikler de boy göstermeye başlamıştı. Hafif esen rüzgarla nazlı nazlı titreşen gelincikler, Feriha’ya kızıl gülleri hatırlattı. Mendili ancak o zaman aklına geldi. Sıkı sıkıya yumduğu avucunun içindeki terden ıslanmış mendile bakarken; binbir hayal ile gaz lambasının ışığı altında uyumadan mendile gül motifi işlediği geceyi hatırladı! O gece ne kadar güzeldi diye düşünürken; içindeki suskun volkan işte o anda anda püskürdü. İdris’e söyleyemediklerini bağırmaya başladı:

-Nasıl evlendin İdris, nasıl? Hiç mi ben aklına gelmedim? Kızı istemeye giderken mendilim senin cebinde miydi İdris? ... Sen neden hep susuyorsun ya? ... Bu dünyada senin sesini bir defa duymak nasip olmadı İdris! Sesini duymak mahşere kaldı İdris! İşte ben seni böyle sevdim... Hiç düşünmedin mi sen? Haydi, kendini düşünmedin diyelim, beni de mi düşünmedin İdris? Hiç demedin mi bu kız bensiz ne yapar diye? Kolay mı İdris, kolay mı? Her gece senin adını uykusunda sayıklayan birisiyle aynı odanın içinde sabahlıyorsun! Kolay mı? ... O sesi duymak kolay mı ha? ... Sen, benim o anda neler hissettiğimi biliyor musun peki? Sana kavuşacağım günün hayali beni bu güne kadar ayakta tuttu! Peki bundan sonra beni ne ayakta tutacak? Ne tutacak, ne? ... Ben şimdi ne yaparım ya? ... Adamlar benim bir dediğimi bu güne kadar iki etmediler ya! ... Kendi annem ve babamdan daha iyiydiler ya! Ben onları çiğniyerek sana geldim ya... Tuz ekmek hakkını çiğnedim sana geldim ya, tuz hakkını, ekmek hakkını çiğnedim, ama sen? ...
Şahin kadar olamadın ya... Ayağına kadar geldim ya... Kendi sorduklarıma bir cevap veremedin ya... Sesini duymak mahşere kaldı İdris... Mahşere kaldı! Nasıldı sesin? Çatık kaşların, gözlerin ve yüzün gibi güzel miydi?

Gözlerinden yaşlar boşanarak ellerini havaya kaldırdı:
-Allah’ım sana yalvarıyorum: Dayanamıyorum! Dayanamam... Madem ki İdris’i bana nasip etmedin, n’olur sevgisini içimden çıkar, yoksa ben nasıl yaşarım? Adam evlenmiş artık, beni unutmuş! Ayağına kadar gittim. Benimle konuşmadı bile! Ben neden hâlâ onu seviyorum ya? ... Hıçkıra hıçkıra ağlarken omuzanda hissettiği yumuşak bir temasla kendini geldi: Dizginleri elinde tuttuğu Beyaz İnci omuzuna dokunmuştu.

-Senin günahın ne Beyaz İnci, benim çilemi sen mi çekeceksin? Sen bugün üzerine düşeni yaptın. Yemin ediyorum seni yanımdan hiç ayırmayacağım. Feriko’nun sözüne güven! Güveniyor musun? Kafasını iki kez sallayan Beyaz İnci’nin hareketi o an Feriha’ya ilaç gibi gelmişti.

Elindeki mendil ile ilk kez gözyaşlarını silerek atı çeşmenin havuzuna götürdü. Beyaz inci doğduğundan beri hiç bu kadar susuz kalmamıştı. Suya kanacağı yok gibiydi. Feriha atı suya kanmadan ayırdı.
-Birdenbire o kadar çok içme Beyaz İnci, belki sana zararı olur. Gidelim evde içersin. Sen acıkmışsındır da! derken sabahtan beri kendisinin de bir şey yemediği içmediği aklına geldi. Ağzı kurumuştu. İnsanın ağzı kupkuruyken neden gözyaşları kurumuyordu? Buna akıl erdiremeden, bacaklarının uyuşmasından sonra gelen karıncalanma geçinceye kadar atla beraber yürüdü. Daha sonra tekrar Beyaz İnci’ye bindi.

