MEHMET ÇOBAN
388 şiiri ve 168 yazısı kayıtlı Takip Et

2,5 SAYFA (CEZAEVİ NOTLARI - KİTAP 1.BÖLÜM ANKARA)



S U N U Ş
Hayatımın önemli dönüm noktalarından biri olan cezaevi yaşamımı paylaşmak istedim.
Birçokları için sıradan hayat olarak değerlendirilebilecektir. Hatta cezaevi yaşamları zorlu olanlar için, benim cezaevi anılarım çok basit görülebilecektir.
İnsanın kendisiyle yüzleşmesi, duygularını içselleştirerek insanlarla paylaşması her zaman iyidir. Her hayattan kendine göre paylar çıkarılabileceğini düşünenlerdenim.
Amacım cezaevi anılarımı anlatan bir hikâye veya bir roman yazmak değil. Benim cezaevine gitmeme neden olan olguları, cezaevlerinde yaşadığım önemli olayları paylaşmak istiyorum. Ankara Ulucanlar, Bursa E ile F tipi cezaevinde ve İmralı adasında yaşadıklarım önemli şeylerdi.
Cezaevine 1985 yılında girip, 1988 yılında çıktım. İki buçuk yıl cezaevi hayatım oldu. İki buçuk sayfalık bir makalem nedeniyle aldığım 6 yıl 3 aylık ceza, infaz yasasından yararlanılarak, 2,5 yılda tamamlandı. Aradan 24 yıl geçti. Cezaevinde iken ileride anılarımı yazarım diye hiçbir not düşmedim. Geçen süre içinde hala anılarımda güçlü kalanlar var. İnsanın anılarında güçlü kalan şeylerin önemli olduğunu düşünürüm. İnsanı etkilemeyen, yaşamında sıradan olan şeyler her zaman anılardan silinir. Paylaşım için yazacağım konular beni daha çok derinden etkileyen yaşadığım olaylardır. Olayların çoğunu unuttum. Bir çok ismi de hatırlamıyorum; ancak, isimleri unutup, olaylarını hatırladıklarım var. İsimlerini unuttuklarımdan söz ettiğimde, ya isimsiz ya da isim koyarak anıya aldım. Zira önemli olan şeyin isimler değil, olaylardır diye düşünüyorum.
Paylaştıklarımda kendilerini bulanlar olacaktır. İnanıyorum ki, anılarımda kendilerini bulanlar, benimle beraber duygularını bütünleştireceklerdir.
Sevgim, saygım sizinle olsun.

Mehmet Çoban
İzmir - 2012
Kurdum

Bir küçük düş kurdum,
Sadece benim olsun.
Karıştı dünya, mahvoldum,
Çoğaldım, çoklukta kayboldum.

Zaman, azgın elini uzattı,
Dayatmalarını dayattı.
Kabahatli küçücük silahtı,
Onu tutan el kahramandı.

Bir gözyaşı döktüm,
Yüreğimdekileri söktüm,
Karanfilleri gördüm,
Boyunlarına boyun büktüm.

Bir ah işittim yüreğimden,
Sesler seslendi derinlerden,
Dal budak sardı hayat içinden,
Fikrim gelişti seyrüseferden.

Küçük düş büyüdü,
İnsan oldu yürüdü,
Zamanın devleri küçüldü,
Kahramanlar yerlere gömüldü.

Kayıp zannettiğim şeylerin içinden,
Dev olup yürüdü zamana düşümden,
İki buçuk sayfanın sözünden,
İki buçuk yılda süzüldü özünden.

Yazmayı düşlememiştim,

Sadece yaşamak istemiştim,

Yazarken yaşadıklarımı,

Bir kez daha yaşadım anılarımı,

Yazmaya başlarken anılarımı,

Anladım ki, yazmaktan kolay yaşamak hayatı!

Hiçbir şeyden korkmamak için her şeyden korktum.

İlginçtir, korkmadığım zamanlar hayatta yoktum.

Korkularımdı bana karanlık geceleri sevdiren,

Korkularımdı bana aydınlıkları özleten.

YOLUMUZDAKİ ESASLAR

Toplumun inançlarında dine dair çelişkiler var. Geçmişte çelişkileri, karışıklıkları ben de yaşamıştım. Toplumun din algısı, tarihinden gelen öykülerden ibaretti. Yaşadığım ülkenin insanları, Birinci Dünya Savaşı arkasından Cumhuriyet’i kurmuş, batıya yüzünü dönerek, kendini dinden soyutlamıştı. Devletin temelini oluşturan laiklik anlayışı, dine, dinlere özgürlük vermek şeklinde söylense de, konu İslam olunca devlet, İslam dininin tanımlarını, kavramlarını, kültürünü, yaşamını denetiminde, tekelinde tutmaya çalışıyordu. 1924 yılında Cumhuriyet’in ilk anayasasının kabul edildiği aynı gün Diyanet teşkilatının kurularak göreve başlatılması, laikliğin ilanından sonra Diyanetin kaldırılmaması, devletin halkın genelini ilgilendiren İslam dinini başı boş bırakmayı düşünmediğini gösteriyordu. Daha sonra açılan din okulları kanalıyla, devlet kendi anlayışında din oluşturma gayreti içindeydi. Gelişen olaylarda ortaya konulan öz: "Türkiye Cumhuriyeti dinden tamamen soyutlanamaz. Ama dinin emrine de girmez. Fakat dini de kendi halinde bırakmaz. Mümkün olduğunda, devletin yararına olduğunda dini emri altına alabilir" şeklindeydi. Bu nedenle, orta, lise, yüksek okullarında, benimsediği dini, din tanımını, kavramlarını, kültürünü, yaşamını, eğittikleriyle toplumun dinini yönlendirmeyi amaçlamıştı. Devletin tanımladığı din ile, İslam’ın temel kitabı Kur’an’ın ortaya koyduğu din inancı tamamen farklıydı.

İnancımı doğru ilkeler üzerine oturtmak için geçmişte ne çok mücadele verdiğimi hatırlıyorum. Yıllarca okumuş, araştırmış, tartışmış, insanlarla fikir alışverişleri yapmıştım. Aklımda, kafamda, inandığım dine ait kavramlar netleşmişti. Ulaştığım sonuçları, sözle, yazıyla ifade etmek önemliydi. Önceki yıllarda çeşitli gazetelerde amatörce makalelerimi yayınlıyordum. Ancak 1983 yılından itibaren, yaklaşık bir yılı aşkındır İktibas dergisinde düzenli yazmaya başladım.

Bilgilerimde, bilincimde berraklaşan, netleşen dine ait temel kavramlarımı makaleleştirmek istedim. Ama nasıl? Neresinden başlayayım? Nasıl yazayım? Yaklaşık iki üç aydır kafamı meşgul eden bu düşüncelerle uykum kaçtı. Herkes derin uykuya dalmıştı. Gecenin serinliğinde balkona çıktım. Tertemiz havayı içime çektim. Ay batmaya yüz tutmuş, ayın aydınlığında yıldızların çoğu kayıptı.
İçeri girip, üzerime kalın giysi aldım. Ağustos olmasına rağmen gece serindi. Perdeleri sonuna kadar açarak pencerenin kenarına oturdum. Anılarla geçmişime daldım. Zira inançlarım berraklaşmadan önce neler çektiğimi bir ben biliyordum.
Çocukluk yıllarımdan beri edindiğim kültür, beni sürekli ikileme sokuyordu. Aklım durmadan çalışıyor, ikileme düştüğüm konuları gözümün önüne dikiyordu. Bundan çoğu zaman şikâyetçi olmuşumdur. Ne var yani? Diğer insanlar gibi “Boş ver” diyebilseydim.“Şu şöyle mi? Bu böyle mi? Niçin bu tutarsızlıklar?” demeseydim? İşim, evim, ailem, çocuklarım, zevklerim arasında mekik dokusaydım. Sıradan bir hayatın tüm heyecanlarını, tatminlerini yaşayarak hayatımı sürdürseydim. Ne iyi olurdu. Ama olmuyordu. Aklım durmuyor, sürekli çalışıyor, bana edindiğim kültürlerin, yaşamın çelişkilerini gösteriyordu. Bugün de aklım bütün gücüyle beni uyutmamıştı.

İnandığım din, benim için çok değerli. Anlayıp hayatıma aktarmak için bugüne kadar çok kitap okudum. Tartışma yaptım. İnsanlarla konuştum. Dünyanın değişik kültürlerini okudum. Bilgilerimi sadece din kültürleriyle sınırlamadım. Gençliğimden beri her türlü felsefi, ideolojik, sosyolojik kitapları okudum. Klasik romanlar, hikâyeler, fikir kitapları ve daha nicesini okudum. Zaten İktisat mezunuyum. Ekonomik kavramlar, hukuki tanımlar, eğitim konularımdı. Üstelik meraklıydım. Okumayı seviyordum.

Ama, okumak herkesin sandığı gibi her zaman güzel bir şey değildir. Bazen insanı o kadar çok yorar ki sormayın. Eğer aklınız sürekli çalışıyorsa, kafanızda sürekli fikir devinimleri varsa, okumanız sizi rahatlatmaz. Okudukça bilgileriniz artar. Bilgileriniz arttıkça sorularınız çoğalır. Sorularınız çoğaldıkça ikilemler ortaya çıkar. İkilemler ortaya çıktıkça fikirsel, duygusal, yaşamsal dinginleşmeniz ertelenir. Onun için bazen esprili olarak, "Okumak zararlıdır" derim. Bunu insanlar arasında söylediğimde bana garip garip bakarlar. Ben de muzipçe gülerim.
Gerçekte öyle değil midir? Şöyle etrafınıza bakın. Çoğu insanın okumayla yazmayla ilgisi yok. Çok rahattırlar. Etliye sütlüye karışmazlar. Kafalarında geçim derdinden başka bir şey yoktur. Varsa yoksa ev yer sahibi olmak, çocuklarına iyi bir eğitim aldırabilmek, geleceklerini garanti altına almak için çırpınırlar. Dış dünyada ne oluyor? İnsanların haklarına ne oluyor? Kim çalıyor? Kim çırpıyor? Adalet nereye gidiyor? İnsanlar inançlarına göre yaşayabiliyorlar mı? Hiç önemli değildir. Hayatları bir üçgen içinde kuruludur. İşleri, evleri, eğlenceleri vardır. Başka şeyleri asla düşünmezler. Kendi gemilerini kurtarabiliyorlarsa kaptandırlar. Hep işlerini daha iyi yapmak, evlerinin yaşam standartlarını artırmak, mümkün olduğu kadar eğlenme imkânlarından sonuna kadar yararlanmak amaçlarıdır.
Muhafazakâr Müslümanlar ise, bu üçlü sisteme camiyi eklerler. Onlar için yaşamın dinamikleri, işleri, evleri, eğlenceleri ve camileridir. Bazıları camilerine tarikatlarını, tekkelerini, partilerini, derneklerini, ev sohbetlerini eklerler. Buralarda yaptıkları ibadetler, okumalar, yorumlar ile tatmin olurlar.
İçinde yaşadıkları düzenin, toplumun sorunları insanın bir kaderi olarak insanların hayatını kuşatmıştır. Genellikle insanlar “El ile gelen düğün bayram” hesabında, bireysel kurtuluşu öne çıkarırlar. İnançlarında muhafazakâr olmayanlar, ekonomik girdilerini artırarak kaderlerinden kurtulma yolları ararlar. İnançlarında muhafazakâr olanlar ise, genelde aynı şekilde davranırken, içsel dünyalarında ibadetle, cami ile, cemaatle meşgul olarak ahiretlerini de kurtardıkları inancıyla dinginliğe ulaşırlar.

Her biri için, inançlarında, bilgileri, kültürleri ve yaşamlarında çelişki varmış yokmuş önemli değildir. Tabi oldukları düzenin adaletli mi? Yoksa insanlara zulüm eden mi? Bunlar çoğunluk için önemli değildir. Ancak, akla getirildiğinde, sorulduğunda, el birliğiyle, yaşadıkları hayatın adaletsiz olduğuna, yasaların adaleti tam sağlayamadığına inansalar da, kurtuluşu bireysel girişimler ve tatminlerde bularak mutluluğu beklerler.

Bana karışılmadıktan sonra dışımdaki dünyada ne olursa olsun önemli değildir. Yani “Bana dokunmayan yılan, bin yıl yaşasın” mantığı, bireyselliğin göstergesi olarak devam eder.

Ama, okuyorsanız, aklınız sürekli çalışıyorsa, ikilemleri, çelişkileri görüyorsanız, her çelişkide, ikilemde adaletin olmadığına, zulmün doğduğuna, insan haklarının, değerlerinin kaybolduğuna inanıyorsanız, işte o zaman işimiz, işiniz zordur. Sıradanlık ortadan kaybolmuş, siz artık bireysellikten çıkmış, toplumsallaşarak, insanlığın yükünü sırtlar hale gelmişsinizdir.

İşte okumak eylemi, sizi insanlığın yükünü sırtlatacak noktaya getiriyorsa, okumanın iyi olduğuna inanmak zordur. Zira toplumun genelinin “El ile gelen düğün bayram” dediği bir ortamda, sizin sorumluluklar yüklenmeniz hiç akıllıca sayılmaz.
Karışık duygular içinde, aklımı sürekli meşgul eden din kavramı üzerinde durmaya başladım. Allah’ın Kur’an’da yaşam biçimi, insanların takip ettikleri yol, toplumsal yaşama düzeni olarak ifade ettiği din anlayışı günümüzde anlamını yitirmiş, olay sadece manevi tatminlikler açısından ele alınmıştı.

Hâlbuki, Allah ayetlerinde Arap’ların, geçmiş insanların dinlerinden söz ederken, onların bireysel, ailevi, toplumsal ilişkilerine dikkat çekiyordu. İnsanların sadece inandıkları Tanrı’ya karşı yaptıkları bireysel ibadetlerden değil, aksine eşlerin, aile fertlerinin, toplumdaki insanların ilişkilerinden söz ediyordu. Sosyal, hukuki, ekonomik, siyasi tüm ilişkilerini dile getiriyor, bu alanlardaki yaşam biçimlerine, gittikleri yol tabiriyle ayetler "Din" diyordu.

Ancak, sadece günümüzde değil, Müslümanların toplum olarak devlet oldukları dönemde bile, din algısı artık Kur’an’da anlatılan gibi değildi. Allah’ın Kur’an’da anlattığı din tanımı bütün anlamlarıyla tarihe gömülmüş, Müslümanların kurduğu devletler, toplumlar, dinlerini camilere, tekkelere, zaviyelere, türbelere, kabirlere hapsetmişlerdi.

İnsan ilişkilerini düzenleyen; aile, toplum, toplumsal ilişkilerde, Allah’ın dedikleri değil, insanların ürettikleri düşünüş ve yaşam biçimi egemendi. Günümüz anlatımlarında "Şeriat Devleti" diye tabir edilen Osmanlı, Selçuklu, hatta bugünün güya şeriat yönetimi iddiasında olan ülkelerde bile, Allah’ın Kur’an’da anlattıkları uygulanmıyordu. İnsan ilişkileri insanların iradeleriyle kurulmuş, din yaşantıları manevi hayat olarak, cami, türbe, mezar, tekke, zaviye içine hapsedilmişti.
Hâlbuki, Allah’ın din gönderirken üzerinde durduğu temel insan karakteri, kimliği, yalandan, riyakârlıktan ayrılarak, yalansız, riyasız gerçekler üzerinde yaşayan, emin (güvenilir) insan olduğuydu. Yalandan, riyadan uzak duran insanlar, bireysel, ailevi, toplumsal, ekonomik, siyasi tüm konularda, gerçekler üzerinde hareket eden, adaleti öne çıkaran, zulmü dışlayan bir yaşama sahip olmaları gerekiyordu. Allah’ın istediği buydu. Kur’an’ın anlatmak istediği inanç, yaşam biçimi buydu. Bunun adı İslam’dı.

Ama, gelin görün ki, Müslüman toplumlarda, tarihte oluşturulmuş Müslüman devletlerde bile yalanın, riyanın egemenliği insanları sarmış, insanlar yaşamlarını yalan üzerine kurmuşlardı.

“Yalan dünya” tabiriyle ifadelendirdikleri her şey, yalan bir hayatın içinde dalgalanıp duruyordu. Maddi tatminlerle durumu kurtaran, üstüne manevi tatminkârlıkları esas alarak dinini camide, tekkede, zaviyede, türbede ve mezarda yaşayan insan olmak artık kaçınılmazdı.

Müslümanları yönetenler asla, Kur’an’da tarif edilen, yalansız, riyasız, adil yöneticiler olmak istemiyorlardı. Dünyevi hırslarıyla, iktidar arzularını bütün dünya egemenliğine götürmek, fetihler yapmak, emrinde binlerce ordu kurarak güçlü devletler olmak onlar için daha önemliydi. Kendileri saraylarda keyif çatarken, vatan, din, cihat söylemleriyle, halkın çocuklarını 15 -16 yaşlarında askere alıyorlar, 25 - 30 yıl askerlik yaptırarak bedavaya kendi hırslarına hizmet ettiriyorlardı.

İnsanların huzuru, barışı, adil yaşamı için gönderilen din, insanlara zulmedenlerin dini olamazdı. Zalimlerin zulmüne araç olamazdı. Zalimler, canları istediklerinde insanların hayatların hayatlarıyla oynamayı iyi biliyorlardı. İnsanların hayatlarıyla oynarken her türlü kutsal değerleri istismar edebiliyorlardı. Allah’ın dinini anlamak, dürüst, düzgün, adil insan olmaya bağlıydı. İnsanların üzerinden çıkar sağlayanlar, düzgün, dürüst insanları sıradan insanlar sayıyorlardı. Çünkü; zalimler, kibirli, kendini beğenmiş insanlardı. Zalim, kibirli insanların Allah’ın ayetlerini anlamaları mümkün değildi.

Çocukluk yaşından beri, padişah veya kral olunca, insanlara hükmetmeyi, ülkeler fethetmeyi, ganimetler üzerine konmayı, kahramanlık nişaneleri, madalyaları almayı, tarihe büyük devlet adamı olarak yazılmayı öğrenen, bu yönde bilinçlendirilenlerin, Allah’ı dinleyeceklerine inanmak mümkün müydü?
Bu gerçeklik Kur’an dikkatle okunduğunda hemen ortaya çıkıyordu. O zaman çalışan aklım, sorgulayan aklım durmuyor, inandığım dini, övdüğüm tarihi, sorguluyor, yaşamımdaki bütün ikilemleri karşıma çıkarıyordu.
Dini Allah’ın kitabında nasıl anlatılıyorsa öyle anlamalıyım. Geçmişteki, günümüzdeki anlam farklılıklarını özetlemeliyim. İşte bugün aklımı kurcalayan, beni aylardır meşgul eden, uykumu kaçıranlar bunlardı. Ulaştığım sonuçları insanlarla paylaşmak arzusu içimi yakıyordu. Sürekli kafamda dine dair oluşan netliği, makaleye nasıl aktaracağımın planını yapıyordum. Artık bugün, anlatım mantığım, tarzım kafamda oluşmaya başladı.

Elime kâğıdı, kalemi aldım. Gayri ihtiyari bir başlık attım; “Yolumuzdaki Esaslar”. "Yolumdaki Esaslar" demedim. Anlatacağım din benim dinim değildi. Yani, benim ürettiğim bir din değildi. Allah’ın kitabında anlattığı dinin özetini çıkarmaya çalışacaktım. Onun için benden ayırarak, bütün insanlar için “Yolumuzdaki Esaslar” dedim. İnananlar için, Allah’ın dininin esaslarıydı. İnanmayanları ilgilendirmiyordu. Belki onlar da, bilgi için okumak isteyebilirlerdi. Ne fark eder ki, benim için öncelikle, bilgilerimi netleştirmek, inandığım doğruları yazmaktı. Özellikle kendime yazmak, sonra insanlarla paylaşmaktı.

Dini günün tariflerinden, Kur’an’ın yazıldığı Arapçadaki tanımlardan ve Kur’an’daki din tanımında özetleyerek ele almaya çalıştım. Ama, diğer yazanlardan bir farkla, din tanımının Kur’an’daki yapısından hareketle, dinin sosyolojik, hukuksal ve ideolojik yapısındaki olguların dinamiklerini de göstermeyi amaçladım.
Elbette Allah’ın da dediği gibi “Dine inanmaya kimse zorlanamazdı”. Herkes istediğine istediği gibi inanırdı. Ancak, ben bir Müslüman’ım, dine istediğim gibi, devletin istediği gibi veya başkalarının istediği gibi değil, Allah’ın istediği gibi inanmak durumundaydım. İnsanların Allah’ın dinine inanmak zorunda olmayışı ile, "İnanıyorum" dediğinde, "Ben Allah’ın istediği şekilde dine inanırım" demesi arasında fark vardır. Allah, dinin sahibi benim, benim dinime benim istediğim şekilde inanacaksın demektedir. İnsanlar kendi akıllarından, düşüncelerinden Allah’ın dinine tanım getiremezler, kavram geliştiremezlerdi. Eğer böyle yaparlarsa, Allah’ın istediği şekilde Allah’ın dinine inanmış olmaktan çıkarak, kendilerinin tanımladıkları dine, dinin kavramlarına inanırlardı. Veya ülkemizde olduğu gibi, devletin tanımladığı dine, dinin kavramlarına inanırlardı. İnsanların tanımlarına daha çok önem verirlerdi. Kur’an’a baktığımızda, İslam’a inanacaklar için bu böyle değildi.

Günümüz Müslümanlarının algılarında Allah’ın tanımladığı, din yerine, insanların tanımladığı, kavramlaştırdığı din vardı. Geçmiş kültürümüzden gelen, mezhep, tarikat ve günümüz kültürünün ürettiği siyasi, fikri oluşumlar, Allah’ın gönderdiği dine yeni tanımlar, kavramlar üretmişlerdi.

Bütün bunlar İnananların kafalarında bir sürü karışıklık doğuruyor. Karışıklıklar Müslümanların farklı din yaşamalarına neden oluyordu. Her ne kadar Müslümanlar yaşadıklarına farklı din demiyorlarsa da, aslında işin özünde farklılıklar vardı. Müslümanlar kıvrak bir manevra ile, yaşadıkları farklı dinleri, tarikat, mezhep tanımlarıyla örtmüşlerdi. Hâlbuki her tarikat, mezhep, örf, adet, gelenek Allah’ın ayetlerinde, takip edilen yol, yani din olarak ifade ediliyordu.

Allah tarafından gönderildiği kabul edilen, Müslümanlık, Hıristiyanlık, Yahudilik ki; Hıristiyanlık, Yahudilik artık tarihin ürettiği isimlerdir; Allah’ın diniyle bir ilgisi yoktur. Allah’ın Musa ve İsa aracılığıyla gönderdiği din, bugün nasıl birbirinden farklı algı, düşünüş, yaşam biçimlerine sahipse, Müslümanlık da bugün aynı şekildedir. Üstelik Müslümanlar da Hıristiyan ve Yahudiler gibi aralarında ciddi farklılıklara sahiptirler. Bizler belki duygusal ve samimi olarak Müslümanlar arasındaki farklılıkların ciddi olduğuna inanmayabiliriz. Ama, işin özünde gerçekten çok ciddi farklılıklar vardır. Üstelik bu farklılıkların kaynağı Kur’an değildir. Kur’an’a rağmen çizilen farklılıkların kaynağı insan aklıdır. İnsanların ürettiği kavram ve tanımlardır.

Her dinin, kendine göre ürettiği tanımlar, kavramlar var. Hiçbir din, düşünce, inanç kendi kavramlarını, tanımlarını üretmeden, diğer dinlere, düşüncelere, inançlara karşı farklılık yaratamaz.

Allah, Kur’an’da Adem (a.s.)’dan itibaren gönderdiği bütün resuller ile, kendi açısından insanlara ne tür bir din emrettiğini tanımlayan, kavramlaştıran ayetlerini göndermiştir. Ama insanlar buna rağmen, Allah’ın dinine ait tanımlardan, kavramlardan uzaklaşarak, kendilerine göre tanımlar, kavramlar üreterek, yozlaşmalara, sapmalara neden olmuşlardır.

Günlerce beni meşgul eden bu düşüncelerle, başlığı attım ve konuyu din tanımı, dinin unsurları sayarak işe başlamayı düşündüm. Böylece "Yolumuzdaki Esaslar" yazısının iskeleti ortaya çıktı. Allah’ın ayetleriyle tanımlanan din ne idi? Günümüzdeki din tanımından farkları neydi? Allah’ın dininin temel unsurları nelerdi? Yani, Allah’ın dininin ilkesi, kuralları, amacı ve metodu ne idi?
Bütün bu sorular, konular "Yolumuzdaki Esaslar" yazısının iskeletini oluşturmuş, iş yazmaya kalmıştı. Daktiloya kâğıdı koydum ve 2,5 sayfalık bir makale yazdım.
Ancak, yeni işe girmiştim. İşe girinceye kadar vasat, hatta vasatın altında ekonomik gelirim vardı. İki çocuğum küçüktü. Kayınpederin evinde kalıyordum. Eşim kanaatkâr bir insandı. İnancının benden daha güçlü olduğuna inanırım. Onun için ekonomik olarak benden çok şey beklemezdi. Geçmişte bir çok olumsuzluklara göğüs germiştik. 1983 yılındaki 2,5 aylık cezaevi maceramızdan yüzümüzün akıyla çıkmıştık.

Her türlü zorluğumuza rağmen, Allah için ne gerekiyorsa yapmayı düşünen, düşleyen yapımız vardı. Tabi insan kıt kanaat geçinince evde bir çok şey eksikti. Yol arkadaşım Mustafa’nın sayesinde, Isparta’nın halıcı zenginlerinin yanında müdür olarak iş bulmuştuk. Patron eskiden beri tanıdığımız biriydi. Ancak iş alanında çok fazla tanışmamıştık. Aldığım ücret cidden çok iyiydi. Artık rahat bir yaşama kavuşmuş, eksikliklerimizi gidermeye başlamıştık.

"Yolumuzdaki Esaslar" yazısını yazdıktan sonra hayatımda ilk defa, acaba bu yazımdan dolayı başıma bir iş gelir mi? diye düşünmeye başladım. Aslında yazımın içeriğinde yasalara aykırı bir şey yoktu. Ama zaman kötüydü. İnsanların yorumları isterse hiçbir şey bulmayacak, isterse de en büyük suçları bulabilecek nitelikteydi. 1980 yılında ihtilâl olmuş, ihtilâl ardından gelen yapılanmada ilgili ilgisiz herkes tutuklanabiliyordu. 1983’teki tutuklanmamız da böyle olmamış mıydı? Hiçbir alakası yok iken tutuklanmış, günlerce sorguya çekilmiş, sonra tutuklu olarak cezaevine gönderilmiş, iki buçuk ay cezaevinde yatarak çıkmıştık. Açılan mahkeme ise beni suçlu bulmamıştı.

Onun için ne olacağına güvenmek zordu. Her an her şey olabilirdi. Özellikle yazan çizenler açısından durum kötüydü. Bir de mimlenmişseniz o zaman işler iyice kötüydü.

Yazı yazdığım İktibas dergisinin böyle bir kimliği vardı. Dikkatler üzerindeydi. Sahibi Ercüment Özkan, eski bir sabıkalı idi. Hizb-ut Tahrir (Kurtuluş Taraftarı) örgütünün Türkiye liderliğini yapmış, bu nedenle uzun yıllar cezaevinde yatmıştı.
Aslında Ercüment Özkan ile tanıştıktan sonra, örgüt ve örgütlenmelerle ilgili bir çok şey işitmiştik. Her konuşmasında, geçmişteki hatalarından söz ederek, örgütlerden uzak kalmamız gerektiğini söylüyordu. Ama buna rağmen, devlet peşindeydi. Her fırsatta sorgulamaya alıyor, eski örgütüyle bağlantı arıyordu. 1983’teki sorgulamalarda da konu yine aynıydı. Tabi örgütçülük namına hiçbir şey olmadığı için bir şey çıkmadı. Kaldı ki, artık örgütçülüğe karşı fikirlerimiz vardı.
Fakat bunu diken üzerinde duran yöneticilere, soruşturan polislere anlatmak zordu. Onlar görevi gereği, kendilerini garantiye almak için sürekli örgütler aramayı kendilerine yol edinmişlerdi. Onun için asla insan güvenemiyor, ne olur ne olmaz diyordum.

Yazının yasaya takılabileceği endişesini yaşadım. Hayret! Eskiden hiç böyle endişem olmamıştı. Nice yazılar yazmış, daktilodan çıkardığım gibi göndermiştim. Hatta düzeltmeler bile yapmıyordum. Yeni Devir gazetesine, Milli Gazete’ye ve İktibas dergisine gönderdiğim yazıları düzeltme ihtiyacı duymadan göndermiştim. Allah’a güvenmiş, yazdıklarıma inanmıştım. Ama bu sefer nedense tedirgindim. Şu aşamada tehlikeye girmek istemiyordum. Yazıyı iki gün yanımda taşıdım. Defalarca okudum. Üzerinde değişiklikler yaptım. Tekrar yazdım. Tatmin olmadım. Tekrar yazdım. Tatmin olmayışlar sürünce dördüncü kez yazdım. Tehlikeli gördüğüm her kelimeyi, her cümleyi değiştiriyordum. Yerine daha yumuşak ifadeler kullanıyordum. Kendi kendimi korkutmam sonucunda yazı üzerinde sürekli değişikliklere gittim. Ama hala tatmin olmamıştım. Tanıdığım iki avukat arkadaşıma yazıları verdim. Onlardan hukuk açısından incelemelerini istedim. Onlar makaleyi incelediler: "Hiçbir şey yok. Çıkarsa rahatça savunuruz. Merak etme sen." dediler. Hatta gülerek, “Ağabey sen kolay korkmazdın. Şimdi bu korku ne?” diye soruyorlar, ben de eh işte dercesine kafa sallayıp geçiyordum.
Avukat arkadaşlarım böyle demesine rağmen, beni teselli etmelerine rağmen, tedirginliklerim bitmemişti. Düşünüyordum; yazıyı göndersem mi? Göndermesem mi?

En iyisi bir mektup yazayım. Ercüment Özkan’a hitaben, kısaca; “Gönderdiğim yazıyı dikkatle inceleyin. Yazıda yasalara aykırı bir şey varsa basmayın.” dedim. Mektubu şu an ismini hatırlamıyorum, işyerinden iş için Ankara’ya giden bir arkadaşla elden gönderdim.

Yazı İktibas dergisine ulaştığında Ercüment Özkan şehir dışında imiş. Yerine bakan Süleyman Arslantaş, gönderdiğim makaleyi okuyunca çok beğenmiş, ancak nota anlam verememiş.

“Mehmet Ağabey hiç böyle şeyler söylemezdi." diyerek birkaç kez yazıyı okumuş. Daha sonra Yazım Kuruluyla birlikte tekrar okumuşlar. Yazıda yasaya aykırı bir şey bulamamış ve basmışlar. Böylece “Yolumuzdaki Esaslar” makalesi, 1985 yılının Eylül ayında, iki buçuk sayfa olarak İktibas dergisinin 105. sayısında çıktı.
-------------------------------------------------------------------------
Yayımlanan yazım;
“YOLUMUZDAKİ ESASLAR
İslam olarak seçtiğimiz yolda yürüyoruz. Bugün İslam anlayışı ne olursa olsun, İslam’a göre yaşam biçimi ne olursa olsun, kendine Müslüman diyen insanlar toplamından bir milyar olarak söz ediliyor. Bugün İslam’ı her bakımdan terk etmişlerden tutun da, kendilerine başka dinleri yol seçenler bile Müslüman olarak geçiyor. Zira din; geniş halk yığınlarınca, başlı başına bir yol, bir yol gösterici olarak değil, devletlerin veya kavim anlayışına göre milletlerin kültürel varlığı içinde sayılan bir öğe, sosyolojik bir unsur olarak sayılmış, böyle kabul edilmiş. Din anlayışı böyle olunca elbette ki, ne düşünürse düşünsün, ne yaparsa yapsın, geleneksel bağlılık olarak kabul ettiği dinden ayrılmıştır da değildir insan. Ancak gerçek böyle midir? Gerçekten İslam dini de, başlı başına bir yol gösterici değil de, sosyolojik bir unsur mudur? Bu veya buna benzer sorulabilecek sorulara Müslümanlar doğru ve gerçeğine uygun cevapları bulmalı, sonuca göre, kendi yerlerini değerlendirmelidirler. Bu değerlendirmeye yardımcı olabilmek amacıyla, İslam’ın din kavramı üzerinde durmayı, genel din (düzen) anlayışının dayandığı temelleri araştırmayı düşünüyoruz.

Arapça bir kelime olan din kelimesi; gerek Arapların kullandığı mana olan lügat manası ile, gerekse İslam kültüründe kazandığı ıstılahı anlam ile düzen, devlet, millet, mezhep, ceza, mükâfat anlamlarını kazanmaktadır. Kur’an’da müşriklerin takip ettikleri batıl yol din mefhumu, Firavunun kanunları, kurduğu devlet din mefhumu ile söz edilirken, Allah’ın (cc) gönderdiği ve emrettiği yol da (din de) din olarak geçiyor. Böylece görüyoruz ki, emredeni ister varlıkların yaratıcısı Allah olsun, ister insanlar üzerinde hâkimiyet kuran ve toplumları yönetip yönlendiren insan veya insanlar olsun, kurallarının toplamıyla insanlara gösterdiği yollar, insanların uyacağı kurallar bütünü, Kur’an’da din olarak, tarif edilmiştir. Bu yaklaşım tarzıyla, batının tarif ettiği din tanımı milletlerin oluşmasında esas olan unsurlardan biridir anlayışı ile, Kur’an’ın tarif ettiği din, insanların fertler veya toplum olarak takip edegeldikleri, uyup durageldikleri yasalar toplamıdır anlayışı arasında kökten farklılık vardır. Müslüman; batının anlayışı olan dinle değil, bizatihi İslam’ın tanıttığı, tarif ettiği dinle düşüncelerini ve davranışlarını ortaya koymalıdır.

Bütün manalarının toplamı olarak din, genel olarak düzen kavramıyla özdeşleşir. Düzen; fertlerin veya toplumun neler yapıp yapmayacağını emreden, kurallarıyla insan, aile, toplum ve devlet üzerinde hâkimiyet kuran, karşıtlarını cezalandıran, taraflılarını mükâfatlandıran, kurallarını çiğneyenlerin düşünce ve hürriyetlerine eğitim ve yasayla yürüyen bir kurumdur, müessesedir. Bu anlayış ve tanımıyla düzenler (dinler) dört temel esas ile tanımlanırlar. Bunlar; birincisi, dayandığı temel olan; İlkesi. İkincisi, İlkesinden hareketle gelişen Kurallar topluluğu. Üçüncüsü, Kurallarının ortaya konulmasında ve tatbikiyle ulaşılacak; Hedef. Dördüncü ise, ilkesinden hareketle hedefine en güzel şekilde ulaşmak için ortaya konulan kuralların, yaşama aktarılış biçimi olan pratik, yani Metot’tur. Bu dört unsurla düzenler kendi varlığını ortaya korlar. Bunlardan birinin eksik olması, düzenin oluşmasını engeller. Ortaya çıkan şey ise, ya temelsiz, ya kuralsız, ya amaçsız, ya da hayali (ütopik) bir şey olur. Bir düzenin oluşmasındaki bütün bu unsurlar hem siyasal hem ekonomik hem hukuki ve hem de sosyolojik konular içinde ele alındığında, sonuç hep aynı yere varır. Şimdi bu unsurların Allah’ın (cc) dini olan İslam dini içindeki yerini anlamaya çalışalım.

1. İLKE: Her düzen gibi İslam dini de (düzeni de), elbette ki bir temelden hareket bularak, kendi varlığını ortaya koymaya başlar. Bu başlangıç, bütün Allah (cc) resullerinin ilk dini tebliğlerinde apaçık ortadadır. Bütün varlıkların yaratıcısı olan Allah, yaratmış olduğu bütün varlıkları yönetir, onlara emreder, onlara kurallar kor. İnsanın tabiatı (fıtratı) gereği, yeryüzünde yaşarken nasıl düşünmesi ve nasıl yapması gerektiği ile ilgili Allah’tan teklifler gelir. Bu tekliflerin tamamı Allah’ın (cc) dinini (düzenini) oluşturur. İnsanlar bu tekliflere uymak veya uymamak konusunda tercih etme yetkisine sahiptirler. Tabi, Allah tercih edenlerle etmeyenlerin sonuçlarıyla ilgili bilgileri de açıklar. Tekliflerin başında, Allah’ın (cc) ilahlığının tek olduğu ve başkaca ilah olmadığı gelir. Elçiler ise, sadece elçidir ve onlar Allah’ın (cc) bildirdiklerini sözle, davranışlarla insanlara duyururlar. Allah’ın ilahlık sıfatı ise, emredici, yönetici, hesaba çekici, insanlara kural koyucu olarak, ancak Allah yetki sahibidir. Bu noktada İslam’a girmek veya Müslüman olmak demek, ilahlık vasıflarının bütün anlamlarını Allah’ta görmek, başkaca hiçbir varlıkta bu sıfatları tanımamaktır. Bugünkü tabirlerle; ancak Allah emretmeye, kanun yapmaya, insanlara neler yapacaklarını, neler yapmayacaklarını bildirmeye, kurallarına uymayanları hesaba çekmeye, mükâfatlandırmaya, cezalandırmaya hak sahibidir. Fakat bir başka insan da, aynı yetkileri veya kolektif olarak insanlar topluluğu da, aynı yetkileri kendinde görürse, ilahlık sıfatını elinde tutmuş olur ki, insanın veya insanların böyle bir yetkisi olmadığını Allah insanlara emretmektedir. Müslüman; herhangi bir insan veya insanlar topluluğunda, emretme, kanun yapma, hesaba çekme, cezalandırma veya mükâfatlandırma gibi hak ve yetkileri tanırsa veya kabul ederse, İslam’ın dışına çıkmış, ilahlık noktasında, Allah’a o insanı veya insanları ortak görmüş olur ki, bu İslam’i terimler içinde şirkle tarif edilmiştir. Hâlbuki insan; en doğru bilgileri insanlara öğreten, en doğru hükümleri emreden, en doğru ve iyi kuralları insanlara koyan, en adil cezalandıran ve mükâfatlandıran olarak sadece Allah’ı bildiğini kabul edip, buna inanmakla Allah’ın dinine girer. Bu konularda Allah’a söz vererek, akit yapar. İşte bu akit, İslam dininin ilkesini oluşturur. Artık bu akdi veren insan Müslüman olmuş, bundan böyle tüm düşünce ve davranışlarını Allah’a göre ayarlamaya başlamış olur. Bu başlangıç noktası, Müslüman’ın hareket noktası, kalkış yeridir. Müslüman sürekli bu noktada kalmakla zorunludur. Onun bu noktadan bir an için uzaklaşması, sözünü tutmaması, ilahlık sıfatını Allah’tan başkasında görüvermesi, İslam’dan çıkıvermesine neden olacaktır. İslam dini bir isim soyadı gibi veya bir ana babadan kavimden gelmek gibi vasıflarla eş olmadığından, bunlar gibi, insanın ne olursa olsun üzerinde taşıdığı bir anlam, bir sıfat da değildir. Bir an için dikkatli olmaz ise, sürekli kendini kontrol etmezse, İslam’ın dışına çıkıvermesi kolaydır. Onun için Müslüman kalmak isteyen her insanın bilgili, bilinçli bir şekilde, Müslüman kalabilmenin yolunu, düşüncesini, temel dayanaklarını iyi bilmelidir.

2. KURALLAR: Dinlerin (düzenlerin) varlığını belirli kılan, insanlar üzerinde nerede, nasıl hakim olabileceğini belirten, insanların yapıp yapmayacaklarıyla ilgili emirlerin oluşturduğu yasalar toplamıdır. Bu yasalar; insanların neleri yapması gerektiği, neyi nasıl düşünmesi gerektiği, neleri yapmaması ve düşünmemesi gerektiği hususlarda hükümlerini belirtirken, diğer bütün konularda insanları serbest bırakmıştır. Böylece yasalar üç temel espri içinde tanınır. Birincisi; İnsanların düşünmeleri, yapacaklarıyla ilgili emirler.İkincisi; İnsanların düşünmemeleri, yapamayacakları, yapmayacaklarıyla ilgili yasaklar. Üçüncüsü ise; emirler ve yasakların dışında kalan konularda insanların serbest bırakıldığı hususlar, yani serbestiler. Serbestiler; düzen sahibi tarafından insanların kendi arzu ve isteklerine bırakılarak, onların neyi nasıl yapacaklarına ilişkin hiç bir emredici ve yasaklayıcı hükümler konulmaz. İslam dininin kelime ve terimleri içinde, emirler farzlar olarak, yasaklar haramlar olarak, serbestiler ise helaller olarak tanımlanır. İslam’da kuralların koyucusu Allah’tır. İslam’ın ilkesinde Allah kendini hüküm ve kural koymada tek yetkili olduğunu ilahlık vasfıyla belirtmektedir. Onun için; Kur’an’ın muhtevası içinde, her kural koyucu, koyduğu kurallarla insanlara emredici, yönetici durumunda olan, ilahlık vasfıyla tanımlanarak, ret edilmektedir. Zira; Allah katında tek ilah Allah’tır. Müslüman; temelde kural koyucu olarak sadece Allah’ı kabul etmiş olmakla, başka kural koyucuları ve onlara uyucuları kabul etmeyen insan olarak akla gelir. Aksi ise, Müslüman olmamak, Allah’tan başka ilahların kurallarını tanımak veya bizatihi kural koyucu olarak ilahlığını iddia etmek olur. İlahlık iddia edenler ve onlara uyanlar, Kur’an’ın açıklaması gereği, Allah’a (cc) yapmış olduklarının hesabını verecek, Allah’a (cc) isyan etmelerinin sorumlusu olarak cezalarını çekeceklerdir.

3. HEDEF: Bugün Müslümanların anlayışında, gerek İslam’ın ve gerekse Müslümanların hedefi, ayrı ayrı değer bulmakta, ayrı ayrı mütalaa edilmektedir: Kimine göre, İslam’ı topluma hakim kılmak, kimine göre, İslam devleti kurmak, kimine göre, İslam’ı bütün dünya kabul edinceye kadar cihat etmektir. Kimine göre ise, bazı kutsal günlerde ve aylarda Allah’a olan sorumluluğunu yerine getirmek iken, bazılarına göre ise kalplerin temiz olması ve daima iyi niyetli olmaktır. Elbette bunların hepsinde parça parça doğruluk payı yok değildir. Ama, gerçekten Kur’an’ın beyanı ile İslam’ın din olarak hedefi nedir? Müslümanların Müslüman olmalarındaki ve Allah’ın (cc) emirlerini yerine getirmelerindeki hedefi nedir? Allah (cc) Zariyat Suresinin 56. ayetinde; “Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım” diyor. Mefhum olarak ibadet kelimesinin anlamı, Allah’ı razı etmek için, severek ve isteyerek Allah’ın (cc) emirlerini yerine getirmektir. Ayetin açıklamasına göre; ister Müslüman olsun ister olmasın, bütün insanlar Allah’a (cc) ibadet etmeleri için yaratılmışlardır. Onlar isterse Müslüman olarak Allah’ın (cc) emirlerini yerine getirsinler, ister Müslüman olmayarak asi olsunlar. Bu açıdan sadece Müslümanların değil, tüm insanların dünyadaki yaşama sebepleri Allah’a ibadet etmektir. Müslüman olan kimse, Allah’ın emirlerini yerine getirerek, kendisi için konan gayeye doğru yürümüş olur. Müslüman olmayan ise, bu hedeften uzaklaşır ve uzaklaşmasının da sorumluluğunu yüklenir. Onun için, Müslüman’ın hedefi parça parça konularda değil, İslam’ın tümünün özünde yatan ibadet etme gayretidir. Müslüman, İslam’ın her kuralını gücü orantısında yaparak, Allah’a ibadet eder. Topluluk olarak da Müslümanlar İslam’ın emirlerini yerine getirirler ve Allah’a toptan ibadet etmiş olurlar. Müslümanlar; ister fert, ister aile, ister toplum, isterse devlet olarak, Allah’ın (cc) emirlerini yerine getirerek hedeflerine ulaşmış olurlar. Emirleri yerine getirmek ise; ferdin gücüne, topluluğun gücüne, devletin gücüne göre sorumluluk üzerine yürür. İslam’ı nefse, topluma, devlete ve dünyaya hakim kılmak bizatihi hedef değil, Allah’ın emirlerinden birer parçadır. Müslümanlar görevlerini yerine getirirler; bulundukları yere, şarta, güçlerine göre. Ama sonuçları hasıl eden Allah’tır. Onun için; nasıl kılınan namazın mutlaka kabul olunduğuna dair hiçbir delilimiz yok ise, yapılan çalışmalar sonucunda, İslam’ın da mutlaka, insanlara, dünyaya hakim kılınması gerekeceğine dair deliller yoktur. Nitekim görevlerini en güzel yapan nice resuller, Allah’ın dinini toplumlara egemen kılamadan görevlerini tamamlamışlardır. Zira; sonuçlar bizim elimizde değil, Allah’ın elindedir. Bizim sonuçlara gidilen yollardaki görevlerimizi yapmayı, Allah’ın emrini yerine getirmek, yani ibadet etmek olarak anlamalıyız. Sonuçlar hedefimiz değil, Allah’ın bize yüklediği görevleri yerine getirmek hedefimizdir.