Güneş batmadan Karaçam’a geri döndü. Kendisini karşılayan Süvari Halil olmuştu. Dışarıda taze eşilmiş toprak ve yakılmış ateşe bir anlam veremedi. Süvari Halil ata bakar bakmaz hemen anladı:
-Feriko, Beyaz İnci’yi çok yormuşsun, anlaşılan uzak dolaştınız bugün. Ferikodan bir ses çıkmayınca Gelinin yüzüne baktı. Kızarmış gözlerinden ağladığını anladı. Atın yorgunluğunu da düşününce merakını yenemedi:
-Nereye gittiniz Feriko?
-Uzak gittim bu sefer, bir yerde bir emanetim vardı! diyerek atın dizginlerini Süvari Halil’in eline verdi. Başka bir şey sormasına fırsat vermeden konağa doğru yürürken, Süvari Halil arkasından seslendi:
-Bak, bakalım yukarıda kim var?
Ayrılmadan önce kızıl ipek elbisesini giymek için yukarı çıkarken: ’’Bu merdivenleri son kez çıkıyorum! ’’ dediği merdivenleri; suya düşen hayalleri ve yitik umutları ile tekrar geri çıkıyordu.

Feriha üst katta annesi bir anda karşısında görünce:
-Mayko! ... diyerek boynuna atıldı. Annesi:
-Nur damlası, Ferikom, annen sana kurban olsun! Nur damlam... derken doğduğundan beri ilk kez ayrıldığı yavrusunu bağrına basarken; Gelininin ağlamasına dayanamayan Atike Hanım:
-Siz anne kız rahat rahat konuşun, Ben varayım Halil’e biraz yardım edeyim. diyerek aşağı indi.
Kızının solgun yüzü ve ağlamaktan kızarmış gözlerini gören anne Feriha’ya sordu:
-Sen ağlamışsın nur damlası, sen üzülmüşsün! dedi. Feriha hıçkırıklar arasında:
-Anne benim yazdığım mektubu sen İdris’e vermedin mi? diye sordu. Annesi:
-Verdim, Ferikom... Kasaba pazarında İdris’e kendi elimle teslim ettim. Bundan iki üç ay kadar önce verdim mektubunu. Ben öğleden beri seni bekliyorum. Babana çiftliği gezdirmeye götürdüler. Şahin de ortalarda yok. Sen nerdeydin?
-Anne ben Meşeli’den geliyorum!
-Meşeli’den mi! ?
-İdris’e gittim anne. Evlenmiş! ... Diyerek tekrar hıçkırmaya başladı.
-Evleneceğini ben Sofu Süleymangilden duydum. Kızlarını görmek bahanesi ile düğüne gittiler.
-Anne, İdris benimle hiçbir şey konuşmadı! Kimse bana ’’Hoş geldin! ’’ bile demedi. Bir tek İdris’in evlendiği kız konuştu benimle.
-Konuşacak ne kaldı ki, ne konuşulsun kızım? Bu işin olur tarafı mı kaldı? Sen de görüyorsun işte: Herkes kendi evine yerleşti işte... Sen de çektiğinle ağladığınla kalakaldın. Sen İdris’e mektubunda ne yazmıştın?
-Beni beklemesini yazmıştım. Ona tertemiz gideceğimi yazmıştım. Yemin etmiştim. Evlenme, ben sana tertemiz geleceğim! demiştim.
-Nasıl tertemiz? ...
-Mayko biz daha ilk geceden beri şahin’le ayrı yatıyoruz! ...
-Sen altı aydır kocanla ayrı mı yatıyorsun?
-Şahin hiç kocam olmadı ki...
-Ferikom, sen meleklerin ocağına düşmüşsün de, farkında değilsin kızım! Sen yat kalk Allah’a dua et. Başka birisi olsa elini ayağını bağlar tepene çullanırdı! Peki, Süvari ve karısı ne diyor bu işe?
-Onlar bilmiyor ki! sadece şüpheleniyorlardır. Şahin onlara bir şey demedi.
-Kızım hatırlamıyorum, ben seni bir kadir gecesi mi doğurdum ne? Sen Cennete düşmüşsün de; Cehenneme talip olmuşsun! Sen, baban beni nasıl aldı biliyor musun? ... Gözlerini uzaklara dikerek anlatmaya başladı:

Ben tarladaki babama öğle yemeği götürmüştüm. Dönüşte Vedat kırda yolumu kesti. Ağzımı kapattı, beni çalılığın dibine sürükledi. ’’Alimallah keserim ha... Sesini çıkar keserim alimallah! Bana bıçağı çıkartırma keserim alimallah! ’’ diye diye... Ben korkudan ve başıma gelenlerden bayılmışım. Biraz kendime gelir gibi olduğumda, babanın kucağında köye giriyorduk. Beni babanın kucağında yarıbaygın gören komşular babana, ’’Vedat ne olmuş Ünzile’ye? ’’ Diye sorduklarında babanın: ’’ Hiç! Hiç bir şey olduğu yok! Yolda rastladım. Seni seviyorum Ünzile, deyince gördüğünüz gibi sevincinden bayıldı işte! ’’ dediğini duydum. Haberi alan babam birkaç kişi ile beraber geldiğinde Vedat bağırdı. ’’Kız beni seviyor be! ... Yaklaşmayın bre... Keserim alimallah, keserim! ’’ Babam bana sordu: ’’Kız Ünzile ne söylüyor bu deli? ’’ deyince: Baban benim cevap vermeme bile meydan bırakmadı ’’ Alimallah! ...’’ diyince kokudan benim sesim çıkmadı. Kimsenin de sesi çıkmadı. Gelenler geri dönerken baban arkalarından bağırdı: ’’ Bu akşam düğünümüz var ha... Herkes gelsin ha! ...’’ diye gürledi!
-Gerçekten düğününüz o akşam mı oldu? Kaç kere sordum sana: Babamla nasıl evlendiniz? diye, hep geçiştirirdin.
-Ne düğünü be kızım. Kim bulduysa, nereden bulduysa iki çalgıcı gelip bir iki tıngırdattı. Ama bütün köylü o gece eve üşüştü. Köydeki herkes gelmişti. Altın dağıtsan bütün köylüyü öyle toplayamazdın! Annesi biraz düşündükten sonra Feriha’ya döndü:
-Zaman nasıl değişmiş kızım, şimdiki erkekler melek olmuş baksana... derken uzaktan koşarak gelen birisini işaret etti:
-Bu gelen kim, Şahin değil mi?
-Bozo geliyor, Bozo!
-Bozo kim kız?
-Ben bundan sonra Şahin’e Bozo adını takacağım... Ne gülüyorsun? Bozo değil mi? Bozo işte!
Şahin Feriha’nın annesi görünce şaşırdı. Elini öptü endişeliydi. Gözlerinin kızarıklığına bakan Feriha, Şahin’in kendisini aradığını, bulamayınca ağlamış olduğunu anladı, Şahine sordu:
-Sen nerden geliyorsun Bozo!
Şahin şaşırdı.
-Bozo kim, bana mı Bozo diyorsun? diye sordu.
-Sana diyorum tabi. Bundan sonra ben senin adını Bozo koydum!
Feriha Narlıköylülerin bir geleneğini Karaçam’a taşımıştı. Şahine ikinci bir isim takmıştı.

Feriha’nın babası çiftlikten dönünceye kadar, Süvari halil kuzuyu toprak altında pişirmişti. Akşam yemeğini ilk ve son kez altı kişi bir arada yedi. Feriha ve Şahin’in ikisi de sabahtan beri açtı. Bütün gün Feriha’nın geri dönmesi için dua eden Şahin, Feriha’nın geri dönmesiyle o kadar mutluydu ki Feriha’nın kendisine Bozo adını takmasına bile sevinmişti. Yemekte Vedat ağa, ağzına koyduğu ilk lokmayı yuttuğunda şaşırarak Süvari Halil’e döndü:
-Bu ne eti be?
-Kuzu.
-Bunun tadı niye bu kadar güzel?
-Kuyuda pişirdim, toprak altında...
-Toprak altında mı?
-Anladım Vedat Ağa ilk kez yiyorsun, inşallah bundan sonra her gelişinde yaparız. Kuzuyu kesiyorsun, yüzerken derisini tulum çıkarıyorsun, kuzunun içini boşalttıktan sonra tuzlayıp geri derisinin içine koyuyorsun....
-Nasıl pişecek peki?
-Önceden geniş ve derin çukur eşiyorsun. İçinde meşe odunu yakıyorsun. odunların hepsi köz olunca, közün içine gömüyorsun kuzuyu, sonra da üstünü hava almayacak şekilde toprakla kapatıyorsun. O toprak altında köz onu kendi kendine pişiriyor. Öğleyin kuyuya gömdün mü, ikindiden sonra çıkarıyorsun, akşama hazır.Vedat ağa kuzunun bir arka bacağını bitirinceye kadar başka bir şey konuşmadı. Altı kişi bir kuzuyu silip süpürdü. Feriha ilk kez yediği bu kuyu kebabını çok sevdi.