4. METOT: İlkeden hareket ederek, hedefine doğru yürüyen insanların kuralları hayatlarına uygulamaları gerektiğini vurgulamıştık. Zira kurallar uygulanmaz ise insan kuralları koyan ilahının emirlerini yerine getirmeyerek ibadet etmiş olmaz. Böylece hedefinden sapmış olur. Kurallar uygulanacaktır, ama nasıl, ne şekilde, hangi biçim? İşte kuralların hayata nasıl, ne şekilde, hangi biçimde uyarlanacağına ilişkin tüm konular metot kavramı içinde mütalaa edilmektedir. İslam’i terimler içinde metot, sünnet kelimesi ile dile getirilir. Lügat manası ile, insan veya insanların veya yaşamını sürdüren varlıkların takip ettikleri, yaşadıkları yol, âdet, gelenek, örflerin her biri anlaşılır. Ancak gelişen İslam kültürü içinde ıstılahi anlam olarak, Allah elçisi olan resulün, Allah’tan aldığı bilgileri ve emirleri açıklaması, tebliğ etmesi, insan yaşantısına bir yaşam biçimi olarak uyarlaması olarak anlaşılmıştır. Böylece klasik tarifi ile dile getirilen sünnet, Allah resulünün, sözleri, fiilleri ve susarak onaylama yani takrirleri bir bütün olarak, dinin hayata aktarılışı, tatbikat biçimi ifadesi ile özdeşleşir. Gerek düşünme olarak, gerekse davranış biçimi olarak, Allah’ın emrettiği her kuralın bizatihi resulün yaptığı biçim, pratik, metodu ortaya kor. İslam hukukuyla ilgili, gerek usul ve gerekse hüküm kitapları dikkatli incelendiğinde görülecektir ki, Allah’ın emrettiği her emrin, yani farzın, hayata uygulanışı anında üç esas ile değer kazandığı görülür. Bunlar; birincisi, her farzın farz olduğunu kabul etmek farzdır, yani şartlık. İkincisi, her farzın biçim üzerine tatbikata sokulması vardır. Üçüncüsü, her farzın uygulama biçimi farzdır. Bu üçüncü şık fıkıh kitaplarında genellikle, rükünler veya şartlar olarak dile getirilir. Bu rükünler veya şartlar da diğer kurallar gibi Allah’ın emrindendir. Resulün kendine göre işlediği veya yaptığı şeyler değildir. Onun için, kuralların uygulanış biçimini, yani metodunu da emreden, dinin sahibi olan ilahtır diyebiliriz. Bu nedenle, hangi farz olursa olsun, yaşantıya aktarılırken mutlaka o konudaki Allah’ın emrettiği biçime uymak gerekir. Günümüzde Müslümanlar, genellikle, namazda, oruçta, hacda ve diğer bir çok amelde, metoda (sünnete) göre hareket ederlerken, maalesef, İslam’ı tebliğ konusunda, İslam’ı ferde, topluma, devlete ve dünyaya hakim kılma konularında, kendilerine göre hareket etmeyi âdeta temel prensip edinmişlerdir. Sanki bu konular farz değil de, farz olmadığı için Allah o konularda, resulünü temrin ettirmemiş, resul bunları kendine göre yapmış, bu nedenle insanlar da bunları yaparken istediği gibi hareket edebileceklerdir. Bu doğru olabilir mi? Mümkün mü? Allah resulü, farz olan tebliği yaparken, farz olan Allah’ın dinini hakim kılarken, yine diğerlerinde olduğu gibi Allah’ın emrine uymuştur. Bu konularda Mekke’de inen ayetler, resulün hiç de başıboş bırakılmadığını, her hareketinin Kur’an’ın ayetleriyle yönlendirildiğini göstermektedir. Elbette Müslümanlar da, bu ayetlerin yönlendirilmesine tabidirler. Müslümanlarla ve Müslüman olmayan insanlarla ilişkilerden tutun da, İslam’a göre toplumları yönetmeyen, yönlendirmeyen otoritelerle ilişkilere kadar her biri Allah tarafından emredilmiş ve bu emirler hayata resul tarafından temel kaideler olarak aktarılmıştır. Nasıl namazı peygamberin kıldığı gibi kılmaz isek, kabul olunamayacağını biliyor isek, peygamberin yaptığı gibi tebliği yapmaz, siyasi, ekonomik ve sosyal ilişkilerimizi düzenlemez isek, bu konulardaki tavırlarımızın, düşüncelerimizin kabul olunamayacağını bilmemiz gerekir. Bizim kendi kendimizi kandırmamız, bizim kendi kendimize “Biz yapıyoruz oluyor” dememiz bir şey ifade etmez. Zira her düşüncemizin, her davranışımızın elbette ki hesabı olacaktır. Bu hesap Allah’a ve resulüne göre verilecektir.

Allah, İslam’ın bir bütün olduğunu beyan ediyor. İslam’ın bir kısmını kabul, bir kısmını ret edenleri kabul etmiyor. Onun için, ilkesinden kurallarına kadar, hedefinden metoduna kadar, bütünüyle İslam, düşüncemizde ve davranışımızda mevcut olmalı ki, Müslüman kalabilelim ve Allah’a (cc) yüz aklığıyla hesap verebilelim. Eğer yolumuzdaki bu temel esaslardan habersiz bir şekilde, hem de esaslara uymayarak, Allah’ın (cc) yolunda yürüdüğümüzü iddia edersek, bu iddiamız bencillikten başka, nefsaniyetten başka bir şey olmayacaktır. Allah ise “Gördün mü, o, kendine aklını, heva ve heveslerini mabut ittihaz edeni?” diyerek gerekli ikazı çoktan yapmıştır Kur’an’da”.

Yazıyı değişiklik yapmadan buraya aldım.Türk Ceza Yasasının 163. maddesine göre yasaklanan bu yazı, 163. maddenin kaldırılması ile, serbest hale gelmiştir.Onun için buraya koymakta bir sakınca görmüyorum. Yazı dergide iki buçuk sayfaydı. Burada sayfaları arttı.

Yazım Ercüment Özkan seyahatte iken Süleyman Arslantaş’ın başkanlığındaki Yayın Kurulunca incelenerek basılmıştı. Dergi çıktından sonra Ercüment Özkan Ankara’ya gelmiş. 106 sayının hazırlıkları için kollarını sıvamıştı. Sanıyorum ilk defaydı. 106 sayının hazırlıklarını görüşmek üzere Ankara’ya beni de davet etmişti.
Ankara’da bütün arkadaşlar yazımı tebrik ediyor, harika bir makale yazdığımı söylüyorlardı.

Ben, hayatımda hiçbir yazımda endişe duymadığımı, ama bu yazıda duyduğum endişeleri hatırladıkça kendimi kınıyordum.

Doğum sancılarıyla ortaya çıkan bir yazı, bir sürü endişe ve incelemeler sonucu basılmıştı. Basıldıktan sonra geri dönüş de yoktu. Ankara’da işim bitince geri döndüm.

TUTUKLANIYORUM
Yazının çıkışından yaklaşık bir ay geçmişti. Öğleyle ikindi arası bir zamandı. İşyerinde çalışırken, bir beyefendi geldi. İşyeri sahibinden benimle görüşeceğini söyledi. Beni dışarıya davet etti. Kısaca;

- Ben Ankara’dan geliyorum. Hakkınızda tutuklama kararı var. Ankara’ya götürmek için görevlendirildim.
- Peki, hemen mi gideceğiz?
- Yok, seni Isparta Emniyet Müdürlüğü’ne teslim edeceğim. Yarın sabah Ankara’ya gideceğiz. Biletleri aldım.
- Aileme haber verebilir miyim?
- Tabi, haydi eve gidelim. Yakın mı?
- Evet.
Polis arabasıyla eve geldik. Evimde arama falan yapmadılar. Çok saygılı davranıyorlardı. Eşime, çocuklarıma tutuklandığımı, Ankara’ya götüreceklerini söyledim. Olaylara hazırlıklı olan eşim hiçbir şey söylemedi. Ondan işyerine, arkadaşlarıma söylemesini istedim. Biraz para bırakarak, "İnşallah kısa zamanda dönerim." dedim. Kısa zaman iki buçuk yıl sürmüştü.
Ayrılık başlamıştı. Emniyete giderken polise sordum:
- Mesele nedir?
- Tam bilmiyorum. Yazı yazmışsın herhalde. Ama bazı arkadaşların da tutuklu.
- Kimler?
- Orasını bilmem. Bilsem de söyleyemem. Ispartalıyım onun için görevi bana verdiler. Ben de hem memleketi göreyim hem aileden dost ve akrabaları göreyim diye geldim. İyi de oldu.
Beni Isparta Emniyet Müdürlüğü’ne teslim etti. "Yarın yola çıkacağız." dedi.
Emniyetteydim artık. Yarın Ankara’ya gidecektim. Hiçbir şey düşünmüyordum. Yazı aklıma geliyor. Yazıdan dolayı başıma bir şey gelir düşünmüyordum. Hayret! Hâlbuki yazıyı gönderinceye kadar endişe etmiştim. Ercüment Özkan ile ilgili bir şeydir. Hizb-ut Tahrir davası tekrar temcit pilavı gibi yeniden ısıtılmıştır diye düşündüm. Eğer öyleyse başımın ağrıyacağını biliyordum. Zira Hizb-ut Tahrir’le hiçbir ilgim yoktu. Ercüment Özkan ise, asla lehinde konuşmuyor, uzak durmamız gerektiğini tavsiye ediyor. Zaten fikirlerimde örgüt ve örgütçülüğe karşı düşünceler vardı.

Allah’a tevekkül ederek, daha önce bildiğim ve on beş gün kaldığım nezarethanenin betonları üzerine kıvrılıp yattım. Söylemeyi unuttum değil mi? Nezarethane, bomboş bir odadan ibaretti. Ne bir sandalye ne bir masa vardı. Hiçbir şey yoktu. Oturmak isteyen beton üzerine oturacak, yatmak isteyen beton üzerinde yatacaktı. Ben, iki buçuk sene öncesinden alışıktım.

Isparta Emniyeti’nde beni sorgulamaya almadılar. Sadece Ankara yolcusu tutuklu olarak misafir ettiler.

Ertesi günü sabahın ilk otobüsüyle yola düşmüştük. Polis, benim bileklerime kelepçe vurmadı. "Senin kaçmayacağına, beni tehlikeye sokmayacağına inanıyorum." dedi. Gülümsedim. "Elbette, siz görevinizi yapıyorsunuz." dedim. "Bir hesabım varsa gider veririm. Siz gelmeseydiniz bile, çağırsalardı kendim gelirdim." dedim. O da gülümsedi. Yol boyunca oradan buradan konuştuk. Sohbetimiz gittikçe koyulaşmıştı. İlkokuldan başlayarak bütün hayat hikâyesini anlattı. Ben de ona anlattım. Tabi tutuklanma konusunu hiç konuşmuyorduk. Tutuklanma konum özeldi. Sadece bir ara, "Bir çok arkadaş vardı, senin gibi 163’ten getirilen" demişti.

Doğrusu harika bir yolculuktu. Yolda yemek paralarını polis ısmarladı. Bana elimi sürdürmedi. "Sen benim misafirimsin!" diyerek engelliyordu. Yaşıyorsa Allah razı olsun. Şu an ismini bile hatırlamıyorum. Hemşerim yol arkadaşlığın için Allah razı olsun. Eğer anılarımı bir gün okursan eminim gülümseyeceksin. Hatırlar gibi olacaksın.

Yol boyunca, başıma gelebilecekler hakkında hiçbir şey düşünmedim. Hasbelkader gidiyordum. Bir hesap varsa sonuna kadar vermeyi düşünüyordum.

ANKARA EMNİYETİ, BEŞİNCİ KAT
Ankara’ya akşam vakti geldik. Aylardan ekimdi. Ankara’da ekim aylarında kış başlardı. Ortalık keskin bir soğukluğa sahipti. Hafiften bir esinti buz gibi insanın yüzünü yalıyordu.

Emniyetten giriş yaptık. Doğru beşinci kata çıktık. Girişte kayıtlarım yapıldı. Beni bir hücreye koydular.

Beşinci kat enteresan bir yerdi. Binanın ortasından bir salona giriliyordu. Salonun sağ tarafında kapılar vardı. Orada neler olduğunu hiç bilmiyorum. Sol tarafında kapılar vardı. Kapıdan girince, sağda iki oda vardı. Dar holden ileriye doğru gidiliyordu. Dar holden yürüdük. Holün sağ tarafında iki oda daha vardı. Holün kapısı yoktu. Direkt salona giriyordu. Salon genişti. Demir parmaklıkla ayrılan bölüm karşıdaydı. Beni getiren polis parmaklıkların önünde duran polise teslim etti. Bana geçmiş olsun dedi ve ayrıldı.

Tutukluların olduğu yer 100 m2 büyüklüğünde, dikdörtgen şeklinde bir salondu. Demir parmaklıkla ikiye bölünmüştü. Kapılardan tarafta suntadan dört hücre yapılmış, demir parmaklığın yanında bir masa, bir sandalye; bir polis nöbet tutuyordu. Sonradan anladım ki, soruşturulacaklar hücreye konuyor, sorgusu bitenler parmaklıklar ardına alınıyordu. Parmaklıklar ardındaki yer daha genişti. Hücrelerin bulunduğu alan ise dardı.

Ercüment Özkan’ın tutuklanıp getirildiğinden, aynı binada olduğumuzdan haberim yoktu. Beni teslim alan polis biraz bekle dedi ve hücrenin birine gidip kapısını açtı. Hücreden Ercüment Özkan çıktı. O’nu demir parmaklıklar ardına koydular. Beni de hücreye dört hücreden birine koydular. Sonradan anladım ki, ikimizin konuşmaması için ayırmışlardı. Hücreye girerken "Namaz kılmam gerek, tuvalete gidip, abdest alabilir miyim?" dedim. "Tabi" dediler. Hemen beni götürmek için birini çağırdılar.

Polisin çağırdığı kişiyi nasıl tarif edebilirim? Hani camilerde, toplumda sıkça gördüğümüz, sakallı, şalvarlı, gariban görünüşlü Müslümanlar vardır. Yüzleri nurlu, bakışları saf ve tertemizdir. Duruşlarında garip ve mahzunluk vardır. Gelen böyle biriydi. Yanıma gelerek, "Gel" dedi. O’nu, soruşturulan mahkûmlardan sanmıştım. Yolda beni getiren polis demişti ya, "Arkadaşlarınız var 163’ten" diye, bu duyum böyle düşünmeme sevk etmişti. "O’na geçmiş olsun." dedim. "Seni ne zaman tutukladılar?" Bana bakarak güldü. "Ben polisim" dedi, "Tutuklu değil." Hayretle yüzüne baktım! İnanın dışarıda görseniz polis olduğuna asla inanmazsınız. Şu tarikatlara girip çıkan sakallı Müslümanların aynısıydı. Bir taraftan abdest alıyor, diğer taraftan bu polisin Müslümanlar içinde nasıl gezebileceğini düşünüyordum.
Abdest aldıktan sonra,

- Nerede namaz kılabilirim?, dedim. Bana tahtadan bir namazlık verdi.
- Al bunu, bunun üzerinde hücrede kıl. Sonra verme. Hücrede kalsın. Üzerinde yatarsın. Kıble şu taraf. Ben bunun üzerinde kılıyorum. Bana lazım olunca isterim, dedi.

Benden hiç istemedi. Ben, hep o tahtanın üzerinde kıldım. Üzerinde yattım. Sağ olsun beni beton üzerinde yatmaktan kurtardı. Bir daha da onu görmedim. Bazen düşünürüm; insana Rabbin nimetleri, nasıl, ne zaman, ne şekilde gelir hiç bilinmez.
Hücrede kalırken yemek vakitlerinde ne yiyeceğimizi soruyorlar, seçenekleri söylüyorlar, kendi paramızla sipariş veriyorduk. Allah var fiyatlar iyiydi. İstediklerimiz geliyordu. Hele nöbetçi polisler çok iyiydi. Benim kaldığım hücreden çaprazlama nöbetçi polisi görüyordum. Tuvalet ihtiyaçlarımızda falan tıkladığımızda hemen gelip tuvalete götürüyorlardı.

Sanıyorum ikinci veya üçüncü gündü. Bir akşam vakti nöbetçi polis, çay pişirmek için elektrik ocağı, çaydanlık getirdi. Ocağı fişe soktu çalışmadı. Başladı uğraşmaya. Yapamadı. Kendi kendine söylenmeye başladı. Dedim "İzin verirsen ben bakayım." Hücreden çıkardı beni. "Al bak" dedi. Bir tornavida istedim. Verdi. Söktüm yaptım. Bir sevindi ki sormayın, teşekkür etti. Beni hücreye tekrar koydu. Çay pişirdikten sonra, önce bana, sonra bütün arkadaşlara dağıttı. O insanlığı görünce başladık sohbete; oradan buradan. Ha, herkesin tutuklandığı mevzulardan sohbet etmesi yasaktı. Konu dışı her konuda konuşabilirdik.

Hele, parmaklıklar arkasında tutuklular bazen 25-30 kişi oluyorlardı. Onlar birbiriyle rahatça konuşuyorlardı. Tanıdık tanımadık önemli değil. İnsanlar sürekli boş durmaktan sıkılıyor, konuşacak şeyler arıyorlardı. Ama, çok gürültü çıkarsa polisler, "Arkadaşlar sessiz olun!" diyordu. Soruşturmalar genellikle geceleri olduğu için, gündüz akşama kadar tutuklular orada idari olarak tutuluyorlar. Başımızdaki nöbetçi polisler idari oluyordu.

Gece, yani saat 23.00-24.00 oluyor. Esas sorgulayıcılar geliyordu. Onlar geldi mi işler değişiyordu. Hatta başımızdaki nöbetçi polislerin tavırları bile değişiyordu. Sanki idari nöbet tutan polisler sorgulayan polislerden çekiniyorlardı. Belki de, onlar da her an siyasi sorgulamaya tabi tutulabilirlerdi. Kim bilir? Hemen herkesin, şu veya bu nedenle sorgulandığı, sorgulanacağı bir dönem yaşıyorduk. Birbirini çekemeyen herhangi biri, gözün üstünde kaşın var diyebilirdi.

Sorguya alınacak tutuklulara yemek verilmiyordu. Yasak geliyordu. Maksat takatsiz bırakarak, sorgulama anında kişinin direncini kırmaktı. Ne zaman "Sana yemek yasak!" dense, o gün sorgulanırdın. Beni ikinci ve üçüncü gün sorguya aldılar.

Hayret! Ankara’dakilerin sorgulama mantığı Isparta’ya benzemiyordu. Isparta’daki polislerin sorgulama şekli standarttı. Eğer, insanlar 163. maddeden sorguya alınmışsa, sorular çok basit ve standarttı.
- Söyle, Atatürk’ü seviyor musun?
"Seviyorum" desen; "Yalan söyleme ulan! Sevmediğini biliyoruz!" diyerek dövüyorlardı. "Sevmiyorum" desen, "Ulan! Niye sevmiyorsun? Vatan haini! Vatanı kurtaran sevilmez mi?" deyip dövüyorlardı. Sevmek veya sevmemek suçtu. Onlar inanıyorlardı ki, bir kişi 163’ten tutuklanmışsa, mutlaka Atatürk düşmanıdır. Bu yargı o dönemin siyasi polisinin temel yargısı gibiydi. 163’ten sorgulananların adı çıkmış dokuza, inmez sekize hesabı, onlara göre hepsi Atatürk düşmanıydı. Artık ağızlarıyla kuş tutsalar, Atatürk düşmanı olmadıklarını ispat edemezlerdi.
- Söyle, Cumhuriyete karşı mısın, değil misin?
Desen ki; "Seviyorum", "Yalan söyleme ulan! Sevmediğini biliyoruz!" diyerek dövüyorlardı. "Sevmiyorum" desen, "Sizi gidi Padişahçılar! Sizi gidi Cumhuriyet düşmanları! Sizi gidi hainler!" diyerek dövüyorlardı. Yani dayaktan kurtuluş yoktu.
- Söyle, İslam Devleti kurmak istiyorsun, değil mi?
Desen ki; "Hayır, kurmak istemiyorum.". "Yalan söyleme ulan!" deyip dayak atıyorlardı. "İstiyorum" desen, yine dayak yiyordun.
Isparta polisinin o dönemdeki sorgulama faslına giriş soruları ve dayakları bunlardı. 1983’te sorguya alınmadan, daha önce alınan arkadaşlardan bunları öğrenmiştim. Onun için sorguda fazla dayak yememek için, istedikleri cevabı verdim. Onların istediği cevap, Atatürk, Cumhuriyet düşmanlığına, İslam devleti kurmak istemeye "Evet" demekti. "Hayır" dediğinizde yalancılıkla suçlanıp, evet dedirtinceye kadar dayak atıyorlardı. Bu bilgi çok işime yaramıştı o zaman. Niye boşu boşuna dayak yiyeyim? Peşinen hepsine "Evet" dedim. Sanıyorum benden önce gelenler hiç öyle peşinen evet dememişlerdi. Çok şaşırdılar. Gözlerim bağlı olduğu için şaşkınlıklarını görerek değil, seslerinden anlıyordum. Her soruda, soruya verdiğim evet cevabında kuvvetli birer yumrukla kurtulmuştum.
Ankara polisi, hiç böyle şeyler sormadan işe başladı. Ercüment Özkan’la tanışmamız, onun Hizb-ut Tahrir üyeliği. Cereyan verilme hariç bütün işkence aşamalarından geçtim.

Onlardaki algı peşin hükümle bir şeyler bildiğim doğrultusunda idi. Hâlbuki, örgüt ve örgütçülükle hiçbir ilgim yoktu. Üstelik örgütlere karşıydım.
Isparta ve Ankara’daki sorgulamalarımda bir şeyi çok iyi anlıyordum. Türk polisi, belgeye dayalı soruşturma yapmıyordu. Bazı ilişkilerden tahminler yaparak, baskıyla tahmin ettiklerini ortaya çıkartmaya çalışıyorlardı. "Senin şu adamla ilişkin var. Onun geçmişinde örgüt var. Siz de örgüt müsünüz?" gibi sorularla geliyorlar. Bekledikleri cevabı almazlar ise her türlü işkenceyi uyguluyorlardı. Günlerce dayak yediğimi, tavana anadan doğma çırılçıplak asılarak, Ankara’nın soğuk tazyikli şebeke sularıyla yıkandığımı biliyorum. Düşünün, çırılçıplaksınız. Buz gibi suyu hortumla üzerinize tutuyorlar. Gözleriniz bağlı. Elleriniz bağlı. Tavanda asılısınız. Soğuk suya alışkın olmayanlar için gerçekten korkunç bir işkence çeşidi. Allah’tan soğuk suya alışkındım. Gençlik yıllarımdan beri, gusül abdestlerini soğuk suyla alır, hatta her banyodan sonra mutlaka soğuk su ile duş alarak çıkardım. Yaz kış fark etmezdi. Soğuk suyun beni zinde tuttuğuna inanırdım. Çok da faydasını gördüm. Her zaman, her yerde soğuk suyla yıkanabilmeyi âdet edinmiştim. Sorgularda da çok işime yaradı. Benim gibi uzun süre tazyikli soğuk suyla yıkananların çoğu hastaneye götürülmüştü. Hatta bir arkadaşımız günlerce hasta yatmış, zatürree tehlikesi geçirmişti.

İkinci gün sorgulamaya sabah alındım. Nedense bana acele davranmışlardı. Geldiğimiz gün nasıl uyuduğumu bilmiyordum. Ertesi günü ortama da alışmışlığın verdiği rahatlıkla, derin uykuya dalmışım. Sabah namaz vakti de uyanamadım. Üzerime güneş doğmuş. Gece ihtilam olmuşum. Sabah kalktığımda gusül abdesti almam gerektiğini bir polise söyledim. Polis beni tuvaletlerden birine götürdü. Bana bir hortum verdi. Soğuk suyla gusül abdesti aldım. 45 dakika sonra da soruşturmaya aldılar. Çırılçıplak tavana asarak sulamaya başladıklarında, içimden “Ulan, keşke abdest almasaydım, şimdi niyet eder abdestimi alırdım.” diyordum. İnsanın aklına, olmadık yerde, olmadık düşünceler geliyordu.
Rahmetli Ercüment Özkan’ın bir tavsiyesi vardı. Güzel bir tavsiye idi: "Sorgularda saklanacak ne var ki? Örgütlerle işimiz yok. Sadece fikirlerimiz var. Fikirlerimizi suç saymak onların sorunuydu. Sonra biz fikirlerimizi her yerde açıklamak istemiyor muyduk? Eğer cevabımız evetse, sorduklarına dair fikirlerimizi açıkça anlatalım ki, inandığımız gerçekler her yerde duyulsun. Biz İslam’a inanıyoruz. İslam’ın saklanacak neyi vardı?". Bu bakış tarzı, bu tavsiye çok güzeldi. Isparta’da ve Ankara sorgularında susma yerine konuşmayı yeğledim. Fikirlerim sorulduğunda ne biliyorsam anlattım. Anlattıklarımı dinleyenler şaşırıyorlardı. Hatta Isparta’daki sorgumda bir polis konuyu uzunca anlatınca “Sus lan, kısa kes, burada vaaz verme” demişti. Ben de "Hepimiz Müslümanız, sadece bildiklerimi anlatıyorum. Paylaşıyorum sizinle." demiştim. Bunun üzerine polisin biri “Sus lan, dini senden öğrenmeyiz. Öğrenmek istersek gider Müftülük’ten öğreniriz” deyince, başka bir polis “Müftüler bunların bildiklerini bilmezler. Görmüyor musun bunlar hayatını adamış, sürekli okuyorlar!” demişti.

Tabi bu abartılı bir sözdü. Mesela ben iktisatçıyım. Hiç, dini Müftü kadar bilebilir miyim? Onlar eğitimlerini almışlar. Dinlerini meslek edinmişler. Din işi üzerinde profesyonelce duruyorlar. Ben ise, din bilgileri zaman ayırabildiğim kadar araştırıyordum. Ulaşabildiğim kadar İslam dinine ait bilgilere ulaşıyordum. O nedenle profesyonel bilgi sahibi olanlarla bilgi yarışına girmek mi?, asla.. Zaten bir Müslüman’a bilgi yarışı yapmak yakışmazdı. Ama polisin yargısı buydu. Polisi bu yargıya hangi nedenler itti, bilmem? Fakat anılarımın arasında bu sözler canlı bir şekilde yaşamını sürdürüyorlar.

Benim sorgularım azalmış, seyrekleşmişti. Ama henüz tamamıyla bitmemişti. Bunun nedeni mahkemeye giderken öğrenmiştim. Siyasi Şube Amiri Rıza Bey mahkemeye giderken şunları söylemişti:

"Senin yazdığın beni ilgilendirmez. O, Savcının elinde zaten. Biz, senin Hizb-ut Tahrir’le ilişkini araştırdık. Anladık ki, senin hiçbir ilgin yok. Hiçbir Hizb-ut Tahrir üyesi seni tanımıyor. Hatta yazılarını bile okumamışlar." dedi. "Biz seni sorgularken, bir taraftan verdiğin ifadeleri İstanbul’a aktardık. Onlardan bilgi aldık." dedi. Meğer benim sorgularımdaki seyrekliğin nedeni buymuş. İstanbul’dan gelen yeni bilgilere, fikri açılımlara göre beni alıyorlar, sorguluyorlarmış.
Neyse, bu onların bileceği bir şeydi. Sorgulanmadığım sırada artık yemeklerimi yiyebiliyordum. Ama bir şey var ki, o çok güzeldi. Hangi polis olursa olsun hücremde tahta namazlığı görseler dahi bir şey demediler, elimden almadılar. Bu benim için çok iyiydi. Üzerinde uyuyor, ibadetimi yapabiliyordum. Değilse soğuk betonda yatmak zorunda kalacaktım.

Sorgulanmadığım dönemlerden bir gün, gece bir civarı büyük gürültüler koptu. Bağırtılı sesler, küfürler, tekme tokat, yumruk sesleri geliyordu.

KADRİYE

Yanımdaki, karşımdaki hücrelerde bulunanları demir parmaklıklar arkasına aldılar. Üç erkek vardı. Sorguları henüz devam ediyordu. Ancak ne olduysa birden bire üçünü demir parmaklıklar arkasına, aynı yere koydular. Sonra "Ayrı durun!" diye bağırdılar. "Sakın birbirinizle konuşmayın, gözlüyoruz!" dediler.

Ben hücrede kaldım. Karşımdaki iki hücreye iki kız getirdiler. Sonra yanımdaki hücreye bir kız getirdiler. Yanımdaki hücreye konulan kıza, küfürlerle, tekme tokat giriştiler. Milletin ortasında, herkesin gözü önünde, kızı döven polis bağırıyordu "Ulan orospu! Konuşmamışsın öyle mi? Seni burada bülbüller gibi şaklatırız." diyorlardı. Yaklaşık yarım saat sürdü. Ortalıkta çıt yoktu. Kimse "Ne yapıyorsun?" demiyordu, diyemiyordu. Soruşturmalarda polislerin ne yaptıklarını, sadist duygularla, düşüncelerle neler yapabileceklerini biliyorlardı. Sanki insanlık ölmüş, hiç kimse insanlık dışı olaya ses çıkaramaz olmuştu. Tabi ben de çıkarmadım. Nasıl çıkarırdın ki? Daha dün işkenceden gelmiş, saatlerce tavanda asılı soğuk suyla yıkanmış, bir sürü dayak yemiştim. İnsan bazen dumura uğruyor. Fazla dayak yemenin anlamsız olduğuna inanmaya başlıyor, sanki ne olacaksa olsun, artık bu dayak bitsin noktasına gelebiliyordu.

Siyasi şubedeki soruşturmalar insanların çılgınlık derecesinin ne derece artabileceğine şahitlik eden olgular içeriyor. Belki bazıları görevleri için yapsalar da, bazıları da sanki içlerinde biriken öfkeyi öne çıkarıyorlar. İçgüdülerinde var olan faşizan duygularını vurguluyorlar. Sanki, hayat içindeki başarısızlıklarını, amirlerine karşı yetersizliklerini tutuklulardan çıkarıyorlardı. İnanıyorum ki, ifadelerde görev alan polislerin çoğu normal değillerdir. Emeklilik hayatlarında vicdanlarıyla hesaplaşmaya başladıkları anda büyük travmalar geçireceklerdir. Özellikle büyüyen çocukları bir gün soracaklardır. Çünkü etraflarında değişik siyasi fikirlere ait insanların işkence anıları anlattıklarında çocuklar etkilenecek babalarını sorgulamaya başlayacaklardır. Onlar eşlerine, çocuklarına ne diyebilecekler? "Yapmadık" deseler, kim inanacak? Her şey normal hale geldiği zaman, bütün yaptıkları ortaya çıkmayacak mı?

Bir müddet sonra polisler gitti. Yanımdaki kızı dövmeyi bırakmışlardı. Kızı döven, "Bekle biraz, işimiz var. Seni de alacağız!" diyorlardı. Salonun diğer tarafından gürültüler, bağırtılar geliyor, ortalık çınlıyordu. Birini sorguya aldıkları belliydi. Sonradan öğrendim ki, bunlar sol gruptanmış. Dört kişiler; üç kız, bir erkek. İstanbul’da tutuklanmışlar, sorgulanmışlar. İstanbul’daki polisler sorgu süresince konuşturamamış. On beş günlük süre bitince mahkeme onları salıvermiş. Onlar da İstanbul’dan Ankara’ya doğru hareket etmişler. Ama hızını alamayan İstanbul polisi Ankara’ya haber vermiş; biz konuşturamadık siz konuşturun diye. Ankara’dakiler de biz konuşturalım da görün dercesine hareket ediyorlardı.
O gün gece erkek olanı iyice sorguladılar. Dövdükleri kızı da alıp götürdüler. İki saati aşkın onu da sorguladılar. Gecenin üçüne kadar sürdü. İnsan böyle zamanlarda tedirginlik yaşadığı için uyku tutmuyor. Zaten zaman bol ki, sorguya alınmadığın anlarda istediğin kadar uyu uyuyabilirsen. Gece gündüz fark etmez. Hatta gündüzleri nöbet tutan idari polisler, uyuyanlardan daha çok memnun oluyor görünüyorlardı. Onlar sessizlik istiyordu. Uyuyanlar ise zaten konuşmuyorlardı.
Sabah olmuştu. İdari polisler göreve başladı. Artık rahat bir ortam oluşmuştu. Benim hücrenin kapısı açıktı. Kızlarınki ise kapalıydı. Ama, karşımdaki kızın kafası kapının deliğinden görünüyordu. Ona selam verdim. Selamımı aldı. Sessizce, el işaretlerinin de yardımıyla görüşünü sordum. "Sol" dedi. Benimkini sordu "İslam" dedim. Yüzü acayip bir şekilde burkuldu. Hoşlanmamıştı. Biraz sonra polis, sabah için ne istediğimizi demir parmaklıklar arkasındaki tutuklu arkadaşlardan başlayarak sormaya başladı. Demir parmaklıklar arkası bitince bize yöneldi. Kızlara "Size yasak" dedi. Direkt bana geldi. Ben de normalinden iki misli söyledim. Yemek gelince yarısını yedim. Yarısını ayırdım. Ben hem eskilerden olduğum için hem de idari polislere karşı da nazik olduğum için hücre kapım genelde açık oluyordu. Hemen yemeğin yarısını kız tuvalete gidince hücresinin kapı arkasına koydum. Kız tuvaletten gelince hücreye kapattılar. Ben de, göz işaretiyle kapı arkasını işaretledim. Kız yemeği görünce ne sevindi bilemezsiniz. Düşünceler ne olursa olsun, şartlar insanları aynı noktaya getiriyor. Ayrı düşüncedeki insanlar ise birbirine muhtaç oluyor. Belki dışarıda bir solcu, bir Müslüman, bir sağcı bir araya gelip fazla paylaşmazlar ama, zorluk altındaki insanlar çok şeyi paylaşabilirler. Hayatımda bu durumları çokça yaşadığım için, insan olma unsurunu öne çıkarmayı hep ilke edinmiştim.

Ertesi gün, karşımdaki kızın kapısını kapatmadılar: "Açık dursun, biraz hava al!" dediler. Sonra yemek izni de verdiler. Onun için normallik başlamıştı.
Ben, kapıyı çaprazlama açarak yere oturmuştum. Evden çıkarken üzerime çok şey almamıştım. Üzerimdeki giysiler hafifti. Kız da, karşımda kapısını çaprazlama açarak oturdu. Bana bakıyordu. Adın ne? diye işaret etti. "Mehmet" dedim. "Seninki ne?", "Kadriye" dedi. Tabi fısıltıyla konuşuyorduk. Kadriye deyince merakla bakmıştım. Hemen açıklamaya başladı. Kadir gecesinde doğduğu için anneannesi, Kadriye ismini koymuş. Ailesi çok koyu dindarmış. Ama kendisi üniversite okurken ateist olmuş, ideoloji olarak solu seçmiş. Evli, bir çocukluymuş. Ben de kendimi tanıttım. Böylece konuşmaya başladık. Üzerimdekileri hafif görünce, bana bir hırka uzattı. Kalın yünlüydü. "Bunu al" dedi. "Biz hazırlıklıyız. Üşürsen giyer veya örtünürsün." dedi. Alıp, teşekkür ettim.

Diğer kızlar bizim konuştuğumuzun farkına varmışlardı. Yanımdakinden bir tıkırtı geldi. Kulak kabarttım, bana bir şey söylüyordu. Sorgularda sorulan bir isimden söz etti. Karşıya söylememi istedi. Ben de söyledim. Hayret! Aramızda bir güven oluşmaya başlamıştı. Bir iki gün böyle devam etti. Onlar geldikten sonra ben bir defa sorgulandım. Yemek yasağımda Kadriye ısmarladı. O sorgulanırken ben ısmarladım. Tabi gizlice. Maalesef diğer kızların şansı yoktu. Onlara yetişme imkânım yoktu. Diğer taraftan herhalde üç dört kişilik söylemek dikkat çekerdi. Ancak iki kişilik yemek olayı normal gösterilebilirdi.

Biz, fırsat buldukça Kadriye ile konuşmaları sürdürmeye devam ettik. Sanıyorum beşinci gündü. Bana "Sen tanıdığım Müslümanlara benzemiyorsun" dedi. "Tanıdıklarım olsaydı ne bizimle konuşurlardı ne de yemek verirlerdi. Sizin cemaatiniz nedir?" diye sordu. Ona toplumun bildiği cemaatlerden olmadığımı söyledim. Allah’a ve kitabına inandığımı, Allah’tan öğrendiğim bilgiler doğrultusunda hareket ettiğimi, Allah katında her insana insanca davranmanın kural olduğunu vurguladım. "Ateist olsa da mı?" diye sordu. "Elbette" dedim. "Ateistin de inanmama hakkı vardır. Niye inanman için zorlayalım ki? Allah, kitabında: ’Hiç kimse inanmaya zorlanamaz, dinde baskı yoktur’ diyor.". "Ama bu gün tanıdıklarım hep zorluyor. Bizi kınıyorlar. Bize insan gözüyle bakmıyorlar." dedi. "Onların sorunu" dedim. "Benim Allah’ın kitabından öğrendiğim bu. Bunu bilirim bunu yaparım. Dışarıda içeride fark etmez. Yani ben, bu şartlarda sana böyle davranıyor değilim. Dışarıda olsaydın yine seninle insanca konuşur, düşüncelerimi paylaşır, yemeğimi bölüşürdüm. Benim inandığım İslam budur." dedim. O kadar çok şaşırdı ki, hayretinden şaşırmış gözleriyle bakıyordu. "Valla" dedi, "Ne yalan söyleyeyim. Bir Müslüman’dan ilk defa böyle şeyler duyuyorum. Annemle, babamla, akrabalarımla, arkadaşlarımla kavgalıyım. Ama ilk defa senin gibi biriyle konuşuyorum.". "Hayatın insana neleri, nasıl karşılaştıracağını bilemeyiz." dedim. "Sana bir şey anlatacağım" dedi. "Ama gülmeyeceksin. Çünkü arkadaşlarıma anlattığımda benimle dalga geçtiler. Bana güldüler.". "Valla gülünecek bir şey varsa gülerim. Gülünmeyecekse gülmem.". Başladı anlatmaya.
"Ben bir gün rüyamda Allah ile konuştum.". "Nasıl?" dedim. "Ya işte bir gün, gece uyuyorum. Birden bir sesle uyandım. Yani rüyamda uyuyordum. Sesle rüyamda uyandım. Beni uyandıran şey Tanrı’nın sesiydi. Bana çok güçlü bir sesle ’Kadriye, Kadriye bana gel!’ diyordu. Beni bir ürperti sarmıştı. Bütün gücümle bağırıyordum. ’Ben sana inanmıyorum. Sen yoksun’ diyordum. Tanrı ise ’Senin bana inanıp inanmaman önemli değil ki. Senin beni yok sayman da önemli değil. Sen ister inan ister inanma, ister var say ister yok. Ben varım. Seni ben yarattım. Bana gel’ diyordu. ’Hayır yoksun, yoksun, inanmıyorum.’ diye kan ter içinde uyandım." dedi ve yüzüme bakmaya başladı. "E hadi gülsene, niye gülmüyorsun?". Dedim "Gülünecek ne var? Bu kadar mı?". "Evet. O günden beri aklıma geldikçe ürperiyorum. Bunu kendi sol görüşlü arkadaşlarıma anlattığımda benimle alay ettiler, güldüler. Ben de hiç kimseye anlatamıyorum. Sen çok farklısın. Bakalım bu konuda ne diyeceksin?".

- İnanıyorum ki Allah, her insana insanların bilmeyeceği yollar ile çağrısını gönderir. Bazen resulleriyle konuşur. Mesela Tur’da Musa ile, Hıra’da Muhammed ile konuştu. Meryem’le mescitte, Yusuf’la kuyuda, İsa ile bebekken konuştu. Peygamber olmayan İmran’la, dağlarla, fırtınalarla, karıncalarla, arıyla konuştu. Allah’ın konuşması için illaki insan olması gerekmez veya insanın peygamber olması gerekmez. İnsanlara Cebrail’i göndermesi gerekmez. Ne mutlu sana ki Allah seninle de rüya yoluyla konuşarak çağrısını yapmış. Bundan sonra iş sana bağlı.
- Ama, ben inanmıyorum ki, saçma buluyorum.
- Olsun. İnsanların yaşamları farklı şekilde gelişir. İnsan, her zaman aynı kalmaz. Mesela sen, üniversiteye giderken, ’Orada ateistler var’ deselerdi, diyecektin ki ’Onlardan beni Allah korusun. Çünkü muhafazakâr bir ailem vardı’ diyordun. Şimdi ise ateistsin. Yarın ne olacağını bilebilir misin? Bak şu halimize! Sen ateistsin. Ben Müslüman’ım. Birbirini tanımayan iki kişiyiz. Sen kadınsın ben erkeğim. Sen ayrı yerden geldin, ben ayrı yerden. Üstelik tutukluyuz. Üstelik sorgulanıyoruz. Üstelik Emniyetteyiz. İkimizi de, ’Yasalara aykırı bunlar’ diye getirdiler. Karşı karşıya koydular. Sence bunların hepsi rastlantı mı? Ben inanıyorum ki, Allah, seninle beni karşılaştırmakla, ’Tanıdığın Müslüman’dan başkaları da var’ diyor ve sen merakla dinliyorsun. Hayretler içinde kalıyorsun. Öyle değil mi?
- Evet, ne yazık ki öyle. Hayretler içindeyim.
- İnanıyorum ki, bu rüya ile Allah gerekeni yapmış. Sana kendini hatırlatmış. Fırsatlarını da hazırlıyor. Belki de sana ileride daha çok fırsatlar sunacak. Fırsatları değerlendirmek sana kalacak. Ya inanacaksın, ya da inanmayacaksın. Buna kendin karar vereceksin. Zorlama yok. Sadece çağrı ve fırsatları sunmak var. Görmek de, görmemek de senin elinde. Ben böyle bir rüya için neler vermezdim.
"Sen zaten Allah yolunda değil misin?" diyerek devam etti. "Evet haklısın. İlginç bir yerde, ilginç sohbetler ediyoruz. Akıl mantık alacak değil. Kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi. Ben bu olayı arkadaşlarıma anlatsam asla inanmayacaklardır.".
Benim böyle düzgünce anlatmaya çalıştığıma bakmayın. Aslında biz bunları kesik kesik konuşuyoruz. Fısıltılar halinde, el işaretleriyle de fısıltıları güçlendirerek konuşuyoruz. Bazen arada susuyoruz. Etrafa kulak kabartıyoruz. Bazen mırıltılarımızı duyarak "Hişt konuşmayın. Susun" diyorlar. Mecburen susuyoruz.
Kadriye ile fırsat buldukça, neredeyse konuşmadık konu bırakmadık. Karşılıklı hücre arkadaşlığımız iyiydi. Kadriye’nin yanındaki çaprazımdaki karşıdaki kız, neler oluyor diye bana bakıyordu. Yanımdaki, "Fısıltıyla amma da koyu sohbete daldınız" diye uyarıyordu. Ama garip şeyler olduğunun farkındaydılar. Çok merak ettikleri belliydi. Eminim ki, bir araya geldiklerinde her şeyden önce Kadriye’ye beni soracaklardı. "Kimdi o? Fısıldanarak neler konuşuyordunuz?".
Tuvalete gidip gelirken, abdest alırken, Ercüment Özkan ile yan yana geldiğimiz bir sırada ona Kadriye’den kısaca söz ettim. "Ona dikkat et!" dedim. İktibas’ın adresini vereceğimi söyledim. Gelirse ilgiyle karşılamasını istedim.
İkinci haftanın Perşembe günüydü. Beni sorguya aldılar. Bu defa gözlerimi bağlamamışlardı. Siyasi Şube Amiri Rıza Bey’in odasındaydık. İki polis daha vardı. Biri küçük bir masada daktilo başında, diğeri oturuyordu. Rıza Bey "İfadeni yazacağız" dedi. "Şimdi biz soralım, sen söyle" dediler. "Önceki sorguları, soruları, cevaplarını unut!" dediler. Onlar sordu ben istediğim gibi cevapladım. Hiç müdahale etmediler. Hatta bazı yerleri daha düzgün ifadelerle düzelttiler. Sonra okuyarak imzaladım. Cuma günü mahkemeye çıkacaktık. Artık Ankara Emniyeti’nin beşinci katına veda edecektik.

Hücreye dönünce Kadriye’ye "Cuma günü mahkemeye çıkaracaklar. Gidiyorum" dedim. Bakışları öyle mahzunlaştı ki, anlatamam. Sanki "Sırası mı şimdi?" diyordu. Ercüment Özkan’ı ve İktibas’ı anlattım. Adresini tarif ettim. Ankara’yı çok iyi biliyordu. Adresin yerini bütün ayrıntılarıyla öğrendi. "Sen tutuklanmazsan, ben de tutuklanmazsam dışarıda mutlaka görüşelim." dedi. Çıkınca İktibas’a da uğrayacağını söyledi.

Ama ben tutuklanmıştım. Sonradan Ercüment Özkan’dan öğrendim ki, onları Ankara’daki mahkeme salıvermiş. İktibas’a gelmiş, Ercüment Özkan’la tanışmış, bir müddet sohbet etmişler. Ercüment Özkan, ona İktibas dergilerinden ve bazı kitaplardan vermiş. Tekrar gelmesini söylemiş. Şimdi nerelerde bilmiyorum. Ama anılarımın bir köşesinde Kadriye hep yaşamakta. Anıları yazarken, o anları tekrar bütün canlılığıyla yaşadığımı itiraf etmeliyim. Kadriye ile ilgili anılarım çok güçlü ve değişikti. Rabbim inşallah hidayetiyle kavuşturmuştur. Rabbime bu konuda çok şükrediyorum. Bana her an, her yerde, kendi yolunda hizmet imkânı vermekteydi. Kim derdi ki, Emniyette, hücre komşun olacak ve onunla İslam üzerine, Allah hakkında konuşacaksın. Ama, bu bir gerçekti; ancak, Rabbimin hidayetinden ibaretti.

Bu olaydan sonra var olan inancımı kesinleştirdim. Ne olursa olsun, nasıl olursa olsun Rabbim bütün insanlara mutlaka bilinmedik yönlerden çağrılar yapmakta. Düşüncesi, dini ne olursa olsun, kendi varlığını hatırlatarak, insana yaratılmışlığını hatırlatan, duyguyu, düşünceleri, fısıltılar, rüyalar, akıl ettirmeler, insanlarla karşılaştırmalar yoluyla yapmaktaydı. Değilse, tutuklandığın, emniyette sorgulandığın bir sırada hücre komşun olması, onunla inancın hakkında konuşman olağan bir şey değildi.

KİM DEMİR PARMAKLIKLAR ARKASINDA?

Gündüzlerden bir gün çok sempatik ve neşeli bir polis başımızda nöbet tutuyordu. Kendisi gibi neşeli arkadaşları geliyor, sohbet ediyorlardı. Sadece onunla mı? Parmaklıklar arkasındaki tutuklularla da dereden tepeden konuşuyorlardı. Bazen bizim bakışlarımızı görüyor, bizlere de laf atıyorlardı.
Ercüment Özkan, böyle ortamları çok severdi. Ortaya çok güzel konular atar, havayı istediği yöne doğru hemen çekiverirdi. Yaşı, duruşu, bilgisiyle kendini fark ettirirdi. Aynı zamanda ses tonu, hitabeti de mükemmeldi.
Polislerle sohbet ederken, bir şey soracağım dedi..
Dikkatler ona doğru yöneldi.

- Siz oradan bakınca, biz demir parmaklıklar arkasındayız. Biz size bakınca siz parmaklıklar ardındasınız. Hangisi doğru?
Ortada birden kahkahalar patladı. Gülüşlere diğer taraftan polisler de ne oluyor diye geldiler. Bizimle birlikte sohbetteki polisler yeni gelenlere "Bir şey yok. Kimler, nasıl parmaklıklar ardında? Onu tartışıyoruz." dediler.
Sonradan gelen polisler anlamadılar ama, anlamış gibi bakarak gittiler.

RIZA BEY

Ankara Emniyeti’nin Siyasi Şube Amiri Rıza Bey, ilginç bir insandı. Yazılı ifadem bittikten sonra bir ara hücrede yanıma geldi. "Sana sorgu dışı bir şey soracağım." dedi. "Ama cevaplamak zorunda değilsin.". "Burada mı?" dedim. "Evet" dedi. "Buyurun" dedim.