Ertesi gün Süvari Halil, hanımı ve oğluyla birlikte misafirlerini uğurlarken Feriha’ya dönerek:
-Feriko dedi, annen baban bizi davet ediyor, biz gitmeden onlar geldi. Ayıp ettik biz önce gitmeliydik ama, annen seni çok özlediği için bizim gitmemizi beklemeden sağolsunlar bizden önce geldiler. Yakında onları ziyarete köye gideriz değil mi? diye sordu. Feriha kimsenin kulaklarına inanamadığı bir cevap verdi:Süvari Halil’in kolunu tutarak başını omuzuna yasladı, Süvari Halil’e:
-Ben bir daha bu köyden dışarı çıkmam baba, siz annemle gidin!
Feriha ilk kez Süvari Halil’e baba, Atike Hanım’a anne demişti. Veda anına denk düşen Feriha’nın cevabından herkes ağlamamak için kendini zor tutuyordu. En çok da Süvari Halil, Vedat Ağa’nın yanında Feriha’nın kendisine ilk kez ’’Baba! ’’ demesi ile duygulanmıştı.

O gece Şahin, Feriha’ya:
-Sen bundan sonra bana Bozo mu diyeceksin? diye sordu. Feriha başka bir soru ile karşılık verdi:
-Dün akşama kadar sen ne yaptın?
-Sabah senin olmadığını görünce temelli gittiğini düşündüm. Yine de seni aramaya çıktım. Seni hiçbir yerde görmeyince hep dua ettim.
-Hep dua mı ettin Bozo?
-Hep dua ettim. Yemeden içmeden hep dua ettim. Ferikom dönsün diye dua ettim
-Dönsün diye mi dua ettin?
-Akşam üzeri senin dönmekte olduğunu çok uzak tepelerden görünce buraya kadar koştum.
-Buraya kadar mı koştun?
-Senin annenin geldiğinden haberim yoktu. Ben seni arıyordum.
-Sen beni mi arıyordun?
-Bir daha bir yere gitme Feriko sen olmayınca ben hiç dayamıyorum.
-Ben olmayınca hiç dayanamıyor musun?
-Sen olmayınca hiç dayanamıyorum. Hem de hiç... Sen dönmeseydin belki ben bu gün ölmüş olurdum
-Sen ölmüş mü olurdun?
-Ölmüş olurdum!

Şahin yatağına girdikten sonra her gece olduğu gibi Feriha duvara asılı gaz lambasını, şişesine üstten üfürerek söndürüp karanlıkta soyunurken; Şahin yatağında dua ediyordu:
-Sana şükürler olsun Allahım. Ferikom döndü. hiç dönmeyecek sandım. Sana şükürler olsun Allahım. Ferikom bir daha... duası yarım kaldı! Feriha’nın üzerindeki yorganı kaldırdığını hissetti! Yanına uzanın Feriha’nın sıcaklığından, bütün vücuduna tatlı bir ateş yayıldı. Feriha’nın kulağına fısıldadığı:
-Sesini hiç çıkarmadan... Tamam mı! ... sözleri ile, Şahin damarlarındaki kanın tutuştuğunu hissetti.