- Senin örgütlerle ilgini araştırdık. Onun için baskı yaptık. Bunlar görevimizdi. Ancak dikkat edersen sana Atatürk’le ilgili hiçbir şey sormadık. Sen bize fikirlerin olarak çok değişik ve ilginç şeyler anlattın. Doğrusu Atatürk ile ilgili düşünceni öğrenmek istiyorum. Eminim ki, o konuda da değişik şeyler söyleyeceksin. Ama şunu unutma, bu sorum sorgulama dışında. Cevap vermeyebilirsin. Tamamen özel bir merak ve özel bir soru. Hiçbir şekilde imza attığın ifaden değişmeyecek, dedi.
"Fark etmez, değiştirebilirsiniz de.”. Hep ne düşündüğümü söyledim. Örgütçülüğe karşıydım, örgütlerle işim yoktu, bunları söyledim. İslam hakkındaki görüşlerim ne ise aynen söyledim. Atatürk’le ilgili görüşlerimi de açıkça soylerim. “Düşündüklerimde çekineceğim hiçbir şey yok. Geçmişte tarihi konuları çok okudum. Gençlik yıllarımda çok radikal fikirlerim vardı. Ama gün geçtikçe, olgunlaşarak kendimi bulmaya yönelik değişiklikler oldu. Bir gün, Cihan Savaşı, Kurtuluş Savaşı sırasında olsaydım, Cumhuriyet’in kuruluş aşamalarında bulunsaydım ne yapardım? diye düşündüm. Ülkemi seviyorum, insanlarını seviyorum. Öyleyse ben de canla başla savaşanlardan olurdum. Kurtuluş Savaşı’nda Atatürk’ün yanında olurdum. Yani Kuvaiye taraftarı, hatta yapabilirsem önde gelenlerden olurdum. Hiçbir şekilde, hiçbir zaman geride olmazdım. Cumhuriyet’i kurarken "Amin" diyenlerden olurdum. Ama, bugün geçmişe baktığımda bazı şeyleri aklım almıyor. Aklımın almadığı şeyler hakkında ters düşerdim. Belki, düşmanı olurdum. Bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa görüşlerimi açık söyleyen biriyim. Ters düştüğüm konular mutlaka olurdu. Ama bugün ne önemi var, geçen geçmiş? Ben, bugün geriye dönüp geçmişin kavgasını mı yapacağım?
Ayrıca, benim çevrem muhafazakâr. Atatürk’ün dinsizliği getirdiğine inanıyorlar. Bu hiç kimsenin bilmediği bir şey değil. Gençlik yıllarımda ben de böyle inanıyordum. Ama düşündükçe, günüme şükrediyorum. Diyorum ’İyi ki, şimdi Osmanlı’nın dini yok.’. Eğer Osmanlı’nın dini benim hayatımda olsaydı, ben bugün Kur’an’la tanışamazdım. Kendimizi din egemenliğinde sayar, her yapılanı dinden bilirdik. 1951 doğumluyum. Muhafazakâr bir aileden geliyorum. Ailemiz, çevremiz dedi ki ’Din min kalmadı ortalıkta. Öğrenmek gerek.’. Dinimi öğrenmek için çok çaba sarf ettim. Bu çabalar sayesinde Kur’an’la tanıştım. Kuran’la tanışınca atalarımın, çevremin öğrettiği dinden başka bir din ile karşılaştım. Şimdi diyorum ’İyi ki, ortalıkta din diye bilinen din min kalmamış.’. Ben, din yok diye din öğrenmeye çıkmışım ve Kur’an’la karşılaşmışım. Belki o zaman da karşılaşacaktım. Ama ’Benim oğlum bina okur, döner yine okur’ olabilirdi.

Allah, herkesi hesaba çekecektir; eğrisiyle doğrusuyla. Atatürk de her insan gibi Allah’ın huzurunda inançlarının, düşündüklerinin ve yaptıklarının hesabını verecektir. Benim onun yaptıklarına iyi veya kötü demem önemli mi? Önemli olan Allah’ın ne dediği, ne diyeceği, değil mi?

Benim Kur’an’dan öğrendiğim, başkalarının ne olduğuna değil, kendimin ne olduğuna bakmamdır. Herkes kendi düşüncesi ve yaptıklarıyla sorumludur.

Geçmişte Atatürk’ün yaptıkları beni Allah’ın önündeki hesapta etkilemez. Benim yaptıklarım beni etkiler. Ben, hayatta din olmasa da, olsa da dinden sorumluyum. Ama, çevremin dedikleri gibi Atatürk, amacı gerçekten dini ortadan kaldırmak istediyse bu onun sorunudur. Gider Allah’a yaptıklarının hesabını verir. Bana ne?".
"Gerçekten böyle mi düşünüyorsun?" dedi. "Evet" dedim. "Sizce doğrusu bu değil mi?".
Gözlerimin içine baktı. "Biliyordum" dedi. "Biliyordum. İşte yine değişik bir şey söyledin. Biliyor musun? Benim eşim de kapalı. Kızım da İmam Hatip’e gidiyor.".
"Hayırlısı olsun" dedim. "Önemli olan ahiretteki sonumuz, bugün değil.".

"İnşallah mahkeme sizi salıverir!" dedi.
"Nasip!… Nasipten ötede bir şey var mı?"
Rabbime binlerce şükürler olsun ki, bana çok güzel anılar yaşamayı nasip etti.

DEVLET GÜVENLİK MAHKEMESİ

Ankara’nın güneşli olmayan, ortalığı bacalardan çıkan dumanların kapladığı bir ortamda, Çankaya’daki Devlet Güvenlik Mahkemesine geldik. Yol uzun, dolambaçlı ve trafik karışıktı. Dikkat çekmesin diye sivil arabalar gibi hareket ediyorlardı. Sanki gezmeye çıkmış insanlar gibiydik.

Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin salonunda beklemeye başladık. Polisler odalara girip çıkıyorlardı. Bir polis, daima benim yanımda duruyordu. Yaklaşık yarım saat sonra Savcı Ülkü Coşkun’un huzuruna çıkarıldık. Klasik sorgular bittikten sonra, yazımdan bazı pasajlar okudu. Bu pasajlardaki ifadelerimde "163. maddedeki laiklik ilkelerine aykırı hareket ettiğimi" söyledi. Ona "Yazının içeriğinin, Kur’an’daki dinin tanımı ve anlatımından ibaret olduğunu, amacın bir şeyleri düşman kabul etmek olmadığını" ifade ettim. "Yazıyı yazarken, ne devlete ne de yasalara karşı çıkmak gibi bir art niyetim yoktu. Sadece inandığım dinin ilkelerinden ve kurallarından söz ettim." dedim. Dediklerimi yazdırdı. Sorgu hakimine çıkacağımı, kendisinin bir şey yapamayacağını söyledi. Böyle diyerek takipsizlik kararı vermeyeceğini, topu hakime atacağını söylemiş oldu. İsteseydi takipsizlik kararı da verebilirdi.
Sorgu hakimi yaşlı biriydi. İçeriye davet edildiğimde dosyayı inceliyordu. O da, sıradan soruları sormaya başladı. "Adın soyadın? Emniyetteki ifadene ne diyorsun? Savcıdaki ifadene ne diyorsun? 163. maddedeki laikliğe aykırı hareket etmekten suçlanıyorsun. Ne diyorsun?". Savcıya verdiğim ifadeyi tekrar ettim. Amacımın, Kur’an’a ait din kavramlarının bilinmediğini, ortada bir çok karışıklığın yaşandığını, bu nedenle din hakkında bir makale yazdığımı söyledim. Makaleyi yazma amacımın laiklikle ilgisi olmadığını, amacımın dine ait kavramlardaki karışıklıkların netleştirme çabası olduğunu vurguladım.

Hiçbir şey demedi. Soğuk duruşu aynen devam ediyordu. Yine aynı soğuk duruş ve ifadelerle, tutuklanarak cezaevine gönderilmeme karar verdi.

Dışarıya çıktığımda ellerime kelepçe vuruldu. Kapıda bekleyen Ercüment Özkan, "Merak etme hemen bir avukat tutup itiraz edeceğiz" dedi. "Tamam" dedim. Isparta’ya, eve haber vermesini istedim. Lazım olacak yatak, yorgan, yastık temin edip, cezaevine göndermesini talep ettim. Paramın olmadığını düşünerek; ki yoktu, hemen cebinden para çıkardı verdi. "Şimdilik idare et" dedi.
Ercüment Özkan, derginin sahibi ve Yazı İşleri Müdürü olduğu için tutuklanmamıştı. Zira yasada, yazıdan dolayı ceza gelse de, yazarlar mahkûmiyetle, yazı işleri müdürleri para cezasıyla cezalandırılıyorlardı. Yani, dergi sahipleri ve yazı işleri müdürleri mahkûmiyet kararıyla cezalandırılmıyorlardı.

1985 yılının Ekim ayının Cuma günü, saat üç civarında kararım verilmiş, polisler beni Cebeci’deki Ulucanlar Cezaevi’ne götürüyorlardı.

CEZAVİNE GİDİYORUM

Siyasi Şube Amiri Rıza Bey, beni polislere teslim ederken, "İnşallah en kısa zamanda çıkarsın." dedi. "Nasip" dedim, teşekkür ettim.

Çankaya’dan Cebeci’ye doğru gidiyorduk. 1969-1970 yıllarında Ankara’da yaşadığım için şehri biliyordum. Vakit ikindiyi geçmiş, akşama doğru hızla ilerliyordu. Hava kararmaya yüz tutmuştu. Güneş ortalıkta yoktu. Kara bulutlar kaplamış, bacalardan çıkan dumanlar iyice Ankara’nın üzerine çökmüştü. Polislere "Hangisi, Mamak Cezaevi’ne mi gidiyoruz?" dedim. "Hayır, Ulucanlar" dediler. "Merak etme, orası iyi bir yerdir." dediler. Onlara "Benim için fark etmez. Rabbim neyi nasip etmişse yaşarım." dedim. İçimde en ufak bir endişe yoktu. Sadece aklımda ailem vardı. İnançlarımız gereği zorluk çekseler de, sabırlı olacaklarını biliyordum. Rabbimin inananları daima koruyup gözetleyeceğine inancım tamdı. Yeni bir maceraya adım atıyordum. Eminim ki, hayatımda çok değişiklikler yaratacaktı.
Ulucanlar Cezaevi’ne geldik. Polisler beni teslim ettiler. Ayrılırken, "Geçmiş olsun, Allah kurtarsın!" dediler. Onlar da Rıza Bey gibi, "İnşallah kısa zamanda çıkarsın" diyerek, içtenliklerini göstermeye çalıştılar.

Isparta ve Ankara’da beni sorguya alarak, işkence eden polislerin daima kendi görevlerini yapmak zorunda olduklarına inanmışımdır. Onun için Allah var ya kalbimde hiçbir zaman onlara karşı bir kin, bir nefret uyanmadı. Her insan kendi inancı, kimliği doğrultusunda hareket edecekti. Özellikle emir kulu olarak çalışanların bazı şeyleri istemese de yaptıklarını bilirim.

12 Eylül 1980 ihtilâlinde yedek subay olarak askerlik yapıyordum. Hatta 12 Eylül 1980 günü, tabur nöbetçi subayı idim. O gün akşama kadar izine çıkmış, değişik şekilde farklı yerlerde görevlendirilmiş subay ve astsubayları, tabur subayının arabasıyla okul karargâhına toplamıştım.

İhtilalin ilk günlerinden birinde nöbet tutuyorduk. Bir yüzbaşımız vardı. Delikanlı bir adamdı. Şöyle güçlü kuvvetli. Nöbette bir araya gelmiştik. O, okul kıdemli albayın yerine nöbetçi subayı idi. Ben, okul tabur komutanı binbaşının yerine, tabur nöbetçi subayıydım. Diğer nöbetçi subay arkadaşlarla çay salonunda sohbet ediyorduk. Yüzbaşı "Vallahi bıktım" diyordu. "Geceleri rüyalarıma girmeye başladı. Akşamları görev verdiler. Kışladaki cezaevine getirilen tutukluları konuşturmak için sürekli dövüyoruz.". "Dövmem diyemiyor musun?" dediğimizde, "Hadi sıkıysa de. Seni de onlardan kabul edip, dövülenler arasına hemen atıverirler." dedi. "Dün doktora gittim. Adam dövmekten kollarıma ağrılar girdi." diye ekledi.

Diyeceğim ihtilâl dönemleri çok çetin günlerdir. İnsanlar istemeden çok şey yapabilirler. Bir dilim ekmek için kavga veren, polisin, subay ve astsubayların, devlet görevlilerinin istemedikleri bir çok şeyi yapacaklarını biliyordum.
Tabi aralarında durumdan istifade ederek bütün kinini kusanlar da vardı. Allah onların yardımcısı olsun. Her zaman devirler döner devran olur. Hiç kimsenin yaptığı yanına kalmaz. İnsanlar yarınlarda başlarına gelecek, gelebilecek şeyleri düşünseler insanca davranmayı da öğrenecekler. Ne var ki, insanlar için yarını düşünmemek dünün, günümüzün temel olgularından biri.

Cezaevi başgardiyanı iyi birine benziyordu. Gardiyanlar da beni teslim alırlarken çok iyi davrandılar. Hayretler içinde kalmıştım. Önceki yattığım Isparta’daki cezaevinde bu tür davranışlara alışkın değildim. Paralarımı teslim alarak elime makbuzunu verdiler. Başgardiyan paranın bir miktarını bana vererek, "Parana sahip çık" dedi. Gülümsedim. "Tabi" dedim.

Sonra diğer mahkûmlarla saç tıraşı kuyruğuna girdik. Saçlar gidiyordu. Bıyıklara dokunmuyorlardı. Sonradan koğuşta Hüsnü Aktaş’tan öğrendim. Dualı sakalları da kesmiyorlarmış. Sakal görünce önce "Dualı mı?" diye soruyorlarmış. Hani bazı Müslümanlar sakal bırakırken dua yaparlar, yaptırırlar ya; bir daha kesmemek için, ona saygı gösteriyorlar. Ankara’da böyle ince düşünenlerle karşılaşacağıma hiç inanmazdım.

Tıraştan sonra "Haydi tecrit odasına" dediler. Birisi "Koğuşa gitmiyor muyuz?" dedi. Gardiyan "Ne koğuşu? Koğuş sonra" dedi. "Önce tecrit odası".

TECRİT

Ulucanlar Cezaevi eski yapıydı. Beton yoldan yokuş yukarı çıkıyorduk. Gittiğimiz yönde iki katlı binalar görünmüyordu. Çok katlı binalar girişteki idare binalarıydı. Tabi ileriyi görmüyorum. Sanki gelişmemiş kenar mahalle sokağında ilerliyorduk. Eskilik görünümü, kokusu her şeye sinmişti. Uzaktan lağım kokuları gelmeye başladı. Bereket Ekim ayındayız. Yaz günü olsaydı lağım kokusunun şiddeti sanıyorum daha çok olurdu.

Bir müddet sonra bizi bir yere soktular. Oda, yoldan iki üç basamak aşağıdaydı. İçeride ağır bir koku vardı. Oda büyükçe bir salona benziyordu. Şöyle 60 – 70 m2.lik salonlardan. İnsanlar büzüşerek oturuyorlardı. İçeriye girince baya kalabalıklaştık. Sonradan öğrendik ki, bir hafta boyunca gelen tutuklular burada toplanıyorlarmış. Hafta başında herkes belirlenen koğuşlara gönderiliyormuş. Biz Cuma günü girdiğimize göre sanıyorum Pazartesi-Salı koğuşa gidebilirmişiz. Bu bilgiler girip çıkmakta tecrübeli olanlar tarafından veriliyordu.

Tecrit odası rezillik bir yerdi. Her taraf pislik içinde, üstelik leş gibi kokuyordu. Tuvalet ihtiyacım vardı. Bizden öncekilere sordum "Tuvalet işini ne yapıyorsunuz?". Tecrit odasının ilerisini gösterdi. "Oraya gidip yapacaksın". Tuvalet yoktu. Odanın bir kenarına tuvalet yapmışlardı. Tuvalet çok eski usuldü. Bir yarık, altından lağım suyu akıyor. Yarığın üzerine oturup tuvalet yapıyorsunuz. Kapalı ortam değil; açık ortam, milletin ortasında. İnsanlarla arada eşyalarla yükseltilmiş bir engel vardı. Ayağa kalkınca siz herkesi, herkes sizi görüyor. Oturunca görülmüyordu. Ortalıkta fareler cirit atıyor, fare sesleri insanı rahatsız ediyordu. Başka yapacak çare yoktu ki. Tuvaletimi yaptıktan sonra insanların olduğu yere geldim. Ranzalarda altı kişilik sünger yatak vardı. Sünger yatak dediysem, sadece süngerleri vardı. Üzerlerinde çarşafları yoktu. Biz yirmi beş kişinin üzerindeydik. Yataklarda üçer dörder kişi yatıyor, kimi bir köşeye kıvrılıyordu. Yastık yorgan yoktu. Ranzalardaki sünger yatakların her tarafı pislikten kararmıştı. Üstelik kılıfları, çarşafları olmadığı için pislik iyice sinmiş, süngerlerin bildik sarı renginden eser kalmamıştı.

Mahkûmlardan bazıları öksürüyordu. Hemen hepimiz Emniyetten gelmiştik. İçlerinde siyasi olarak sadece ben vardım. Çoğu hırsızlık, gasp, yaralama, kavga, cinayet gibi suçlardan gelmişti. Hırsızlar çoğunluğu oluşturuyordu. Sanki hemen herkes Emniyette işkence görmüştü.Emniyetin nezarethanelerinde beton üzerinde yatmışlardı. Ben hariç; ben, tahta namazlık üzerinde yatmıştım. Ama, buradakilerin hepsi bir hafta, on beş gün nezarethanelerde kalmış, ağır işkencelerden geçmişlerdi. Soğuk, yorgunluk, işkence kalıntıları çoğunu hasta etmişti. Emniyetten kurtulmuş olmanın sevincini yaşadıkları gözlerinden belli oluyordu. Hatta biri diğer arkadaşıyla konuşurken "İyi ki kurtulduk! Nezaret süresinin uzatılacağından korktum." diyordu. Daha önce cezaevine girip çıkanlardan biri, "Biraz daha sabredin. Emniyete göre burası cennetin girişi. Koğuşta rahat ederiz." diyordu. Cennetin girişine bakar mısınız? Her taraf pislik içinde. Tuvalet yok. Lağım ve rutubet kokusu burnunuzun direğini sızlatıyor. Fareler ortalıkta cirit atıyor. Yatak, yorgan, yastık yok. Olanlar ise pislik içinde. Renkleri kirden kaybolmuş. Yatakların kir kokuları da, lağım ve nem kokularına karışıyordu. Benim sağ elimin yüzük parmağının, sol elimin işaret parmağının tırnakları yoktu. Küçüklükte geçirdiğim hastalık sırasında düşmüşler, bir daha çıkmamışlardı. Sorgulamalara girip çıktıktan ve bu tecrit odasında kaldıktan sonra, tırnaklarımın yokluğunu görüp ne oldu diye soranlara, şakayla karışık “Bazen işkencelerde çektiler, bazen de tecrit odasında fareler yedi” diyordum. Tabi hemen sonra gerçeği anlatıyordum. Ama ben gerçeği anlatıncaya kadar gözler fal taşı oluyordu. Hele çocuklar, gençler, vay be dercesine bakıyorlardı.

Aralarında temiz giyimli bir ben vardım. Onun için hemen dikkat çekmişti. Birisi "Senin suçun ne arkadaş?" "Siyasi" dedim. "Solcu musun, sağcı mısın?" "Solcu veya sağcı değilim. Müslüman’ım" Güldüler. "Biz de Müslüman’ız. İlk defa duyuyoruz. Sen açıkça söylesene solcu musun?" "Hayır değilim" "İyi o zaman. Sağcı da değilsin?" "Evet" "Peki nesin?" "Müslüman’ım dedim ya" "Ya arkadaş bizimle dalga geçme! Biz sağcı solcu biliriz" Onlara “Bakınız! Ben, 141-142’den yargılanmıyorum. Solcular 141,142. maddeden yargılanıyor. Ben 312-313. maddeden yargılanmıyorum. Sağcılar 312-313 maddeden yargılanıyor. Beni 163. maddeden yargılıyorlar. Konumlarımız farklı, cezalarımız farklı. Anladınız mı?" "Valla pek anlamadık, ama neyse!" dediler. "Ne yaptın da geldin?" "Bir dergide yazı yazdım" "Yazar mısın?" "Pek sayılmaz. Gazete ve dergilerde yazarım" "Yazarsın işte. İsmin ne?" "Mehmet Çoban" "Hiç duymadık"

Bu kısa görüşmeden sonra tecrittekilerle değişik konularda konuşmaya başladık. Önceki tecrübelerimden mahkûmlara suçlarını sormanın doğru bir şey olmadığını biliyordum. Cezaevinde belirli bir tanışıklık olmaz ise dikkat çeker. Hele benim gibi temiz giyimli olanların polis olma ihtimali vardır. Eski mahkûmların tecrübelerinde böyle şeyler yaşanmıştır. Emniyet, bazı polisleri mahkûm kılığında cezaevine sokarak, Emniyette öğrenemediği bilgileri içeride öğrenmeyi amaçlamıştır.Mahkûmlar henüz yakından tanımadıklarının soru sormasından kuşku duyarlar. Onun için ben onlara isimleriyle hitap etmek için sadece isimlerini sordum. İçlerinden birisi "Hangi konularda yazıyorsun?" dedi."Dini konularda yazıyorum.Arada başka konular da yazdığım oluyor. Siyasi konularda da yazdığım oluyor" "Daha önce cezaevine girdin mi?" "Evet Isparta’da iki buçuk ay yattım" "Sen de tecrübelilerdensin yani"

Dışarıda çok soğuk vardı. Ayazın sesi kulaklarımızı tırmalıyor. Fakat tecrit odasında soba falan yoktu. Herkes sıkıca giyinikti. Zaten ranzalar üzerinde birbirimize yapışık oturuyorduk. Nefeslerimizden hava ısınıyor, ciğerlerimiz soba görevi yapıyordu. Doğal yakıt, enerjimizdi. Pencereler camsız karton mukavvalarla örtülmeye çalışılmış, kapı tam kapanmıyor, kenarlarından soğuk hava giriyordu.

Sabahları çorba, öğle akşam yemek geliyordu. Çayı tecritte hiç görmedik. Yemekler sıradan yemeklerdi. Toplu yemeklerin durumunu bildiğim için yemekler hakkında yorum yapmak istemem. Yurtlar, ıslah evleri, cezaevleri, asker karavanası, kalite aranacak yerler değildi. Yemek konusunda kalite, amirlerin, yemek yapanların insafına kalmıştı. Temiz malzemelerin kullanılması, usulüne uygun doğru pişirilmesi çok zordu. Yedek subay olarak askerlik yaparken, bazen mutfak nöbeti tutardım. Nöbetlerde gördüm ki, insan ne kadar uğraşırsa uğraşsın istenilen neticeyi alamazdı. Çünkü, malzemelerin çoğu askerlere hazırlatılıyordu. Herkes köşesine çekilmiş dinlenirken, "Sen sen gel" diyerek on beş yirmi kişiye, "Haydi yürüyün mutfağa! Soyulacak doğranacak malzemeler var." denilirdi. Onların, arkadaşları dinlenirken isteyerek iş yaptıklarına inanmak zordu.

Toplu yemekler, tadı tuzu yerinde olmayan, malzemelerin yeterince temiz olduğuna inanılmayan, karın doyurmak için yenilen yemeklerdi. Geneli böyleydi. Bazı dikkatli amirler, insaflı aşçılar ve mutfak çalışanları olduğu zaman, değme lokantalara taş çıkarttıklarını bilirim. İsterlerse birinci sınıf kaliteli yemekler yaptıklarını bilirim. Mesela, askerlik dönemimizde eğitim dönemimiz bitmiş, yemin töreni vardı. Askerlerin aileleri de gelmişti. Okul kokteyl hazırlamıştı. Askerlere ve gelen misafirlere sayısı çok olmasına rağmen öyle bir yemek çıkardılar ki, birinci sınıftı. Yemekleri yerken aramızda şakalaşarak, biz aşçılar yemek pişirmesini bilmiyor zannediyorduk. Biliyorlarmış meğer diyerek gülüşmüştük.

Tecritte yediğimiz yemekler de sıradandı işte. Her gün bir ekmek hakkımız vardı. Sabah verilir, ertesi güne kadar idare ederdik. Fazla ekmek yoktu. Ona göre yiyecek, ekmeğimize sahip çıkacaktık. Tabi taze ekmek gelmezdi. Genelde bir iki gün bekletilmiş ekmek gelirdi ki, dayansın. Aksi halde taze ekmek bir sıkımda biterdi.

Tam beş gün; Cuma, Cumartesi, Pazar, Pazartesi ve Salı günü, tecritte kaldık. Salı günü akşam vakti koğuşlara götürmek için dışarı çıkardılar. Başgardiyanın elinde liste vardı. Kimlerin hangi koğuşa gideceğini okuyordu. Beşinci koğuşa gidiyordum. Koğuşa doğru giderken, akşam ezanının sesi geliyordu. Ortalık kararmış, hava hafif rüzgârlı ve soğuk. Gardiyana, "Beşinci koğuş nasıl bir yer?" dedim. "Gidince görürsün" dedi. "Orada sizi hocaya teslim ederiz" "Hoca kim?" Güldü. "Mahkûm. Biz ona hoca deriz"

2. KISIM BEŞİNCİ KOĞUŞ

Bir müddet gittikten sonra kocaman bir kapıyı açtılar. Kapı üzerinde 2. kısım yazıyordu. Kapı açılınca ince uzun bir hol vardı. Sokak bitiyordu. Sağ tarafı duvar, sol tarafında ise küçük küçük odacıklar olan holde ilerledik. Odaların içinde insanlar vardı. Sonradan öğrendim. Oralar, birinci koğuşa ait odalardı. Yani birinci koğuşun odaları çoktu. Misafirliğe gittiğimde içlerini de görmüştüm. Sekiz on kişilik odalardı. Ama on beş yirmi kişi kalıyordu. Anlayacağınız yatakta iki üç kişi yatmak zorundaydı. Bir müddet gittikten sonra sağ tarafta kocaman bir giriş vardı. Kapısı yoktu. O tarafa döndük. Sol taraftan yukarı doğru bir yol gidiyordu. Sağ tarafta ise koğuş vardı. Koğuşun üzerinde üçüncü koğuş yazıyordu. Önümüzde ise kocaman bir beton bahçe vardı. Ama her tarafı beton değil. Kenarlarında topraklı kısımlar, oralarda da büyük ağaçlar vardı. Topraklı kısımlarda çiçekler dikiliydi. Karşımızda diğerlerinden farklı çok büyük bir bina vardı. Yanına yaklaştığımızda beşinci koğuş olduğunu gördüm.

Beşinci koğuştan önce bazı mahkûmları diğer koğuşlara verdiler. Biz, yedi sekiz kişi beşinci koğuşa girdik. Kapıdan girdiğimizde karşımızda mutfak vardı. Sol tarafta tuvaletler görünüyor. Sağ tarafta kocaman bir kapı. Kapı ardına kadar açıktı. Gardiyan kapıyı göstererek "Girin" dedi. İçeri girdiğimde, yaklaşık üç yüz metrelik ince uzun bir kapalı alan gördüm. Yüzün üzerinde insan olduğu belliydi. Çok kalabalıktı. Bazıları yatak üstünde, bazıları ise ortada boylu boyunca uzanan masanın etrafında oturuyordu. Biz girdikten sonra, gardiyan “Hoca al bunları” dedi. Mahkûmlardan biri "Gelin bu tarafa" dedi. O tarafa doğru yürüdük.

A… A… Ne göreyim! İki yataklı ranzanın alt kısmındaki yatak üzerinde Hüsnü Aktaş oturmuyor mu?

"Hüsnü sen ha…". "Mehmetçiğim gel gel" diyerek hemen ayağa kalktı. Sımsıkı kucakladı. "İçeri girdiğinden beri geleceğin günü bekliyorum. Hatta gardiyan arkadaşlara sürekli sordum ’Geldi mi gelmedi mi diye?’. Tecride Cuma günü geldiğini duyunca seni buraya istedim.".

Hüsnü Aktaş koğuşun başkanıydı veya eski Türk filmlerindeki geleneksel ifadesiyle koğuşun ağasıydı. Beni yanına oturttu. "Mehmetçiğim beş dakika müsaade" dedi. Benimle gelen mahkûmlarla ilgilenmeye başladı. Onların tutuklanma emirlerini inceliyor, suçlarına bakıyor, sorular soruyor, yüzlerine bakarak sorularına doğru cevap verip vermediklerini kontrol eder gibiydi. Sonra sen şuraya, sen şuraya yatacaksın diye yataklara dağıtım yapıyordu. Koğuş başkanı olan Hüsnü Aktaş’ın izni olmadan kimse yatağını değiştiremezdi.

Hüsnü Aktaş, tanımayanlar için söyleyeyim, Burdurlu bir arkadaştı. Ben Ispartalı, o Burdurlu. Cezaevine girmeden önce Isparta’da yüz yüze görüşüp tanışmıştık. Milli Gazete’de Yusuf Kerimoğlu adıyla fıkıh köşesinde yazardı. Bir çok gazete ve dergide de yazıları yayınlanırdı. Aramızda bazı görüş farklılığı vardı. Bana göre o biraz klasik, ona göre ben biraz modern idim. Birbirimizi yazdıklarımızdan tanıyorduk.

Onu cezaevinde daha yakından tanıdım. Benim için çok değerli biriydi. İnancı gereği her fedakârlığı ortaya koyabilecek yapıdaydı. Üstelik tam bir halk adamıydı. İnsanlarla konuşmasını biliyor, halden anlıyordu. Sohbeti hoştu. Nüktedandı. Onunla sohbet etmek her insan için büyük bir zevkti.

Hüsnü, gelen mahkûmların işini bitirince, yanındaki birine "Zeynel ve arkadaşlarını çağır" dedi. Altı kişi geldi. Gelenler Hizb-ut Tahrir üyeleriydi. İsimlerini hatırladığım Zeynel, Mustafa, Harun ve diğerleri. Mustafa’nın bir kardeşi vardı. Yani altı kişiden ikisi kardeşti. Onlar da zamanla medyada alevlenen laiklik anti laiklik propagandalarının kurbanı olmuşlardı. 12 Eylül arkası, devlet topluma göz dağı vermek, gazetelerdeki laiklik elden gidiyor propagandalarını susturmak için arada bir Müslümanları tutuklar, yargılardı. Çoğu suçsuz bulunurdu. Sanki devlet, işte ben onlara haddini bildirdim dercesine suçlu suçsuz Müslümanları içeriye atardı. 1980 sonrasında cezaevlerine o kadar çok insan girdi çıktı ki sormayın. Çoğu mahkemelerde beraat etti.

Hüsnü, hemen bir demlik çay istedi. Birlikte sohbete daldık. Ben, kısaca başımdan geçenleri anlattım. Hüsnü ve diğerleri de başlarından geçenleri anlattı. Hüsnü, bana "Sen bu arkadaşların yanında yat." dedi. Ben de "Tamam" dedim. Arkadaşların yatağı tam sobanın yanındaydı. Tabi bu çok iyi bir şeydi. Koğuş çok büyüktü. Mevsim kıştı. Koğuşun pencerelerinde cam yoktu. Sürekli havalandırılması gerekiyordu. Zaten pencerelerde cam olsa da açık durması gerekiyordu. Yüzün üzerindeki kişilerin nefesleri, yellenme kokuları, sigara dumanları koğuşta yaşamaya imkân vermezdi. Pencereler havalandırma görevini yapıyordu. O günden sonra koğuşta insan eksilinceye kadar ben, Hizb-ut Tahrir üyeleriyle beraber yattım. Bizler diğerlerine göre şanslıydık. Dört yatakta altı kişi yatıyorduk. Çoğu yataklarda ikişer kişi yatıyordu. İki ay sonra falan kendi yatağım olmuş, tek başına yatar duruma gelmiştim. Cezaevinde yatakta tek başına yatmak bir ayrıcalıktı. Gerçi bir yatakta iki, üç kişi yatanlar varken haksızlıktı. Ama insan nedense bu tür haksızlıkları görmezden geliyordu. İçeriye giriş kıdemi, suçun ağırlığı, tutuklulardan çevrenin oluşu, bazı şeyleri diğerlerinden farklı yapmanı sağlıyordu. Ankara Ulucanlar Cezaevi’nde yatak konusu ayrıcalıkların başında geliyordu.

"Sen nasıl koğuş başkanı oldun? Bu kadar mahkûm seni nasıl başkan yaptı?" diye sordum. "Sorma" dedi. "Buraya ilk geldiğimin ilk günleriydi. Kavga çıktı. Savcı, müdür ve gardiyanlar geldi. Kavga edenleri götürdüler. Sonra Savcı ’Bundan böyle koğuşun başkanı hocadır’ dedi. Bana ilk girişimden itibaren hep hoca derler" "Nerden hoca bildiler seni?" dedim."Sakalımı kestirmedim. Dualı dedim. Bana gardiyan ’Hoca mısın?’ dedi. Hayır mı diyeyim. Sakalı kurtarmak için “Evet dedim. Böylece hoca kaldık" "Peki mahkûmlar dinliyor mu seni?". "Dinlemez olurlar mı? Canlarına okurum" "Yok ya!" Yanında iri kıyım biri vardı: "Hocama laf söyleyenin canına okurum." dedi. "Kim bu dayı?" dedim. İsmini söyledi. Kırk yaşlarında, 1,80 boylarında, yüz kilonun üzerinde, kocaman bir adamdı. Ayağa kalktığında sanki dev gibiydi. Hüsnü’yü çok seviyordu. Ne derse yapıyordu. Biz sohbet ederken, ileri taraflardan bir gürültü koptu. Birileri kavga ediyorlardı. Hemen Hüsnü ve iri yarı adam ayağa kalktı. O tarafa doğru “Susun lan! Gelirsem oraya kavga neymiş size gösteririm. Benim kafamı bozmayın. Oturun oturduğunuz yerde!” dedi. Artık ortalıkta çıt yoktu. İçimden vay be dedim. Sonra yanımıza geldi. "Baya koğuş ağası olmuşsun" dedim. Güldü. E tabi, koğuş ağasının arkadaşı olmak da hani pek fena değildi.

O gün gece geç saatlere kadar sohbet ettik. Oradan buradan, dışarıda ne iş yaptığımızdan söz ettik. Birbirimizin tanıdığı arkadaşları andık. "Ben artık dışarı mı kaldı ki? Yarın belli değil." dedim. Hüsnü güldü. "Senin yazını okudum. Onda bir şey yok, kesin çıkarsın" dedi. "Nasip bu işler. Hiç belli olmaz. Yazıyı yazdığımdan itibaren hep bir şey yok dendi. Ama bak buradayım. Her şeye, her söze rağmen, cezaevine girdim. Yarının ne olacağı belli mi?" "Tabi, nasip" dedi. "Gerçekten yazında bir şey yok. Ben de bir çok yazıdan yargılanıyorum. Şimdiye kadar bir çoğundan beraat ettim. Sen de edersin" "Nasip Hüsnü nasip. Hiç belli olmaz. Yarını bilemeyiz" "Tabi"

Hizb-ut Tahrir üyelerini ilk defa görmüştüm. Doğrusu fikirlerini merak ediyordum. Eski bir Hizb-ut Tahrir üyesi olan Ercüment Özkan Hizb-ut Tahrir’i bıraktığını, görüşlerinin bir çoğundan vazgeçtiğini, çok değiştiğini söylüyordu. Ama ayrıntıya girmiyordu. Şimdi tam sırasıydı, bolca görüşlerini öğrenebilir, onlarla fikir alış verişinde bulunabilirdim. Görünüşlerinde saf ve samimi insanlardı. Tabi ben, en çok kültür zenginliklerini, fikirsel yapılarındaki ahengi merak ediyordum. Onlara "Sizlerle bolca görüşeceğiz inşallah" dedim. Ercüment, Hizb-ut Tahrir’den gereğince söz etmedi. Pek anlatmadı. Ercüment Özkan’ı yıllarca cezaevinde yatıran örgütün görüşlerini merak ediyorum. "Tabi görüşürüz" dediler. Görüşme fikrine çok sevindiler.

Gece yarısını biraz geçtikten sonra yattık. Sabah erken namaz için Hizb-ut Tahrir üyesi genç beni kaldırdı. "Ağabey haydi, namaz vakti.". Teşekkür ederek kalktım. Namazdan sonra uykum tutmadı. Elime kâğıt kalemi alarak mektup yazmaya başladım. Aileme, arkadaşlarıma ve Ercüment Özkan’a durumu anlatan mektuplar yazdım. Onlara mektup adresimi, eksikliklerimi bildirdim. Hüsnü de ayaktaydı. Tabi yanındaki iri kıyım dayı da. Hemen kahvaltılık hazırlamaya başladılar. Millet uyurken biz şahane bir kahvaltı yaptık. Kahvaltıda sabah namazına kalkanlar olarak on kişiydik.

Sabahın ışıklarında gardiyanlar gelip sayım yaptılar. Arkasından çorba geldi. Biraz da ondan içtim. Fena değildi. Tekrar bir araya gelerek, sohbete kaldığımız yerden devam ettik.

Koğuşumuzda yüzün üzerinde mahkûm vardı. Suçları cinayet, hırsızlık, gasp, kaçakçılık, yaralama gibi suçlardı. Cezaevi binası eskiden Osmanlı atlı ordusunun harasıymış. Kaldığımız koğuşta da atlar kalıyormuş. Onun için büyük bir ahır. İkinci kısımda beş koğuş vardı. Birincisinde ve ikincisinde ülkücüler ile birlikte adli mahkûmlar. Üçüncüde tamamen adli mahkûmlar. Dördüncü koğuşta ise tamamen hırsızlar kalıyorlardı. O gün ülkücülerin koğuşuna ziyarete gittik.

Dışarı çıktığımızda koğuşun bahçesinin büyüklüğüne şaştım. Gerçekten çok büyüktü. Ortasında voleybol filesinin bağlanacağı direkler vardı. Hüsnü’ye “Burada voleybol mu oynuyorlar?” dediğimde, “Hem de nasıl? Kıran kırana” demişti. Bahçe diğer cezaevlerindeki bahçelere benzemiyordu. Bahçe sanki tamamen beşinci koğuşa aitmiş gibi görünüyordu. Koğuştan direkt bahçeye çıkılıyordu. Dördüncü koğuşla aramızda duvar vardı. Üçüncü koğuşun duvarı aynı zamanda bahçemizin duvarıydı. Diğer koğuşlara gitmek için, bahçe kapısından tali yola giriyorduk. Tali yolun sonunda kantin vardı. Yolun alt kısmı üçüncü koğuşun kapısına bakıyordu. Hemen yanında kısım girişinden girdiğimiz birinci, ikinci koğuşa giden hol vardı. Kantine doğru giderken ise bir kapıdan hırsız koğuşunun bahçesine giriliyordu. Hırsızların bulunduğu koğuşun bahçeleri beşinci koğuşun bahçesinden küçüktü. Birinci, ikinci, üçüncü koğuşların bahçesi yoktu. Onlar genelde bizim bahçeye geliyorlardı.

Sabah sayımından akşam sayımına kadar, kısım içindeki bütün koğuşların kapısı açıktı. Koğuşlar birbirlerini ziyaret edebiliyorlardı. Beşinci koğuşun önünde, kocaman beton bahçede genelde voleybol maçı yapılırdı. Voleybol maçları genelde kumar aracıydı. İki kişilik veya ikişerli dört kişilik oynanırdı. Yenilen maç öncesi konuşulanı öderdi. Ancak keyfi olarak da oynayan çoktu. Mesela biz kumar amaçlı değil, keyif almak için oynardık.

Voleybol oynanmadığı zamanlarda ise bahçede volta atardık. Maç olduğunda ise, kantinin bulunduğu ince yolu kullanırdık. Üçüncü koğuştan kantine doğru hafifçe yükselen bir yolu vardı. Hırsızlar koğuşu tarafındaki duvar bir insan boyunda, duvar üzerinde ise kiremitler vardı. Kantinin arkasında yüksek bir duvar vardı. Oranın dördüncü kısım olduğunu öğrendim. Orada solcular kalıyordu. Yani dördüncü kısımda solcuların çoğunluğu hakimdi. Solcular, ülkücülerden ve 163. maddeden yargılananlardan daha fazlaydılar.

Ülkücülerin bulunduğu koğuşu ziyaret ettiğimizde, daha önce Hizb-ut Tahrir üyelerinin tanıştığı arkadaşlarla görüştük. Çok iyi insanlardı. Çok güzel sohbetler yaptık. Öğle vaktine kadar orada durduk. Yemek servisinin başladığına ilişkin sesler gelince, oradan ayrılarak koğuşumuza döndük.

Daha önce kaldığım Isparta E Tipi Cezaevi’nden farklı olarak, Ulucanlar Cezaevi’nde mutfak vardı ve tüp serbestti. Koğuş yönetimi, yani başkanı, yani ağası, her mahkûmdan belirli sembolik bir para toplardı. Bu parayla koğuşa iki tüp alınırdı. Tüpün birinde sürekli 18 kg.lık yağ tenekesi içinde su ısıtılırdı. Isınan suyla tuvaletlerden ayrılan iki tuvalette banyo yapılırdı. Ayrıca banyo yoktu. Beş adet tuvaletin ikisi banyoya ayrılmıştı. Orada tuvalet yapmak yasaktı. Diğer tüpte ise, mahkûmlar çay demler, yemek vakitlerinde yemeklerini terbiye ederlerdi.
Çay hafif sulandırılmış vaziyette koğuşun çaycısından alınırdı. Filmlerdeki gibi koğuş çaycısı yoktu. Yani çay pişirip dağıtan yoktu. Bizim çaycı, gardiyanlara aldırdığı çayı, çay bardağının yarısına kadar bir demlik çay için doldurur, üzerine su eklerdi. Böylece çay ıslanmış olurdu. Çaycı, hiçbir zaman kuru çay vermezdi. Kuru çay sigara şeklinde kâğıtlara sarılıp, uyuşturucu olarak içilebilirdi. Çaycı, çayın kurutulup istenmeyen amaçta kullanılmaması için, çayı verdiği kişilerin çayı demleyip demlemediklerini takip ederdi. Ulucanlar Cezaevi’nde az bir çayla çok büyük çaydanlıklarda mükemmel çay demleme şekillerini öğrendim. Cezaevindeki insanların yaratıcılık noktasında ne çok başarılı olduğunu tahmin edemezsiniz.
Yemeklerin terbiye edilmesi ise ilginçti. Çorbalar hariç bütün yemekler terbiye edilerek yenilirdi. Terbiye etmek cezaevi şartlarında üretilmiş harika bir uygulama. Koğuşta insanlar ayrı ayrı yemek yemezlerdi. Anlaşabilen arkadaşlar yemek ortaklığı yaparlardı. Yemek ortaklarının yanlarında kantinden alınmış yağ, tuz, salça, yumurta ve daha bir çok mutfak malzemesi vardı. Çorbalar, pilavlar hariç, gelen bütün yemeklerin suları süzülürdü. Yemeğin ana maddeleri mesela, fasulye, nohut, patlıcan, lahana (kapuska) vs. su ile güzelce yıkanır temizlenirdi. Bu işlemden sonra yemekler yeniden yağ, soğan, salça eşliğinde pişirme işlemine tabi tutulurdu. Böylece her grup elindeki imkânlarla cezaevi karavanasından aldığı yemeği terbiye ederek, ortaya dört dörtlük bir yemek çıkarırdı. Ama yemeklerini terbiye etmeyen bazı insanlar vardı. Onlar, ya imkânsızlıklarından ya cezaevlerine ait yemeklere alışkınlıklarından ya da tembellik ettiklerinden terbiye etmezlerdi. Cezaevinde terbiye yoluyla en güzel yemek nasıl pişirilir öğrenmiştim. Yemek ortaklığı yaptığımız kişiler arasında iyi bilenler olmasına rağmen, bizim de arada bir yemek yapmamız paylaşım açısından önemliydi. Mesela aramızda bir yemek ortaklığı yaptığımız bir arkadaş vardı. Birinci sınıf yemekli, içkili, müzikli hizmet veren bir gazinonun şef garsonluğunu yapmış, kavgaya karışmasının ardından cezaevine gelmişti. Salataları, yemek süslemelerini, yemek terbiyesini mükemmel yapardı. Ramazan ayında biz bu işi ona devrettik. O da zevkle yaptı. Kendisi oruçları tam tutmadı. Arada bir tutardı. Ama bize iftarlık, sahurluk mükemmel yemekler hazırlardı.

Cezaevindeki ilk günümde, öğle ve akşam terbiye edilmiş yemek yemenin tadına vardım. Cezaevi yönetimi, koğuşa tüp hakkı vererek, yemeklerin bozuk olmasından, iyi pişmemesinden kaynaklanan bütün şikâyetlerin önüne geçmişti. İnsanlar istediği gibi parasını vererek çay demliyor, yemeklerini de kaliteli hale getiriyorlardı.

İlk gün adım okundu: "Mehmet Çoban ziyaretçin var!". Gardiyana "Kim?" dedim. "Avukatın" dedi. Dışarıda daha önce tanıdığım Ömer Bey, avukatım olarak gelmişti. Bana Ercüment Özkan ile görüştüğünü, davayı üstlendiğini, vekâletimi vermem gerektiğini söyledi. Ona "Dosyayı okudun mu?" dedim. "Evet" dedi. Meğer, hemen Ercüment Özkan biz tecritte iken vekâletini vermiş dosyayı inceletmişti. Ben de hemen vereceğimi söyledim. Aynı gün noter gelerek aldı.

Avukat Ömer Bey’e göre de yazımda herhangi bir şey yoktu. Zaten Emniyetteki ifadelerde hiçbir şey yoktu. Ancak Ömer Bey, avukatlık tecrübesine, davayı üstlenme sorumluluğu bilinciyle "Bu tür davalar siyasi davalardır. Beklenmedik sonuç çıkabilir. Siyasi davalarda hiçbir zaman, yasaya uygunluk aranmaz. Genelde, yargıçların bakış açıları etkili olur" dedi. Ona "Yani ceza da alabilirim, öyle mi?" dedim. "Olabilir" dedi. "Her ne kadar güçlü bir seçenek görünmüyorsa da, ihtimal düşük olsa da, ceza alma ihtimaliniz var. Durumlar, toplumun nabzı buna müsait.".
Koğuşa dönünce, avukatla görüşmeyi Hüsnü ve diğer arkadaşlara anlattım. Güldüler. Hele Hüsnü "Avukatlara bakma. Onlar konuyu biraz abartırlar." dedi.
Akşam üstü, haberlerde Hüsnü’nün deyimiyle “Hocanın Oğlu Evren” ekranlardaydı. Yine halkın huzuruna çıkmış, halkın nabzına uygun konuşmalar yapıyor, onlara kendisinin de dini bütün bir ailenin çoğu olduğunu söylüyordu. Hüsnü "Adamın konuşmaları beni hasta edecek." diyordu.

Biz, kendi aramızda konuşmalara dalmıştık. Hocanın Oğlu Evren, konuşmaya devam ediyordu. Dinlemekten gına gelen konuşmaları artık dinlemek istemiyorduk. Bir ara bir alkış koptu. Koğuştaki bütün mahkûmlar heyecanlanmıştı. Sevinç naraları atıyorlar, "Çıkıyoruz! Çıkıyoruz!" diye bağrışıyorlardı. Ne oluyor yahu? diye televizyona baktık. Kamer Genç, yine tek başına af konusunu Meclis’te gündeme getirmişti. Tunceli Milletvekili Kamer Genç aftan söz ettikçe mahkûmların gözdesi oluyordu. Birisi bağırıyordu "Valla bu adam olmazsa bizi hiç düşünen yok!".
Cezaevi af hayallerinin kurulduğu, afla ilgili her türlü dedikoduların üretildiği bir yer. Kim kimin ne olduğunu doğru dürüst bilmiyor ki. Birisine ziyaretçi gelse, ziyaretten dönen "Müjde!" diye başlardı. "Af kapıda. Çok yakında çıkıyoruz.". Birinin avukatı gelse, dönünce af hakkında bilgi alırdınız. Herkes af haberi verenin başına birikir "Ne zaman çıkacakmış? Kimler çıkacakmış?" temcit pilavı gibi ısıtılarak sürekli af konuşulurdu. Benim anlamadığım şey, cezaevine girenlerin de hemen ertesi günü af konusuna uyum sağladıklarıydı. Hâlbuki ortadaki güç hala ihtilâl yapanlarındı. Cezaevine sokanlar niye affetsinler ki? Reisi Cumhur Evren, yaptıklarını, yapacaklarını meydanlarda kasılarak anlatırken, niçin cezaevlerini boşaltsın? Af konusu olunca nedense doğru dürüst düşünemezdik. Biz fikir suçluları, af konusuna fazla inanmasak da, içimizden keşke çıksa demeyi de ihmal etmezdik. Bazen adli suçlulara "Boş verin af çıkmayacak." derdik. O zaman bize gücenirlerdi. "Zaten siyasilere çıkmayacak ki, bize çıkacak" diye kendilerini teselli ederlerdi. "Bazen de af çıkacak ama sizin yüzünüzden çıkması gecikiyor. Affı engelleyen siz fikir suçlularısınız. Doğru dürüst yerinizde otursanız af çoktan çıkacak." derlerdi. Neyse, aklımız affın çıkmayacağına inansa da, kalbimiz belki diyerek heyecanlanır, böylece günler kendi mecrasında geçerdi.

Artık günlerimiz aynı sıradanlıkla geçmeye başladı. Bahçede volta atıyor, sohbet ediyor, voleybol maçı yapıyorduk. Ben, çoğu zaman seyretmeyi yeğlerdim. Ha, iyi de hakemlik yapardım. Tabi kumar amaçlı oynamayanlara. Kumar amaçlı oynayanlara hakem olmazdım. Ne olur ne olmaz! Kaybedenin hışmına uğramak da var. Zaten cezaevi, akıllar tavanda, hırslar yaşamda, öfkeler kapıda. Cezaevindeki insan, suç işlemekten korkar mı? Allah korusun. Verdiğin kararı beğenmeyen biri canına ot tıkayabilir. Neme lazım?

"Bir gün hamama gidecekler hazırlansın." dendi. Hamam, cezaevinde hem en güzel, hem en kötü şeydir. En güzeldir; çünkü her zaman bulmak imkânı yoktur. En kötüdür; doyasıya yıkanamazsınız, süresi azdır.

O gün hamama gittik. Yaklaşık otuz kişi vardık. Hüsnü gelmedi. Ona "Niye sen gelmiyorsun?" dedim. "Ben ayrı giderim." dedi. Meğer Hüsnü gibi, bazı koğuş başkanlarına idare, ayrı özel bir günde, vakti bol hamam sefası hakkı verirlermiş. Oh ne ala!...

Hamama gitmek için kısımdan çıktık. Tecrit odasının yanından geçiyorduk. Penceresinden baktım; insanlar vardı. Bir an, daha geçen günlerde orada olduğumu düşündüm. Koğuşa göre ne kötü bir yerdi. İçimden "İnşallah bir an önce koğuşlara dağılırlar." dedim. Günlerden Cuma günüydü. Hamam tek katlı bir yerdi. İki üç basamak merdivenden inerek hamam girişine girdik. Bildik soyunma odaları yoktu. Gardiyan "Kırk dakika vaktiniz var" dedi. Yani kırk dakika içinde soyunacak, yıkanacak ve giyinecektik. Giriş yerinde tahtadan kanepeler vardı. Soyunarak elbiselerimizi kanepelere koyduk. Tabi peştamal falan yoktu. Külotlarımızla hamama girdik. Allah var ya hamam çok güzeldi. İçerisi sıcak, su sıcaktı. Buhardan göz gözü görmüyordu. Hemen kurnaları bölüştük. Yıkanmaya başladık. Bazı arkadaşlar diğerlerine soğuk su serperek şakalaşıyorlardı. Aslında şakalaşacak vakit mi vardı? Ben günlerce Emniyette, tecritte, koğuşta kaldığım için iyice yıkanmalıydım. Gerçi koğuşa geldiğim ilk günü, hemen bir teneke suyla sabunlanmıştım ama hamama benzer miydi?

Can yoldaşım Mustafa’ya uzunca bir mektup yazdım. "Canım kardeşim. Ben cezaevinde iyiyim. Sağlık ve sıhhatim yerinde. Sen Isparta’da cezaevini gören birisin. Senin anlattığın cezaevinden daha iyi bir yer. Burada Hüsnü Aktaş var. Diğer taraftan Hizb-ut Tahrir üyelerinden altı kişi. Hepsi iyiler. Senden ricam aileme destek ol. Onları teselli et. Onlar cezaevindeki yaşantıma duygusal bakabilirler. Benim ne halde olabileceğimi onlar bilmez, sen bilirsin. Onların cezaevi tecrübesi yok. Şu anda yanımda param var. Burada haftada, gelen paramızdan 40 lira alıyoruz. Yani ayda 160 veya 200 lira gerekiyor. Bu para cezaevinde üst zenginlik sınırında yaşamak için yeterli geliyor.Cezaevine yatırılan para bana en az üç dört ay yeter. Onun için para göndermeyin. Bana cezaevinde okumam için Seyyid Kutub’un Fizilal’il Kur’an tefsirini gönder. Burada okumak istiyorum. Zira dışarıda bitiremedim. Bütün arkadaşlara söyle, burada çok iyiyim. Hiçbir sıkıntım yok. Tek derdim sizlerden ayrı olmak. Patronum Aydoğan’a git. Ondan özür dilediğimi, böyle olmasını istemediğini söyle. İsterdim ki uzun süreler yanında çalışmak isterdim. Şimdilik yapabileceğim hiçbir şey yok. Artık onu yarı yolda bıraktığım için beni af etsin. Arkadaşlarıma, sana, yengeye ve çocuklara selamlarımı yollarım. Allah’a emanet olun. Allah’ın selamı üzerinize olsun”
Ercüment Özkan ziyaretime geldi. Oradan buradan söz ettik. Sağ olsun cezaevi yönetimi, ziyaretçi ile tutuklular arasında düşmanlık yoksa, isim tutmasa da görüşmeye izin veriyor. Bana "Merak etme, seninle ve ailenle yakından ilgileneceğiz. Hiç gözün ardında kalmasın." dedi. "Allah razı olsun" dedim. İnanıyorum ki, Rabbim her şeyi kendi yolunda, biz ne dersek diyelim, ne yapsak yapalım gerçekleştirecektir. Kısmetimizde ne varsa onu yaşarız. Her birimiz niyetlerimizden, yaptıklarımızdan imtihan ediliyoruz. Davadan, gelişmelerden söz ettik. Tutuklamaya itiraz yapılmıştı. Ancak itirazımız kabul edilmemişti. Avukat ilk davaya kadar bilirkişi talep etmişti. Büyük bir ihtimalle ilk davaya bilirkişi raporunu gönderirse ve lehte karar verilirse beraat edecektik. Haberler bu yönde idi. Görüşmeden mutlu ayrıldık.

Cezaevlerinin en güzel taraflarından biri de, bir işiniz yok çalışmıyorsunuz. Hele bizim koğuşta, sayım haricindeki zamanda istediğiniz kadar uyuyabilirdiniz. Uykusuzluk problemi çekmek yoktu. Üstelik elektrikler hiç kesilmezdi. Bazen gökyüzünü pencereden seyrederken ortalık birden bire zifiri karanlık olurdu. Anlardık ki, Ankara’da elektrikler kesilmiştir. Bu nedenle ışıklar gökyüzüne vurarak aydınlatmaz. Ama cezaevinde elektrik vardır. Koğuşumuzdaki televizyon sürekli açık dururdu; gece bire kadar. Birden sonra millet uyusun diye kapatırdık. Tabi çok önemli bir şey yoksa. Mesela Amerika’daki boks maçları, futbol maçları gece yayınlanırsa da televizyon açılırdı. Bir de ramazanda sahurlarda açılırdı. Elektrik kesilmelerinde ise, yansıtıcının bulunduğu yerde elektrik kesilmişse, televizyon kapanırdı. Anlardık ki, dışarıda bir yerlerde elektrik yok.
Cezaevi, ailesi, işi olmayanlar için emin bir yer. Elektrik, su, yemek, ekmek parası yok. Yatak var. Soğuksa soba yanıyor. Kaloriferli cezaevlerinde ise kalorifer yanıyor. Bazı mahkûmlar isterse el işleri üreterek mükemmel gelir elde edebilirlerdi. Ben cezaevlerinde bazı insanların, dışarıdaki imkânsızlıklardan yaşam zorluğu çektikleri için suç işleyerek cezaevine kapağı attıklarını biliyorum. Yani suçu bilerek işliyorlar; dışarıda işleri yok, aşları yok, aileleri yok. Yazın parklarda, köprü altlarında, yolda sokakta yatan, değişik şekilde geçinen insanlar, kışa doğru suç işleyerek içeriye kapağı atıyorlar. Bunu fark ettiğimde sohbet arasında söylemiştim: "Bazı eskiler çok doğru dediler. Yazın cezaevleri tenhalaşır, kışın sayı artar. Bunun nedeni bu"

Beşinci koğuş fikir hayatında önemli bir yer. Kapının girişindeki sol taraftaki ranza, Necip Fazıl Kısakürek’in yattığı yatak. Hatta, dışarıdaki ağaçlardan birinin fidanını onun dikip, sürekli suladığını söyleyenler var. Necip Fazıl’dan başka, soldan sağdan da şu an isimlerini hatırlamadığım bir çok yazar beşinci koğuşun ziyaretçileri olmuşlar.

Ortalıkta bir söylenti dolaşmaya başladı "Fatih geliyor! Fatih geliyor!". Hüsnü’ye sordum "Fatih kim?". "İdamlık bir mahkûm. Çok namlıdır. Beşinci koğuşun müdavimidir. Davaları Yargıtay, Ağır Ceza arasında dolanıp duruyor. Yargıtay kararı bozduğunda tekrar yargılanmak için Ankara’ya gelir. Sanıyorum Sivas’taydı. Gelecekse dava yine bozulmuş, tekrar yargı başlayacak demektir" "Peki nasıl biri? Niçin bu kadar meşhur?" "Çok iyi biridir. Efendiliği, yiğitliğiyle tanınır. Cezaevi yönetiminin hepsi sever. Tanıyan mahkûmlar sever. İyiki aklıma getirdin." dedi. Hemen birini çağırdı. Ona "Fatih geliyormuş. Gelince biliyorsun senin yattığın yer ona ait" dedi. "Boşaltırsın". "Tabi hocam. Gelince boşaltırım.".

Fatih geldi. 1,75 cm boylarında, fazla kilosu olmayan, normal bir adamdı. Hatta gören, çok sıradan biri diyebilirdi. İnsan onu görünce, bu kadar namlı birinin olmaması gerektiğine inanır. Gerçi ben, kendimi onunla ölçüştüremem ama; ki ben o zamanlar 49 kilo, 1,70 boyunda idim, üfürseler uçup gidecek gibi dururdum. Ama Fatih, yaklaşık 70 -75 kilo civarlarında biriydi. Cezaevinde onu iki dakikada yıkacak insan sayısı belki cezaevinin yarısından fazlaydı. Ama herkes ona saygı duyuyordu. Geldi yatağına yattı. Çıt yok. Kimseye bir şey söylemedi. Uyanıkken, tanıyanlar "Hoş geldin ağabey" derler. Fakat hiç sormazlardı. Bir ara Hüsnü ile yanına birlikte gidip biraz sohbet ettik. O da Hüsnü’ye "Hocam" diyor ve saygı gösteriyordu. Yani aralarında öyle koğuş ağalığı yarışı da yoktu. Zaten Fatih’in hiç böyle istekleri olmamış. Ancak kavgalardaki duruşu, haksız olanlara karşı sert tutumu, kızdığı zaman meydan okuyuşu, üstüne idamlık oluşu insanların çekinmesine neden oluyordu.

Fatih’le sonradan çok iyi arkadaş olduk. İnsanları yanına pek çağırmazdı. Ama beni genelde çağırır ve sohbet ederdik. İşlediği suçlardan çok fazla söz etmezdik. İşlediği suç çok ağırdı. Pişmanlığı her halinden belliydi. Tesisatçılık işi yapıyormuş. Bir gün şeytana uymuş. Tesisatını yaptığı eve soygun için girmiş. Sanıyorum değişik nedenlerle paraya ihtiyacı olmuş. Anlatmazdı. Evin hanımının kocası evde yokmuş. Kadın uyanmış. Kadını hırpalamış, ırzına geçmiş. Sonra öldürmüş. Geçirdiği cinnet ona hayatının en büyük hatasını yaptırmış. Onu gören hiçbir zaman böyle bir işi yapabilecek biri olduğuna inanmaz. Hakimler idamına karar vermişler. Çok beyefendi, aklı başında biriydi. Konuşmaları saygılı, muhakemesi güçlü, akli yaklaşımları çok güzeldi. Sohbeti zevkliydi. Ankara’dan ayrıldıktan sonra cezaevlerindeki yaşam sürecinde iki üç ay aralıklarla mektuplaştık. Sonra bir ara koptuk. Cezaevinden çıktıktan sonra tekrar mektuplaşmamız devam etti. İdam olmamıştı. Müebbette ceza kesinleşmişti. Sonra nedense devam etmedi. Ben yazmadım. Zira 90’lı yıllarda yine siyasi polis tarafından takip edildiğime dair duyumlar almıştım. Yazıştığım kişilerin lüzumsuz yere başlarının derde girmesini istemedim. Bu nedenle yazışmalara ara verdim.

Cezaevlerindeki yaşamımda, hiç alakası olmayanların sadece selam verdi diye, biriyle mektuplaştı diye, hatta aynı mahallede bunlar birbiriyle sıkı fıkı diye suçlandıklarını gördüm. Farklı siyasi görüşte olsalar bile, arkadaşlıklarından dolayı takibe alındıklarına şahit oldum. Bütün bunlar bende kendimden ziyade arkadaşlarımı korumak içgüdüsünü uyandırdı. İyi mi ettim, kötü mü ettim? Bilmiyorum. Ama bir çok arkadaşımın başına benim yüzümden lüzumsuz bir iş gelmesin diye, aradaki ilişkiye devam etmedim. Siyasi davaların mantığı yoktu. Siyasi davalarda öyle enteresan iddianameler hazırlanırdı ki sormayın. Mesela; beş kişi devleti yıkmak tehdidiyle suçlanabilirlerdi. Hiç kimse, aklı başında hiç kimse, koskoca devletin beş kişiyle yıkılacağını düşünmezdi. Ama devleti korumakla görevli Cumhuriyet savcıları, hazırladıkları iddianamelerde, üç beş kişilik grupların devleti yıkmak için faaliyet gösterdiklerinden, bu nedenle yazdıklarını, çizdiklerini, fikir propagandası yaptıklarını iddia edebilirlerdi. İddialarıyla ilgili olarak devlete karşı işlenmiş büyük suç diye dava açabilirlerdi. Böyle bir mantığı hiçbir zaman aklım almadı. Gerçi toplumun içinde de böyle mantıksız insanlar vardı. Üç kişi bir araya gelir, "Devleti şöyle yıkacağız, böyle yıkacağız" diye gıdı gıdı yaparlardı. Hâlbuki devlet, gücüyle ortada duruyordu. Askeriyle, polisiyle, siyasi gücüyle ortadaydı. Kim yıkabilirdi ki? Bir taraf beş kişinin devleti yıkabileceğinden endişe ile dava açar. Diğer taraf beş kişiyle devletle aşık atmaya çalışırdı. Aslında olayların tüm gerçekliği, bazı insanların, bazı anlayışlara göre toplumun sindirilmesinden ibaretti.

İşin gerçeğinde; ülkede ihtilâl yapanlar, bir çete olarak, ister askerden, ister diğer kuruluş ve kurumlardan, isterse halkın içinde odaklanmış gruplardan oluşarak ihtilâl yaparlardı. İhtilal yapanlar teşebbüs aşamasında yakalansalar, başarılı olamasalar, hepsi "Devleti yıkmak suçuyla" asıl yargılanacak onlardı. Mesela, Evren ve arkadaşlarının yaptığı şey, mevcut düzeni yıkıp, yerine kendi istedikleri düzeni geçirmek değil miydi? Şimdi en ufak bir görüş ayrılığında olanları, düzeni yıkmakla suçluyor, yargılıyor, insanları tehdit ediyorlardı.

İhtilali yapan beş komutan; herhalde komutan olmayan beş kişinin de devleti yıkabileceğine inanmış olmalı, beş kişiyi bulan her gruba düzeni yıkmak suçunu yakıştırıyordu. Konunun sosyal, psikolojik yanının mutlaka incelenmesi gerekiyordu. Ama bunu kim yapacaktı ki?

Hayatımda Fatih gibi birini tanımış olmanın sevinci var. Satırları yazarken onu bütün canlılığıyla tekrar hatırladım. Teşekkürler Fatih. İnşallah ben de senin üzerinde olumlu izler bırakmışımdır.

Ara sıra ben de voleybol oyunlarına katılmaya başladım. Oldum olası oyunlarla aram hiç iyi değildi. Vaktimiz ise boldu. Ne yapacaksın? Birbirine yakın arkadaşlarla oyun oynamak iyiydi. Ben genelde sohbet etmeyi amaçlardım.
Hizb-ut Tahrir üyeleriyle sıkça sohbetler yapardık. Zeynel liderleriydi. Gerçi Zeynel’den sonra Mustafa’nın da arkadaşları üzerinde ağırlığı vardı ama Zeynel gruba daha hakimdi. Buna biraz da Mustafa imkân sağlıyordu. Zira Mustafa Zeynel’e gösterdiği saygıyla, sözlerini dinlemekle onun liderliğini onaylamıştı. Diğerlerine göre Zeynel ve Mustafa daha bilgiliydi. Hizb-ut Tahrir Birinci Dünya Savaşı, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet’in kuruluşuyla ilgili bildiğimiz tarihi yorumlardan farklı yorumlara sahipti. Onlara göre, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, İngilizlerin oyunlarıyla Osmanlı toprakları parçalanmış. Parçalanan Osmanlı toprakları üzerinde kimi İngiliz, kimi Fransız egemenliğinde irili ufaklı devletler kurulmuştu. Türkiye Cumhuriyeti Devleti İngilizler tarafından Mustafa Kemal’e kurdurulmuştu. Hizb-ut Tahrir örgütüne göre Mustafa Kemal bir İngiliz ajanıydı. Hilafetin kaldırılması, Müslümanların yaşadığı topraklarda Batı’ya bağımlı devletlerin kurulması bir rastlantı değildi. Birinci Dünya Savaşı sonrası, Osmanlı toprakları üzerinde kurulan her devletin kurucuları Batıların ajanlarıydılar. Batı hedeflerine ulaşmış, petrol bölgelerini ele geçirmiş, uyduruk devletler kurdurmuştu. Onların tarihe yaklaşımının özeti buydu. İslam’a ait bilgileri çok derin değildi. Genelde yüzeysel bilgilere sahiptiler. "Allah’a güçlü bağlılık, yalan söylememek, ilişkilerde samimiyet" öne çıkardıkları şeylerdi. İslam’ı topluma anlatma yolunda sohbetleri, yazıp çizme yerine, küçük gruplar halinde eğitimi öne çıkarıyorlardı. Toplumun genel havasından fazla etkilenmiyorlar, topluma söyleyeceklerini küçük broşürler hazırlayarak gizlice dağıtıyorlardı. Yazdıkları broşürleri, bildirileri topluma yaydıklarında baya gürültü koparıyorlardı.
Zeynel arkadaşları üzerindeki egemenliğini asla bırakmak istemiyordu. Mesela, o yokken arkadaşlarıyla sohbet ediyorsam çok rahatsız oluyordu. Hemen geliyor, söze müdahale ediyor, sohbete egemen olmaya çalışıyordu. Mustafa ve arkadaşları öyle değildi. Çok samimiydiler. Bilgiyi öğrenme noktasında açlıkları yüzlerinden okunuyordu. Hüsnü’yü, beni, daha sonra aramıza katılacak Yaşar Kaplan’ı dinlemekten çok mutlu oluyorlardı; Zeynel hariç. Zira bizim anlattıklarımız onlara çok farklı geliyor, bizden öğrendikleriyle kendi bilgilerini mukayese ediyorlardı. Genel kültürümüzün zenginliği onları şaşırtıyordu. Hele, Hüsnü ve ben ikimiz onlarla sohbet ediyorsak, konulara gelen açılımlar gittikçe zenginleşiyordu.
Hüsnü Aktaş çok samimi bir insandı. İslami anlayışı Hanefi mezhebi ağırlıklıydı. Her şeye Hanefi mezhebi açısından bakıyor, toplumun dine karşı duyarsızlığını, siyasilerin Batı’ya katıksız, şartsız bağlılıklarını şiddetle eleştiriyordu. Söyledikleri, istedikleri halkın anlayacağı şekilde çok netti. Fikri kargaşalıklardan uzaktı. Müslümanlar arasındaki fikir gelişmeleri onu endişelendiriyordu. Özellikle mezhebi yaklaşımları eleştiren görüşleri beğenmiyordu. Osmanlı Dönemi’nin Hanefi ağırlıklı görüşleri, fıkıh hükümleri onun doğrularıydı. Yazı yazdığım İktibas dergisinin mezheplere karşı özgür davranışı onu tedirgin ediyordu. Benim üslubum ona itici gelmiyordu. O nedenle İktibas dergisi ve Ercüment Özkan için söyleyeceği şeyleri bana sitemkâr üslupla söylüyordu. Ben ve Ercüment katı mezhebi görüşlere sahip değildik. Görüşlerimiz daha çok Kur’an ağırlıklıydı. Hüsnü gibi sürekli içtihatlardan, alimlerin içtihatlarından, fetvalarından söz etmiyorduk. Ancak mezheplerle ilgili bilgimiz yok değildi. Belki de Hüsnü’den daha fazla mezhepler tarihi hakkında araştırmalarımız vardı. Bizim gayretimiz, Allah’ın din adına gönderdiği kurallarla, kulların din adına ürettiklerini karıştırmamak. Allah’ın kurallarını her şeyden üstün tutmaktı.

ZİYARET

Ziyaretçilerin adı okunuyordu. Okunan isimler arasında Mehmet Çoban ismini duymuştum. Kim gelmişti? Merakla ikinci kısmın kapısına gittim. Gardiyan ismi okunan ziyaretçileri görüşe götürüyordu. Hava çok güzeldi. Güneş kış ortası olmasına rağmen ısıtıyordu. Doğrusu yazdan bir günü yaşıyor gibiydik.

Ziyaret yerine gittiğimde eşimi gördüm. Onu görünce sevindim. Ama içimde bir yan üzülüyordu. Çünkü bizler içeride rahatça gezinirken, otururken, ziyarete gelenler çile çekiyordu. Eşim mutlaka gece yolculuğu yapmıştı. Gece yolculuğunun ardından uykusuz, yorgun argın cezaevine gelecek, kuyrukta sıra bekleyecekti. Bütün bu aşamalar ziyaretçiler için çok zordu. Hani değseydi neyse. En fazla yarım saatlik bir görüş. Açıkta değil, cam arkasından telefonla konuşacaktın. Alış veriş yasaktı. Kucaklaşmak, sarılmak, dokunmak yasaktı. Zaten imkânsızdı; arada cam vardı. Eşim meraklıydı. Isparta’da evden çıktığımdan beri görmemişti. Emniyette zaten görüştürmüyorlardı. Oradan direkt Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne ve cezaevine gelmiştim. Ancak yine de ziyarete geliyorlardı.

Telefonla görüşmeye başladık. Çok iyi görünüyordu. Ona "Ben çok iyiyim. Merak etmeyin. Benim asıl merakım sizlersiniz. Ne yapıyorsunuz? Nasılsınız? Çocuklar nasıl?" diye sordum. Hepsi iyilerdi. Gerçi bir yaramazlık olsaydı söyleyecek miydi? Asla söylemezdi. Eşimin benim tutuklamalarımda, cezaevlerinde kaldığım sıralardaki sabrını asla anlatamam. Hayatı kendi başına sırtlanmıştı. Bir çok sıkıntıyı mutlaka çekiyordu. Ancak başımıza gelenlerin nedenini bildiği için dert etmiyordu. Allah’a olan inancı, tutuklanma nedenimize ait duygu ve düşünceler onun inancını artırıyordu. Hayat insana her şeyi hazırlardı. Her şey insan içindi. Allah’a şükür yüz kızartıcı bir olayımız yoktu. Suçumuz inancımıza dair makale yazmaktı.

Yirmi dakika içinde ne konuşulabilirse onu konuştuk. Kısaca arkadaşlardan, çevreden, annemden, babamdan, söz ettik; durumlardan, mahkemelerden. Bana söylendiği gibi, aileme de "Üzülme hiç, mutlaka çıkacak, ceza almayacak" diyorlardı. Sadece avukatımız Ömer Bey "Belli olmaz" diyordu. Ona da böyle dediği için doğrusu içten içe kızıyordum. Herhalde bu adam bize ceza yedirecek, bu işi bilmiyor demiştim. Yanlış hatırlamıyorsam, bu konuda, başka bir avukatın bulunması konusunda Ercüment Özkan’a mektup da yazmıştım.

Çocuklarım çok iyilerdi. Eşim çok iyiydi. Kardeşi, yani kayınbiraderim Sadık’la gelmişlerdi. Ama onu soy isim tutmadığı için almamışlardı. Ne kadar rica etseler de kabul etmemişlerdi. Sağlık olsun. Eşime "Ne yapıyorsunuz? Nasıl geçiniyorsunuz? Bende para var size vereyim." dedim. "Hayır" dedi. "Biz istemiyoruz. Biz dışarıda geçiniriz. Sende kalsın. Sana lazım olur. Asıl sen lazım olunca söyle bulalım." dedi. Nereden bulacağını sorduğumda "Buluruz" dedi. Gözlerindeki ışıltı, inancındaki güç anladım ki onu çaresiz bırakmayacaktı. Eşimi çok seviyordum. Benim sevdiğim, yol arkadaşım, hayat arkadaşımdı. Ona "Sen beni düşünme, bende para var. Üstelik burada isteyen bir şeyler yapıp satarak para kazanabilir." dedim. O da "Şu sıra paraya ihtiyacım yok." dedi.

Ziyaret hemen bitmişti. Gardiyanın sesini duyduk: "Haydi, çabuk olun! Ziyaret tamam.". Belki onlar da haklıydı. Çünkü bir çok ziyaretçi vardı. Görüşme odaları da sınırlıydı. Onun için kısa görüşme imkânı veriyorlardı. Eşim "Bir şeyler getirdiğini, içeriye bıraktığını" söyledi; bana vereceklerdi. Birbirimize sevgiyle bakarak ayrıldık: "Çocuklarıma, kendine iyi bak. Çocuklarımızın gözlerinden öp". "Sen de kendine iyi bak... Bizi merak etme...".

Ziyaretten dönerken derin düşüncelere dalmıştım. Şimdi eşim tekrar otobüse binecekti. Uzun bir yolculuk yapacaktı. Onlara çektirdiğim sıkıntı içime düştü. Beni yaktı kavurdu. Bir yandan seviniyor, diğer yandan üzülüyordum. Onlarla beraber olamamak çok acıydı. Her ne kadar inancımızla düştüğümüz bu yerde moralimizi düzgün tutmak boynumuzun borcuydu ama işin gerçeği, kendimiz için değil, dışarıda bıraktığımız ailemiz için üzülüyorduk. Biliyordum ki, onlar içerdekileri düşünerek çok üzülüyorlardı.

Cezaevi deyince onlar için tahammül edilmez bir yaşam akla geliyordu. Hâlbuki, biz, cezaevinde yiyecek yemek, içecek su, ısınacak soba ve bolca ışık buluyorduk. İş yapmıyor, yatıyor, oynuyor, dinleniyorduk. İçerideki tek sıkıntımız aynı yerde yaşamak, gezecek, dolaşacak yerimizin az olmasıydı. Dışarıdaki ailemize, dostlarımıza, arkadaşlarımıza özlem içeriyi yaşanmaz hale getiriyordu. Değilse içerde yaşamak zor değildi. Ben, içeride çok rahat olduğumu söylesem de biliyordum ki onlar inanmıyor, bu sözü onları üzmemek için söylediğimi zannediyorlardı. Hâlbuki, onların özleminden başka bir derdimiz yoktu ki…
Koğuşa gelince düşüncelerden sıyrıldım. İçeridekilere moral bozukluğunu, değişik düşünce gerginliğini, dalgınlığını fark ettirmemek gerekti. O gün çok konuşkan olmayan, az suskun oldum. Gece yatağa yattığımda eşimi düşünüyordum. Şimdi onlar da yorgunluklarını atmadan otobüse binmişlerdi. Isparta’ya doğru yol alıyorlardı. Zorluklar içinde geldikleri yoldan geriye döneceklerdi. İçimden uyumak gelmiyordu. İnanıyordum ki, eşim de otobüste uyumayacaktı. Elime kâğıdı kalemi aldım.

“Sevgili Eşime;
Bugün ziyarete geldiğin için öyle mutlu oldum ki. Ama biliyor musun? Hem sevindim hem üzüldüm. Türlü sıkıntılar içinde ziyaret yapıldığını biliyorum. Bereket hava çok iyiydi. Ya yağmur olsaydı. Kar olsaydı. Hava çok kötü olsaydı. Ben o zaman dayanamazdım. Ne olur söz ver bana. Havalar kötüyken asla gelme. Bana mektup yaz. Uzun mektuplar yaz.

Seni şu an otobüste düşlüyorum. Uyumadığını biliyorum. Beni de uyku tutmadı. Sen uyanıkken uyumak istemedim. Seni ve çocuklarımı çok sevdiğimi biliyorsun. Beni hiç merak etme. Benim buradaki tek derdim sizsiniz. Sizler iyi olduktan sonra benim iyi olmamam için hiçbir neden yok. Burada güzel vakit geçiriyorum. Hüsnü Aktaş burada. 163’ten yargılanan arkadaşlar var. Burada çok kişiyiz. Her gün bir şeyler yapıyoruz. Bolca sohbet ediyor, kitap okuyor, gezinti yapıyoruz. Yeni insanlarla tanışıyoruz.

Seni ve çocuklarımı çok seviyorum. Hoşça kalın. Allah sizinle olsun. “.

KOĞUŞTA ŞENLİK VAR

Hüsnü’nün yanında sohbet ediyorduk. Akşam vaktiydi. Yeni tutuklular geldiler. Hüsnü, evraklarını incelerken birinin kız kaçırdığı için geldiğini okudu. Gülerek "Hoş geldin damat!" dedi. Hemen yardımcılarını çağırdı: "Akşama hazırlanın şölen var!".

Şölen damat içindi. Beşinci koğuşun enteresan âdetleri vardı. Kız kaçıranlar geldiğinde damada karşılama töreni yapılır. Her türlü nevale hazırlanır, güzel bir ziyafet çekilirdi. Kız kaçırma sonucu genelde evlilikle bittiği için damat beslenirdi. Kaçırma olayı mahkûmlar tarafından suç olarak görülmez, aksine aşıkları birleştirmeyen ailelere bir protesto olarak algılanır. Bunu başaran damat alkışlanır, takdirle karşılanır, cezaevinde misafir edilirdi. Bizim damadın da şölenini yapıyorduk. Güzel sesliler türkü, şarkı okuyor, arada bir hikâye, fıkra anlatılarak hoş sohbet ediliyordu. Damada "E.. Söyle bakalım kızı nasıl kaçırdın?" diye sorulunca bizim damat kızara bozara "Valla ağabeyler, ben kızı kaçırmadım. Kız beni kaçırdı!" demesin mi. "Hayda, yuh!". Damat farkında olmadan işi berbat etmişti. Saf ve garip çocuk. Halinden, yüzünden o kadar naif, temiz görünüyordu ki, yalan söylemeyi bile beceremiyordu. Birisi "Ulan, yalandan bile olsa, ben kaçırdım deseydin ya, işin cılkını çıkardın. Şöleni boşuna mı yaptık?". Çocuk çekinerek "Ben yalan söyleyemem ki" dedi. Arkadaşlardan biri "Ulan, ne karışıyorsunuz? Kaçırmış ya. İster kız kaçırsın, ister bu kaçırsın. Sonuçta kız kaçırma cezasını kim çekiyor? Bu çekmiyor mu? Tamam işte. Erkeksin ulan erkeksin. Maşallah. Boş ver bunları" diyerek çocuğun gönlünü aldı. Şölene devam edildi. Beşinci koğuşta kaldığım sürede bir de damatla tanıştım. Şöyle sıkça gelseydi de şölen yapsak olmaz mıydı? Bizim damat ertesi günü çıktı. Kızın ailesi, “Nikâh yaparsa davadan vazgeçiyoruz” demiş. Ulan, başında söyleyin, değil mi? Çocuk bir gece yattı. Gerçi onun için iyi de oldu. Ne olacak bir gün? Hem de şölen yapıverdik. Ertesi günü anlı şanlı bir törenle tahliyesiyle uğurladık. Eminim ki, damadın hayat hikâyesinde çok önemli bir anı olacaktı. Belki hayatı boyunca insanlara anlatacaktı.

DİN GÖREVLİSİ

Cezaevi yönetimi, haftada veya on beş günde bir koğuşa din görevlisi gönderirdi. Bunu ben, bir Ulucanlar Cezaevi’nde gördüm, diğer cezaevlerinde hiç görmedim. Hoca gelir, birkaç saat koğuşta vaaz verirdi.

Gelen hoca, 1.70 boylarında, 65 kilo civarında, orta yaşlı bir beyefendiydi. Gerçekten duruşu, o kadar farklıydı ki, insan etkisinde kalıyordu. Öyle müthiş bir karizması yoktu. İnsanı derinden etkileyen, samimi davranışı, sıcak bakışlarıydı. Babacan tavırlarıyla insanların sevgisini kazanmıştı. Koğuştakiler anlattıklarını can kulağıyla dinlerdi. Daha çok hikâyemsi şeyler anlatır, toplumun bildiği geleneksel din bilgilerinden söz ederdi. Dine ait bilgileri çok geniş ve derin değildi. Halk tipiydi. Halkın anlayacağı şekilde konuları anlatırdı. Onu dinlerken çoğu zaman düşünürdüm. Onların üslubu mu daha iyi? Yoksa bizim gibi ayrıntılı, derin düşünenlerin mi? Veya radikal Müslümanların mı?

Eğer halkla iç içe olmak, onların seviyesine inerek birlikte bir şeyler yapmaksa hocanın üslubu çok güzeldi. Ama bizler derdik ki "Bunlardan bir şey çıkmaz. Halkı uyandırmak, bilgilendirmek, bilinçlendirmek, İslam dışı şeylerle kavgalı hale getirmek gerek.” İnsan hayatı doğru bildikleriyle kurulu bir yaşamdır. insan doğru bildiklerini yaşadıktan sonra, aradan yıllar geçer. Yaptıklarını düşünür. Onları gözden geçirir. Sonraki doğru bildiklerine göre geçmişini ölçer biçer. Sonuçta “Şimdiki aklım olsaydı. Veya şuanki düşüncelerim olsaydı böyle yapmazdım” der. İnsanların çoğu kez bu tür düşüncelerin hayatlarını kuşattığını görür, bilir. Ömür törpüsü denilen hayat içinde, bilgiler, düşünceler, davranışlar törpülenerek insanın tecrübelerini oluştururlar. Gerçekler böyle iken, bulunduğumuz anın doğrularıyla keskinleşmek, net tavırlar ortaya koymak çoğu kez bizi önemli yanlışlara iter. İnsan ileride çetin pişmanlıklar yaşamaması için yumuşak, açılımlı olması gerekir. Keskin fikirler, düşünceler, davranışlar insanlara her zaman zarar vermiştir. İnsana, insanlığa verilen zararları asgariye indirmek için mutlaka keskin düşüncelerden uzaklaşmak gerekir. Keskin davranışlarımızdan uzaklaşmamız gerekir. Keskin düşünce ve davranışlar baskıları gündeme getirir. Baskılar, ne adına olursa olsun, ister Allah, ister başka bir şey adına, hiçbir zaman iyi değildir. Allah kitabında “Sen onları güzelce uyar, seni dinlemiyorsa, onları bana bırak. Onlar üzerinde bekçi değilsin. Sen onları cezalandırıcı da değilsin” demiyor mu?

Hocanın anlattıkları bize sığ gelse de, koğuştakiler çok güzel dinliyorlardı. Hoca, her sohbetinden sonra bizim yanımıza gelir, bizimle sohbet ederdi. Ona bazen tekrar gelişinde siparişler verirdik. Mesela, çakmaklarımızı doldurtur, gardiyanlara, kantine veremediğimiz siparişleri aldırırdık. Ankara içindeki arkadaşlara haber gönderir, onlardan haber alırdık. Soy ismi tutmayan bir çok arkadaş görüşmeye gelmek ister ama gelemezdi. Gelse de bizimle görüştürmezlerdi. Onlar mektupta "Geldik, ama görüşemedik." derlerdi. Biz de adreslerini hocaya verir, onlarla görüştürür, durumumuz hakkında bizi gören birinden şahitlik etmesini isterdik. Her zaman dışarıdan içeriye bakış aynıdır. Onlara ne kadar burası iyi deseniz de insanlar içerinin kötü olduğuna inanırlar. İşin gerçeği kaldığımız cezaevi, beşinci koğuş çok iyiydi. Bizim de rahatımız sanılanın aksine mükemmeldi. Hoca, bizzat içine girdiği, gelip vaaz verdiği beşinci koğuşu ve bizleri çok iyi anlatabilir, bizi merak eden arkadaşlara ayrıntılı bilgi verebilirdi. Sağ olsun bu konularda bize hayli yardımcı oldu.

Hocamız bir gün gusül abdestinden söz etti. Cezaevine girip çıkan, oradaki şartları gören birisi hiç öyle gusül abdesti tarif eder mi? Hayret!

"Efendim, herhangi bir şekilde gusül abdestine ihtiyaç duyarsak, önce güzelce sabunlanmalıyız. Vücudumuzun hiçbir yerinde kir kalmayıncaya kadar vücudumuzu ovmalıyız. Terden veya dıştan gelen kirlerden üzerimizde hiçbir şey kalmamalı. Sabunlandıktan sonra yine üzerimizde hiçbir yer ıslanmadık kalmadan gusül abdesti alarak banyodan çıkmalıyız.".

Biz bunları duyunca birbirimizin yüzüne baktık. Hayret içindeydik. Yüzümüze gülümsemeler yayılmıştı. Konuşmasını bitirince çağırıp iyice bir konuşmamız gerektiğinde anlaştık. Nihayet hoca konuşmayı bitirdi yanımıza geldi. "Hocam kusura bakma. Yanlış da anlama. Size bir şey söyleyeceğiz.". "Buyurun" dedi. "Yok, önce size bir şeyler gösterelim.".

Mutfağa gittik. Tüp üzerinde ısıtılan bir teneke suyu gösterdik. "Bu su banyo alacaklar için ısınıyor, fiyatı ise beş lira.". Sonra hemen mutfağın yanındaki tuvaletlerden ikisini gösterdik. "Bunlar da banyomuz. Başka banyo yok. Gördün mü hocam?". "Evet". "Buyur, şimdi yerimize gidelim konuşalım.".

"Hocam kusura bakma. Burası cezaevi. Sen öyle bir gusül anlattın ki, doğrusu bizim çoğumuz kendi evimizde bile anlattığın gusül abdestini çoğunlukla alamazdık. Söyleyin arkadaşlar alabiliyor muyduk dışarıda?". Hayır başları sallandı. "Peki hocam, siz anlattığınız gusül abdestini her zaman evinizde alabiliyor musunuz?". Şaşırdı, ama gerçeği söyledi. "Hayır". "E peki hocam, hangi mantıkla, insanların evinde bile alamayacağı, en ideal gusül abdestini cezaevinde anlatıyorsunuz? Zaten tutukluların çoğu din yaşamını dışarıda bile yaşamamış. Burada bırak yıkanmayı, on beş günde banyo sırası geliyor, ona bile gitmiyor. Öylece kirli duruyorlar. Namazları yok, abdestleri yok. Şimdi siz anlatıyorsunuz; en mükemmel gusül abdesti. Ne diyecekler içlerinden bilir misin? ’Hocanın anlattığı abdesti burada almak zor.’. Alacaklar bile almak istemeyecekler artık. Allah imkânsız zamanlarda, toprakla bile teyemmüm ederek abdest aldırırken, cezaevi şartlarını düşünerek gusül abdesti tarif edemez miydin? İşte insanlara yıkanmak için verilen suyu gösterdik. Fiyatı beş lira. Kimde var ki para? Çoğu meteliksiz. Yıkanılacak yeri gösterdik, orada senin dediğin abdest nasıl alınır? Hocam sözlerimize kırılma. Yanlış da anlama.". Çok alçak gönüllü biriymiş. Hemen özür diledi. Uyarımıza teşekkür etti. "Bir dakika" dedi. Hemen konuştuğu yere gitti. Koğuştakilere seslendi:

"Arkadaşlar, ben size biraz önce en ideal gusül abdestini anlattım. Ama burası cezaevi, buranın imkânları dar. Onun için siz şöyle abdest alırsanız olur" diyerek; niyet, ağza su almayı, burnu yıkamayı, baştan, sol ve sağ omuzdan aşağı üçer defa su dökünmekle abdest alınabileceğini, su imkânın dar olunduğu zamanda ise toprağa, duvara elleri vurarak teyemmüm abdesti alabileceklerini anlattı.
Sonra bize geldi: "Şimdi oldu mu?" dedi. "Elbette" dedik. "Maksat dini anlatmaksa, insana en kolay gelen yanını anlatmak, insanların durumunu göz önünde bulundurmak önemlidir.". Bu olaydan sonra hoca her koğuşa geldiğinde, önce bizim yanımıza gelir, "Arkadaşlar, ben bugün şu konulardan söz edeceğim. Nasıl anlatayım? Buranın konulara göre özellikleri nelerdir?" diye sorardı. İyi bir insandı. Uyarımızdan ne alındı ne kırıldı. Anılarımda hocanın yeri her zaman derin bir saygıyı, sevgiyi öne çıkarıyor.

HIRSIZLIK ÜNİVERSİTESİ; DÖRDÜNCÜ KOĞUŞ

Dördüncü koğuşla yan yana idik. Koğuştan bazıları orayı ziyaret ederlerdi. Oradan da gelen giden olurdu. Bahçeleri olduğu için bizim bahçeyi pek kullanmazlardı. Zaten bizim bahçe bir, iki, üçüncü ve bizim koğuşa ancak yeterdi.

Hırsızlar koğuşu enteresan bir yerdi. Hırsızlar koğuşunun en önemli özelliğinden birisi, orada hırsızlık kesinlikle yasaktı. Hırsızlar kendi aralarında, hırsızlığa en büyük cezayı verirlerdi. Devlet onları bir, iki, üç, beş ay yatırırken, onlar kendilerinden çalan hırsıza, akla gelmedik cezalar uygularlardı. Cezaları bazen savcı, müdür, gardiyanlar duyardı. Onların kendi aralarında hırsızlığa verdiği cezalar düşünüldüğünde devletin verdiği ceza devede kulak kalır. Devlet bundan örnek almazdı. Ben hırsızlıkla ilgili hikâyeleri duyup, yasayı düşündüğümde, devletin hırsızları beslediğine inanmaya başladım. Sanki devlet bilerek ve isteyerek, yani kanuni ifadeyle taammüden hırsızlığa insanları teşvik ediyordu. Mesela, bizim koğuşta biri vardı. Her gün ismi mahkemeye çağrılanlar arasında okunurdu. İnsan yüzüne baktığında hırsız olacağını tahmin edemezdi. Temiz yüzlü, çok kibar biriydi. Hani Amerikan’ın bebek yüzlü mafyaları var ya, onlar gibiydi. Bebek yüzlü bir hırsızdı. Tam 283 dosyası vardı. Her gün mahkemeye gitse, mahkemeleri bir yılda ancak biterdi. Dedim "Yuh ulan! Ne yaptın? Girmediğin ev kalmamış. Kedi boku gibi her yere iz bırakmışsın. Baya uzun bir ceza yersin.". Güldü: "En fazla beş yıl yatarım.". Pişkinliğe bakın. Adam ne diyor, bakın? "En fazla beş yıl yatarım.". Adam 283 adet hırsızlık dosyasına sahip, "En fazla beş yıl yatarım." diyor. Yani insanın sorası geliyor. Bu devlet 283 hırsızlık yoluyla eşyaları, paraları çalınan kişileri mi, aileleri mi güvence altına alıyor? Yoksa hırsızı mı? Elinizi vicdanınıza koyun, öyle cevap verin. Ama benim kesin inancım devlet hırsızı koruyordu. Hırsızlık olaylarında mağdur olanların sanki hiçbir hakları yoktu. Onların eşyaları çalınmış, satılmış, yenmiş, zarar görmüş önemli değildi ki. Devlet çalınanları kurtarırsa sahibine veriyor. Kurtaramazsa "Yapacak bir şeyimiz yok!" deyip geçiyordu. Sonra devlet yetkilileri halkın huzuruna çıkıp, "Güvenceniz devlettir!" diyordu. Bunu anlamak zordu.

Hırsızlıktan cezaevine düşmüş; ama, daha önce hırsızlık olayına katılmamış her hangi biri geldiğinde yandı. Artık onu hırsızların elinden kurtaracak kimse yoktur. Hırsızlar dışarıda ve içeride kurdukları çeteler aracılığı ile, kendi aralarında bir güvence oluştururlar. Özellikle anası, babası olmayan ve ailesinin bakmadığı çocuklar düştüğünde, kendilerine güvenli bir liman bulurlar. Çete reislerinin söylediklerini yaptıktan sonra onlar için sorun yoktur. Çete savaşlarına girmedikleri, reislerinin sözlerini dinlemeyip karşı gelmedikleri sürece güvende yaşarlar.

Devletin oluşturduğu çocuk ıslah evlerinde çocuklara yapılan baskı, zulüm nedeniyle kaçan çocuklar çetelerin gözde üyeleri olurlar. Yeterli denetimlerin olmadığı, çocuk ıslah evindeki bazı sorumsuz yöneticilerin, çalışanların çocuklar üzerine uyguladıkları yüzünden, çocuklar toplum dışına itilir. Tabi, her çocuk ıslah evi için söylemiyorum. Ama aralarından öyleleri çıkıyor ki, değme canileri kıskandıracak olayları gerçekleştirmişler. Zamanla böyle olanların yakalandığını basında okuyoruz. Onların çocuklara yaptıklarını okuyunca insanın tüyleri ürperiyor. İnsanın aklı almıyor. Bunları yapan görevlilerin çoğu aile sahibi, çocukları var. Acaba hiç düşünmüyorlar mı, kendi çocukları da aynı durumda olsalar ne hisseder, ne düşünürlerdi? İnsanların başlarına neler gelmiyor ki. Çocuk ıslah evlerinden kaçan çocukların zaten aileleri yok. Kendilerine güven verecek devletin çocuk ıslah evlerinde her türlü insanlık dışı olaylara maruz kalan çocuklar ne yapsın? Sonunda kaçıyor. Suç makinesi haline dönüşüyor. İnsan hayretler içinde kalıyor. Çocukların en çok maruz kaldıkları olay tecavüz. Dayak, işkence olayları sıradan işler. Dayağın, işkencenin acısı gelir geçer. Ama tecavüzler sonucunda meydana gelen travmalar, alışkanlıklar o çocukların hayatlarını altüst ediyor. Bunları yapanların insan olabileceğini düşünmek çok zor. İşin garibi, çocuklara bunları yapanların çoğu, ortalıkta elini kolunu sallayarak, üstelik hava atarak dolaşırken. Çocuklar, hayatları kararmış, geleceklerine karşı endişe içinde, günlerini kurtaracak ne varsa yapıyorlar. Çalıyorlar.. Çırpıyorlar.. Kazık atıyorlar.. Ama kendisi gibi olanlara değil. Kendisi gibi olanların arasında hırsızlık, gasp, kazık atmak en büyük suç. Cezası çok ağır. Bu şekilde suç makinesi haline gelen çocukların akıl, ruh durumları çok enteresan. Onlar için çalmak, şerefli bir iş. Bir hırsız ne kadar çok çalabiliyorsa, o kadar başarılı sayılıyor. Kendi aralarında kahraman ilan ediliyor. Diğerlerine örnek ve önder oluyor. Tıpkı dışarıda alnının teriyle kazananların onur duydukları gibi, hırsızlar da her çalma olayında alınlarının terini döküyorlar. Yaptıklarından onur duyuyorlar. Onların bu tutumu adeta topluma, devlete güçlü indirilmiş bir tokat gibi. Toplum onlara sahip çıkmamış, devletin yetkilileri, çalışanları onlar üzerinden çıkar, zevk sağlamayı düşünmüş, uygulamış. Devletin görevlileri yakalanmamışsa, gerekli cezaları görmemişse ne olacak? Çocuklar anılarını unutacaklar mı? Hayatları kararmış çocuklar içinde biriken kin, nefret, intikam duyguları silinecek mi? Bizim koğuştaki 283 hırsızlık dosyasının sahibi bebek yüzlü hırsız daha 20 yaşlarında. Düşünebiliyor musunuz? Askerlik çağına henüz gelmiş bir çocuk. 18 yaşını geçtiği için bizlerin arasında. Küçük yaşta gelseydi cezaevlerindeki çocukların kaldığı yerlere gidecekti. Oralarda başına neler gelebileceğini kimse tahmin edemezdi. Çocuğun yüzü bebek gibi, tertemiz bir yüzü var. Ama artık çocuk bir suç makinesi. Duyguları adeta silinmiş, akıl sadece çalmaya şartlanmış. Ana yok, baba yok.