Yaşadığı mucizenin rüya olmasından korkan Şahin, o gece sabaha kadar hiç uyumadan mutluluk deryasında yüzerken; karanlıkta Feriha’nın gözpınarlarından taşan, yanaklarından süzülerek saçlarını ıslatan, yastığının emdiği sessiz gözyaşlarını göremedi!

KIZIL GÜL: (Feriko)

Sen, başında yakut rengi tacınla,
Destan oldun dilden dile kızıl gül;
Ben, bir can verirken senin acınla,
Bu ateşe bile bile kızıl gül!

Güneşten bir damla, nurlu bir beden.
Gönüller yanarken, gözü kör eden!
Deryaya sığmazken, dolmuyor neden?
Ben çektikçe uzayan çile kızıl gül.

Bir çare bulunmaz: Suskun isyanla,
Yollarına feda edilmiş canla,
Kalbime yerleşmiş gizli sevdanla:
Gözlerime çekilen mile kızıl gül!

Bir serap peşinde dinmez gözyaşım.
Bir taştan, bir taşa düşüyor başım.
Fizan çöllerinde ben arkadaşım:
Yola düşen Mecnûn ile kızıl gül.

Yaşanmamış aşka bir mezar kazar,
Masum sevgilere kin tutar, azar!
Kavuşmayı değil hasreti yazar,
Feleğin kalemi: Hile... Kızıl gül!

Ferhat’ın aşkına yol veren dağlar,
Yitik sevdalara şimdi yas bağlar.
Ayrılığa düşen her âşık ağlar,
Gözyaşını sile sile... Kızıl gül!
*****
Sevgi ve saygılarımla...

Beğen

( İrfan Yılmaz )
Kayıt Tarihi:19 Ocak 2018 Cuma 01:44:27

KıZıL GÜL IV BÖLÜM. YAZISI'NA YORUM YAP
"Kızıl Gül IV Bölüm." başlıklı yazı ile ilgili
düşüncelerinizi ve eleştirilerinizi diğer okuyucular ile paylaşın.


YORUMLAR
Necati Kavlak
25 Ocak 2019 Cuma 13:13:10
Değerli Hocam!

Ben sizin şimdiye kadar yalnız şiirleriniz okudum!
Yazılarınızı hiç görmedim. Bir göz doktoruna mı
görünmeliyim.
Sadece "Kızıl Gül IV Bölüm." okudum. Elbette
evveliyatını da okuyacağım.
Çok kitap okudum. Hikaye roman, masal.
Abartmıyorum, okuduğum Kırmızı gül dört
yeşil çam filmi izler gibiydi.
Atla konuşması, Üstünde dolu dizgin gidişi; vs
hepsini izledim.
Canı yürekten tebrik ediyorum.
Şairliğinizi biliyorduk, yazarlığınızla da tanıştık.
İyi ki de tanıştık.
Selam ve saygılarımla.


Cevap Yaz
Fatma Oral
14 Ekim 2018 Pazar 09:05:22
Çok güzel bir öyküydü. Akıcı. Sonu heyecanlı.

Kaleminize sağlık.

Cevap Yaz
Rüya Gül
19 Ocak 2018 Cuma 18:27:38
Çok teşekkür ederim gönül kaleminize sağlık hocam çok akıcı ve sürükleyiciydi yalnız sonunu tahmin edemedim daha farklı düşünüyordum demek ki okumadan karar vermemek lazım
saygılar şiirli ve öykülü geceler...

Cevap Yaz
Şükrü Beşiktaş
19 Ocak 2018 Cuma 15:19:28

Merhaba ,
Konu ve anlatımla okuru etkileyen öykü teşekkürü hakediyor !Kutlarım ,saygılar !

Cevap Yaz
turanoğlu
19 Ocak 2018 Cuma 13:18:19
Verilmiş emeği, yazdıran yüreği kutlarım. Harika bir öykü anlatımı.

Cevap Yaz
akasyameral
19 Ocak 2018 Cuma 12:41:18
harika çok çok güzel bir öykü hüzün ve mutluluğun nakış nakış işlenişi
ve şiir gönülden tebrikler...
nice güzel öykü ve şiirlere
tam puan....
saygılar.

Cevap Yaz
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Edebiyatdefteri.com'u kullanarak Çerez Politikamızı kabul etmiş sayılırsınız.