Dördüncü koğuş hırsızlar için bir üniversite. İlk defa bu işi yapanlar, hırsızlıkta pişmemiş acemi olanlar, dördüncü koğuşa geldiklerinde, korkunç bir eğitimden geçiyorlar. Oradaki tecrübeli, becerikli hırsızlar onlara hırsızlığın bütün ilmini (rajonunu) öğretiyorlar. Üstelik iş garanti. Dışarıda çete üyeleri, içeride çete üyeleri. Hırsızlar için içeride ve dışarıda olmak sorun değil. Hırsızlara göre Çeteler devletten daha güçlüler. Çeteler hem dışarıya, hem içeriye hakimler. Dışarıdakiler çalıyor, satıyor, parayı bölüşüyorlar. İçeriye bakıyorlar. Dışarıdakiler yakalanınca içeriye geliyorlar. Cezası bitenler dışarıya çıkıyor, çalmaya devam ediyorlar. Böylece güçlü bir ekonomik girdileri var. Özellikle siyasi mahkûmlar, hele ailelerine karşı çıkarak, siyasi olaylara karışmış, bu nedenle cezaevine düşmüş olanlar, ekonomik açıdan perişan halde iken, hırsızlar cezaevi şartlarında en lüks yaşamı kuruyorlar. Kantinin en güçlü müşterileri onlar. Gardiyanlar aracılığı ile cezaevine her türlü ihtiyaçlarını getirtenler onlar. Çünkü para çok. Üstelik gir çık tecrübesiyle her şeyi biliyorlar. Cezaevi yönetimlerinin, gardiyanların tanıdık simaları olmuşlar. Bir çok hırsızı artık gardiyanlar kendi çocuklarından iyi tanıyor. İyi biliyorlar. Cezaevi ile dışarı arasındaki para trafiğini çok güzel işletiyorlar.

Dördüncü koğuşun hırsızlar için önemini kavramaya başladığımda, devletin insanları cezaevlerinde ıslah etme yerine, aksine işlediği suçlarda pişmesini sağlayan bir anlayışa sahip olduğunu düşünmeye başladım. Kazara cinayet işlemişler, kız kaçırmışlar dışındaki bütün tutuklular, mahkûmlar, cezaevlerinde hayatlarının en güçlü eğitimlerini görüyorlar.

Solcular ve ülkücüler için mükemmel bir örgütleşme yeri. Üstelik dışarıya daha bilinçli, insanları daha iyi tanımış olarak çıktıkları yer. Kendi düşüncelerini özeleştiriye tabi tuttukları, geliştirdikleri yer. Müslümanlar zaten cezaevlerine Medrese-i Yusufiye diyorlar. Hatta Bursa’da beraber yattığımız ülkücü arkadaşlar cezaevinden ismi Taş Medrese olan dergi çıkardılar.

Kaçakçılıktan gelenler, diğer kaçakçılarla buluşuyorlar. Anlaşabilenler dışarı çıktıklarında birlikte yapacakları işleri planlıyorlar. Hırsızlar için üniversite. Hırsızlığın her türlü eğitimini alıyorlar. Birlikte hareket edebilecekleri çetelerle tanışıyorlar. Daha ne olsun? Devlet kendini avutadursun: Ben suçluları içeri attım, orada ıslah ediyorum!

Ben öyle inanıyorum ki, devletin yasalarını yapanlar, hukuki yapısını oluşturanlar, asla insanları düşünmüyorlar. Dar görüşlerle yasalar yapılmış: Toplumda suç mu var? Öyleyse ceza yasaları gerekir. Koy bir ceza yasası. İnsanları cezalandırdık. Ee.. Ne olacak? Cezaevi gerekir. Yap bir cezaevi. Doldur içine insanları. Sonuç? Sonuç sıfır. Toplumda suç artıyor. Zannediyor musunuz, toplumda suçların artması sadece ekonomik nedenlerden? Elbette ekonominin de etkileri var. Ama toplumda suçu artıran en büyük etken cezaevleridir, ceza yasalarının mantığıdır. Hiçbir sosyoloji, psikoloji kuralına dikkat edilmeden üretilen ceza yasaları ve cezalandırma yöntemleri, suçların azalmasını değil aksine artmasını sağlıyor. İnsanlık dışı davranışlar, uygulamalar suçluların artmasını sağlıyor. İnsanlar cezaevlerinden eğitilmiş, bilinçlendirilmiş, türlü ilişkileri kurdurulmuş olarak çıkarılıyor. Artık günümüzde bile, cezaevi yaşamının suçlu ürettiği, alenen filmlere, dizilerde konu edildiğini görmüyor muyuz? Kazara cezaevine giren birileri, çetelerle tanışıyor. Mafya ile ilişkiler kuruyor. Çetelerin, mafyaların cezaevlerindeki ayaklarıyla güçlü arkadaşlıklar kurarak dışarı çıkıyorlar. Yeter ki insanda suç işlemeye potansiyel olsun.

Mahkûmlarla konuşmalarımda dikkatimi çeken önemli bir şey var. Cinnet, sinirsel bir an. Bir zaaf hali. Veya kazara suç işleyenlerin dışındakilerin suç işleme mantıkları var. Onların her biri, kendi açısından kendilerini tatmin edecek bilgi, mantık ve anlayışlara sahipler. Suç işlemek onlar için yaşam biçimi. Bizim çalışarak ekmek parası kazandığımız gibi. Kendilerine hayat olgusu, hayat değerleri oluşturmuşlar. Adeta devlete, topluma karşı "Sizinki sizin düzeniniz, bizimki bizim düzenimiz." diyorlar. Kendi eğitimlerini, yasalarını, değerlerini oluşturuyorlar. Şuna emin olun, devletten daha acımasız, güçlü bir şekilde aralarında yasalarını uyguluyorlar. Sanki devlete, topluma mesaj veriyorlar: Biz sizi tanımıyoruz. Sizinle apaçık savaş halindeyiz.

Ne yazık ki, onları bu duruma sokan devlet yönetim anlayışı ve yasalarından başka bir şey değildir. Ceza ve cezalandırma yöntemleri. Çocuk ıslah evlerinde çocuklara yapılan yanlış uygulamalar. Cezaevlerindeki yanlış uygulamalar. Toplumdan dışlanarak, toplum dışına itilmiş, ailelerinden kopmuş çocuklar. Devletin, toplumun gözü önünde suç makinesine dönüşüyorlar. Devletin baba şefkati, toplumun ana şefkati onları sarmıyor. Aksine, bazı yetkililerin onlar üzerinden çıkar sağlama yoluna gitmesi, onlara her türlü cinsel, maddi tacizleri, kötü muameleleri, onların kinlenmesine, kinleriyle bilinçlenmesine, devlete ve topluma savaş açmasına neden oluyor.

Devletin siyasileri, yetkilileri, basında, medyada hukuktan, adaletten söz ededursunlar. Toplumun yüzde onunu bulmayan suç makineleri, yine devletin ve toplumun yanlışlarından dolayı gittikçe artıyor. Ankara Ulucanlar Cezaevi bende derin duygular uyandırdı. Orada gördüğüm gerçekler, tutuklularla yaptığım görüşmelerden çıkardığım sonuçlar ne yazık ki, hiç iyi değil. İçinde yaşadığımız toplum bizim. Yalan yanlış uygulamalarıyla insanlarına haksızlık yapan devletin yetkilileri bizim. Onların hepsi bizim insanlarımız. Konuşmaya başladıklarında hepsi maalesef insanlık erdemlerinin en yücesinden söz ediyorlar. Ağızlarından ballar damlıyor. Ama mesela, pislik içindeki tecride insanları koyan cezaevi savcısı, müdürü, gardiyanları oraya insanları tıkarken, onların insan olduğunu düşünüyorlar mı, düşünmüyorlar mı? O tecrit odasını görmüyorlar mı? Elbette görüyorlar. Farelerin cirit attığı, her tarafının rutubet, kir kokularıyla sarıldığı, tuvaletinin bütün insanların arasında açık bir şekilde yapılmak zorunda bırakıldığı, hayvanların bile bağlanarak bırakılamayacağı bir yere suçlu, tutuklu diye insanları tıkanların mantığı, ıslah etmek mi? Yoksa içlerindeki intikam, nefret duygularını harekete geçirmek mi? Veya insanlara kin ve nefretle haddini bildirmek mi? Sanıyorum herkesin elini vicdanına koyarak düşünmesi gerekir. Şuna emin olunuz ki, hırsızlar koğuşunda yatan mahkûmları kontrolden geçirseniz, kaç erkeğe cinsel tacizde bulunulduğunu görünce şaşırırsınız. Veya kızları, kadınları kontrol etseniz ne durumla karşılaşırsınız? Özellikle çocuk ıslah evlerinden, bakım evlerinden gelen, küçük genç yaşta cezaevine hasbelkader giren çocukların yüzde kaçına cinsel tacizde bulunulmuştur? Devlet ve toplum kendi kendine gerçeklere karşı körebe oynarken, toplum içinde, devlete, topluma savaş açan suç makineleri sürekli artmaktadır. Yetkililer, siyasiler ortalıkta aydınlıktan, modernlikten, gelişmişlikten, çağdaşlaşmışlıktan, insan haklarından söz ederken bunlar olmaktadır. Cumhuriyete sahip çıkanlar. Cumhuriyetle bu ülkeye aydınlığın, adaletin geldiğine inananlar. Bu yönde sürekli konuşmalarıyla insanların kafalarını dumura uğratanlar, acaba kendi gerçekleriyle ne zaman yüzleşecekler?
İkinci kısımda yaşamasaydım, sadece beşinci koğuş olsaydı. Diğer koğuşları bilmeseydim. Belki ben de hiçbir zaman gerçekleri bu kadar açıklıkta göremeyecektim. Ben de sadece duyumlarla veya zanlarla olayları değerlendirecektim. Dışarıdaki hayatta hiçbir zaman konuştuğumuz mahkûmlarla karşı karşıya gelemeyecektim. Bu nedenle birinci ağızdan duyduğum olayları duymayacaktım. Gözümle gördüğüm gerçekleri görmeyecektim. Ama ikinci kısım, yasalarda suç kabul edilen bütün olayları işleyenlerin örneklerinin yaşandığı bir yerdi. Herkese insanca yaklaşımımız nedeniyle, insanı hayrete düşüren sohbetler yapabiliyorduk. Belki de onlar, özellikle bizler, yazar olarak geldiğimiz için, yazsın çizsin diye çıtlatıyorlardı. Başlarından geçenleri çekinerek kısaca anlatıyorlardı. Siyasi olmayan hiçbir mahkûm, açık ve seçik bir şekilde devleti, toplumu karşısına alarak savaş açmış değildi. Ancak fikirlerini söylerken, başından geçenleri anlatırken, hayatta yapacaklarından söz ederken, devlete, topluma güvensizliği ortaya çıkıyordu. Dışarı çıktığında yapacağı işleri saydığında, artık toplumdan kopmuş olduğu anlaşılıyor. Döndürmek için aklımız erdiğince konuşmaya başladığımızda "Boş ver hocam ya. Adımız çıkmış dokuza, inmez sekize. Bize bundan sonra kim güvenir, iş verir? Kim sahip çıkar? Kim destek olur? Biz böyle bir hayatı yaşamak zorundayız." diyorlardı. Onların bu sözü üzerine diyecek sözümüz var mıydı? İşte toplum, işte değerlerimiz. En ufak sahip çıkma yoktu ki? Aksine, itme kakma hep ön plandaydı. Devlet bile çıkardığı yasalarda işyerlerine yüzde iki mahkûm çalıştırma koşulu getiriyordu. Peki uygulayan var mıydı? Uygulamayanları kim denetliyor? Uygulanmadığını görünce ne yapıyorlardı? Hâlbuki devletin yüzlerce fabrikası, işyeri vardı. Her hırsızı cezaevine atacağına, ona bir iş verip, zorunlu çalıştırsaydı, sigortasını yapsaydı, ilerisini garanti altına alsaydı, başarı grafiğine göre, usta, usta başı, şef, müdür yapsaydı, böyle örneklerle kendini gösterseydi, güvensizlik yerine güven aşılasaydı, insanlar kin ve nefretlerle bilenirler miydi? Çetelerin mafyaların eline düşerler miydi?

Cezaevine düşenler devlete göre suçluydu. Cezasını mutlaka çekmeliydi. Katılıyorum. Suçluysa insanlar cezasını çekmeliydi. Ama insanca cezalarını çekmeliydi. Suç makinesi haline dönüşüp topluma, daha bilinçli, daha bilgili suçlular olarak dönmemeliydi. Çetelere kurban edilmemeliydi. İŞKUR’UN işverenlere eleman gönderdiği gibi, verilen cezalar nedeniyle çetelere elaman yetişmemeliydi. Cezaevleri İŞKUR mantığıyla çalışmamalıydı. Ne yazık ki, sanki şimdiki durum buydu.

Uyuşturucu işinde çalışan jigololar, kadınları kızları tavlayarak beyaz kadın ticareti yapan genelevlerine sermaye olacak kadınları düşürüyorlar. Düşen kadınlara, kızlara, devlet vesika vererek, git bu işin ticaretini resmi yoldan yap, para kazan, vergini ver, kutsal ol diyordu.

Mafyalar, çeteler cezaevlerine gözlerini dikmiş, oralardan kendilerine eleman olacak insanları arıyorlardı. Cezaevleri de, onları içeride buluşturarak harika bir iş yapıyordu.

MEKTUP

Can kardeşim Mustafa’dan bir mektup geldi. Bana gelen ilk mektuptu. Gönderdiğim mektuba cevaben geliyordu.

“Allah’ın selamı üzerine olsun…

Kardeşim Mehmet,

Mektubunu aldım. İyi olduğuna ve özellikle yanında bir çok arkadaşın bulunmasına sevindim. Hüsnü Aktaş’a, diğer arkadaşlara selamımı ilet.
Burada her şey yolunda. Sen burayı merak etme. Burada her şey yolunda. Bütün arkadaşlar iyi. Muhasebe işlerini Sadık götürüyor. İşleri hallediyor.

Şunu unutma! Cezaevi; okumadıklarının okuma yeri. Onun için sakın para derdin olmasın. Ben arkadaşlarla görüştüm. Ne seni ne de aileni sıkıntı içinde bırakmayacağız. Senden tek şey istiyoruz. Orada okuman, araştırman, gereken ne varsa oku, araştır. Biliyorsun bizler dışarıda okuyup araştıramıyoruz. İşten, güçten fırsat bulamıyoruz. Arkadaşlarla görüştüm. Sana görev: Oku, incele, araştır, yaz. Maddi konular bize ait. Ayda ne gerekiyorsa sana gönderelim. Ben, Zeynep’le (eşim) görüşeceğim. İhtiyacı ne ise, ona da temin edeceğiz.
Eğer bizi dinlemez, para derdine düşer, okuman gerekeni okumaz, araştırman gerekeni araştırmaz isen, hakkımızı helal etmeyiz. Biz kardeşiz, arkadaşız. Her şartta yanındayız. İnşallah en kısa zamanda çıkarsın. Çıkınca seni daha çok araştırmış, bilgi sahibi olmuş görmek istiyoruz. Senden bu yönde istifade etmek istiyoruz. Bunu unutma.

Seni kucaklıyor, arkadaşların selamını gönderiyor, Allah’a emanet ediyorum. Allah’ın selamı üzerine olsun”.

Mektubu okurken kaskatı kesildim. Ne diyeceğimi, ne düşüneceğimi bilmiyordum. Bir anda bütün koğuş karardı. Ortalık sessizleşti. Sanki kimse yoktu. Sanki bir ben ve boşluk vardı. Üstelik kapkara. Sonra yavaşça aydınlandı. Uzaktan sesler geliyor gibiydi. Sesler gittikçe yakınlaştı. Koğuş yerine geldi. Hüsnü’nün "Mehmet!" diye seslendiğini duydum. "Geliyorum!".

"Ne oldu? Hayrola?" "Hiç, arkadaştan mektup gelmiş. Onu okudum""Kimden?" "Mustafa’dan" "Ha, görüşmüştük onunla. Çok iyi biriydi" "Öyledir" "Şimdi ne yapıyor?" "Aynı şeyleri. Bir değişiklik yok" "Ne diyor?" "Sen içeride rahat dur. Geçim derdine düşme. Biz gerekeni senin için, ailen için yaparız. Bolca oku, araştır. Bizim yanımıza daha da bilgilenmiş gel." diyorlar. "Allahu ekber!" dedi Hüsnü. "İşte arkadaş bu. Gerçekten çok iyi arkadaşların varmış" "Öyledirler"

Akşam yemeğinden sonra mektup yazmak için ayrılıp köşeme çekildim. Arkadaşım Mustafa’ya uzunca bir mektup yazdım. Ondan okumak için evdeki kitaplarımdan istedim. İstediğim kitaplar önceki yazdığım mektuptaki kitaplardan ayrıydı. Artık tefsirlerin tamamını okuyacaktım. Ömer Nasuhi Bilmen’in Istılahi Fikhiye Kamusu’nu istedim. Onu da baştan sona okumak istiyorum. Arkadaşıma, içeride durduğum sürece adıma ödenecek bütün paraları bir kenara yazmasını, dışarı çıkınca hepsini ödeyeceğimi söyledim. Biliyorum çok kızacaktı. Asla kabul etmeyecekti. Ama benim de içimde asla, maddi yükümü başkalarının sırtına yüklemek anlayışı yoktu. Gerçi onlar başkaları değildi; arkadaşlarımdı, mümin kardeşlerimdi.

Aynı şeyi Ercüment Özkan söylüyordu: "Mehmet, içeride parayı dert etme. Biz sana da, ailene de gerekeni yaparız.". Bazen düşünüyorum. Nedense, insan cezaevine düşünce hemen ilk akla gelen, dışarıda kalanların ve içeride olanların maddi imkânlarıydı. Dostlar, arkadaşlar, kardeşler hemen maddi konulara desteği gündeme getiriyorlardı. Hâlbuki işin maddi boyutundan daha önemli şeyler vardı. İçeriye düşenin kendini idare etme boyutu. Kimseye muhtaç olmama boyutu. İnsan olarak her yerde, her şartta yaşama boyutu. Cezaevinde para olmasa ne olacak? Ekmek, yemek veriliyor. İnsanın karnı aç kalmıyor. Ha, belki sigara içiyorsa alamaz. O zaman bırakır. Diğer mahkûmlar kantinden alış veriş ederek değişik şeyler yerlerken o karavanaya talim eder. Olabilir. Kötü bir şey değildi ki.. Önemli olan onurdu. Onurluca dimdik ayakta durmaktı. Ama sağ olsun, mümin kardeşlerimiz buna fırsat vermiyorlardı. İnsana desteksiz nasıl yaşanır imkânı tanımıyorlardı. İyi mi, kötü mü ediyorlardı? Konu cidden çetrefilliydi. Günlerce tartışılsa işin içinden çıkılmaz. Allah her kalbe imanları doğrultusunda sevgi, saygı, paylaşım, destek duyguları veriyor. Bir tarafta desteksiz yaşamayı gözüne almış, diğer tarafta "Biz Müslümanız, kardeşimize sahip çıkarız. Onu hiç kimseye muhtaç etmeyiz." diyen inananlar var. Rabbimin hidayeti insanlar üzerine aydınlığını gönderince, hayatın rengi bambaşka oluyor.

Aile reisi olarak ben cezaevine girince, ailemizin, eşimizin ve çocuklarımızın, ekonomik sıkıntı çekeceklerine, bu nedenle yardıma muhtaç olacaklarına inanç, arkadaşlarımızın kalbinde doğuyor. İnançları, dostlukları, arkadaşlıkları gereği, hemen destek teklifleri geliyor. Ama şu var ki, her yaşayan insan, hangi konumda olursa olsun, yaşamını sürdürebilecek kabiliyetlere sahip. İster kadın, ister erkek. Allah, kadın ve erkek her insana, yaşayabilmek için gerekli gücü vermiş. Eşim onuruyla ne yapar yapar, kimseye muhtaç olmadan yaşamanın yolunu bulur. Kendine çocuklarımıza bakar. Ama arkadaşlarımın, mümin kardeşlerimin duyguları, inançları buna müsaade etmez. Destek olmak için kıvranır durur. İnancın, inanca dayalı, sevginin, saygının, paylaşımın, desteğin güzellikleri insanların yaşamlarına renk katar.

İnsanların art niyetsiz, çıkarsız yaptıkları her işinde Allah, nimetlerini sorunsuz, sonsuz şekilde gönderiyor. Hangi kanaldan olursa olsun. Onuruyla, kendi başına, hayatının çaresine bakmak, yaşamak için onuruyla hayat kurmak isteyen herkese Allah yardımını sunuyor. İnsanın karşısına çıkan fırsatlar, değerler, farkında olmadan insanı yeni değerlere yükseltiyor.

Ölüm denen şey, kesin bir ayrılık değil mi? Ölümün yanında cezaevi ne ki? Birden bire, apansız gelen hastalıklar, ölüm olaylarında ölen kurtulup gidiyor. Ama hasta olanlar, ölenin arkasında kalanlar hayatlarını sürdürüyorlar. Onların yaşam bağlantıları, yaşama dair alın terleri, daha önce verilmiş olmasa da şartlar onları vermeye zorluyor. Onurlu olanlar, kimseye muhtaç olmadan, kendi ayakları üzerinde yaşamayı planlıyor, hayatına uyguluyor. Bir bakıyorsunuz, ummadığınız zenginliklere ulaşıyorlar. Öyle yaşantılar bilirim ki, babaları ölmüş yetim çocukların bazıları, babaları yaşayanlardan daha iyi duruma geliyor. Kocaları ölmüş kadınların hayatları, eskisinden daha iyi duruma geliyor.

Hayat esprileriyle, sürprizleriyle insanlara her an, her zaman yeni heyecanlar yaşatıyor. Bizler yarın için türlü fikirler üretirken, yarın bize farklı şakalar yapabiliyor. Hayatı algılamak, hayatın gerçeklerini anlamak, yarın akla gelince değişken hale geliyor. Çünkü; yarının bizlere ne hazırladığını asla bilmiyoruz. Yarın hayat bize başka yüzünü gösterebilir. Algıladığımız, anladığımız hayatın dışında çok farklı yönleriyle karşımıza çıkabilir. Onun için her yarın ayrı bir tecrübe, ayrı bir yaşam demektir. Gerçi geriye baktığımızda, bir çok günümüzün eşitliği, sıradanlığı yarınların da eşit, sıradan olacağı kanaatini uyandırsa da, biz sürprizlere hazır olmalıyız. Sürprizlere ne kadar çok hazırsak, şaşkınlığımız o kadar az olacaktır.

İLK MAHKEME

Aradan aylar geçmişti. Gardiyan ismimi söyledi: "Mehmet Çoban avukata!".
Üstüme bir şeyler alıp gardiyana yöneldim. Birlikte idare binasına gittik. Avukatla görüşme odasına girdim. Ömer Bey gelmişti."Selamünaleyküm","Aleykümselâm". "Nasılsın Mehmet?" "İyiyim". "Siz nasılsınız? Ne var ne yok?". "İyidir. Müjde! Haftaya mahkemeye çıkacağız" "Niye müjde?" "E… belki beraat edersin" "Nasip. Vaziyet nasıl?" "Valla, biz, işi hızlandırmak için bilirkişi istemiştik. Mahkeme bilirkişi isteğimizi kabul etmiş. İki gün önce baktığımda bilirkişi raporu yoktu. Dün gidemedim. Yedi günümüz var. İnşallah rapor mahkemeye yetişir. Rapor gelirse büyük bir ihtimal çıkarsın.". "Gelmezse çıkmama ihtimalim var mı?". "Evet". "Neden?". "Çünkü dosyada bir değişiklik yok. Seni tutuklayan dosya delillerinde değişiklik olursa mahkeme farklı karar verir. Seni mahkeme tutukladı. Biz itiraz ettik. İtirazımız ret edildi. Bundan dolayı artık dosyaya farklı delil girmezse tahliye kararı vermezler. Onun için haftaya çıkma ihtimali de, çıkmama ihtimali de var. Şimdiden söyleyeyim umut kırılması olmasın.". "Ya zaten aylar geçti. Bak Ocak ayına girdik". "Tutuklanalı kaç ay oldu?". "Ekimde tutuklandım. Ekim, Kasım, Aralık üç ay olmuş. Zaten cezanın çoğunu çektik.". Güldü. "Sen ceza alırsan, bu ne ki?" dedi. "Kaç yıl alırım?". "En az 7 yıl.". "Yok ya!". "Elbette. Bilmiyor musun, 163. maddedeki cezalar değiştirildi?". "Biliyorum da aklıma getirmek istemiyordum. Yani işin ucunda 7 yıl ceza almak da var öyle mi?". "Evet". "Neyse nasip. Bana söyleyeceğin bir şey var mı?".

"Evet. Mahkeme önce kimlik tespitine gider. Eğer bilirkişi raporu gelmez ise, ileriye atılabilir. Sakın şaşırma. Kurallar böyle. Belki sadece isim, adres soracak. Arkasından ifadeni alacak" "Tamam.Peki siz tahliye isteyecek misiniz?" "Mutlaka isteyeceğim de, bilirkişi raporu gelmemişse bir şey ifade etmeyecek. Sen sakin olmaya bak. Kızma, hiddetlenme, heyecanlanma. Ha, güzel giyin. Kravat tak" "Ben kravat takmam. Boğazlı kazak giyerim" "Mahkemeler bunlara dikkat ediyor. Özellikle 163’ten yargılanan insanların giyimlerine dikkat ediyorlar" "Sen üzülme. Ben giyinince söylenecek söz bırakmam. Onları şaşırtırım. Ben dışarıda da biraz gösterişli, temiz giyinmeyi severim. Ama kravat takmam"

Mahkeme gününü avukattan öğrendiğim için hazırdım. Gerçi avukatlar söylemese de, cezaevi yönetimi akşam üstü, ertesi günü cezaevine gideceklerin ismini okurdu. Benim ismim de okunmuştu. Akşam, belki tahliye olursun diyerek arkadaşlar ayrılık üzerine konuşmalar yaptılar: "İnşallah çıkarsın. Bilirkişi raporu gelmiştir. Zaten makalede suç unsuru bir şeyler yok. Laiklikle ilgili medyada bağırtı çağırtı olmasa tutuklanmamız olası değildi. Onun için sen ilk mahkemede mutlaka çıkarsın." diyorlardı. Birbirimizin telefonlarını, adresleri aldık. Tahliye olursam, cezaevine gelip anında çıkış için hazırlık yapacaktık. Belki o zaman fırsat bulamayabilirdik. Her biri dışarıya çıkınca birbirimizi unutmamız gerektiğini hatırlattık.

Sabah mahkeme için hazır beklerken, akşam ne kadar çok moral depoladığımı hatırladım. Yüzümdeki gülücükler her yere yayılıyordu. Hüsnü “İyisin iyisin.” dedi. Diğer arkadaşlar "İnşallah, Allah kurtarsın." dediler. Koğuştaki diğer mahkûmlar da aynı dileklerde buluyorlardı.

Gardiyan “Mahkemeye gidecekler gelsin” dedi. Yanına gittik. İsimlerimizi listeden kontrol etti. Birlikte idare binasına yürümeye başladık. Ringin önüne gelince ikişerli olarak elleri kelepçelediler. Ancak ben tek başıma kelepçeliydim. Askerler beni ve diğerlerini aynı ringe koydular. Ring hareket etmişti. Ringin içi loştu. Küçük pencerelerinden içeriye ışık giriyordu. Ring küçük bir minibüs. Her tarafı kapalı. Minibüsün arka kapısından önce biz biniyoruz. Sonra askerler biniyor. Askerler ile bizim aramızda demirden yapılmış parmaklıklı kapı var. Biz bindikten sonra askerler onu kilitlediler. Bizim oturduğumuz yer kesin kontrol altındaydı. Üç tarafımız kalın saçla kapalıydı. Sadece bir tarafta demir parmaklık ve kilitli kapı vardı. Pencereleri küçük, demir parmaklıklıydı. Pencereler o kadar küçüktü ki, demir parmaklık olmasa bile, bir insan o pencereden dışarıya çıkamazdı. Yani herhangi bir kaza olsa, ringin içindeki mahkûmların kurtuluş şansı yoktu. Kaçarlar korkusuyla insan hayatını tehlikeye koyan ring anlayışının ne kadar kötü olduğunu düşünemiyorlar. Öyle ya yola çıkıyorsunuz, ringin başına her şey gelebilir. Allah korusun bir kaza sırasında her şey kötü sonuçlanabilirdi. Ankara’nın Ocak ayı havası tam kış havasıydı. Havada hafif sis ve pus vardı. Soğuk içimize kadar işliyordu. Sis aşağıya indiği için, bacalardan çıkan dumanlar, kömürlerin duman tozu artıkları nefes almayı güçleştiriyordu. Her nefes aldıkça boğazımız yanıyordu. Hayret cezaevi böyle değildi. Herhalde cezaevinin bulunduğu alan çok genişti. Açık araziye sahipti. Biz içeride iken Ankara’nın sisli, puslu havasının kirini fazla hissetmiyorduk. Ancak şehrin içine girince iş değişti. Tabi insan cezaevinde yaşarken, Ankara’nın neresinde yaşıyor? Ne kadar alana sahip, bilmiyor? Bizim bildiğimiz tek şey, 2. kısımdaki koğuşlar. Bir de idare binasına giden yollar ve idare binasıydı. Tabi arada bir idare binasının yanındaki hamama giderken değişiklik yaşıyorduk. Yaklaşık kırk beş dakika sonra ring durdu. Askerler kapıyı açtılar. “Mehmet Çoban in” dediler. Anlaşıldı ki, Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne gelmiştik. Benimle birlikte gelenler inmedi. Onlar başka mahkemeye gideceklerdi. Ringden indim. Çankaya’nın havası temizdi. Geldiğimiz yol güzergâhındaki kirli havadan eser yoktu. Üstelik burada sis de yoktu. İçime temiz havayı çektim. Soğuktu. Soğuk hava beni diriltti. Ankara’nın havası ile Isparta’nın havası genelde aynıydı. Onun için severdim. Hani Ankara’nın kirliliği olmasa insan nerede yaşadığının farkına varmayabilirdi. Hava raporlarında Ankara’nın ısı dereceleri gece ve gündüz Isparta ile genelde aynı olurdu. Onun için ben televizyon hava raporlarında Isparta’dan söz etmez ise, Ankara’nınkine bakardım. Hani küçük olan kentlerden her zaman hava raporlarında televizyon söz etmez ya, onun için. Gerçi bu satırları yazarken aradan yıllar geçti. Bugün bir çok özel televizyon var. Onlar hava raporlarında genelde şehirleri atlamadan veriyorlar. Ama o günler tek televizyon vardı; TRT. Başka yoktu ki. TRT neyi yayınlıyorsa onu izliyordunuz. Ne bugünkü gibi TRT’nin farklı kanalları vardı ne de özel televizyonlar vardı. Askerler, beni Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin arka kapısından içeri soktular. Kapıdan girer girmez aşağıya doğru inen merdivenlerden nezarethaneye doğru yürüdük. Bina yeniydi. Tertemizdi. Soğuk değildi. Çok iyi ısıtılmıştı. Zaten binanın içine girer girmez yüzümüze sıcak hava çarpmıştı. Dışarıdaki soğuk havadan sıcak bir yere girince gözlüklerim buğulandı. Onları çıkarıp elime aldım; merdivenlerden düşmemek için.

Devlet güvenlik mahkemesine gelmiştik. Beni hemen Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin bodrum katındaki nezarethanesine koydular. Tutuklanmam da burada olmuştu. Ancak o zaman beni nezarete koymamışlardı. Önce Savcı Ülkü Coşkun’un odasına girip ifade vermiştik. Sonra nöbetçi hakimin önüne çıkarak tutuklanmıştık. Tutuklanınca siyasi polisler kendi arabalarına bindirerek Ulucanlar Cezaevi’ne bırakmışlardı. Askerler beni nezarette bırakarak kayboldular. Sanıyorum yukarıya çıkmışlardı. Yaklaşık bir saat nezarette kaldım.
Mahkemeyi beklerken, Isparta’dan kimlerin geldiğini merak ediyordum. Eşim gelmiş miydi? Arkadaşlarımdan gelen olmuş muydu? Babam gelmiş miydi? Ankara’daki arkadaşlardan kimler gelmişti? Kafamı böyle şeyler meşgul ediyordu. Savcıyı biliyordum; Ülkü Coşkun. Yumuşak görünüşlü bir insandı. Ancak yumuşak görünenlerin daha katı olduğunu unutmamak gerekir. Avukatım cezaevine geldiğinde hakimler hakkında da bilgi vermişti. Hakimlerden biri 163. maddeden yargılananlara karşı daha toleranslı biriydi. Ağır ceza reisi ise çok katıydı. Diğer üye de aynı şekilde katıydı. Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde iki asker, bir sivil hakim vardı. Toleranslı olan sivil olandı. Askerler, hiçbir konuda tolerans göstermiyorlardı. 1983 yılında Isparta Ağır Ceza Mahkemesinde yargılanmıştım. O mahkemenin hakimleri olsaydı tutuklanmam bile söz konusu olmazdı. Ancak askerler hangi düşünceden gelirse gelsin, sanki insanlara haddini bildirmek gibi bir anlayışla hemen tutukluyorlardı. 12 Eylül ihtilâlinden sonra oluşturulan Askeri Sıkıyönetim Mahkemeleri ve Devlet Güvenlik Mahkemeleri, sanki topluma haddini bildirmek için kurulmuş gibiydiler. İçimden avukatımın yanıma gelmesini istiyordum. Her ne kadar cezaevine kadar gelip, gereken şeyleri söylemişse de buraya da gelebilirdi. Hiçbir şey olmasa moral olurdu. İnsan ne kadar inançlı olursa olsun, bazen morale ihtiyaç duyuyor. İçimizde bir yan, hiçbir şey olmamış gibi davranmayı öne çıkarırken, diğer yan acabalarla kalbimizi sıkıyordu.
Yazdığım makalede suç işlediğime inanmıyordum. Onun için suçlu psikolojisi yoktu. Yani suç işledim de onu nasıl gizlerim diye bir endişem yoktu. Zaten söylediklerimle değil, yazdığım makale nedeniyle yargılanacaktım. Yazı ortadaydı. Herkes okuyordu. Okuyanlar kendine göre yorumluyorlardı. Avukat arkadaşlarıma okuttuğumda hiçbir şey yok demişlerdi. Hukukla ilgisi olmayanlar okuduklarında bir şey yok diyorlardı. İfadelerimde kullanmak için yazının fotokopisini cezaevine istedim. Cezaevinde okuyanlar “Ya bu yazıda bir şey yok. Niçin seni tutukladılar?” diyorlardı. Suçlama yok. Hakaret yok. Dinin temel kavramları üzerinde bir makaleydi.

Hayat garipti işte. Nedenini bilmediğimiz bir çok şey bizi kıskıvrak yakalıyordu. Yakalayan şeylerin çoğunun nedenini bilmiyorduk. Yaşadığım hayatı düşündüğümde, gerçeğini kavrayamadığım, anlam veremediğim o kadar çok şey vardı ki. (Her şeyi) düşünerek, akıl ederek, irademizle kararlar vererek yaşadığımız şeylerin, yaşadıktan sonra, aslında düşündüğümüzü, akıl ettiğimizi, irademizle karar verdiğimizi zannettiklerimiz olduğunun farkına varırız. Aslında gerçeğinde yeterince akıl etmemiş, düşünmemiş, akıl etmemişizdir. Sadece kendimizi kandırmışızdır.

Yaklaşık bir saat geçmişti. Ayak sesleri gelmeye başladı. İki asker aşağıya iniyordu. Yanıma gelerek kapıyı açtılar “Hadi bakalım. Allah kolaylık versin. İnşallah hakkında hayırlı olur” dediler. Gülümsedim, “İnşallah” dedim. Hayırlısı ne ise o olsun. Nasipten öte geçilmiyor. Merdivenlerden iki kat çıktık. Beni doğrudan mahkeme salonuna getiren bir yoldan getirmişlerdi. Hem de öyle ki, tam tutuklu mahkûmların kaldığı parmaklıklı özel yere yakın girmiştik. Askerler beni oturttular. Ellerimdeki kelepçeleri önceden çıkarmışlardı. Sonra arkamda nöbet tutmaya başladılar. Mahkeme anında kelepçeli tutmuyorlar. Önümde hakimlerin oturduğu yer vardı; yüksekçe. Üç hakim de yerini almıştı. Sırtım gelen dinleyicilere dönüktü. Şöyle hafifçe geriye döndüm. Eşimi gördüm. Mustafa, Abidin, Süleyman oradaydı. Yanlarında birkaç kişi daha vardı. Tanımadığım kişiler çoktu. Salon baya kalabalıktı. Avukatlar bölümünde avukatımı gördüm. Göz göze gelince selamlaştık. Ülkü Coşkun yerinde oturuyordu. Ercüment Özkan oradaydı. Onunla da göz göze selamlaştık. Savcı ve hakimler halim selim yumuşak görünüyorlardı. Bina yeni yapılmıştı. Yeniliği her tarafından belliydi. Salonun görünüşü, dizaynı devletin gücünü yansıtıyordu. Özellikle askeri hakimlerin giyinişi, duruşları gerçekten çok heybetliydi. Hakimlerin bana doğru bakarken ne kadar çok tepeden baktıklarını düşündüm. Sanki seni ezer geçeriz diyorlardı. Sanki salon yargılanacakların psikolojik baskı altına alınması esasına göre oluşturulmuştu. Ama ben inançlıydım. Allah’a olan inancım bana, Allah’tan başka hiç kimsenin tepelerde gezinmeye hakkı olmadığını söylüyordu. Allah katında hakimlerle benim aramda hiçbir fark yoktu. İçinde yaşadığımız düzenin çeşitli oyunlarıyla farklı konumlardaydık. Onlar kendi düzenleri gereği beni yargılıyorlardı. Yargıladıklarını sanıyorlardı. Ben iç dünyamda hiçbir zaman onlardan adalet beklememiştim. Çünkü suç işlediğime inanmıyordum. Kimsenin malında, canında, ırzında, namusunda gözüm olmamıştı. Allah’a olan inancımla hayatıma uyguladığım helal ve haram kavramları beni düzenin tiplemeye çalıştığı insanlardan daha çok erdemli kılıyordu. Toplumdaki bazı insanlar yasalardan kaçabildikçe suç işlemeyi erdemlilik sayarak, milletin ırzına, namusuna, malına, canına zarar verirlerken, benim vermem mümkün değildi. Hatta elinde gücü olan bazıları, yasaları kendi çıkarları doğrultusunda çıkarmayı, çıkartmayı başarıyor. Böylece suç sayılabilecek bir çok şey, yasallaştırılarak suç unsurundan çıkarılıyordu. Bazı yasal düzenlemelerle yapılan işler, insanların haklarının çalınmasına zemin hazırlıyordu. Mesela eskiden yapılan tefeciliğin yasal görüntüsü bankalardı. Açıkça para alıp satıyor. Geçmişteki tefecilerin işlerini üstleniyorlardı. Mesela; beyaz kadın ticareti genelevleri yasasıyla meşrulaştırılmıştı. Genelevlerinde açıkça kadınlar satılıyor. Üzerlerinden kazanç sağlanıyor. Vergisi verilerek kadın satışı kutsallaştırılıyordu. “Vergisi verilen kazanç kutsaldır” mantığınca yasalar, suç unsurlarını normal hale getiriyorlardı. Benim inancım asla bunlara izin vermezdi. Çünkü, benim inancımda çıkarlarıma göre yasa koymak yoktu. Hiç bir yasayı ben yapmıyordum. İnancımın yasalarını, her şeyi en iyi bilen Allah göndermişti. Allah’ın yasaları ise, adaleti öne çıkarıyor, insan haklarını gözetiyordu. Aklımda, muhakememde, kalbimde suçlu olmadığıma ilişkin bütün duygular ile moralim yerindeydi. Makalemde ise hiçbir suç unsuru yoktu. Ben inanan biri olarak dinimi anlamaya çalışmış, araştırmış, anladıklarımı yazarak insanlarla paylaşmıştım. Yazımın hiçbir yerinde, devleti karşısına alan, düşmanlık eden, iddia edildiği gibi laikliği tartışan, karşı çıkan bir kelime, cümle yoktu. Düzenin genel tavrı, biri çıkıp, ben dinime toplumdaki insanlardan daha çok sahip çıkarım diyorsa, hemen onları laikliğe aykırı hareket etmekle, düzeni yıkmakla suçluyorlardı. Aslında bu onların çelişkisi, onların güçsüzlüğüydü. Kendi yetersizlikleriydi. Hiç düşünmüyorlar mı iki buçuk sayfalık yazı mı devleti yıkacaktı? Veya birkaç kişi bir araya gelerek devleti yıkabilirler miydi? Devlet bazen kendi yasalarıyla, kendi gölgesinden korkana benziyordu.Koskoca devletin, üç beş kişiyle, birkaç sayfalık yazıyla yıkılacağına inananlar. Üç beş kişiyi veya bir yazıyı kanunlara karşı gelmekle suçlayanlar. Hem de suçlarken, sizin amacınız laikliğe karşı çıkarak devleti yıkmak olan suçlamaları ne kadar düşündürücüydü. Artık devletin zaafı mıydı? Yoksa gücü müydü? Siz düşünün. Aslında düşünseler bu tür yasalar devleti güçsüz kılıyordu. Bu tür yasaları çıkarıp insanları yargılayanlar devletin gücüne inanmıyorlardı. Veya tersine devleti bahane ederek, devleti yöneten, devletin değişik makamlarında bulunanlar kendi hırslarını yasalarla tatmin ediyorlardı. Değilse, elinde kalemi, fikirlerini yazan insanlar devleti nasıl yıkardı? Olsa olsa onların yazdıkları devleti daha iyi noktaya nasıl geleceğini, toplumun hangi dinamiklerle daha güzel daha iyi olacağını söyleyebilirlerdi. Gerçekleri yazmak, gerçekleri söylemek niye devleti yıksın ki? Devlet yıkılmazdı ama gerçekleri yazmak, gerçekleri söylemek bazı çıkar gruplarının işine gelmezdi. Şimdi siz deseniz ki, “Adalet çıkarlara göre yasa çıkarmakla olmaz. Adalet bazı çıkar gruplarını aklamakla olmaz. Adalet toplumun haklarını korumakla olur. İnsanları güvende tutmakla olur. Tefecilik yapan bankalar, beyaz kadın ticareti yapan genelevleri, yasaları var diye, normal iş mi yapmış oluyorlar?” dediğiniz anda, çıkar gruplarının tekerine çomak sokuyorsunuzdur. Paraya ihtiyaç duyanın sırtından faizle çıkar sağlayanlar. Ancak; kötü yola düşürülerek, her yönden sıkıştırılarak, güçlüler tarafından mağdur edilerek, topluma dönemeyecekler, düşürülmüş, sıkıştırılmış, güçlüler tarafından mağdur edilmiş kadınlarımız, kızlarımız genelevlerinde çalışırlar. Dünyanın neresinde olursa olsun, hangi kadın, hangi kız ben genelevinde çalışmak istiyorum diye, bir fabrikaya, bir işyerine gider gibi, genelevine giderek iş başvurusunda bulunur? Bu gerçeği polisler, savcılar, hakimler bilmiyorlar mı? Yasa çıkaran politikacılar bilmiyorlar mı? Kadın haklarını savunan fikir adamları bilmiyorlar mı? Kadın hakları diye ortalıkta bağıran medya bilmiyorlar mı? Elbette biliyorlar. Ama gerçeği yazmak, gerçeğin üzerine gitmek işlerine gelmiyor. Bütün bunların arkasında korkunç bir çıkar dünyası, devletten daha güçlü olarak kendi egemenliğini sürdürüyor. Bu çıkar dünyası beyaz kadın ticareti ve tefeciliktir. Bankalar tefeciliğin yasallaştırılmış şeklidir. Yeni düzen budur. Eğlence merkezlerinin bir çoğu, genelevleri ve benzeri bir çok kuruluş beyaz kadın ticaretinin yasallaştırılmış şeklidir. Yine aklım insanlık adına dövünmeye başladı. Hâlbuki benim mahkeme gibi önemli bir derdim vardı. Hakimlerin karşısındaydım. Bense neler düşünüyordum.

Mahkeme sıradan işlemlerle başladı. Kimlik tespitleri, “Emniyetteki ifadene ne diyorsun? Savcıdaki ifadene ne diyorsun? Sorgu hakiminde verdiğin ifadeye ne diyorsun?”. Hepsini kabul ettik.

Hakim beni ayağa kaldırdı ve sordu “İktibas dergisinin Eylül ayı 105. sayısındaki “Yolumuzdaki Esaslar” yazısında, devletin laik düzenine karşı çıktığın hakkında suçlama var. Ne diyorsun?”

“Efendim yazımda, inandığım dinin tanımını, temellerini yazdım. Yazarken ve yazının içeriğinde, laikliğe karşı çıkmak gibi bir amaç gütmedim. Yazım din kelimesi üzerine bir inceleme, araştırma sonucunda ulaştığım bilgilerin özetinden ibarettir. Dinin tanımı üzerinde durulduktan sonra, dini oluşturan temelleri irdeledim. İslam’a inanan biri olarak yapmış olduğum bu çalışma iddia edilen suçlamaların dışındadır. Bana yazım hakkında bilirkişinin raporunun kopyası getirildi. Okudum. Bilirkişiye katılmıyorum. Bilirkişi makaleme ön yargılı yaklaşmıştır. Yazım nedeniyle bana yönlendirilen suçlamalar zorlamalı, yoruma açık suçlamalardır”

Hakim Ercüment Özkan’a sordu. Onun da konuşması kısa ve netti. Sonra Av. Ömer Bey’e sordu. Ömer Bey “Efendim, yapılan suçlamaları ret ediyoruz. Kanaatimiz odur ki, yazıda suç unsuru oluşturacak hiçbir şey yok. Biz zaten önceki bilirkişiye itiraz ederek, mahkemenin yeniden bilirkişi atamasını istedik. Ancak mahkeme dosyasını dün inceledim. Henüz bilirkişinin raporu gelmemiş. Sizin de takdir edeceğiniz gibi, müvekkilim Mehmet Çoban’ın yazdığı makalede laiklik esaslarını direkt hedef almış hiçbir kelime ve cümle yoktur. Savcının kararına esas olan bilirkişinin ifadeleri sadece yorumdur. Ortada açık seçik hiçbir suç unsuru yoktur. O nedenle müvekkilimin haksız olarak tutuklu kalmasına itiraz ediyor, Yüce mahkemenizden tahliyesini, yargılamanın tutuksuz devam etmesini talep ediyorum”.

Dava tamamen yazı üzerine dönmüştü. Emniyet ifadeleri dikkate alınmamıştı. Kısa süren mahkemede hakim, bilirkişi raporunun beklenmesine, tutukluğumun devamına karar vererek, mahkemeyi şubat ayına attı. Yani bir ay sonraya. Mahkeme ummadığım şekilde bitmişti. Hem kısa sürmüş hem de tahliye olmamıştım. Gerçi avukat söylemişti. Dosyaya yeni bir delil girmemişse, hakimler tahliye etmezler. Beklenen dosya bilirkişi raporuydu.

Beni tekrar nezarete indirdiler. Askerlerden birisi “Avukat cezaevine gelip bilgi verecekmiş” dedi. “Ne zaman?”. “Bilmiyorum. Bize böyle bir bilgi geldi. Belki bugün belki yarın gelir”.

On dakika kadar bekledikten sonra cezaevine dönmek için ringe bindirildim. Benden başka kimse yoktu. Sanıyorum diğer mahkûmların yargılamaları devam ediyordu. Zaten onlar başka yere gitmişlerdi. Tek başıma cezaevine döndüm. Gardiyanlar “Hocam geçmiş olsun. Tahliye mi?” dediler. “Hayır, bir ay atıldı”. “Hayırlısı”. Koğuşa geldiğimde arkadaşlar “Gidiyor musun?” dediler. “Hayır” dedim. “Bilirkişi raporu gelmemiş. Bir ay daha buradayım. Bana katlanacaksınız” dedim. “Yok ya. Üzüldük bak. Biz senin kesinlikle tahliye olacağını düşünüyorduk”. “Bu sefer çıkmadım”. O gün sohbetimizin ana konusu mahkemeydi. Ertesi günü avukat geldi. Bilirkişi raporu gelmediği için tahliye vermediler. Değişik konulardan söz ettik. Bilirkişiyi hızlandırmak için girişimlerde bulunacaklarını söyledi. Ben “Bilirkişi raporu dosyaya girince, tahliye talebi yapsan, mahkeme olmadan karar verirler mi?” dedim. “Hayır” cevabını aldım. “Zaten süre az” dedi. “Peki sen yazsan, ne olur?” dedim. “Bir şey olmaz” dedi. “Ama yine de yazıp koyayım. Ne olur ne olmaz” diye de ilave etmeyi ihmal etmedi. Dilekçe vermenin gereksizliğine inanan avukat dilekçeyi mahkemeye belki verdi belki vermedi. Belki sırf beni teselli için vereceğim demişti. İnsanın bir şeyi yapması için önce inanması gerekiyordu. Halbuki avukat dilekçe vermenin bir anlam ifade etmeyeceğine inanıyordu.

Aslında insanın moralini bozan şey tahliye olmayışımız değildi. Neredeyse bütün herkesin, tahliye olacağım şeklindeki yönlendirmeleriydi. Hemen herkes “Senin davanda bir şey yok. Sen boş yere tutuklusun. Hemen çıkarsın. İlk mahkemede kesin çıkarsın.” telkinleriydi. Hani insana, “Ya belli olmaz. Siyasi davalar bunlar, suçlu olsan da olmasan da ceza alabilirsin. Siyasi davalarda adalet arama. Onun için hazırlıklı ol!” deseler. İnsan tahliye olma hayali kurmaz. En çok üzüldüğüm şey, içeride bizim böyle şartlandırılmamızın yanında, dışarıda eşimin, ailemin, arkadaş çevremin de aynı şekilde umutlandırılmasıydı. Asıl hayal kırıklığı onlar tarafında yaşanıyordu. Nitekim sonradan gelen mektuptan öğreniyorum ki, arkadaşlar özellikle beni götürmek için arabayla gelmişler. Birlikte, tahliye edileceğime kesin olarak inanmışlar, inandırılmışlar. Ben tahliye olmayınca büyük bir hayal kırıklığı ile geri dönmüşler. Bunu duyunca ne kadar çok üzülmüştüm. Her umut gerçekler üzerine edinilirse gerçekçi olur. Ancak gerçekler üzerine edinilmeyen umutlar insanları hayal kırıklığına uğratır. İlk mahkememdeki tahliye düşleri, benim, ailem, arkadaşlarım için büyük bir hayal kırıklığı olmuştu. Çünkü hemen herkese kesin çıkar garantisi vermişlerdi.

HASAN

Gözleri ateş gibi. O kadar çok sempatik ki sormayın. İnsan Hasan’ı görünce şaşkınlık içinde kalıyor. Bir insan ancak bu kadar pozitif olabilir. Suçunu duyunca hayretler içinde kaldım. Şahit olarak geldiği mahkemede tutuklanmış.
Hasan fıkralarda anlatılan inatçı Lazlardan biri. İnadı onu cezaeviyle tanıştırıyor. Hikâye basit. Bazı Müslüman gençler yazı yazdıkları, pankart astıkları gerekçesiyle polisçe yakalanarak mahkemeye çıkarılmışlar. Hâlbuki çocuklar yapmamış. Şahit olarak da Hasan’ı göstermişler. Sözü edilen gün Hasan’ın evinde çalışmışlar; geç vakitlere dek. Ivır zıvır işler işte; tadilat. Hasan mahkemeye şalvarla, yakasız gömlekle, üzerinde bir hırka ve takke ile gelmiş. Adamın giydiği kıyafet bu. İnsan şaşırıyor, Ankara’da böyle insanlar var mı diye? Var işte. Köylerinden şehre gelmişler. Kenar mahallelerde bahçeli evler yapmışlar. Hala köy yaşantısını devam ettiriyorlar. Böyle insanlar o kadar çok ki. Köylerindeki gibi giyiniyorlar. Köy hayatını yaşıyorlar. Bizim köylerimizin çoğunluğu dini bütün insanlardan oluşur. Din hakkında fazla bilgileri olmasa da, dine karşı hassasiyetleri çoktur. Aralarında, giydikleri kıyafetin İslami olduğuna inananlar vardır. Bizim Hasan da Karadeniz’den Ankara’ya gelip yerleşmiş.

Mahkemede hakim, şalvarına, yakasız gömleğine takılır: “Hasan bu kıyafetler ne? Bizim gibi niye giyinmiyorsun?”. Hasan fazla mahkeme görmüş insan değil ki. Heyecandan “Ben kâfir kıyafeti giymem.” demiş. Herkeste bir şaşkınlık. Hakim hayretle “Oğlum ne demek bu? Senin kıyafetin Müslüman kıyafeti de, bizim kıyafetimiz kâfir kıyafeti mi?”. Hasan “Evet!” deyiverir. Hakim insaflı davranır. Hasan’ın cahilliğinden ne söylediğini bilmediğini hesap eder. “Oğlum, kıyafetin dini olur mu?”. Hasan işin farkında değil ki. Ne İslami bilgisi ne toplumsal kültürü fazla değil. Köyünde hocalarının öğrettikleriyle hareket ediyor. “Elbette Hakim Bey, kıyafetin dini olur”. Böylece başlayan yumuşak girizgâh, Hasan’ın inadıyla aşırılığa kaçar. Hakim Hasan’ı tutuklar. Hasan daha hangi suçtan tutuklandığını bilmez. Hasan’a soruyoruz: “Hasan başka konu var mı?”. Diyor: “Vallahi yok”. “Hani sen daha aşırı şeyler söylemiş olabilir misin?”. “Hayır” diyor. İşin garibi çocuklar serbest bırakılmış. Hasan şahit olarak geldiği mahkemeden elleri kelepçelenerek içeri girmiş. Bütün arkadaşlar Hasan’ın hikâyesini dinledikçe gülmekten kırılıyorduk. Anlatışı o kadar komikti ki. Hepimiz Hasan’ın tutuklanması konusunda şöyle bir karara vardık. Herhalde hakim Hasan’ı hakimlerin kıyafetlerine kâfir kıyafeti dediği için ders vermek istemiştir.

Hasan’ın gelişinden itibaren sohbetlerimize renk geldi. O kadar çok hikâyeler vardı ki. Anlatışındaki saflık, yalınlık, insanı büyülüyordu. Çoğu kez gülmekten kırılıyorduk. İslami bilgisi az olmasına rağmen inançlı biriydi. Her aklımıza geldiğinde teselli ediyorduk: “Merak etme mahkemeye ilk çıktığında çıkarsın. Yalnız bir şart var. Mahkemeye giderken düzgün kıyafet giy, öyle git. Hakim sana takmış. Vallahi seni bu kıyafetle asla çıkarmaz.”. “Giymem!” diye tutturmasın mı? “Ya arkadaş, köprüden geçinceye kadar işte… Giyiver. Bir de kravat tak. Ne olacak ki?”. “Ben kâfir kıyafeti giymem. Siz niye kravat taktırdıklarını biliyor musunuz? Devlet insanların iki yakasını bir araya getiremiyor. Onun için kravat taktırıyor.”. Bu sözleri o kadar saf, yalın, komik bir şekilde söylüyordu ki gülmekten kırılıyoruz. Ona “Olsun, sen çıkmak için iki yakası bir araya getirilenlerden oluver.”. Bir gün ona, “Bak!” dedim, “Sana bir hikâye anlatacağım:
Bizim memlekette bir arkadaş vardı. Karısıyla iyi bir aile hayatı kuramamış. Aralarında ciddi anlaşmazlıklar olmuş. Üstelik kadın çocuklarına bakmıyor. Adam evde yemeği, çamaşırı kendi yıkıyor. Ev işlerini kendisi yapıyor. Kadın umursamazlık içinde. Bir taraftan iş, diğer taraftan ev işleri adamı bıktırmış. ‘Böyle yaşayıp eziyet çekmektense… Evde kadın varken ev işleri yapmaktansa en iyisi ben kadını boşayayım. Bir de onu beslemeyeyim.’ demiş. ‘Belki Allah kısmet ederse, eli ayağı düzgün, çocuklarıma bakacak bir hatun bulurum.’. Adamın üç çocuğu var. Üçü de küçük. Ben tanıştığımda çocuklar baya büyüktü. Günlerce, aylarca, yıllarca düşündükten sonra artık kararını veriyor. Karısını üç defa ‘Boş ol!’ diyerek boşuyor. Evden ailesinin yanına gönderiyor. Araya aileler giriyor. Adam ‘Ben karımı boşadım. Artık eve dönemez’ diyor. ‘Ben onunla bir daha asla evlenmem. İstesem de bundan sonra olmaz. Çünkü hulle gerekir.’ diyor. Müslümanların geleneksel fıkhında, erkek üç defa boş ol diyerek karısını boşarsa, karısı bir başkasıyla evlenmeden tekrar evlenemiyor. Kadının başkasıyla evlenmesine hulle deniliyor. Kadının ailesi defalarca kadını eve kabul etmesi için uğraşsalar da adam Nuh diyor, peygamber demiyor. Baya uzun bir süre bu şekilde yaşıyorlar. Adamın üzerinde kadının nikâhı olduğu için, kadın tarafı iki de bir adamı rahatsız etmeye devam ediyor. Bu durumdan bıkan arkadaş boşanma davası açıyor.

Aslında komşuların şahitliği adamın lehinde. Ama bizim arkadaş ileriyi geriyi düşünmeden konuşanlardan biri. Mahkeme sırasında, hakim soruyor: ‘Kadın tarafı boşanmak istemiyor. Sen ne dersin diye?’. Arkadaş ‘Hakim bey, ben onu şeriata göre üç defa boş ol diyerek boşadım. Onların istememesi artık bir şey ifade etmez. Ben bunu onlara defalarca anlattım anlamadılar.’ diyor. Hakim bunu duyunca küplere biniyor. Sinirinden yerinde duramıyor. ‘Ne diyorsun be adam? Sen hangi çağda yaşıyorsun? Şeriat mı kaldı? Medeni hukuk var, sen bilmiyor musun?’ diyor. Arkadaş ‘Efendim, ben dini bütün bir insanım. Aile hukukumu şeriata göre yaparım.’ diyor. Hakimin hiddeti iyice artıyor. ‘Demek sen şeriata göre karını boşadın öyle mi? Bu mahkeme de seni medeni hukuka göre boşamıyor. Boşanma talebin ret edilmiştir. Eğer bir daha gelirsen yine boşamam. Ben burada bulunduğum sürece seni boşamam.’. Hakim şahitleri bile dinlemeden kararı veriyor. Hem de öyle bir karar veriyor ki gelecekleri bile bağlıyor. Tanıştığım sırada adam hala evliydi. Aradan 10 yıl geçmişti. Arkadaş ‘Hakim gitsin yeniden boşanma davası açacağım.’ diyordu. Ben de gülerek ‘Adam unutmuştur. Sen aç’ diyorum. Bana ‘Yok ya unutmamış. Bazen dışarıda görüyorum. Göz göze geliyoruz. Bana hiddetle bakıyor. Adamın kini dinmemiş.’.

Hasan sana bu hikâyeyi niçin anlattım anlıyor musun?”. Yüzüme baktı. “Anlıyorum. Ama işime gelmiyor.”. “Bak sana hakimin karşısında inat etmenin başına neler açacağını söylemek istedim. Senin çocukların yok mu? Ailen yok mu? İşin gücün yok mu? Lüzumsuz bir inat uğruna cezaevinde hayatını sürdürmek akıllıca mı? Allah sana akıl vermiş. Aklını kullanmak zorundasın.

Şunu unutma! Din kılıkla, kıyafetle uğraşmaz. Eskiden öğrendiklerini bir kenara bırak. Allah tesettürü emreder. Tesettür erkek ve kadının örtünmesidir. Ne ile örtündüğünü belirlemez. Nasıl örtüneceğini belirler. Onun da kuralı bellidir. İstersen ayeti göstereyim. Bak, ne diyor? ‘Örtündüğünüz zaman örtünmemiş gibi olmayın’. Önce arınızla örtünün, sonra şeklinizle örtünün. Arınızla örtünmedikçe şeklen örtünmüşsünüz bir şey ifade etmez. Toplum kadın için örtünme der. Erkek için giyinme der. Din senin neyi giydiğine bakmaz. Arınla, namusunla örtündüğüne bakar. Hadi söyle bakalım. Senin giydiğin şalvar, yakasız gömlek, başındaki takke Müslümanlığa mı ait? Peygamberin şalvar, yakasız gömlek, takke bilmezdi. Bazıları tutturmuş, köyde giydikleri kıyafetlere ‘İslami kıyafet!’ deyip çıkıyor. Düşünmüyor musunuz? Araplar nasıl giyiniyor? Görmüyor musunuz? İslami kıyafet olacak olsaydı, Arapların giydiği elbiseler olurdu. Senin şalvarını, takkeni, yakasız gömleğini Araplar giymiyor. Bir deli kuyuya taş atar, kırk akıllı çıkaramaz hesabı, aklı olmayan bir hoca ‘İslami kıyafet bu!’ demiş. Sizler de akıl etmeden, sormadan, soruşturmadan iddia edip duruyorsunuz.

Bak sana bir şey daha anlatayım. Osmanlı sultanlarından 2. Mahmut kılık kıyafet kanunu çıkararak fesi Osmanlıya getirdi. Mahmut fesi getirdiği için bazı hocalar tarafından gâvur padişah ilan edildi. Aradan yıllar geçti. Cumhuriyet geldi. Bu sefer çıkarılan kılık kıyafet kanunu ile fes kaldırıldı. Tıpkı ikinci Mahmut’u gâvur padişah ilan ettikleri gibi, bu sefer fesi kaldırdığı için Mustafa Kemal’i gâvur ilan ettiler. Şimdi söyle bakalım fesi getiren mi gâvur, kaldıran mı?”.

Hasan’ın gözleri parladı. “Ama!” dedi. “Ne aması Hasan?”. “Ama onlar İskilipli Atıf Hoca’yı astılar?”. “Bak o konuda da yanlış şeyler biliyorsun. İskilipli Atıf Hoca fes veya sarık yüzünden asılmadı. O Batılı yaşam tarzına karşı çıkan görüşler ileri sürdü. Batı’yı taklit etmenin yanlış olduğunu söyledi. Cumhuriyet Döneminde devleti kuran iradenin, Batılılaşma adı altında, toplumun değerlerini terk ederek, Batı’nın değerlerini almasına karşı çıkıyordu. Onun için Mustafa Kemal yönetimiyle ters düştü. Değilse mesele sarık, fes, şapka meselesi değildi. Cumhuriyeti kuranlar Batılılaşmadan yana idiler. İskilipli Atıf Hoca, Batı’ya, Batılılaşmaya karşıydı. Bu derin görüş ayrılığı üzerine kurulan fikirleri yüzünden Cumhuriyeti kuranlara fikir savaşı açtı. Bunun üzerine yargılandı, asıldı. Ama işin garibi ne biliyor musun? Hem Cumhuriyet yanlısı olanlar hem de Cumhuriyete karşı olanlar Atıf Hoca’nın sarığa, fese sahip çıktığı, şapka devrimini boykot ettiği için asıldığını ifade ederek işi sulandırmaya çalıştılar. Halbuki işin temelinde çok farklı şeyler vardı. Atıf Hoca ‘Madem Batı’nın her şeyini kabul edecektik, niye Kurtuluş Savaşı verdik?’ diyordu. ‘Niye milyonlarca şehit verdik?’ diye soruyordu. ‘Eğer biz Batı’nın düzenini, yasalarını, kültürünü, yaşamını alıp yaşacaksak, Kurtuluş Savaşı vermenin anlamı ortadan kalkmış olur’ diyordu. Her milletin onuruyla kendi değerlerini yaşamasını öne çıkarıyor. Onca savaşın, dökülen kanın, şehitlerin, akan gözyaşının ardından, Batılı gibi olma çabasının döneklik olduğuna inanıyordu.”.
“Hasan, sen de aklını başına topla!” dedik. On beş gün sonra Hasan mahkeme için çağrıldı. Günlerce kafasını dövmüştük. Damatlar gibi giydirdik. İstemese de kravatı taktırdık. O kadar çok farklı olmuştu ki. “Zaten davanda bir şey yok. Hakim senin sözlerinle öfkelenmiş. Sana ders vermek istemiş. Aklını başına topla. Aileni, evini, işini düşün. Sakın mahkemede densizlik etme” tembihleriyle uğurladık. Bizim Hasan o gün tahliye oldu.

Allah selamet versin. Dini bütün, samimi, yalın, ama bir o kadar da cahil biriydi. Bazen insanlar önünü ardını düşünmeden hareket ederek bir çuval inciri berbat ediyorlardı. Aslında yaptıklarının hiçbir şeye yararı yoktu. Üstelik, Allah’ın kitabından kaynaklanmamış, Hoca diye bilinen, ancak Kur’an cahili olan insanların uydurduğu hükümlere göre hayatlarını sürdürenler ne yazık ki çoktu. İnanan ve inanmayanların gerçeklerden uzak olduğu bir dönemde, inatçı tutumların ne faydası olabilirdi ki? Çoğu zaman düşünmüşümdür. Cahilce, inatlaşarak ortaya konan davranışlar kendimizden çok etrafımıza zarar veriyordu. Sanki matahmış gibi, eksik, yetersiz bilgilerimiz, düşüncelerimiz, üretimlerimiz ile neye neden karşı, neye neden taraf olduğumuzu bile bilmiyorduk.

Hasan’ı büyük bir üzüntüyle uğurladık. Çünkü biz ona çok alışmıştık. Tabi dışımızdan sevinç akıyordu. Onu uğurlarken inanıyorduk ki onun yokluğunda sohbetlerimiz yeterli tatta olmayacaktı. Eminim ki onun saf, yalın, esprili sohbetlerini çok arayacaktık. Kapıdan çıkarken, hepimize bir hüzün çökmüştü. Dışarıda buluşmak umudu, mektuplaşmak sözleri beynimde yankılanıyordu. Gece uzun süre uykum tutmadı. Hasan’ı ve Hasan gibileri düşündüm. Anadolu insanının saflığı, sıcaklığı, samimiyeti, inançlılığı ile ne kadar çoklardı. Onlara gerçek İslam’ı anlatmak gerekiyordu. Allah için işimiz o kadar çok zordu ki… Ne zaman, nasıl yapabilirdik bütün bunları? İnsanları Kur’an’la nasıl tanıştırabilirdik? İnsanların uydurdukları dinden ayırarak, Kur’an’ın anlattığı dine nasıl getirebilirdik? Müslüman olarak işimizin çok zor olduğunu biliyordum. Kalbimde umut vardı. Yılgınlık, yenilgi asla Müslüman’a yakışmazdı. O gün gelen mektuplara cevaplar yazdım. Hasan’dan aldığım ilhamla, mektuplarımda hep umudu işliyordum. Eminim ki mektuplarımı alan arkadaşlarım, umut pompalayan satırların ilhamının kimden geldiğini bilmeden büyük bir hazla okuyacaklardı. Ortada yanan soba iyice sönmeye yüz tutmuştu. Soğukluk kendini hissettirdi. Dışarıda koyu karanlık bir hava var. Kara bulutlar yine çökmüş, arada bir uzaklardan şimşekler çakıyor, ortalığı saniyelik aydınlatıyordu.

YEMEK BULAŞIK

Uzun dönem arkadaşlar bana yemek ve bulaşık yıkama konusunda el değdirmediler. Halbuki gelen yemeklerin çoğu terbiyeden geçiyor, yedikten sonra bulaşıklar yıkanıyordu. Sağ olsunlar gençler duydukları saygı nedeniyle elimizi sürdürmek istemiyorlardı. Ama bu kadar olmazdı. Benim de bir ucundan tutmam gerekiyordu. Burası ev değildi ki. Evlerimizde kadınlar, yemek, bulaşık, çamaşır işlerine bakıyorlardı. Biz de erkekler olarak para kazanıyor, evin geçiminde maddi konular bizden soruluyordu. Burası cezaevi. Her işe ortak olmalıydım. Gençlerin el değdirmemesi nedeniyle baya rahatsız olmaya başladım. Bir gün “Yemek terbiye işini ben yapacağım.” dedim. “Bulaşıklar da bana ait.”. İşin ucundan tutmalıydım. Neyse kabul ettiler. Yine de gencin birisi “Ağabey beraber yapalım” dedi. “Tamam” dedim. Mutfakta tüp başında sıramız gelsin diye beklerken, a bir de ne göreyim. Birisi yıkanmamış tavayı ateş üzerine tuttu. Dünden kalan bulaşıkları tavayı ısıtarak yaktı. Sonra içine sucuk yumurta attı kızartıyor. Allah Allah, Allah Allah. Bir yaşıma daha girdim. Dondum kaldım. İnsan hiç dünden kalan pis tavayı yıkamadan içinde yemek mi yapar? Yanımdakine “Gördün mü? Adam ne yaptı? Bulaşıklı tavada yemek yapıyor.”. “Gördüm”. Hayret! Ne insanlar var. Bu ne tembellik? İnsan yalandan da olsa suya tutup yıkamaz mı? Vakit o kadar bol ki.
Neyse yapacaklarımızı yaptık. Ben hayretler içindeyim. Sofraya oturur oturmaz. “Bugün ne gördüm biliyor musunuz?”. Herkes merakla baktı. “Ne gördün?”. “Birisi yıkanmamış pis tavayı ateş üzerinde ısıttı. İçine yumurta ve sucuk atıp yemek yaptı; hiç yıkamadan, temizlemeden.”. Birisi “Oha! Sen yeni mi görüyorsun?”. “Tabi yeni görüyorum. Ben bu yaşıma kadar bulaşıklı kaplarda yemek yapıldığını hiç görmedim.”. “Bizim Ankara’nın birkaç köyü var. Oralarda bulaşıklar hiç yıkanmaz. Oranın halkı yemek yapacakken, kapları ateşte ısıtır, içindekini yakarlar. Sonra içinde yemek pişirirler. Temizlik sağlık ne oluyor? Yanan şey daha temiz olurmuş.”. Allah! Allah! Hayret ya! Bu çağda böyle düşünen ve yaşayanlar var. Hem de Ankara’da. Doğrusu o kadar çok şaşırmıştım ki. Günlerce aklımdan çıkmadı. Gerçi dışarıda çok fazla topluluk içine girmiyor insan. Her insan kendi gibi yaşayan çevrelerin içine giriyor. İnsanların ne yaptığını fazla bilmiyoruz ki. Yaşam geleneklerimiz birbirine uyum sağlıyorsa ilişkilerimiz oluyor. Mesela ben daha Çingene sofrasında hiç yemek yemedim. Ne bileyim? Hor gördüğüm için değil. Belki fırsat olmadı. Veya bir Alevi sofrasında yemek yemedim. İçinde yaşadığımız toplum çok karışık. Her türlü insan var. Ama sanki aralarında ince bir çizgi var. Birbirlerine fazla karışık ve girişken değil. Belki ben öyleyim. Anladım ki cezaevi dışında bizler kendi hayatımızı yaşıyoruz. Yaşadığımız hayatın dışında başka hayatların varlığını düşünmüyoruz. Hani bilsek de farklı topluluklar var, farklı etnik gruplar, mezhepler, farklı insanlar var. Onların da bizim gibi yaşadığını kabul ediyoruz. Bu kabul bir bilgiye bağlı değil. Öylesine sıradan bir kabul. Dışarıya çıkınca kendimi zorlamadan değişik insanlarla görüşmeyi, tanışmayı düşündüm. Kısmet. Bulaşıkları yıkamadan pis tencere ve tavaları ateşte yakarak temizleyen toplumu düşündüm. Çok garibime gitmişti. Ama bizim de pikniklerde mangalları, ızgaraları, şişleri aynı şekilde temizlediğimiz aklıma geldi. Hayret aynı şeyi yapıyorduk. Mangal üzerine koyarak yaptığımız yemek atıklarını silerek, yeni etleri şişlere koymuyor muyduk? Izgara üzerine et dizmiyor muyduk? O insanları ayıpladığım aklıma geldi. Üzüldüm. Ayıpladığım insanlar, benim onları ayıpladığımı bilmiyorlardı. Üzüldüğümden de haberleri yoktu. Bütün döngüler kendi içimdeydi. Ben kendi içimde kendi kendime gelin güveyi olmuştum. Yani bütün mesele benim kendi fikir dünyamda, kalbimde olup bitmişti. Anladım ki insan olarak yine aceleci davranmış, kendi yaptığımız aklımıza gelmeden veya kendi yaptıklarımızı iyice düşünmeden başkalarını yargılamıştım. İçinde yaşadığımız toplumda bu kadar farklılıklar görüyoruz. Ya dünyadaki toplulukları görmüş olsaydık, kim bilir bize ters gelen nelerle karşılaşacaktık?

HÜSNÜ GİDİYOR

Bir gün Hüsnü’ye bir evrak gelmiş. Hüsnü sessiz, düşünceli. Onun halini görünce “Ne oldu? Neyin var” dedim. “Kötü haber. Beni Mamak cezaevine götürecekler.”. “Niye?”. “Bilmem ki. Herhalde tahliye olacağımı anladılar. Çünkü fazla mahkemem kalmadı. Gidişat iyi. Büyük bir ihtimalle yargılandıklarımdan ceza almayacağım. Alsam bile yattıklarım yetecek.”. “Peki niye götürüyorlar?”. “Belki orada özel ceza verecekler. Bana Mamak’ı tattıracaklar”.

Hepimiz toplanmıştık. Hüsnü’nün iri kıyım yardımcısı geldi. “Hocam ikindi oldu mu?”. Hüsnü saatine baktı. “Hayır. Vakit gelince haber vereyim.”. Ben “Sen” dedim. “Hüsnü gidince namaz kılmazsın.”. Bana bozuldu. “Niye?” diye sertçe söylendi. “Vakitleri bilmiyorsun ki? Namaz kılmak için vaktin geldiğini bilmek lazım. Hoca da gidiyor. Sen de vakitleri bilmiyorsun. Nasıl kılacaksın?”. Hüsnü yüzüme bakarak “Uğraşma adamla” dedi. Hemen Hizb-ut Tahrir üyelerinden Zeynel atıldı. “Sen merak etme, ben sana vakitleri söylerim. Sen yeter ki namaz kılacak ol.”. Hüsnü vakitleri bildirme işini Zeynel’e devrettiğini söyledi. O gün gece geç vakitlere kadar sohbet ettik. Hüsnü’nün tam olarak ne zaman gideceği belli değildi.

Birkaç gün sonra Hüsnü’nün gitme vakti geldi. Koğuş başkanı olduğu için herkesin içi buruktu. Çünkü onun koğuş başkanlığında herkes mutluydu. Doğrusu Hüsnü adil, doğru, kararlı tavırlarıyla koğuştakilerin gönlünü fethetmişti. Onun boşluğunu doldurmak çok zordu. Hüsnü’nün ayrılma konusu çıktığında koğuş başkanlığı da gündeme geldi. Ne ben ne de Hizb-ut Tahrir üyelerinden hiç kimse koğuş başkanlığını istemiyorduk. Adli mahkumlardan bir ekip çıkıp geldi. Birisi Hüsnü’nün başkanlığı sırasında yardımcıydı. Hüsnü’nün iki tane yardımcısı vardı. Koğuş başkanı kendisine istediği kadar yardımcı seçebilirdi. Onlar ”Hocam sen gittikten sonra, eğer hocalarımız istemiyorsa (bizleri kastediyordu) biz koğuş başkanlığına aday olmak istiyoruz.” dediler. Hüsnü, “Siz bilirsiniz” dedi ve bize dönerek “Siz ne diyorsunuz?”. Biz bir şey demiyorduk. “Koğuş kabul ederse bizim için önemli değil” dedik. Hüsnü’nün ayrılışından sonra ekip koğuş yönetimi için oylama istedi. Başka talipli de olmadığı için oy birliğiyle kabul edildi. Aslında koğuştakiler hocanın hatırına onları kabul etmişlerdi. Tabi bizim de kabulümüz etken oldu. Beşinci koğuştaki tutuklular sağ olsunlar hiçbir zaman bize saygısızlık göstermediler. Önemli kararlar alacakları zaman gelerek fikrimizi sordular. Biz onların yönetimine karışmadık. Ama onlar bize rağmen hiçbir şey yapmak istemediklerini hep söylediler, hissettirdiler, uyguladılar. Bu durumdan gardiyanlar, cezaevi yönetimi çok memnundu. İdamlık Fatih koğuş başkanlığı için hiç aday olmadı, talip olmadı. Ortalık sessiz sakin olsun, kimse bana karışmasın, koğuşta huzur olsun, bütün bunlar Fatih için yeterliydi.

Koğuştakiler Hüsnü’ye saygısını, sevgisini göstererek uğurladılar. Tahliye olsaydı çok sevineceklerdi. Ama tahliye olmuyordu. Mamak Askeri Cezaevi’ne gidiyordu. Hemen herkes Mamak Askeri Cezaevi’nde gidenlerin başına neler gelebileceğini biliyordu. Çünkü cezası kesinleşenler, asıl cezaevlerine gitmeden önce Ulucanlar Cezaevi’ne geliyorlar, başlarından geçeni anlatıyorlardı. Gerçi şu ana kadar benim duyduğum bir şey yoktu. Ama eskiler çok iyi biliyorlardı.

Aradan bir ay geçtikten sonra Hüsnü’den mektup aldım. Ürkütücü, önemli bir mektuptu. Mektupta başından geçenleri anlatıyordu. Tahmin ettiğimiz gibi, Hüsnü’nün tahliye olacağı anlaşılmıştı. Hüsnü zaten tahliye olduktan sonra dışarıdan yazıyordu. Hüsnü’yü Mamak Cezaevi’ne götürmüşler. Bir kafese koymuşlar. Kafese konulan tutukluları canı isteyen gelip istediği kadar dövebiliyormuş. Bu nedenle Hüsnü’yü de canı isteyen asker gelip dövmüş, işkence etmiş. Tam dört gün. Mektupta “Kafeste kaldığım dört gün dört yıl gibi geldi.” diyordu. Dört gün dört yıl gibi. Ne zor. Dayak, işkence konusu olduğunda görevlilere bir hal oluyordu. Hele askerlere daha bir hal oluyordu. Düşünceleri, inançları, siyasi görüşleri insanlara yön veriyor. Neredeyse herkes ellerine geçen fırsatı değerlendirmek için yarışa giriyor. Karşı görüş sahiplerine olmadık işkenceleri yapabiliyorlardı. Farklı düşünenler, dışarıda yapamadıklarını, içeride, cezaevinde gerçekleştiriyorlardı. Yönetimlerin izin vermesi, siyasi bakış açılarının onlara fırsat vermesi, bir de desteklemesi işi çığırından çıkarıyordu. Sıkıyönetim mahkemeleri zaten askeri mahkemeler. Askeri cezaevlerinden gelenlerin işkence görüp görmedikleri onların dikkatini çekmiyordu. Zaten sıkıyönetim mahkemeleri tamamen askerlerden oluşuyordu. Avrupa’nın bastırmasıyla Devlet Güvenlik Mahkemeleri kuruldu. Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nde hakim olarak iki asker, bir sivil bulunuyordu. Herkes olan biteni biliyordu; savcılar, hakimler, polisler, muayene için götürülen doktorlar. Tutuklular da işi biliyorlardı. Poliste, işkencelerde, savcılıklarda verilen neredeyse bütün ifadeler ret ediliyor, işkence altında alınmıştır deniliyordu. Tutuklular yargılanırken böyle demesine rağmen, ne savcı ne de hakimler bunun bir suç duyurusu olduğu yargısına vararak soruşturma açmıyorlardı. Zaten soruşturma açılsa ne olacaktı ki? Açılan işkence davalarının çoğu ret ediliyordu. Hele ihtilâl dönemi arkası bırakın açılan davaların ret edilmesi, dava açmak bile cesaret isteyen bir işti.

Hüsnü dört gün kafeste kaldıktan sonra mahkemeye çıkarılmış. Yani bizden ayrılışının arkasından on beş gün sonra mahkemeye çıkmış, tahliye olmuş. Mahkemeye askerlerin koltuğunda güçsüz, dermansız, hasta olarak gelmiş. Çıktıktan sonra hastanede tedavi görmüş. İyi olunca arkadaşlarına, “aralarında ben de varım” mektupla olanları bildiriyor. Anlaşılan o ki askeri yönetim, askeri mahkemeler, Hüsnü’ye yasal yollardan bir şey yapamayacaklarını anlayınca, Mamak’a aldırıp işkence yaparak intikam almış oluyorlar.

İnsan televizyonların karşısına çıkarak insanlık, sevgi, saygı sözü söyleyenlerin perde gerisinde neler yaptıklarını görünce, duyunca, bilince yaşadığı zamanın modern olduğuna inanamıyor. Sanki tarihi bir film seyrediyormuş gibi. Sanki yaşanılanlar Ortaçağ karanlığındaki zindanların hortlamış hali gibiydi. Zaman içinde insanların hafızasına kaydedilen bu anılar geçer miydi? İnsanların yaşadıkları, insana ülkesini, askerini, mahkemelerini sevdirebilir miydi? Bütün bunları yaşayanlar, görenler devletine güvenebilir miydi? Polislere, savcılara, hakimlere, yasalara saygı duyabilir miydi? Hele bütün bunları bilip de, darbeci yönetimlere yağ çeken, politikacılara, aydın geçinen fikir adamlarına, yazarlara, çizerlere güvenebilir miydi? Onları sevebilir miydi? Onların nasıl ikiyüzlü, riyakar, kendi çıkarları için davrandığını görenler, onların ifade ettiği insanlık söylemlerine inanabilir miydi? Dışarıda vatan millet Sakarya hesabında atılan nutukların gerçeği ifade etmediğini, yaşayarak, duyarak, görerek anlayanların kafalarında neler olabilirdi? Yücelttiği, devlet, millet olguları yıkılmış, peri perişan halde yerlerde sürünmeyecek miydi? Mesela ben cezaevinden çıktıktan sonra, asla siyasilerin, askerlerin, hukukçuların söylediklerine inanmadım. Askerin düdüğünü duyunca dillerini kesen, hukukçuların, bürokratların, yargı üyelerinin. Askerlerden oluşmuş bir çete tarafından devlet ele geçirilirken susanların. Adalete uygunluğu tartışılmaz mıydı? Kaç savcı, kaç hakim, darbecilere “Siz ne yapıyorsunuz? Bu ülkenin savcıları, hakimleri var” diyebildi? Şimdi ben onların yasaları savunduğuna, koruduğuna nasıl inanırdım? Yaşamımda üç ihtilâl devri gördüm. 1960 yılında çocuktum. Genç subaylar ihtilâl yapmışlardı. Eli silahlı çete, Meclis’in %90’ına hakim bir iktidarı devirmişler. Bütün yasaları çiğnemişlerdi. Hiçbir savcı, yargıç onların yaptıklarına karşı durmamıştı. Aksine onların emrinde, onlara karşı olanları yargılamışlardı. Yine 1971 muhtırasında aynı şeyler olmuştu. 12 Eylül 1980 belki de önceki ihtilâllerden daha kanlıydı. Tutuklanarak Askeri cezaevlerine konmuş bütün insanlar düşman ilan edilerek, insanlık dışı her türlü işkenceye tabi tutulmuşlardı. Savcılar, hakimler bilmiyorlar mıydı? Yüksek yargı üyeleri bilmiyorlar mıydı? Hemen herkes, başına geleceklerden korkuyor, eli silah tutan çetelerin emrine giriyorlardı. Savcılardan, yargıçlardan, aydınlardan bu gidişe dur diyen çıkmıyordu. Ülkenin güya özgürlüklerinin savunucusu gazeteler, mangal yüreklerini bir kenara bırakmış, el birlik etmişçesine darbe yapan çeteyi alkışlıyorlardı. Hiç kimse çeteye durun demiyordu. Sanki bir bakıma “dur dersek, neler oluyor dersek, bildiğimiz şeyler başımıza gelir” diye düşünüyorlardı.
Devletin hukukça çağ atladığına inanan çağdaş cumhuriyetin hakimleri, savcıları niçin sus pustu? Ülkenin çağdaş, modern, insanlıkçı aydınları, fikir adamları, niçin sus puslardı? Okullarda öğretmenler Ortaçağdaki baskıları, fikirler üzerine yapılanları anlatanlar, hatta Abdülhamit’e yaptıkları için “Kızıl Sultan” diyenler, yaşadıkları hayattaki olanlara niçin bir şey demiyorlardı? Ankara Emniyeti’nin beşinci katında, mahkemeye çıkarılacağım gün hücreden demir parmaklık arkasındaki salona alınmıştım. İfadesi bitenler oradaydılar. Ben de onlara katılmıştım. Orada Ercüment Özkan’ın tanıdığı biri geldi. Solcu fikir adamlarının ileri gelenlerinden biriymiş. Ercüment ona bir şeyler sordu. Birden adamın eli ayağı titremeye başladı. “Aman arkadaş, yaşadığım öyle şeyler var ki asla anlatamam. Karşımızda insan yok! İnsan yok! Bunların insanlıkla ilgisi olmadıklarına inanıyorum.” diyordu. Asla konuşmak istemediğini, bir daha aynı şeyleri ne kendisine ne de ailesine yaşatmak istemediğini söylüyordu. Hüsnü’ye dört gün kafeste işkence eden subay, astsubay ve askerlerin vicdanı rahat mıydı? Çoğu zaman onu düşünmüşümdür. İnsan insana nasıl işkence edebilir? Eline fırsat geçirenlerin yaptıkları işkenceler onların rüyalarına girmez mi? Onları rahatsız etmez mi? Eğer cevap hayırsa, gerçekten insanlık bitmiş demektir. İnsan olan hiç biri, yaptıklarından dolayı vicdan azabı çekmeden duramaz. Ben günümüzde çokça söylenen: “Ya işte zamanın şartlarında ne gerekiyorsa yaptık. O zaman öyleydi. Ne yapalım?” sözlerini asla insanca bulmadım, bulmuyorum. Bu sözler arkasına sığınılan, sığdırılan her şey insanlık dışıdır. İnsanlığa yakışmayan şeylerdir. Cumhuriyetin ilk dönemlerinde İstiklal Mahkemelerinin yargılamaları, binlerce insanın asılması, zamanın şartları bahane edilerek normal görülemez. Baskı ve zulme yönelik yapılanlar asla, “zamanın şartları bahane edilerek” normal görülemez. İnsan her zaman insan olmalıdır. İnsanın insanca davranışı hiçbir zaman değişmemelidir. Eğer biz insanlar için, “İnsanlar bazen insanca davranmanın dışına çıkabilir” dersek, o zaman insanı, insanca tarif etmemişiz demektir. İnsan her şeyden önce aklı, kalbi, vicdanı olandır. İnsanı hayvanlardan ayıran özellik, aklı, kalbi, vicdanı değil midir? Eğer bir insan, aklını, kalbini, vicdanını kaybetmişse insan olarak kalabilir mi? Veya bir insan “Şimdiki zaman insanlık dışı davranma zamanıdır. Şimdi insanlık dışı, canavarca davranır sonra insan olurum.” diyebilir mi? Diyelim ki, askerler emir komuta zinciri içinde, komutanlarının emrini yerine getirerek mahkumları dövüyor, işkence ediyorlardı. Onlar akşam evlerine gitmiyorlardı. Ya subaylar, işkenceci polisler? Evlerine gidip, karılarının, çocuklarının, annelerinin, babalarının karşılarına hangi yüzle çıkabiliyorlardı? Hangi yüzle kadınlarının, çocuklarının yanında insan olduklarını vurgulayabiliyorlardı? Bunları hiçbir zaman algılayamadım, anlayamadım. Zaten anlamam imkansızdı. İnsanca değerler içine bunları asla yerleştiremedim.
Sanıyorum ihtilâller insanları zıvanadan çıkarıyordu. Güçsüz aciz insanlar ellerine fırsat geçirince devleşiyor, insanlıktan çıkıyor, her türlü insanlık dışı eylemleri gerçekleştirebiliyordu. Bütün bunlar aklıma gelince Allah’a yönelip sürekli dua ettim. Ne olur Yarabbi! Her ne olursa olsun bana aklımı, kalbimi, vicdanımı unutturma… Her ne olursa olsun bana insanlığımı unutturma.

KOĞUŞTA CEZALANDIRMA

Yeni mahkumlar gelmişti. Koğuşun yeni başkanı gelenlerin evraklarını elden geçiriyor, onlara sorular soruyordu. Sonra koğuşta yatacakları yerleri belirliyordu. Birine “Sen yanımda kal!” dedi. Otuz beş yaşlarında, orta boylu, sarışın, biraz kilolu biriydi. Yüzünde sempatik bir tavır vardı. Başkan yanımıza geldi: “Gece yarısından sonra karşılama töreni yapacağız. Sizce mahsuru var mı?”. “Nasıl bir karşılama?”. “Gelenlerden birisi beş yaşındaki öz oğlunun ırzına geçmiş. Sonra hastanelik edinceye kadar dövmüş. Böyle bir terbiyesizlik asla cezasız kalmaz. Bu koğuşta asla böyle oğlancı olanlara fırsat vermeyiz. Bizim ciddi olduğumuzu anlaması için ona gözdağı vereceğiz. Hocam bizim gördüğümüz o kadar çok şey var ki. Böyle deyyuslar cezaevinde de aynı şeyi yapmaya kalkarlar. Yatakta, tuvalette fırsatını yakaladıkları zaman bazılarının ırzına geçerler. Koğuştakilerin neredeyse üçte biri çocuk ıslah evlerinden gelmiştir. Çocuk ıslah evinden gelenlerin içlerinde ne yazık ki ırzına geçilmiş, alıştırılmış olanlar vardır. Yine bazıları, aileleri tarafından sahip çıkılmamış. Cezaevinde parasız pulsuzdur. Bu türler onları bulurlar. Para karşılığı ırzına geçerler. Yani oğlancılık yaparlar. Puştluk yaparlar. Bunlara razı olamayız. Asla da izin vermeyiz.”. “Peki cezaevi yönetimi ne der?”. “Hocam onlar bilir böyle şeyleri. Hiçbir şey demezler. Hani işlerine de gelir.”.

Gece yarısına kadar karşılama töreni yapılacak tutuklu hiçbir şeyden habersiz başkanın yanında oturuyordu. Başkan onunla konuşuyor, çay ısmarlıyordu. Garibim başına geleceği bir bilse. Kim bilir ne düşünüyordur? “Ne güzel yere düştüm. Başkan harika bir insan. Beni de çok sevdi. Bak herkesi gönderdi. Beni özel misafir etti” diyordur içinden.

Zaman gelmişti. Başkan “Arkadaşlar karşılama törenimiz var. Kimse karışmasın. Herkes işine baksın.”. Yardımcılardan biri koğuş kapısını yumrukladı. Pencerelerden bir gardiyan seslendi: “Ne var?”. “Koğuşumuzda karşılama töreni var.”. Gardiyan “Tamam” dedi gitti. Hayret! Başkanın dediği gibi, onlar da biliyorlardı işi. Başkan, tutukluyu mutfak tarafına götürdü. Sonra yaklaşık on kişi koğuştan mutfak tarafına geçti. Kapıyı kapadılar. Kapının koğuş tarafında da üç kişi nöbetçi oldu.

Biraz sonra bağırtılar gelmeye başladı. Adamı dövüyorlardı. Hem de ne dövme? Sesler ortalığı çınlatıyordu. “Ulan namussuz. Ulan pezevenk. Ulan ibne. İnsan kendi öz oğlunun ırzına geçer mi? Ne biçim insansın sen? Eğer burada da böyle bir işe girişirsen yemin olsun senin erkekliğini keseriz. Seni hadım yaparız. Bütün koğuşu da üstünden geçiririz. Söyle ulan yapacak mısın?”. Adam bağırıyordu “Vallahi yapmadım. Çocuğumun ırzına geçmedim. İftira ediyorlar. Yalan söylüyorlar. Ben böyle bir insan değilim.”. İki saate yakın dövdüler. Sonra adamı kollarından tutup içeri getirdiler. Yatağa yatırdılar. Adam sabah sayımında yataktan kalkamamıştı. Gardiyanlar ne oldu diye sormadı? Bizse böyle bir uygulamaya karışmak istemiyorduk. Mahkumların uygulamasına bir şey diyemiyorduk. Gerçekten suç iğrençti. Tabi doğruysa. Ama bir şey var ki koğuş damatları karşılıyor. Cezaevine gelen hırsızlar, koğuşta yapmaması için uyarılıyor. Herkese normal davranılıyordu. Bildik cezaevi kavgaları olmuyordu. Bu dayak faslı hariç, özellikle beşinci koğuşumuzda huzur ve sakinlik hakimdi. Onun da nedenini başkan açıklamıştı.

Ertesi günü sayımdan sonra başkan koğuşa “Bu adama dikkat edin. Onunla sıkı fıkı olmayın. Olanı görürsem karışmam.” diye uyarılarını yapmıştı. Bir hafta sonra adam tahliye oldu. Sonradan duyduk ki adam suçsuzmuş. Karısı iftara atmış. Adam daha mahkemeye çıkmadan avukatlarının itirazı ile dışarı çıkmış. Bu bilgiler gardiyanlardan geliyordu: “Adamı boşu boşuna dövdünüz. Adam suçsuzmuş.”. Bunu duyunca çok üzüldüm. Kız kaçıran damat adaylarının karşılama törenleri iyiydi. Ama verilen ceza hiç iyi değildi. Koğuş yönetimi, savcı, hakim olmuş cezayı kesmişti. Adamın avukatı yoktu. Yargılama haksızdı. Halbuki koğuş yönetiminin elinde hiç bir delil yoktu. Dosyasını bile görmemişti. Tutuklama kağıdında yazılı suç unsuruna göre hareket edilmişti. Halbuki her tutuklu suçlu değildi ki. Çoğu daha mahkemeye çıkarılmadan itiraz yoluyla çıkıyordu. Kimi ilk mahkemede salınıyordu. Kimi de yargılamalardan sonra beraat ederek bütün suçlardan aklanıyordu. Hatta öyleleri vardı ki mahkemeler ceza kesiyor. Yargıtay bozuyor. Tekrar mahkeme karar veriyor. Sonuçta Yüksek Ceza Kurulu nihai kararı vererek suçsuz buluyordu. Bütün bunlar önümüzde duruyorken, biz nasıl ceza kesebilirdik? Nasıl koğuşun böyle cezalandırmasına ses çıkarmazdık? Karşı çıkmamakla çok büyük hata ettiğimi anladım. Aklıma geldikçe içim sızlıyor. Adamdan özür bile dileyememiştik. Bir hak üzerimizde kaldı. Bizim inancımız haklıya haklı, haksıza haksız demeyi emretmiyor muydu? İnancımız haklının yanında, haksızın karşısında olmayı emretmiyor muydu? Bırakın mevcut yasaları, inandığımız dinin kuralları bir suç kesinleşmeden asla cezalandırılamaz demiyor muydu? Hayret! Güya ben inançlarım adına gelmiştim. Hüsnü hocanın yokluğunda çuvallamıştık. Çok düşündüm hoca olsaydı bu ceza uygulanır mıydı diye? Bir kul hakkı üzerimizde kaldı. Ses çıkarmayarak ortak olduğumuz suç ortada kaldı. İhtilal mantığıyla hareket edenlerden hiçbir farkımız kalmamıştı. Kınadığımız, eleştirdiğimiz, hatta yargıladığımız ihtilâlcilerden, onların yardımcılarından hiç farkımız yoktu. Ben nasıl insandım? Yazıklar olsun! Suçu kesinleşmeden ceza kesenlere! İşte onlardan biri bendim. Onlardan bazıları bizdik. Başkana duygularımı anlattım. Hata ettiğimizi söyledim. Bunun vebalini nasıl ödeyeceğimizi sordum. Artık böyle bir karşılama törenini yapmamak gerektiğini düşündük.

Kavgasını verdiğimiz; adaletli olma, ilkeli olma, ideallere göre hareket etme anlayışımızla ilgili sınavı başarısız geçmişti.

HAKEM OLDUM

Arkadaşlar voleybol oynayacaklardı. Takım kuruldu. Benim de oynamamı istiyorlardı. Ancak ben istemiyordum. Oyunda çok başarılı değildim. Hele takımla oynanacak oyunlarda arkadaşlara katkıda bulunma yerine aksine köstek olurdum. Ret ettim. Zeynel “O zaman hakem ol” dedi. “Tamam, bak hakemliği iyi yaparım.”.
Hava spor yapmaya o kadar müsaitti ki. Mükemmel bir hava vardı. İkili voleybol oyunlarında başarılı biri Zeynel’in kurduğu takımın karşısındaydı. Cezaevinde insanlar kurallı oynamıyorlar. Adam servis atıyor çizgiye basıyor. Ben hemen düdük çalıyorum. Servis karşıya geçiyor. Onlar servis atıyor ben düdük çalıyorum servis karşıya geçiyor. Bu birkaç kez tekrar etti. Bir türlü oyun başlamamıştı. Dokuzuncu düdüğü çaldığımda. Patladılar. “Eeeee… Bize oyun oynatmayacak mısın? Bu ne biçim hakemlik?”. “Arkadaşlar servis atarken ayaklarınız çizgiye değiyor. Bu fauldür. Kuralları ben mi size hatırlatacağım?”. “Servis atarken ayaklar çizgiye değse ne olur? Burası cezaevi.”. “Madem burası cezaevi, kurallar uygulanmayacak, beni niye hakem yaptınız? O zaman bırakıyorum.”. “Hayır” dediler. “Sen hakemsin.”. “O zaman kurallara uyun.”. Voleybol maçı enteresan devam etti. Maç bitinceye kadar, onlar kuralsız oynamaya çalıştı, ben kurallı oynatmaya çalıştım. Güzel günün, güzel yorgunluğuyla akşamı etmiştik. Tatlı bir yorgunluk, hayatımızın bir gününün daha bittiğini bize fısıldıyordu. Akşam yemeğinden sonra çayımızı içerken bildik sohbetimiz devam ediyordu. Saat 22.00 gibi İpek Yolu başladı. İpek Yolu dizisini çok severdim. Dikkatle dinlemek için yatağıma uzandım. Başımı yastığa koyarak seyretmeye başladım. Yorgunluğun getirdiği mahmurlukla uyuyup kalmışım. Tabi ipek Yolu devam ediyor.

Bir müzik beni alıp götürüyor, coşkun yaylalardan geçiyorum. Hafif bir esinti yüzüme çarpıyor. Aşağılardan akan suyun sesleri geliyor. Kuş sesleri, hayvan sesleri doğayı canlandırıyordu. Uçsuz bucaksız çiçek tarlaları önümde uzanıyordu. Bir el bana uzanıyor. Eli uzatanın yüzünü görmüyorum. Sihirli bir akım beni doğanın uçsuz bucaksız uzaklarına çağırıyor. İçimde umut, kalbimde heyecan, yürüyorum. Dağlar etrafımda yükselirken ben yamaçlarında geziniyorum. Kafamın içinde özgün bir müzik geziniyor. Tepemdeki güneş ışıklarıyla beni selamlıyor. Hayatımı saran duyguları anlatamam. Sanki her şeyin üstünden gelebileceğime olan inancım doruk noktada. Sanki isteseydim uçabilirdim. Evet, evet uçabilirdim. Ellerimi kaldırıyorum. A gerçekten uçuyorum! Çiçek tarlalarının üzerinden süzülerek gidiyorum. Aman Allah’ım ne güzel!

“Ağabey!, Ağabey!”. Biri tenime baskı yapıyor. Eliyle dürtüyor. Rüya görüyormuşum. Hizb-ut Tahrirli gençlerden biri, “Ağabey yeni çay demledik içecek misin?”. “Tamam geliyorum.”. Kalktım ellerimi yüzümü yıkadım. Çay içmek için arkadaşların yanına oturdum. Beni uyandırana “Uyandırdın da iyi mi oldu? İpek Yolu’nun müziği bana öyle rüyalar gördürdü ki sormayın. Seyrederken uyumuşum. Ama müzik beynime işlemiş. Müziğin fonunda ben müthiş bir rüya görüyordum. Sen rüyamın içine ettin.”. Arkadaşlar gülüştüler. Biri “Çayı içince git yine yat. Bak program bitmedi. Belki kaldığın yerden devam edersin.”. “Ha öyledir. Geçti Bor’un pazarı sür eşeğini Niğde’ye.”. Kahkahalar yükseldi.

HÜSEYİN

Bakışları karizmalı, otuz yaşlarında, yakışıklı. Kendinden emin oturuyor, kalkıyor, konuşuyor, kimseyle yüz göz olmuyordu. Beşinci koğuşa geldiği günden itibaren bizden farklı olduğunu vurgularcasına yalnızdı. Gereksiz hiçbir hareketi yoktu. Lüzumsuz konuşmuyor, ciddiyetinden hiç ödün vermiyordu. Bütün bunları bilerek yapmıyordu. Kişiliği, tavrı, tarzı böyleydi. Yapay hiçbir yanı yoktu. Geldiğinden itibaren gözlerim farkında olmadan üzerindeydi. Onu bahçede oturmuş voleybol maçı izlerken gördüm. Yanına giderek “Selam yanına oturabilir miyim?”. “Tabi buyur” dedi. “Adın ne?”. “Hüseyin”. “Tanışmakta mahsur var mı?”. Yüzüme baktı. “Niye olsun ki? Memnun olurum.”. Lafları uzatmadan kısa, net konuşuyordu.
Oradan buradan sohbetlerimizle sıkça buluşur olduk. Birkaç gün sonra kendi memleketlerine yakın biriyle arkadaşlık kurdu. Onlarla yemek yerken, sohbet ederken görüyordum. “Baya arkadaş edinmeye başladın”. “Evet. Burası zor. İnsan dikkat etmeli.”. “Bak kaç gün oldu, sana niye buraya düştüğünü sormadım. Sorsam ayıp olur mu?”. “Hayır”. “Ben fikir suçlusuyum. Bir makalemden dolayı yargılanıyorum. Senin suçun ne?”. “Cinayet”. ”Adam mı öldürdün?”. “Evet”. “Niçin?”. “Kan davası”. “Nasıl oldu?”. “Hiç sorma… Uzun hikaye”. “Vaktimiz bol dinlerim”.

“Babamı vurdular. Vuran taraf güçlüydü. Bir sürü yalancı şahit buldular. Mahkemede üstün çıktılar. Güya babam onların üzerine yürümüş. Onları suça azmettirmiş. Paralarıyla, güçleriyle, çevreleriyle küçük bir ceza aldı babamı vuran. Hani gerçekten cezasını çekse neyse. Bizim elimiz kolumuz cezaevlerine kadar uzanıp adamı öldürtemez ki. Ama onlar yapabilirler. Her yerde kendilerine uşaklık edecek birini bulurlar. Onun için insan içine fazla karışmıyorum. Hep dikkatli davranıyorum. Belli olmaz ki. Siz fikir suçlususunuz. Onun için seninle konuşuyorum. Değilse öyle kolay kolay konuşmam. Çünkü her an karşı tarafın tetikçisi karşıma çıkabilir. Önce arkadaş olarak yaklaşır. Sonra tenha bir yerde kıstırır. Kim vurduğa gidersin. Herkes arkadaşın olarak bildiği için ondan şüphelenmez. Üstelik o da güya katilimi aramam için çaba sarf eder. Okumayı çok severim. Elime fırsat geçtikçe kitap okurum. Romanlara hikayelere konu olmuş çok olay var. Bunlar başımıza gelmez dediğimiz anda ansızın geliveriyor.
Babamı vuran küçük bir ceza alınca bayram ettiler. Bize nazire yaparcasına, gözümüzün önünde, alaylı bakışlarıyla, ne oldu dercesine tafra attılar. O gün yemin ettim. Babamın yerde kalan kanının intikamını alacaktım. Hem okudum hem çalıştım. Gizlice para biriktirdim. Kimseye bir şey söylemedim. Kaçak bir silah aldım. Tabi mermilerini de. Tenha yerlere giderek günlerce çalıştım. Babamın katilinin cezaevinden çıkacağı haberi alınmıştı. Onlar yine anlı şanlı babamın katili için kutlama yapıyorlardı. Katilin dostu, akrabası, arkadaşları bizleri görünce yine dalga geçiyorlardı. ‘Ulan siz kimsiniz? Sinek gibi ezeriz sizi. Bak işte cezaevine düştü de ne oldu? Çıkıyor işte. Aslanlar gibi.’. İçimden ‘Ben o aslanınıza göstereceğim’ diyordum. Bütün öfkemi içime attım. Amacım cezaevinden çıkarken vurmaktı. Öyle de yaptım. Tam çıkarken karşısına çıktım. Tabancada ne kadar mermi varsa üzerine boşalttım. ‘Demek senin cezan bu kadarmış ha. Ama beni bu tatmin etmedi. Al bakalım; gerçek ceza neymiş?’ diye hak ettiğini verdim.”. “Peki iyi mi oldu?”. “Yok iyi olmadı. Babam geri gelmedi. Annem, kardeşlerim perişan oldu. Ama ağabey yeminle söylüyorum. Devlet hak ettiği cezayı verseydi, onlar karşımıza geçip alay etmeseydi, kısa süre cezalandırılmasaydı, biliyorsun bir de infaz yasası var. Adam on yıl ceza yiyor. Altı yıl yatıp çıkıyor. Şimdi ise dört yıl yatacak çıkacak. Beş yıl yese, iki yıl yatacak çıkacak. Hak mı bu? Adalet mi bu? Hani bir de siyasi propaganda aracı olarak af çıkarıveriyorlar. Gel sen dayan. Tabi cezaların az olması. Af konusu ceza yiyen biz olunca hoşumuza gidiyor. Ama ya mağdur taraf ne oluyor? Onu hiç düşünmüyorlar. Ağabey beni suça teşvik ettiren devlettir biliyor musun? Devlet babamın katiline gerekli cezayı verseydi inan suç işlemezdim. Okumayı seven biriyim. Okuma hayallerim vardı. Okuyabildiğim kadar okuyacaktım. Gözüm çok yukarılardaydı. Şimdi ise ne oldu? Bir yıldır cezaevindeyim. Mahkeme cezamı verdi. İtiraz ettik. Bozuldu. Tekrar yargılanacağız. İşin sonu ne olacak belli değil.”. “Merak etme. Eğer okumak istiyorsan okursun yine de.”. “Nasıl?”. “Biliyorsun artık eskisi gibi değil. Cezaevlerinde okuyacak olanlara imkan tanınıyor. Cezan kesinleştiğinde nereye gidersen müdürlerle konuşursun. Okuman için elinden geleni yaparlar.”. Yüzünü bir sevinç kapladı. “Gerçekten mi?”. “Evet gerçekten. Hiç duymadın mı?”. “Hayır!”. “Sen nasıl bir yıl yattın cezaevinde?”. “Pek kimseyle görüşmüyorum ki…”. “Etrafında okuyan görmedin mi hiç?”. “Ağabey görmedim. Çok teşekkür ederim. Bunu hiç unutmam artık.”. “Evet unutma. Kafana koy. Cezaevini çok iyi değerlendir. Okuyabildiğin kadar oku. Okumak istersen sana kitap da verelim. Sen de okul okuman için gerekli girişimlerde bulun.”. “Tamam ağabey sağ ol yapacağım.”. O gün Hüseyin’e okuması için birkaç kitap verdim. Ara sıra bir araya gelip konuşur olduk. Birkaç gün geçti. Gardiyanlar Hüseyin’i çağırdılar “Eşyalarını topla gel.”. Gitti bir daha gelmedi. Gardiyana sorduğumda başka koğuşa naklettiklerini söyledi. “Niye?”. “Bilmem. Bize ne emredildi ise onu yaparız.”. Doğrusu ben de anlam verememiştim.

Cezaevinde Hüseyin’in olayına benzer o kadar çok olay var ki? Af zamanları, ceza bitimleri, kan davaları için yeni suçların işlendiği zamanlar olarak karşımıza çıkıyor. Cinayet olaylarında mağdur olan taraflar, kanımız yerde kalmadı, katil cezasını buldu, şöyle yatsın da bir görsün derken, birileri hadi af ettik diyor, salıveriyorlar. Adam cezayı devlete karşı işlememiş ki. Af nedeniyle kasılarak çıkıyor. Hem de cezamı çektim edası içinde. Güya aklanmış, arınmış, cinayet günahından arınmış gibi. Bu durumu gören mağdur tarafı ise tatmin değil. İçindeki yangın tam sönmeye yüz tutarken, adam karşısında pişmiş kelle gibi sırıtıyor.
Adalet kavramının çok önemli olduğunu düşünüyorum. Ülkemizde adalet kelimesi sürekli ağızlarda olmasına rağmen, adaletsizlik ayyuka çıkıyor. Ceza yasalarını okulda okumamıştım. Ama bir gün ceza yasalarını elime alıp okumaya başladığımda hiç tatmin olmamıştım. Sanki ülkemizdeki yasalar mağduru değil, suçluları koruyordu. Bir de infaz yasası var. Ceza çekerken iyi davranıyorsanız, cezaevi kurallarına karşı gelmiyor iseniz, peşinen verilen indirim hakkını kaybetmiyorsunuz. İnfaz yasası bütün mahkumlara peşinen indirim hakkı veriyor. Ben cezaevine girdiğim sırada %40 indirim vardı. Cezam kesinleşmeden önce %60 indirim hakkı tanındı. Mesela ben 6 yıl üç ay ceza yedim. Yani 75 ay. Bunun otuz ayını, yani 2,5 yılını yatacağım. Bir de siyasiler çıkarları için af çıkarınca, durum tamamen suçluların lehinde oluyor. Mağdurların, “tamam cezasını aldı, şimdi adalet yerini bulacak” dediği sırada, adam aftan yararlanmış karşısında duruyor. Böyle bir şeyin adalet olduğunu kim söyleyebilir. Adam aftan yararlanıp çıkarak, mağdurların karşısında pişmiş kelle gibi sırıtırken, mağdurlar hangi adalete inanacaklar?

Ekonomi tahsil etmeme rağmen hukuki, sosyal konularda da düşünmeyi severim. Bana göre cezalandırma yasaları adalet üzerine kurulmalı. Suçlar kime karşı işleniyor ayrılmalı. Mesela devlete karşı işlenmiş suçlar, topluma karşı işlenmiş suçlar, kişiye karşı suçlar, aileye karşı işlenmiş suçlar. Ülkemizde bütün suçların cezasını devlet belirliyor. Onların cezalarını nasıl çekeceklerini de devlet belirliyor. Ceza alanlar cezaevlerinde ekmek elden su gölden hesabı yaşarlarken, mağdurlar dışarıda perişan oluyorlar. Halbuki cezalar yarar doğurmalı değil mi? Günümüz cezaevlerinde insanların sadece hürriyetleri kısıtlanıyor. Adam bir ailenin, babasını, reisini öldürmüş gelmiş. Kendisi yatıyor. Aile perişan. Ekonomik sıkıntılar yaşıyor. Benim bu konularda hayli fikirlerim var. Bana göre cezaevi olmamalı.
Devlet kendisine karşı suçların cezasını kendisi belirlemeli. Ama asla insanları boşu boşuna beslememeli. Devlet fabrikalar kurmalı. Fabrikalarında mahkumları çalıştırmalı. Mahkumlar üretken olmalı. Birbiriyle kavga eden, sorunlar çıkaran, ekmek elden su gölden yaşayanlar olmamalı.

Devlete karşı işlenmiş suçlarda, suçu belirleme adil olurken, cezası da üretime yönelik olmalı. Mesela ben kaçakçılık suçlarını hiç anlamadım. Niçin suçtur? Hadi insan sağlığına aykırı olanların yasaklanmasını,kaçakçılığın yapılmasının suç sayılmasını anlarım. Ama insana yararlı şeylerin yasaklanmasını veya ağır şartlara bağlı olarak ithalatının, ihracatının yapılmasını sağlayarak insanları suça teşvik etmenin anlamsız olduğuna inanıyorum. Siyasi suçların şiddete, haksız tehdide dönüşmediği müddetçe suç sayılmasını anlamıyorum. Siyasi fikirlerin üzerine dayatma olmamalı. Her insan siyasi açıdan fikrini özgürce söyleyebilmeli. İktidarda olan veya egemenliğini gerçekleştiren ideolojilerin, diğer görüşleri susturmak için baskı yapmasını, farklı fikirlerin açıklanmasını suç sayması doğru olamaz. Bu durum temel insanlık değerlerine, haklarına aykırıdır. Ne yazık ki bugün olduğu gibi, geçmişteki baskılardan söz ederek, fikirlerin yasaklandığını söyleyenlerin kendi yönetimleri döneminde aynı şekilde baskıcı olmaları adalet unsurlarıyla bağdaşmaz.

Devlet toplumun temsilcisidir. Dolayısıyla topluma karşı işlenen suçlar devlete karşı işlenmiş sayılmalıdır. Devlet, bazı çıkar çevrelerini korumak, onların menfaatlerini öne çıkarmak adına suç unsurları oluşturamaz. Diyelim ki topluma karşı suç işlendi. Bu suçun oluşup oluşmadığını toplum belirlemelidir. Toplum içinden seçilmiş üyeler davada bulunmalı, yapılan eylemin gerçekten kendilerine zarar verip vermediğine karar vermelidirler. Ülkemizde devlet toplum namına karar vermektedir. Sizin temsilciniz benim, dolayısıyla sizin haklarınızı ben korurum demektedir. Halbuki temsilci, hakları alan, çalan bir mevki, bir makam değildir. Temsilci toplumu temsil edendir. Bugün devlet, toplum adına, toplumun bütün hak ve yetkilerini elinden alıyor. Topluma hiçbir şey bırakmaz. Toplum vicdanı bazı yargılamalarda suç bulmasa da, devlet suçlu ilan eder. Toplumun suç değil değerlendirmelerine rağmen cezalandırır.

Kişiye karşı işlenmiş suçlarda cezalandırma devlete ait olursa, kişiyi tatmin edecek midir? Elbette hayır. Kişinin tüm hak ve yetkilerini devlet elinden alarak, kişi adına hareket etmektedir. Kişiye ne düşündüğü sorulmamaktadır. Devlet kişiye karşı işlenen suça kendisi karar verir. Sonra af eder. Halbuki kişi kendi haklarına ve menfaatlerine karşı işlenen suçta, cezalandırma hakkına sahip olmalıdır. Af hakkına sahip olmalıdır. Devletin cezalandırması, affı kesinlikle adil değildir. Özellikle hırsızlık, cinayet, gasp olaylarında, kişinin rızası olmadan devletin bu hakları eline alması hiçbir zaman adalet doğurmaz. Hırsızlar kişilerin mallarını çalmaktadır. Devlet yakaladığında ele geçirdikleri varsa alıp sahiplerine veriyor. Peki alamazsa ne oluyor? Devlet kişiye “Canın sağ olsun!” diyor. “Olan olmuş, bundan sonra dikkat et.”. Halbuki devlet kişiye cezayı bıraksa veya kişi adına cezayı uygularken, hırsızı fabrikalarında çalıştırsa, kazandığı paradan çaldığı parayı, malları ödettirse, ödeme işlemi tamamlamadan hırsızın cezası bitmese, kim hırsızlık yapacak? Şimdi ne oluyor? Hırsızlar şebeke kuruyor. Bunu meslek haline getiriyorlar. Dışarıdakiler çalıyor, satıyor içeridekileri besliyor. İçeridekiler dışarı çıkınca aynı şeyi yapıyor. İyi mi oluyor? Ama biz, desek ki hırsıza “Yok kardeşim, çaldığını ödeyeceksin. Devlet seni beslemez. Sana nezaret eden gardiyanın, amirlerin, memurların maaşlarını ödeyeceksin!” demiş olsak, hırsız yıllarca çalışmak zorunda kalacak. Uygulanan cezalara baktığınızda, işte koğuşumuzda hırsızlık davasından 293 dosyadan yargılanan var. Soruyorum “Kaç yıl yersin?”. Hepsinden “En fazla beş yıl” diyor. Beş yıl. 293 insanın canını yakmış. Beş yıl cezayı yiyecek. Hiçbir şey ödemeyecek. Beş yıla karşı iki yıl yatacak, çıkacak. Yahu adam sermaye yapmak için çalsa saklasa, 293 kişiden mesela biner lira çalsa 293 bin lira yapar. İki yıl yatıp çıksa ne olur? Kim iki yılda 293 bin lira kazanıyor ki? Ben hırsızlık olaylarında devletin malları, paraları çalınanları değil, hırsızları koruduğuna inanıyorum. Bundan dolayı ülkemizde hırsız kendini meslek sahibi olarak görüyor. Hırsızlar kendi aralarında örgütleşiyorlar, çeteleşiyorlar. Olan halka oluyor.

Devlet kişiye karşı işlenmiş suçlardan elini çekmelidir. Onları yakalayarak mağdur olanların haklarını nasıl vereceğini düşünmeli, mağdurları korumalıdır. Devletin görevi bu değil mi? Devlet halka canın sağ olsun diyecek mantıkla davranmamalıdır. Devlet suçluları asla besleyemez. Devletin beslediği mahkumların parası halkın vergileriyle karşılanmaktadır. Cezaevlerinde görev yapan asker, gardiyan, yönetici, memur ve amirlerin masrafları da halkın vergileriyle karşılanmaktadır. Yani halk kendini, zor ekonomik koşullarda zor geçindirirken, suçluları beslemektedir. Halkın elektriği, suyu ödeyemediği için kesilirken cezaevlerinin kesilmemektedir. Halkın içinde birçok insan günde bir ekmeği bulamazken, mahkumlara günde üç öğün çıkar. Birçok insan dışarıda aç iken, cezaevlerinde kimse aç kalmaz. O zaman insanlar niye suç işlemesin? Kişilere işlenmiş suçların, kişileri tatmin edecek tazminatını suç ödemeden cezası bitmemelidir. Ne tür suç olursa olsun, mağdurun hakları tazmin edilmelidir. Bunu suçlu devletin fabrikalarında çalışarak kazanıp ödemelidir. Gerekirse özel şirketlerin korunmuş bölümleri olmalı, oralarda bunlar çalıştırılarak, kazandıklarından devletin masrafı, kişinin tazminatı ödenmelidir. Suçlular çalıştıkları için de sigorta yapılmalı. Cezalarını bitirdiği zaman sosyal hakları verilmelidir. Çalışırken elde ettikleri, kalfalık, ustalık belgeleri verilmeli, ceza bittikten sonra onların çalışmalarından memnun olanların işe almaları sağlanmalıdır. Böylece suçlu topluma kazandırılırken, mağdurların hakkı da ödettirilmelidir. Ancak bu şekilde adalet sağlanabilir.

Ailelere karşı yapılan suçlarda ailelerin vicdanını rahatlatacak, ekonomik teminatlarını sağlayacak cezalar gerekir. Diyelim ki ailenin üyelerinden birini öldürüyorlar. Mesela babayı, anayı, çocuklardan birini. Cezalarda seçenekler olmalı. Bütün aile bireylerinin anlaştığı ceza çeşidi verilmeli. Af edilecekse aile etmeli. Salınacaksa aile salmalı. Aileye gelir getiren birinin öldürülmesinden dolayı ekonomik sıkıntıya düştü ise, öldüren, devletin fabrikalarında çalışarak aileyi beslemeli. Bugün suçlu cezaevine giriyor. Devlet tarafından besleniyor. Suç işleyenin sadece hürriyeti kısıtlanıyor. Ama aileye bir faydası olmuyor. Ceza aileye faydalı hale getirilmeli. Biri ailenin herhangi bir üyesini öldürmüşse, bilmeli ki ömür boyu veya aile yeter deyinceye, af edinceye kadar ekonomik desteğini sağlamalıdır. Şimdi ne oluyor? Suçlu cezaevine gidiyor. Orada ekmek elden, su gölden bakılıyor. Bir de siyasiler, siyasi çıkarları adına af ediyor. Suçlu için sorun bitirilmiş oluyor. Mağdur olan aile ortada kalıyor. Çocukları varsa perişan oluyor. Adalet sağlanmıyor.

Cezaevi, zindan kavramları ceza yasalarında, toplumun sırtına bir kambur olarak biniyor. Her düşünce üretken olmak zorundadır. Düşünceler toplumun sırtından geçinen insanlar üretmemelidir. Hür insanlar nasıl çalışarak, üreterek yaşama katkıda bulunuyorsa, suçlular da aynı şeyi yapmalıdırlar. Suç kime karşı işlenirse işlensin; ister devlet, ister toplum, ister kişi, ister ailelere karşı işlensin, bütün suçlular üreterek, devlete, topluma, kişiye, aileye katkıda bulunmalıdır. O zaman, cezaevleri yerine, cezaların çekildiği fabrikalar olacaktır. Büyük fabrikalar, değişik alanlarda üretimde bulunacaklardır. Diğer fabrikalardan farklı olarak, işçileri fabrika alanında ikamet ettirilecek, haftanın tatil günlerinde ailelerine gidebilecektir. Hürriyeti kısıtlama yerine, iş gücünden, fikir gücünden yararlanılarak cezası karşılığı katma değer sağlattırılacaktır. İnsanlar bilecekler ki, biri suç işlerse, karşılığını ödemeden asla kurtuluş yoktur. Mağdurlar bilecekler ki kendilerine karşı suç işlenerek herhangi bir haksızlığa uğratılmışlarsa, karşılığını mutlaka alacaklardır. Devlet, kişi, toplum, aile mağduriyetlerinde kararı onlara bırakacaktır. Kendisi hiçbir zaman ceza verme, af etme yetkilerine sahip olmayacaktır. Sadece toplumun, kişilerin, ailelerin çıkarlarını korumak için uygulamalarda bulunacaktır.

Geçmişte suçluların çalıştırıldığı maden ocakları, tarım sahaları, gemilerde forsalıklar olmuştur. Ancak bu uygulamaların sonuçları iyi olmamıştır. İnsanlık dışı davranışlar öne çıkmıştır. Bugün daha modern cezalar, insanlıkla uygulanabilir. Suç işleyenin kararı çıktığı andan itibaren, bütün cezalar; ölüm hariç, paraya çevrilerek, suçlu, devletin veya anlaşmalı özel şirketlerin fabrikalarına çalışmaya gönderilmelidir. Geçmişteki uygulamalar gibi değil. Aksine, sigortası yapılarak, emeklilik hakları verilerek, kıdem tazminatları işletilerek, hür bir insanın yasalarda ne hakları varsa, hepsi verilmelidir. Bilgilerine, kariyerlerine, diplomalarına, kapasitelerine göre maaşları, ücretleri belirlenerek verilmelidir. Tabi maaşlar verilirken, yine yasaların belirleyeceği oranda, maaşından kesilerek mağdura verilirken, kalan kısmı, iaşe, barınma kesildikten sonra kendisine verilmelidir. Ömür boyu cezalandırılanlardan sürekli kesilirken, ödeyeceği miktar belirlenen suçlular ile, mağdurlar arasında adaletli dağıtım yaptırılarak, aylık ödeme miktarları tespit edilerek uygulanmalıdır. Suçlu toplam miktarı ödediğinde, cezasını çekmiş sayılacağından hürriyete kavuşacaktır. Veya alacaklı taraf “Yeter artık af ediyorum. Bana ödemene gerek yok.” dediğinde hürriyetine kavuşmalıdır. Aksi halde bir başkası asla, mağdurun izni olmadan af etmemelidir.

Hüseyin’in durumunu düşündüm. Ceza yasaları benim dediğim gibi olsaydı Hüseyin suç işler miydi? Hüseyin’in babasını öldürmüşler. Ailesi karar verseydi: “Babamı öldürdüğü gibi öldürülsün veya baba aileye bakıyordu, suçlu gitsin devletin fabrikasında çalışsın. Aileye ayda şu kadar maaş versin. Böylece ailenin bakımını üstlensin.” denseydi, Hüseyin suç işler miydi? Elbette hayır. Ama ne olmuş? Önce yalancı şahitler araya girmiş. Taammüden suç, tahrike çevrilmiş. Suçlu cezaevine gidip, halkın sırtından beslenirken, cezası infaz yasasına göre %60 indirilmiş. Kısa zamanda tahliye hakkı kazanmış. Pişmiş kelle gibi sırıtarak karşılarına çıkıp gelmiş. İşte o zaman akıl, vicdan, bu cezanın ceza olmadığına, aksine suçluların ödüllendirildiğine inanıyor. Adaleti sağlamak için hiç çekinmeden silahı çekip vuruyor. Şimdi Hüseyin tedirginlikte. Vurulma sırası onda. Öldürdüğü adamın ailesi bir şekilde Hüseyin’in işini halledecek. Düşünün ki bir devlet bütün bunlara fırsat veriyor, olanları izliyor. Sonra yetkililer ortaya çıkarak, modern çağda çağdaş hukuk anlayışına, kurallarına sahip olduklarını söylüyor. Kim inanır?

İşte hırsızlar koğuşu hırsızlık üniversitesi. Acemiler eğitiliyor. Çeteler içine dahil ediliyor. Dışarıdaki, içeridekilerle tanıştırılıyor. Hırsızlık örgütüne dahil oluyor. Hırsızlık örgütü belki de devletten daha iyi, o insanların hayatlarını garanti altına alıyor. Onun için o insanlar ceza çekerek ıslah olacaklarına, aksine daha çok devlete, topluma karşı bilinçli hale geliyorlar. Çeteler devlet düşmanı olarak siyasilerden daha büyük örgütleşmeye sahipler. Sanki devlet içinde devlet olmuşlar. Çetelik mafyalığa yükseldiğinde, artık devletin hükmü geçersiz hale geliyor. İş büyüyerek ulaşılmaz denilen yerlere ulaştırılıyor. Yaptıkları işleri daha profesyonelce yapıyorlar. Cezaevleri korunma, eğitim, öğretim, ticari, adam edinme mekanları oluyor. Sürekli girip çıkmakla, idareyi, gardiyanları tanıyorlar. Aralarında ilişkiler kuruyorlar. Bunlar gerçekleşince, içeriye el altından girmeyen kalmıyor. Para, silah, uyuşturucu, akla ne gelirse.

Cezaevlerinde arada bir aramalar oluyor. Neler çıkmıyor ki? Akıl almıyor. İnsan düşünüyor. Bu insanlar dışarı çıkmıyorlar. Her gün buradalar. Ellerindeki imkanlarla bunları burada yapamazlar. Aramalarda bulunanların çoğu dışarıdan içeri sokulmuş şeyler. Peki nasıl geliyor? Kim getiriyor? Hırsızlar, gardiyanlar, cezaevi yönetimleri bunları sorduğumu duysa içten içe kıs kıs gülerler. Gülmenin anlamı içinde. Acaba aramalarda bulunanların tutanağı tutuluyor mu? Tutanakları tutuluyorsa cezaevlerini denetleyen müfettişler bunları görmüyor mu? Gördüyse gerekli işlemler yapılıyor mu? Sorular, sorular, sorular…

Sosyolojik ve psikolojik açıdan ele alınıp adalet mağdurlarının da vicdanını rahatlatmak gerekmektedir. Mağdurların vicdanını rahatlatırken, suçlunun da insan olduğunu unutmadan bunu yapmaktır. Suçluya da insan muamelesi yaparak haklarını korumaktır. Günümüzün hukuk anlayışlarında mağdurların vicdanı rahat değildir. Suçluların hürriyeti kısıtlanmaktadır. Suçluları cezaevlerinde barından sistem, suçlular ile birlikte, cezaevi yöneticilerini, çalışanlarını topluma beslettirilmektedir. Kısaca aslında işin özünde toplum cezalandırılmaktadır. Böyle adalet olur mu?

ÇUBUKLULAR

Gazetelerde haber: “Yılbaşı gecesi Ankara Çubuk kazasının elektrik trafosunu patlattılar. Çubuklulara yılbaşı gününü zindan ettiler. Yobaz bir grup yılbaşına karşı olduğu için, kalın bir teli elektrik hatlarının üzerine atarak, Çubuk halkını karanlığa gömdüler. 1985’ten 1986 yılına Çubuk karanlıkta girdi.” Onlara bu haberi okuyunca, arkadaşlar “Yenileri geliyor!” dedi. “Burası şenlenecek.”. “Belki buraya gelmezler.” dedim. “Yok buraya gelirler.”.

Üç hafta henüz geçmemişti, Çubuklular geldi. Dört kişi. İkisinin adı Mehmet, Halis ve Selami. Mehmet’lerden biri yaşlıca, kuru, kısa boyluydu. Diğeri genç, uzun boylu, güçlü görünüyordu. Halis de uzun boylu, dolgunca, güçlü, kuvvetli görünüyordu. Selami ise normal boyda, dolgundu. Mehmet’ler ve Halis morali yüksek, heyecanlı, aktif insanlardı. Selami ise biraz geri planda kalıyor, başlarına gelene şaşkın gibi duruyordu. Anadolu halkının canlılığı, sempatiliği üzerlerindeydi. Çok samimi insanlardı. Konuşmayı, paylaşmayı biliyorlardı. Hemen kaynaştık. Ben, Hizb-ut Tahrir üyeleri ve Çubuklular. Aslında her birimizin İslam’ı anlama, kavrama ve yaklaşım biçimlerimiz farklıydı. Ama bunların hiçbiri sorun değildi. Aramızda çok rahat sohbet ediyor, fikirlerimizi açıklayarak, birbirimizle çatışma yerine, birbirimizi tamamlıyorduk. Çubukluların gelmesiyle sportif faaliyetlerimiz arttı. Özellikle uzun boylu Mehmet ve Halis spora düşkün arkadaşlardı. Tabi Hizb-ut Tahrir üyeleri de sporu çok seviyordu. Ben ise spor faaliyetlerinde pasiftim.
Çubuklular geldikten sonra, sistemli sohbetlerimiz arttı. Özellikle onlarla, oturup konuşmak, görüş alışverişlerinde bulunmak çok iyiydi. Onlar Hizb-ut Tahrir üyeleri gibi içe dönük değillerdi. Samimi duyguları, canlılığı, dışa vuruşluğu çok güzeldi. Herkesle, her insanla rahat konuşabiliyorlardı. Zaten içlerinde biri Maliye’de yoklama memuru, diğerleri halkın içinden gelen esnaflardı. Esnaf olarak her türlü insanla görüşme becerisinde iyi, yeme, içme, sosyal paylaşım alışkanlıkları mükemmellerdi. Onları tanımış olmak çok güzeldi. Koğuştaki sayımız baya artmıştı. Koğuşun bizlere karşı ilgisi, saygısı, sayımızla birlikte artıyordu. Aramızda hiçbir sürtüşme olmamıştı. Kurduğumuz sohbet halkalarına, diğer tutuklu ve mahkumlar da katılıyorlardı. Zaten biz de koğuştaki mahkumların ne düşündüğüne, ne yaptığına pek karışmıyorduk.

Çubuklular elektrik trafosunu nasıl patlattıklarını anlatırken gülüyorlardı. Baya macera yaşamışlar. Ben, “Ne oldu şimdi? Siz Çubuklulara yılbaşı kutlamalarını zindan ettiğinizde, onlar ders mi aldı? Yoksa Müslümanları anlama yerine, yapılandan dolayı daha çok mu kinlendiler? Kanımca böyle bir hareket onlara yılbaşı kutlamanın anlamsız olduğunu anlatmaktan çok, Müslümanların ne kadar bağnaz olduğu fikrini sağlamlaştırmaktadır.” dedim. İlk anda düşünmedikleri bu gerçeği düşünür hale geldiklerini sanıyorum. Ne yazık ki Müslümanlar bu tür işler yaparken, ardını önünü pek düşünmüyorlardı. Kötü gördükleri şeylere engel olmak isterken, insanların duygularında, düşüncelerinde sempati yerine antipati kazandıracaklarını hiç hesap etmiyorlardı. Genel kanı da kötü olana engel olmak şartlanması vardı. Halbuki kötülüklere, çeşitli yollardan engel olunabilirdi. Mesela insanlar arasında geliştirilecek sevgi, saygı, paylaşım duyguları, karşılıklı nezaket onların yaşamlarında değişiklik yapabilirdi. Kaldı ki herkes kendi evinde ne yaparsa yapsın, bizi niye ilgilendirirdi ki? Müslümanlar inançlarına uygun günleri kutlayamazken, Batı’nın ürettiği günleri kutlama alışkanlıkları, ancak bilgiyle, bilinçle değiştirebilirlerdi. Kaldı ki bugün yılbaşı kutlaması artık dinsel boyuttan çıkmış, neredeyse bütün dünya, toplumlar hangi dine, hangi ideolojiye inanırsa inansın, yılbaşını aynı anda kutlar hale gelmiştir. Bunu Batı’nın, Hıristiyanlığın dünya üzerinde egemenliği yerine, farklı boyutta değerlendirmek gerekir diye düşünüyorum. Müslümanlar da, değişik konulardaki kabullerini, azimle, sabırla dünyaya kabul ettirebilirlerdi. Önemli olan, yapılan kutlamaların haram boyutu değil mi? Müslümanlar için haram boyutu neyse, onlardan uzak durmasını sağlamak gerekir. Ama bunlar öyle basit hareketlerle olmamalıdır. Tepki doğuracak şekilde olmamalıdır. Fikir birliği, yaşam birliği, ancak kültür birliğiyle olur. Yılbaşını kutlayanların Müslümanlarla fikir birliği mi vardı? Bugün Müslümanlar kendi aralarında bile anlaşamazken, toplumla, dünya ile nasıl fikir birliği yapabilirlerdi ki?
Toplumsal ilişkilerde birbirine zararı vermeyen herkes kendi inancını, yaşama biçimini özelinde, ailesinde yaşayabilirdi. Buna kim engel olabilirdi ki? Bu dinin sahibi Allah, “Dine inanmada baskı yoktur.” diyordu. Diyebiliriz ki “Efendim onlar Müslüman değil mi? Müslümanların Müslümanlığı uygulamasında baskı yoktur diyemeyiz. Müslümanlara inandığı İslam’ın gereklerini uygulattırmalıyız.”. İlk anda doğru görünen bu düşüncelerin, yozlaşmış, deformasyona uğramış yaşamlarda pek geçerliliği yoktu. Deformasyon; bilinçli inancı, şekilci kabule sürükleyerek, inandım denilen şeylerin gerçekte inanılmadığının göstergesi olarak karşımıza çıkar. Hiçbir din, bilgisizlik üzerine kurulmaz. Bilgisizlik üzerine kurulan dine ait inançların varlığından söz etmek zordur. Annemizden, babamızdan bize intikal ettirilen, gereği gibi bilinmeyen din olgularında inanıyorum ifadesi, bilgiyle doyuma ulaşmamış, bilinçle kendini bulamamış, insanın kimlik ve kişiliğine oturmamış bir inanç olarak karşımıza çıkar. Böyle bir algıda biz dersek ki “Madem inanıyorsun haydi, uygula.”. Hatta zorlayarak “Haydi, uygulayın.”. Olmaz. Çünkü insanın inancı henüz kimliğinde, kişiliğinde yoktur. Sadece dilinde pelesenk olarak devam etmektedir. Halbuki Allah ayetlerine imanı, bilgiyle güçlenmiş güçlü bir bilinç olarak tarif eder.

Atalarından gelen dine inanan, ancak din bilgilerinin gerçeğine, bilincine ulaşmayan topluluklara dinin kurallarını baskıyla yaptırmak, onları dinden soğutma anlamına gelir. Henüz din bilgisi yeterli olmayanları dinden soğutmak yerine, onlara dinin gerçeklerini güzelce anlatmak gerekir. Onlarla yakın ilişkiler kurarak, Müslümanlığın güzelliklerini tattırmak gerekir. Önemli olanın, insanları her ne olursa olsun Allah’a yakınlaştırmak değil midir? Bizim yapabileceğimiz her türlü baskı onların bize ve dine karşı sempatilerini değil, antipatilerini artıracaktır. Bütün olayları zamana bırakmak. Kendimizden emin olarak, dinin gerçeklerini insanları kırmadan, gücendirmeden anlatmak Müslümanlar üzerine düşen bir görevdir. İnsanları dinin gereklerini yapmıyor diye küfürle itham etmek, onları İslam’ın kurallarına uymayan şeyleri yapmalarını engellemek için zor kullanmak, dinin tebliği boyutunda incelendiğinde pek olumlu davranış değildir.
Allah’ın tövbe kapılarını açarak, insanların hatalarını anlayıp, kendisine gelmesini beklerken, bizim onları dinden uzaklaştıracak girişimlerde bulunmamız doğru yaklaşım değildir. İnsana verilen ömür içinde insanlar birçok doğruyu, yanlışı işleyerek hayatlarını sürdürürler. Asıl olan ölürken Allah’a nasıl gittikleridir. Günümüze bakarak değerlendirme yapamayız. Bugün yanlışta gördüklerimiz yarın çok düzgün olabilir. Bugün doğruda gördüklerimiz yarın bir sürü yanlışlıklar yapabilir. Ancak inanç, düzgün inanma ve yaşama için ölümü bekle demez. Her an, her zaman, doğru, düzgün, inançlı, erdemli bir yaşama sahip olmak için hazır ol der. Diyelim ki bu durumun farkına bizler vardık. Öyleyse farkına vardığımız konularda insanları, her ne olursa olsun, güzel ifadelerle uyarmak, onları bilgilendirmek, onlara sahip çıkmak gerekir. Onları zorla engelleyerek bir yere varabilmek mümkün değildir.

İşte beşinci koğuştayız. Allah’ın dinine inanan ve yaşama gayretinde olanlar olarak gelenlere baktığımızda on beş kişiyi ancak buluyoruz. Ama koğuşta yüzün üzerinde insan var. Onların hepsi kendilerini Müslüman kabul ediyor. Ama İslam’ın gereklerini yapmıyorlar. Peki bizim onlara karşı tutumuz ne olacak? Nasıl olacak? Güzelce örnek olmak değil mi? Onlarla selamlaşmak, konuşmak, bildiğimiz doğruları onlara götürmek değil mi? Elbette. Onun için, onlara hiç baskı yapmadan, insani diyaloglarla vakit geçiriyoruz. Netice, uzaktan da olsa bizi dinliyorlar. Yaptıklarımızı görüyorlar. Bizi seviyor sayıyorlar. Çok merak eden gelip dinliyor. Sorusu olan gelip soruyor. Alan alıyor, almayan almıyor.

Zaman içinde yaptığımız sohbetlerle birbirimize çok şey kattığımıza inanıyorum. Belki cezaevinin hayatımıza kazandırdığı en güzel şey bu. Dışarıda görüşme imkanı bulmadığın veya görüşmeyi düşünmediğin insanlarla, cezaevinde kader birliği yapıyorsun. Onlarla yemeğini, aşını, zamanını, duygularını, fikirlerini, oyunlarını, yatağını, çayını paylaşıyorsun. Hizb-ut Tahrir üyeleri, Çubuklular ve ben. Kendi dünyamızda farklı bilgilerin, farklı anlayışların, farklı söylemlerin insanlarıyız. Koğuştaki tutuklular, geleneksel olarak kendilerini Müslüman kabul eden ama, değişik suçlar işleyip gelen insanlar. İçlerinde öyle suç işleyenler var ki kendileri bile işledikleri suçlara inanamıyorlar. “Ben bunu nasıl yaptım?” diye kabuslar geçiren insanları görmek; mahkemelerde azgın, cani, katil olarak yargılanırken, içerde o insanın gerçekten pişmanlıktan ağladığını görmek; duygusal gelgitlerini yaşayan bu arkadaşlara dostluk elini uzatmak; onların derdini, pişmanlıklarını dinlemek, onları teselli etmek, onlarda derin duygular uyandırırken, en önemlisi kendimizde de derin duygular uyandırıyordu. Elinden gelse her şeye yeniden başlayacak. Ama korkusundan değil. Ama ceza alacağından değil. Gerçekten duygusal olarak, bilinç olarak yaptığı hatanın farkına vardığından düşünceleri böyle olanlar vardı. Yatarken gecenin sessizliğini bozan bir hıçkırık duyabilirsiniz. Veya karabasanla uyanan birini görebilirsiniz. Giderek elini tuttuğunuz, onu dinlediğiniz, ona teselli verdiğiniz vakit, sizin Allah adına söyleyeceğiniz her şeyden çok daha iyi iş yaptığınızın farkında olmanız çok önemlidir. Görünürde o kişi, acımasız, seri bir katil olabilir. Veya bir soyguncu, gaspçı, saldırgan olabilir. Bir anlık gafletle her şeyini kumarda kaybetmiş, bu yüzden cinnet geçirerek adam öldürmüş olabilir. Dünyevi zevklerle aldanmış, aldatılmış bu nedenle çeşitli suçları hiç düşünmeden işlemiş olabilir. Ancak hepsi sonuçta bir insandır. İnsan olarak kendilerini bulduklarında beyinlerinde, duygularında en büyük pişmanlıkları yaşayanlardır. Bu tür acıları olmayan, fikirlerinden dolayı cezaevine girenlerin, bilgisi, bilinci onlarla beraber olursa, hiçbir dayatma yapmadan, kardeşçe, dostça, insanca elini uzatırsa, onların erdeme ulaşmasında büyük katkıları olacağı muhakkaktır. Cezaevi hayatı, dışarıdaki toplumun bir odaya tıkılmasıdır. Dışarıda da, düzgün iyi bir yolda hayatını yaşayan, bunun yanında her türlü kötülük içinde olan insanlar vardır. Dışarıda herkes kendi yolunda, kendi kulvarındadır. Yolları kesiştiğinde birbirlerinden teğet geçerler, görmezden gelirler. Ama cezaevi öyle değil. Görmezden gelemezsiniz. Teğet geçemezsiniz. İç içe birlikte yaşıyorsunuz. Birlikte nefes alıyorsunuz. Birlikte uyuyor, birlikte gülüyor, birlikte ağlıyorsunuz. İşin garibi içeride yapılan kavgalar, sürtüşmeler dışarıdan daha az.

CEZANIN KESİNLEŞMESİ

Avukatım mahkemeden bir hafta önce müjdeli haberiyle geldi. Bilirkişi lehimde rapor vermişti. Yani yazımda suç unsurları bulmamıştı. Avukat, “Şu an kararın lehimizde olması için delilimiz var. Ama tutuklanma sebebi olan farklı bir rapor daha var.”. “Peki ne olur?”. “Hakim bilirkişi raporları farklı olduğundan yeni bilirkişi raporu isteyebilir. Veya kendisi karar verir. Bunun yanında lehimizde gelen karara göre tahliye isteğimize olumlu karar verebilir. Vermeyebilir de. Mahkeme iki asker bir sivilden oluşuyor. Siviller genelde fikirlere ceza vermiyorlar. Askerler ise cezalandırıyorlar. Siyasi dava olduğu için bir şey diyemem. Her yönde karar çıkabilir. Mahkeme yeniden bilirkişi raporu istemez ise büyük ihtimalle karar verilir. Rapor isterse mahkeme uzayabilir.”. “Yani kesin umut var demiyorsun.”. “Evet”. Avukatın böyle konuşmaları canımı sıkıyordu. İçimden “Adam bu işi tam bilmiyor. Yırtıcı değil, pasif biri” diye diyordum. “Bana Hizb-ut Tahrir üyelerinin avukatı gibi cebbar bir avukat lazım. Keşke bu avukatı tutmasaydık. Neyse. Mahkemede kendimizi kendimiz daha iyi temsil ederiz.” diyordum. Avukat, “Hakimin sorduklarına mümkün olduğu kadar kısa cevaplar ver. Net olsun. Cevaplar uzarsa konuşmalardan aleyhte söz bulabilirler. Savcı atmaca gibi aleyhte olabilecek sözlerin üzerine gider.” diye uyardı. Ben ise kafamdan, şöyle uzun bir konuşma yapmayı düşlüyordum. Hatta hayalimde konuşma metnini yazmaya bile başladım.

Koğuşa dönünce avukatın konuşmalarını arkadaşlar ile masaya yatırdık. Arkadaşların genel görüşü bilirkişi raporu lehte geldiği için kesin beraat edeceğim yönünde idi. Bende beraat edeceğim, ederim diye düşünüyordum. Belki bir mahkeme daha uzayabilirdi.

Haftamız iyi geçti. Mahkemede neler konuşacağım konusunu notlar tutarak yazdım. Savunmamı arkadaşların görüşlerine sunarak olgunlaştırdık. Benden başka herkes benim kesin beraat edeceğime inanıyordu. Ocak ayının kışı normal geçiyordu. Belki de biz cezaevinde olduğumuz için dışarıdaki kıştan habersizdik. Altı Şubat günü mahkeme için hazırlandım. Arkadaşlar beni hayırlı sözlerle uğurladılar. Gardiyanlar bile duymuştu. Hemen hepsi benim tahliye olacağıma inanıyordu. Başgardiyan ringe binerken “Hadi hocam, inşallah akşam seni yolcu ederiz” diyordu. “İnşallah…”.

Ankara sokaklarında ilerlerken ringin küçük pencerelerinden etrafa bakıyordum. Yer yer koyu sis Ankara sokaklarına çökmüş, puslu havanın nemli soğuğu hissediliyordu. En kısa yoldan Devlet Güvenlik Mahkemesi önündeydik. Fazla uzun sürmedi. Bu sefer benimle kimse gelmemişti. Tek başıma idim. Mahkemenin nezaretine indirildim. Saat on gibi mahkemeye çıkarıldım. Mahkeme salonu doluydu. Isparta’dan babam, eşim, kayın biraderim, arkadaşlarım gelmişti. Onlarla göz göze selamlaştım. Ercüment sanık bölümünde. Onun yanına ben de götürüldüm. Mahkeme salonunda kelepçeli değildik. Avukatımla selamlaştık. Ortalık iyiydi. Hakimlerin yüzlerinde olumsuz hava yoktu.

Mahkeme başkanı hakim dosyaya göz attıktan sonra mahkemeyi başlattı. Bilirkişi raporunun olumlu geldiğini söyledi. Savcıya görüşünü sordu. Savcı bilirkişi raporunu ret etti. Bize ve avukatımıza sordu. Elbette kabul edecektik. Benden davayla ilgili savunmamı istedi. Hazırladığım savunma dilekçesindeki konuları aklımda tutarak konuşmaya başladım:

“Yolumuzdaki Esasları yazarken laikliğe aykırı düşmek, laikliğe karşı çıkmak gibi düşüncelerim yoktu. İslam dininin kitabı Kur’an’daki ayetlerden giderek, İslam dininin hangi esas ve temellere oturduğunu araştırdım. Amacım inandığım dinin temellerini sorgulamak. Sorgulama neticesindeki araştırmalarımı yazarak topluma sunmaktı. Bunu yaparken, yasalara aykırı düşmek, yasalara karşı çıkmak gibi düşünceler içimden geçmediği gibi, yazımın herhangi bir yerinde bu amacı ifadelendirecek söz yoktur. Zaten aleyhime açılan dava, bilirkişi raporunun yorumuna dayalı olarak yapılmıştır. Aleyhime açık, kesin delil olmadığı için yorumlanarak, bilirkişinin raporuna dayanarak dava açılmıştır. Bilirkişi ise suçlayıcı herhangi bir açık kesin delil ortaya koymamış, yorum yapmıştır. Mahkemenizin kararıyla belirlenen bilirkişi ise, yazıda açıkça yasaya aykırılık bulmadığı için, cezalandırmam yönünde görüş belirtmemiştir. Makalem ortadadır. Bilirkişi raporları ortadadır. Yasalara karşı geldiğim noktasında makalemde, bilirkişi raporunda açık ifadeler yoktur. Sadece savcının ve ilk bilirkişi raporunun yorumu vardır. Bu nedenle beraatıma karar verilmesini talep ediyorum.”.
Hakim Ercüment Özkan’a, avukatıma da aynı soruları sordu. Onlar da ortada açık suç unsurları bulunmadığını, yoruma dayalı olarak suçlanamayacağımız konusu üzerinde durarak davanın beraatına karar verilmesi yönünde görüşlerini belirttiler. Savcı ise, yazıda suç unsurları olduğunu, cezalandırılmam gerektiği yönünde görüş bildirdi.

Hakim son sözlere geçmişti. Tam bu sırada savcı Ülkü Coşkun hakimden izin isteyerek, efendim izin verirseniz yeni bir kanıtım var dedi. Hakim izin verince elindeki dergiyi gösterdi. Dergi Almanya’daki “Kara Ses” diye bilinen Cemalettin Kaplan’ın cemaatinin çıkardığı bir dergiydi. Benim dergiden haberim bile yoktu. Hayatımda hiç görmemiştim. Zaten cemaatle hiçbir ilgim yoktu. Derginin son sayısında kışkırtıcı bir başlık: “Türkiye’deki kafir düzen Müslümanları yargılıyor. Mücahit Mehmet Çoban’ı yazdığı bir yazı dolayısıyla Kemalist kafir düzen yargılıyor. Mehmet Çoban’ın yargılandığı yazı.” diyerek, derginin arka kapağına tam sayfa koymuşlar. Haydi, buradan yakın! Halbuki Cemalettin Kaplan’ın cemaati ile, ne dergimizin ne benim görüşlerimiz asla uyuşmazdı. Onlarla bir araya geldiğimizde asla anlaşamazdık. Ama ajitasyon yaparak, Müslümanları kışkırtmak için yazılan ifadeler savcı Ülkü Coşkun’un dikkatini çekmişti. Böyle bir delili mahkemeye sunmanın gururu içinde bana da anlamlı bakışlar atarak dergiden söz ediyordu. Hakim dergiyi istedi. Hemen bir görevli alarak mahkeme heyetine dergiyi götürdü. Bütün hakimler dergiyi incelemeye başladılar. Dergiyi delil olarak mahkeme tutanaklarına geçirdiler. Ben dergideki yazılanları daha sonra fotokopisinden görmüştüm.

Bana “Ne diyorsun bu konuda?”. “Efendim ben dergiyi bilmem. Yazıyı yazmaları için onlara izin de vermedim. Onlar kendi amaçlarına uygun yorumlar yaparak yazımı basmışlar. Benim haberim bile yok. Derginin yazarı değilim. Aramda bu yönde hiçbir bağ yok. Kaldı ki dergilerindeki ifadelerden de sorumlu değilim. Bilgimin dışında, yazımın içeriği dışında, yorum ve görüşlerle yazımı basmaları onların kendi sorumluluğunda.”.

Hakim Ercüment Özkan’a sordu. Ercüment Özkan kısaca “Efendim dava siyasi bir dava. Bu nedenle her siyasi görüş kendine göre yorum yaparak değerlendirecektir. Konu fikir hürriyetleri kapsamında. Bu kapsamda değerlendiren farklı siyasi görüşler yazıyı dergilerinde izinsiz basarlarsa ne olacak? Mesela yazıyı Moskova’da solcu bir gazete veya dergi bassaydı, biz komünist olarak mı yargılanacaktık? Ben de bazen okuyuculara bilgi vermek için dergimde dünyanın değişik ülkelerinden ve ülkemizden yargılamalarla ilgili haberleri, yorumları basıyorum. Onlarla aynı görüşte olduğum için değil. Sayın Savcı bizim, sayın yazarımızın davaya konu olan yazının Almanya ile hiçbir ilgisi olmadığını bilirken, ilgisi olduğuna dair elinde kesin delil yokken, dergiyi delil olarak sunması düşündürücüdür.” dedi. Dinleyiciler özellikle Mehmet Çoban’ının yazısını Moskova’da solcu bir dergi veya gazete bassa idi, komünizmden mi yargılanacaktık sorusuna gülüştüler. Hatta hakimler arasında da gülümsemeler oldu.

Avukatımız mahkemeye sunulan derginin bu davada delil kabul edilmemesi gerektiğini söyledi.

Hakim son sözlere geçti. Bizler beraatımızı ve tahliyemizi talep ettik. Savcı cezalandırılmamızı talep etti. Hakimler karar için mahkeme salonunu terk ettiler. Artık beklemedeydik. Bugün karar belli olacaktı. Son delil derginin sunulması giden davaya soğuk duş etkisi yapmıştı. Aslında her şey çok iyi gidiyordu. Sunulan delil ortalığı bulandırmıştı. Hakimleri beklerken çeşitli düşünceler kafamızdan geçiyordu. Mahkemenin vereceği karar konusunda bir endişe yoktu. Sanki bütün duygularım durmuştu. Ne olacağı konusunda çok fazla kafa yormuyordum. Mahkemeye girdiğimde gelen misafirlerin yüzlerindeki olumlu hava, şu an pusluydu. Sanki onlar da mahkemeye sunulan son delilin iyi olmadığını düşünüyorlardı. Yaklaşık yirmi dakika sonra hakimler geldiler. Yüzlerinde olumsuz bir hava yoktu. İnsan yüzlerinden hiçbir şey anlamıyordu. Karar açıklandı. Davaya söz konusu olan yazıda suç unsurlarının bulunduğuna karar verilerek, yazarı olarak benim altı yıl üç ay ağır ceza ile cezalandırılmama, cezadan sonra iki yıl Burdur’a sürgün gönderilmeme karar verildi. Aynı ceza derginin Yazı İşleri Müdürü olarak Ercüment Özkan’a verilerek, yasa gereği günlük hesaplamalar neticesinde cezanın 648.000 TL. paraya çevrilmesine karar verildi.

Karar ortalığa şok etkisi yaptı. Herkes beraat edeceğimize inanıyordu. O ara savcının yüzüne baktım. Hayret o da şaşkındı. Sanki o da cezalandırılacağımızı tahmin etmiyordu. Hani hukuk başka, görev başkaydı. Görevi gereği savcı cezalandırılmamı isteyecekti. Ama savcının yüzündeki ifade, hakim olsaydım ceza vermezdim diyordu. Ama sonuç belliydi işte. Cezayı yemiştim. Artık cezaevindeydim. Hemen kafamdan hesap yaptım. Yeni infaz yasasına göre iki yıl daha cezaevindeydim. Çünkü zaten altı ayını yatmıştım. Toplam yatacağım ceza iki buçuk yıldı.

Beni nezarete indirdiler. Beklemeye başladım. Avukat izin almış gelmişti. “Merak etme hemen karara itiraz edeceğim. Mahkemeye sunulan son delil hakimlerin kafalarını karıştırdı.”. “Hayırlısı” dedim. “Yaşar Kaplan’ın da benden sonra yargılanmaya başladığını” söyledi. “Hakimler bu hızla onu da cezalandırırlar.” dedi. Öyle de oldu. Bir saat sonra Yaşar Kaplan nezaretteydi. Orada tanıştık. “Geçmiş olsun! Allah kurtarsın!”. Yaşar mahkemeye, duruşma ileriye atılabilir veya beraat ederim düşüncesiyle gelmişti. Cezaya hazırlıksızdı. Üzerinde cezanın şaşkınlığı vardı. Ama yıkılmış değildi. Yüzünde olumsuzluk yoktu.
Askerler beni alarak Yaşar’ı bıraktılar. Onu daha sonra polisler cezaevine götüreceklerdi. Büyük bir ihtimalle bizim yanımıza gelecekti. Beraat etme, tahliye olma umutlarım bitmiş düşüncelerle cezaevine doğru gidiyorum. Ring Ankara’nın sokaklarında hızla ilerliyor. Artık dışarı ile fazla ilgilenmiyorum. Isparta’dan mahkeme için gelen babamın, eşimin, arkadaşlarımın halini düşünüyorum. Acaba şimdi ne düşünüyorlardı? Nasıllardı? Eminim ki her biri umutla gelerek, birlikte döneceğiz hayalleri kurmuştu. İçimdeki duyguları fazla dışa vuran biri değilim. Başkalarını bilmem ama, kendi üzerime gelenlere karşı moralimi fazla bozmam. Onun için sanki ceza almamış gibi davranıyordum. Moralimden hiçbir şey kaybolmamıştı. Yaşamımı daha çok pratikler üzerine kurarım. Sorunla karşılaştığımda, niye karşılaştığımdan çok, bundan sonra ne yapabilirim düşünceleri beni ilgilendirirdi. Cezayı alınca, cezaevinde geçireceğim iki yılı düşündüm. Onu nasıl kuracağım? Neler yapacağım? Nasıl değerlendireceğim? Hangi cezaevine gönderilirim? Umudum Isparta’ya yakın bir yere gönderilmemdi. Hani görüşe gelip gitmeler kolay olsun diye. Çünkü bizler cezaevinde otururken, görüşe gelen yakınlarımız çok çile çekiyordu. Bu düşünceler içindeyken cezaevine geldik. Ringden inerken başgardiyan uzaktan gördü. “Hocam geçmiş olsun. Çıkıyoruz değil mi?”. “Hayır, altı yıl üç ay ceza aldım.”. “Yok canım, olamaz. Şaka yapıyorsun.”. “Vallahi ceza aldım.”. “Allah kurtarsın.”. “Amin”. Yüzümde, halimde moral bozukluğu yoktu. Sanki cezalanmamış, tahliye olmuş veya beraat etmiş gibi gülümsüyordum. Onun için görenler ceza aldığıma inanmıyorlardı. Gardiyanlar hemen askerlere sordular: “Ne oldu?”. “Ceza aldı” dediler.

Koğuşa doğru gardiyan eşliğinde yürümeye başladık. Artık burası belirli bir müddet evimdi. İki yıl hayatım cezaevlerinde geçecekti. Koğuşa geldiğimde bütün arkadaşlar “Hayırlı olsun!” diyorlardı. Arkadaşlar benim eşyalarımı toplamışlardı. Öyle inanıyorlardı ki ben kesinlikle bugün çıkacağım. Onlara altı yıl üç ay ceza aldığımı söylüyorum inanmıyorlar. Yaşar Kaplan’ın da cezalandırıldığını söylüyorum inanmıyorlar. Şaka yaptığımı söylüyorlar. Çünkü hiç ceza almış gibi değildim. Moralim gayet iyiydi. Ceza aldığımı söylerken gülüyordum. Burada ceza alanları görüyorduk. Yıkılmış geliyorlar, kendilerini toparlayamıyorlardı. Benim durumum şüphe çekiyordu. Hiç ceza almış insanın psikolojisi üzerimde yoktu. Karnımın aç olduğunu söyleyerek Hizb-ut Tahrirli Mustafa’ya “Bir şeyler hazırlayabilir misin?” dedim. “Hemen” dedi ve sucuklu yumurta yapıp getirdi. Çayla yerken, mahkeme safahatından söz ettim. Anlattığım her şeye inanıyorlar ama sadece ceza aldığıma inanmıyorlardı.

Her gün tahliye olanlar saat beşte okunarak tahliye edilirdi. Benim eşyalar tahliyeler okununcaya kadar sarılı durdu. Arkadaşlar ceza yediğime inanmadıkları için eşyaları ne kadar söylesem de çözmediler. Bana da çözdürmediler. Tahliyeler okunmaya başlayınca can kulağıyla dinlemeye başladılar. Arkadaşların bu heyecanına koğuştaki diğer mahkumlar da katılmışlardı. Onlar da heyecanla bekliyorlar, beni uğurlamak için hazırlanıyorlardı. Hiç kimse benim ceza aldığıma inanmıyordu. İsmim okunmadı. Arkadaşlarda, koğuşta büyük bir sessizlik. Bu sefer herkes geçmiş olsuna geliyor “Allah kurtarsın!” diyor, “Nasıl oldu? Ne oldu?” diye soruyordu. Artık yeni akılları başlarına gelmişti. Ceza aldığıma yeni inanıyorlardı. Benim moralimin düzgün olması, yüzümdeki gülümseme farklı düşünmelerine nedendi. Hizb-ut Tahrirli Mustafa üzgün bir şekilde kardeşi ile eşyalarımı açıp eski halinde yerleştirmeye başladı. Çubuklu arkadaşlar yanımdaydı. Adli mahkumlardan da bir kaç kişi vardı. Akşam yemeğimiz buruk geçti.

YAŞAR KAPLAN

Üç gün sonra Yaşar Kaplan koğuşumuza geldi. Orta boylu, hafif buğday tenli, kumral saçlı, normal kilolu biriydi. Olumlu kişiliği vardı. Hayatımda gördüğüm insanlar arasında moralini hiç bozmamış, umudunu yitirmemiş, kimi tanıdın deseler hiç çekinmeden Yaşar Kaplan derim. Beni en çok etkileyen yanı hiçbir zaman umudunu yitirmemesi, sürekli pozitif olmasıydı. Bilgisi güçlü, derindi. Yazım anında kalemi coşuyor. Konuşma sırasında ise yazdığı kadar başarılı olamıyordu. Bazı konularda farklı düşüncelerimiz vardı. Ama sorun değildi. Çünkü birlikte yaşamayı, paylaşmayı öne çıkarıyor, herkesle konuşabiliyor, seçiciliği azdı. Özellikle cezaevi koşullarında seçici olmak kötü bir şeydi. Cezaevleri paylaşımı seven, seçiciliği az olan, halk tipi insanlar için rahat yaşanılacak yerlerdi. Çoğumuz köy tabanlı olduğumuz için cezaevi koşulları bize çok garip gelmiyordu. Özellikle Ulucanlar Cezaevi’nin koğuş şartları abartılacak kadar sorunlu değildi. Koğuş kendi yönetimine sahip. Gardiyanlar arkadaş gibi gelip bizimle duruyorlardı. Yaşar Kaplan’ın ağzından sürekli Allahu Ekber (Allah büyüktür) sözü çıkıyordu. Gülümsemesi, yüzündeki sıcaklık, tavırlarındaki sevecenlik eksik değildi. Koğuşta kalabalık yemek ortaklıklarımız vardı. Hizb-ut Tahrir üyeleri, Çubuklular, ben, Yaşar, adli mahkumlardan Cemal Dayı ve sonradan aramıza katılan garip bir çocuk.

Cemal Dayı gazinolarda şef garsonluk yapmıştı. Bir kavga olayına karışmış, adam yaralayarak içeri gelmiş. İçerideyken öğrendiği hukuki konular keyfini kaçırmıştı. “Yahu” diyor “Biz dışarıda iken şu gasp işini her zaman yapıyorduk. Adam yemiş, içmiş, para yok. Zorla saatine, cüzdanına, elbisesine el koyuyorduk. Hem de zorla, tehditle, silah dayayarak. Birisi şikayet edip ispat etseymiş valla hapı yutmak içten bile değilmiş.”. Çıkınca aynı yerlerde çalışmayacağını söylüyordu. Yemek işlerinden anlıyor, özellikle masa süsleme sanatı mükemmeldi. Ramazan aylarında bize mükemmel ziyafetler hazırlamıştı. Hemen her birimiz cezaevinin haftalık verdiği paraları en yüksek miktarlarıyla alıyorduk. Bolca yetiyordu. Aramızda fakir olan sonradan katılan çocuktu. İdare ediyorduk. Daha önce anlattığım gibi zaten mutfağımızın ana menüsü cezaevi yemekleriydi. Onların terbiye edileceklerini terbiye ediyor, kantin alışverişlerimizden yaptığımız ek malzemeleriyle süslüyorduk. Sağ olsun aramızdaki gençler bize pek iş düşürmüyorlardı.

Yaşar Kaplan, benim gibi, yazdığı “Demokrasi Risalesi” adlı kitabından dolayı altı yıl üç ay cezaya çarptırıldı. Anılarımı yazmaya başladığım 2009 yılında olsaydı Yaşar Kaplan’ın kitabı alkışlanır göklere çıkarılırdı. Ama o günün geri kalmış düşünce yapısı onu yargıladı, cezalandırdı. Kendi makalem için de öyle düşünüyorum. Zaman içinde her şey kendi değerini buluyor. Hayat ilerledikçe geri kalmış düşünceler kendini yeniliyor. Ama bir tek düşünce hariç. Tek bir düşünce, tarihe gömülmüş, kendini yenileyemiyor. Atatürk istismarı üzerine kurulan CHP düşüncesi asla kendini yenileyemiyor. Solculuğu, Atatürk’ü istismar ederek, ulusalcı, baskıcı tutumunu alabildiğine sürdürüyor. Ellerine fırsat geçse tarihteki birçok faşist diktaları aratmayacak uygulamaları yapacaklarına dair tavırlar sergiliyorlar. Onlar hakkında bende uyanan bu kanıyı değiştirecek hiçbir gelişme görmedim. Mesela Atatürk hiçbir zaman solcu veya komünist olmadı. Aksine sola ve komünizme karşı, Batı’nın liberal düşüncesine sahipti. Bektaşi olduğu için İslam’a bakışı, Sünni anlayıştan farklıydı. Ama hiçbir zaman Alevi değildi. Osmanlı’nın oluşturduğu Kur’an dışı din anlayışına karşı çıkmış, Cumhuriyetle birlikte Diyanet teşkilatını kurarak, iki uzmana, Elmalılı Hamdi Yazır’a ve Ahmet Hamdi Akseki’ye Kur’an’ın tefsirini yazma talimatını vermişti. Sola karşı çıkmış, solcu, komünist şair yazar Nazım Hikmet’i görüşlerinden dolayı, kendi döneminde 25 yılda 11 kez, neredeyse yılda iki defa mahkemeye çıkararak yargılattırmıştı. İslam’a aykırı gördüğü tarikatlara karşı çıkarken, Diyanetten görüş alarak kapatmıştı. Hatta ilk kapattığı tarikatlar Alevilerin tarikatlarıydı. Hal böyle iken, bugün komünistlerin, Alevilerin, solcuların Kemalistliklerini öne çıkararak, Atatürk’ü bayraklaştırmaları, onun üzerinden, solculuğu, komünizmi ve Aleviliği ülkeye kabul ettirmeye çalışmaları, istismardan başka bir şey değildir. Mustafa Kemal’in laiklik anlayışı dinsizlik üzerine kurulu değil, aksine Osmanlı’daki Şeyhülislam makamının yetkilerini Diyanete aktararak resmi kurum haline getirmişti. Türkiye Cumhuriyeti dinsiz bir devlet değil, aksine Diyanetin kuruluşuyla, devlet kurumu olarak Diyanetin aracılığıyla desteklenen Hanefi ve Şafi din anlayışının toplumda hakim kılınmasıyla, dinden yana tavrını ortaya koymuştu. Günümüze kadar Diyanet, İmam Hatip Okulları ve İlahiyatlar ile devlet Sünni din anlayışını resmen kabul etmiş görünüyordu. Her ne kadar İlahiyat fakülteleri son zamanlarda mezhep dışı anlayışları öne sürseler de, bilgi temelini Sünni kaynaklar oluşturuyordu. Hilafet kaldırılmasıyla ilgili kanun ise çok enteresandı. “Halifeliğin yetkileri tek kişinin tekelinden alınarak Türkiye Büyük Millet Meclisinin uhdesine bırakılmıştır.”. Yani şimdi halifeliğin kaldırılmasıyla ilgili kanuna göre, halifeliğin yetkileri Türkiye Büyük Millet Meclisine aittir. Bu yasa, laikliğin kabulü ile değişmemiştir. Aksine, bu yasa çıkarıldığından bu yana, hiçbir şekilde değiştirilmemiş. Türkiye Büyük Millet Meclisi halifelik yetkilerini kullanmasa da, kanuna göre yetkilere sahiptir. Böyleyken Aleviler, solcular, komünistler, Türkiye Cumhuriyeti döneminde yapılanları saptırarak, Mustafa Kemal Atatürk’ü kendi ideolojilerine, çıkarlarına alet ediyorlar; içlerindeki niyetleri gizleyerek, Atatürkçülüğü bayraklaştırıyorlardı. Halbuki işin özüne bakıldığında Atatürkçülük, ne Alevilik ne de solculuktu. Onlar Atatürk’ün düşüncelerinden, anlayışlarından kendi düşüncelerine yol arıyorlardı. Bu tür davranışların samimi olduğunu kabul etmek mümkün değildi. Türkiye Cumhuriyeti döneminde Nazım Hikmet, komünist şair olarak CHP’nin tek parti döneminde yargılanmış, 1938 yılında yargılandığı Askeri Mahkemede vatana ihanetten 28 yıl dört ay cezaya çarptırılmıştı. Onu cezaevinden çıkaranlar CHP’liler değil Demokrat Partililerdi. Bunu kendilerine yediremeyen CHP’liler peşine düşmüşlerdi. Ama gelin görün ki sanki tarihte bunlar olmamış gibi, bugün CHP’li olanlar Nazım Hikmet’i bayraklaştırıyorlar. Faşizan duygu, düşüncelerine Atatürk’ü, sol görüşlerine Nazım Hikmet’i istismar ediyorlardı. Aleviler ise Aleviliğin ülkede siyasal düşünce alanında egemenliği için kendi tarikatlarını yasaklayan Mustafa Kemal’in arkasına sığınıyorlardı. Tarihi olayları incelediğimde büyük bir istismar sanatının geliştiğini görüyorum. Temelde Diyanetiyle, İmam Hatip Liseleri ve İlahiyat Fakülteleriyle, Sünni devlet anlayışını öne çıkaran Türkiye Cumhuriyeti hakkında Sünni Müslümanların yorumları olanların tersineydi. Hani Sünni anlayış dışındaki olaylara baksak belki iş farklı olabilirdi. Ama Sünni anlayış açısından olaylara baktığımızda, aslında Sünni Müslümanlar karşı çıkma yerine sahip çıkmaları gerekiyordu. Çünkü Sünni anlayışta tevhidi açıdan ne olursa olsun, iktidarlarına sahip çıkmak vardı. Emevi, Abbasi, Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluklarına nasıl sahip çıktılarsa, Türkiye Cumhuriyeti’ne de sahip çıkmaları gerekiyordu. Sünni anlayışın temeli buydu. Görünen o ki Aleviler, solcular bu konuda istismarlarıyla bir sıfır öne çıktılar.
Yaşar Kaplan, kitabında demokrasi, özgürlükler ve birçok konudaki çarpıklıkları harika bir üslupla yazıyordu. İnsan okurken düşünmeden, gülmeden, hayretler içinde kalmadan, harika tespitleri alkışlamadan geçemiyordu. Hani bir solukta okunacak kitaplar vardır, Yaşar Kaplan’ın kitabı da öyleydi. Yaşar’ın yüzündeki gülümseme, tavırlarındaki sevecenlik satırlarına geçmiş gibiydi. Okurken insanı sımsıcak sarıyordu. Belki de Yaşar’la uzun bir yaşam sürecektik. Nasip.
On beş kişiyi bulan sayımızla koğuşta önemli bir varlıktık. Koğuş yönetimine karışmayan, sevgi ve saygı üzerine koğuştaki tutuklularla ilişkiler kuran anlayışa sahiptik. Hiç kimseye bir zorlamamız yoktu. Fikirlerimizi koğuşa kabul ettirme gibi anlayışımız yoktu. Koğuş hayatı içinde sohbetler ediyor, kitap okuyor, voleybol oynuyor, volta atıyorduk. Yaşar’ın gelmesiyle daha da güçlenmiştik. Yaşar’ın beklenmedik anda yaptığı espriler çok güzeldi. Bana cezanın verilmesi, Yaşar’ın gelmesiyle yataklarımızın yeri değişti. Koğuş başkanı bana duvar bölümünün ortasından üstte bir yatak verdi. Şimdi çok iyiydi. Artık rahatça yazacak, okuyacaktım. Tam karşımda Cemal Dayı ve bizimle yemek yiyen garip çocuk vardı. Hizb-ut Tahrir üyeleri eski yerlerindeydi. Çubuklular da ayrı bir yerde birlikteydiler. Başkan Yaşar’a da güzel bir yer hazırlamıştı.
Yaşar’ın en çok sevdiğim yanı yazmayı çok sevmesiydi. Onu sıkça bir şeyler yazarken bulabilirsiniz. Sanki onun için yazma yaşam biçimiydi. Yemek, içmek gibi. Bense yazma yerine, daha çok okumayı ve sohbet etmeyi öne çıkarıyordum.
Yaşar’ın gelmesiyle sohbet konuları genişlik kazanmış, kültür derinliği fazlalaşmıştı. Bu durum en çok Hizb-ut Tahrir üyelerine yarıyordu. Onlar, içe dönük yapılanmalarına karşılık, burada daha önce Hüsnü’den, benden, Çubuklulardan, Yaşar’dan çok değişik bilgiler, fikirler ediniyorlar; böylece kendilerinin dışında farklı düşüncelerin de olduğunu görüyorlardı. Zeynel hariç diğerleri pür dikkat dinliyor, sürekli sorular sorarak eksikliklerini gidermeye çalışıyorlardı.

MÜSLÜMANLARIN SAHİP ÇIKIŞI (Dergiler / Gazeteler)

Cezamızın verilmesiyle hakkımızda gazete ve dergilerde yazılar çıktı: “İslamcı yazarlardan Mehmet Çoban yazdığı “Yolumuzdaki Esaslar” başlıklı makalesinden, Yaşar Kaplan ise yazdığı “Demokrasi Risalesi” isimli kitabından dolayı altı yıl üçer aylık cezaya çarptırıldılar.”. Haberlerin ardından bir hafta falan geçmemişti. Bir gün koğuşa bir çuval mektup geldi. Hiç bu kadar fazla gelmemişti. Başkanın yardımcılarından biri gelen mektupları okurdu. Başladı okumaya. Mehmet Çoban, Yaşar Kaplan. Neredeyse on mektuptan sekizi bize aitti. Baktı olmayacak çuvalı bize verdi. “Hocam önce mektuplarınızı ayırın sonra biz diğerlerini dağıtalım.” dedi. Mektuplarımızı ayırarak, diğerlerini arkadaşa verdik. Mektupların yarısından fazlası bize aitti. Bundan sonra bu uygulama biz gidinceye kadar devam etti. Özellikle Yaşar’la ikimize her gün yüzlerce mektup geliyordu. Eminim ki cezaevi yetkilileri bizim mektupları okumuşsa epey kültürleri artmıştır. Çünkü bize yazanlar soru soruyor, biz de onlara uzun, yeterli cevaplar yazıyorduk.
Mektuplar genelde dergilerin okuyucularından geliyordu. Benim en çok dikkatimi çeken şey Yaşar ve ben tarikat anlayışına sahip değildik. Özellikle İktibas dergisi tarikat anlayışının dışındaydı. Tarikatları şiddetle eleştiriyordu. Buna rağmen, bizlere sahip çıkanlar tarikatlara ait dergileri okuyanlardı.

Mektup dergisi, Müslümanların bayan yazarlarından Emine Şenlikoğlu’nun etkin yazılarıyla, eşi Recep Özkan’ın değerli katkılarıyla çıkarılıyordu. Benim cezaevine girmemin arkasından Emine Hanım da cezaevine girmişti. Birkaç kez kendisiyle ve eşiyle mektuplaştık. Dergi ayrım yapmadan sürekli Müslümanları kucaklıyordu. Dergi okuyucuları cezaevine girmiş Müslümanlara sahip çıkıyordu. Bize gelen mektupların çoğunluğu Mektup dergisinin okuyucularından geliyordu. Hemen her mektupta maddi destek tekliflerini iletiyorlardı. Bazıları tekliften öte direkt para gönderiyorlardı. Hemen her gün birkaç makbuzu gardiyanlar bize getirdiler. Bilmediğimiz kişiler cezaevine para gönderiyordu. Cezaevi adımıza gelen paraları bankadan veya postaneden alıyor; karşılığında makbuz keserek, cezaevi hesabına yatırıyor; adımıza kendi defterinde paralarımızı takip sayfası açıyor; düzenlediği makbuzları bize veriyordu. Birden bire cezaevindeki hesabımızda binlerce lira birikti.

Mektup dergisine mektup yazdım. Recep Özkan’dan mektubu yayınlamasını rica ettim. Yazdığım yazıda, “Allah adına yola çıktığımda maddi kaygılarımın olmadığını, Müslümanların asla maddi kaygıları olamayacağını, cezaevi şartlarında Müslümanların isterse maddi imkanlarını sağlayabileceklerini, kaldı ki cezaevinin tutuklulara, mahkumlara gerekli yemeği verdiğini, bu nedenle Müslümanlardan maddi yardım istemediğimi, bana mektup yazan Müslüman kardeşlerimin mektuplarında bu tür teklifleri yapmamaları gerektiğini, mektuplaşmak isterlerse rahatça mektuplaşabileceğimizi, ancak maddi konuları dile getirmemek şartıyla olduğunu” özetleyen yazımı sağ olsun Recep Özkan yayınladı. Buna rağmen gelen mektuplarda, teklifler geldi. Her birine ayrı ayrı cevaplar yazmamıza rağmen, cezaevinden çıkıncaya kadar isimlerini gizleyerek birçok Müslüman para gönderdi. Allah’a binlerce şükürler olsun ki cezaevinde parasızlık nedir bilmedim. Çıkınca beş altı ay geçimimi sağlattıracak parayla çıktım.

Müslümanlar görüşleri ne olursa olsun o kadar duyarlı davrandılar ki hayretler içinde kaldım. En çok hayret ettiğim şey İktibas’taki yazımdan dolayı ceza aldığım halde, tarikata mensup kişiler tarafından mektuplarıyla, gönderdikleri paralarla sahip çıkılmam şaşırtıcıydı. Halbuki aynı dönemde İktibas tarikatlar aleyhine yayınlarını en üst düzeye çıkarmıştı. Buna rağmen bu Müslümanların sahip çıkmaları düşündürücüydü. Bilmediğimiz kişiler tarafından gönderilen paraları ret edebilirdik. Ama nasıl? Çünkü cezaevi yönetimleri gelen paraları almaya yetkiliydiler. Haberim olmadan alıyorlar, cezaevi hesabına yatırıyorlardı. Üstelik makbuzların hemen hepsinde gönderenin adı belli değildi. Ben gelen parayı almıyorum, kalsın demek de akıl kârı değildi. Niye kalsın? Kime kalsın? Müslümanlar gönlünden koparmış göndermişler. Geri gönderecek imkanın yoksa niye cezaevinde kalsın? Allah’ın takdiri ve nimetiyle Müslümanlar fikirleri ne olursa olsun Müslüman kardeşlerine sahip çıkıyorlardı.

Müslümanların çıkardığı gazeteler ve dergiler hakkımızda yazılar yazdılar. 27 Nisan 1986 tarihli Nokta dergisi “163’zedeler” başlığı ile bizimle ilgili yazılar yazdılar. Ercüment Özkan’ın girişimiyle Avrupa insan hakları derneklerine haberler gitti. Onların dergilerinde haberlerimiz yayınlandı. Almanya’dan, İsveç’ten, Norveç’ten mektuplar almaya başladım. Gelen Almanca mektupları eşime gönderiyordum. Çünkü eşim Almanya’da kalmıştı. Ona tercüme ettiriyor, gelen cevaba göre İngilizce karşılık yazıyorduk. Yaşar Kaplan’ın mükemmel İngilizcesi vardı. Tam Amerikan İngilizcesi. İsveç ve Norveç’ten gelen mektuplar İngilizce idi. Almanları alıştırdıktan sonra İngilizce yazışmaya başladık. Benim yabancı dilim yoktu. Sağ olsun Yaşar Kaplan, mektupları tercüme ediyor, ben Türkçe yazıyorum, o İngilizceye çeviriyordu.

Artık cezaevindeki hayatımız, çoğunlukla mektup okumak, mektuplara cevap yazmak ve kitap okumakla geçiyordu. Ispartalı arkadaşlarımın söylediğini unutmamıştım. Cezaevinde okuyacak, bilmediklerimi öğrenecek, çıkınca onlara özetleyecektim.

Cezaevinde iken İktibas dergisinde yazmadım. Yaşar kendi dergisi olan edebiyat dergisine yazıyordu. Cezaevinde iken, Kelime ve İnsan dergilerine arada bir yazılar gönderdim.

Ama İktibas’a göndermedim. İçimde bir burukluk vardı. İktibas’ta ceza aldığım yazı yayınlanmıştı. 106. sayı hakkında görüşmeler yapmak için Ercüment Özkan davet etmişti. Aslında ilk defa bir derginin yayınını görüşmeye çağrılıyordum. Gittiğimde 105. sayıda yayımlanan yazımdan dolayı herkes tebrik etti. İstifade ettiklerini, çok güzel bir makale olduğu hakkında fikirlerini söylediler. Ancak tutuklandığımızda, Ercüment Özkan “Bu kadar açık yazılmaz ki!” demişti. Neyi açık yazmıştım ki? Bugüne kadar nasıl yazıyorsam aynı şekilde yazmış, yazının yayımlanmadan önceki kontrolünü onlara bırakmıştım. Üstelik bu yazıda da ikaz etmiştim. “Yasaya takılma durumunu gözden geçirin. Tehlike varsa basmayın.” demiştim. Bu uyarıyla inceleyerek basıyorlar. Uyarımdan dolayı beni anlamadıklarını söylüyorlar. Görüşmeye gidince överek tebrik ediyorlar. Şimdi de “Bu kadar açık yazılmaz ki!” diyorlar. Çelişkiydi bu. O dönemler Ercüment Özkan yok iken dergiye nezaret eden Süleyman Arslantaş, yazının yayımlanmasına karar verendi. Buna rağmen, eşim Ankara’ya geldiğinde Ercüment Özkan’ın evine götürürken “Mehmet Ağabey bunu yapmayacaktı! Hiç zamanı değildi! İyi olmadı!” diye sızlanması da beni yıkmıştı. Eşimden görüşte bunu duyunca altüst oldum. Bu ne biçim bir şeydi. Ben yazar olarak hiçbir zaman yazının yayımlanmasına karar vermedim ki. Dergi Ercüment Özkan’ın. O yok iken dergide yayınlanacak yazılara karar veren Süleyman Arslantaş. Basıyorlar, övüyorlar, göklere çıkarıyorlar, mahkemelik olunca da “İyi olmadı. Sırası değildi.” diyorlar. Doğrusu bu tavırları asla inandığımız hassasiyetlerle bağdaştıramadım. Bu nedenle buruktum. Artık içimden İktibas’a yazmak gelmiyordu. Bazen aklıma bir şeyler gelir de yazarsam, Konya’da Murat Kapkıner’in yayınladığı Kelime dergisine, İzmir’de Mehmet Alagaş’ın yayınladığı İnsan dergisine gönderiyordum. Tabi düzenli değil; arada bir.
Yaşadığım olaylar bende şaşkınlık uyandırmıştı. Birlikte olduğumuz arkadaşlar “Sırası mı?” derken, karşı olduğumuz tarikat mensubu arkadaşlar sahip çıkıyorlardı. Hem de İktibas dergisi tarikatların aleyhine yazılarının dozunu artırmışken. İnsan bir yere yazı gönderdiğinde güvenmek ister. Mahkeme sırasında söylenenler güvencimi kırmıştı.

Yaşar Kaplan bir kitap yazmış. Karşılığında iki buçuk yıl yatacak. Ben iki buçuk sayfa makale yazarak karşılığında iki buçuk yıl yatacağım. Bildiğim bir şey vardı. Yasaklanmış kitaplar daha çok satılır. İster solda, ister sağda. İsterse Müslümanların kitapları yasaklanmışsa satış rekorları kırar. Nitekim Yaşar Kaplan’ın kitabı toplatılmış, piyasada kalmamıştı. Tabi böyle bir durumda korsan baskılar başlar. Korsan baskılarda artık yazarın haberi bile olmaz. Bu işin üzerinden para kazanmak isteyenler işe el kor. Kitap defalarca basılır satılır.
Kalıcı eser kitaptır. Etkilidir. İnsan ceza alsa da değer. Düşünmeye başladım. Makale yazarak ceza almaktansa, kitaplar yazmalıydım. Bunun için bolca okuyarak, düşünerek, tartışarak, kendimi güçlendirmeliydim. Makalelerin dar alanına sıkışmak iyi değildi. Düşünceler aklımı karıştırmaya başlayınca makale yazmak içimden gelmiyordu. Böylece sıkça makale yazmaya ara verdim. Belki birçokları “Korktu, yazmadı!?” diyeceklerdi. Olsun, bugüne kadar başkalarına göre hareket etmedim ki. Artık kitap yazacağım. Makalelere paydos.. Sus kimse duymasın. Şimdilik kendinde sakla..

NİÇİN CEZAEVİNE GELDİK?

Öğleden sonra arkadaşlar voleybol oynamıştı. Ben de hakem oldum. İyice yorulmuştuk. Akşam yemeğinden sonra koğuşun ortasındaki büyük masanın kapı yönündeki başına arkadaşlarla oturduk sohbet ediyoruz. Yaklaşık on beş kişi. Aramızda adli mahkumlardan olanlar da var. Kısa boylu, esmer, yirmi beş yaşlarında çaycımız vardı. Hoş bir çocuktu. Çaycımız çay demleyip satmıyordu. Sadece bardağın dibine su koyup, üzerine çay koyarak bize veriyor, bizler kendimiz demliyorduk. Bir bardak çayın fiyatı belliydi. Hani dışarıya göre hesap yapsak baya pahalıydı. Ne yazık ki cezaevinin şartları böyleydi. Sohbete dalmışken çaycımız “Ben de aranıza oturabilir miyim?” dedi. “Tabi”. Bir müddet bizi dinledikten sonra “Ağabeyler izin verirseniz ben size bir şey sormak istiyorum.” dedi. Hepimiz “Sor bakalım” dedik.

“Ağabeyler siz suç işleyecek birilerine benzemiyorsunuz. Buradakilerden farklısınız. Niye buradasınız? Cezaevine niye geldiniz?”. Birimiz “Biz ağır suçlularız!” dedi. “Ne yaptınız ki?”. “Bize fikir suçlusu diyorlar. Düşüncelerimiz nedeniyle geldik.”. “E ben sizi dinliyorum, düşüncelerinizde hiçbir farklılık yok.”. Zeynel gülerek “Sen bizi bilmezsin, biz çok ağır suçluyuz.”. Ortaya atıldım. “Dur ben anlatayım:

Bak şimdi, burada on beş kişi falan varız. Şimdi ortaya bir konu atsak, herkes bir görüş belirtse, ben de desem ki ‘Ya arkadaşlar! Bu konuda niye tartışıp duruyorsunuz? Allah’ın bu konuda bildirdiği hüküm şu. Biz Müslüman’ız. Bir konuda Allah’ın hükmü, bildirdiği bilgi varsa, onunki doğrudur. Bizimki yanlıştır. İnsanlar aralarında ne kadar görüş bildirse de, Allah’ınki en doğrusudur.’ desem sen ne dersin?”. Çaycı “Elbette Allah’ınki doğrudur. Biz Allah’tan iyi mi bileceğiz?” dedi. “İşte biz böyle dediğimiz için buraya getirildik.” dedim. “Yok canım!? Bunun için insanları cezaevine atmazlar.” dedi.

Baktım anlamadı. Tekrar örneklemeye gittim. “Anlamadın o zaman. Sana başka bir örnek vereyim. Bak, koğuşumuzda başkan ve yardımcıları var. Olay oldu. Çözümü konusunda tartışıp duruyoruz. Birimiz çıktı dedi ki ‘Arkadaşlar hepimiz Müslüman’ız. Niye tartışıp duruyoruz? Allah tartıştığımız konuda şöyle diyor.’ desek, koğuştaki tartışmalar mı doğru, yoksa Allah’ınki mi?”. “Elbette Allah’ınki doğru. Ama ben hala niye buraya geldiğinizi anlamadım. Bunun için insanları cezaevine atmazlar.”.

“Atmazlar mı?”. “Atmazlar. Ya ağabeyler benimle dalga geçmeyin. İşin doğrusunu söyleyin. Bunlar için insanları cezaevine atmazlar ki!”. “O zaman sana başka bir örnek vereyim. Bak şimdi, ülkemizde altmış milyon insan var. İnsanların aralarında görüşler farklı. İlişkilerinde istekler farklı. Böyle durumda ne yapılıyor? Toplumlar bir devlet kuruyor. Devletlerine yönetici seçiyorlar. Bizim gibi demokrasi ile yönetilen ülkelerde meclis oluşuyor. Meclislerde toplumdaki istekler, tartışmalar karara bağlanıyor. Yasalar çıkarılıyor. Şimdi ben desem ki; Meclis’teki kişilerin hepsi insan. Onların tartıştığı konularda Allah’ın bize bildirdiği görüşler var. Meclis’te kaç kişi tartışırsa tartışsın, onların görüşlerine karşılık derim ki ‘Siz insansınız. Sizin insan olarak ortaya koyacağınız görüşlerin hiç biri Allah’ın bildirdiğinden üstün olamaz. Sizinki yanlıştır, Allah’ınki doğrudur’. Bizim konuşmalarımızdan, yazılarımızdan, tavırlarımızdan devlet böyle anlıyor. Diyor ki ‘Sizler bizim ortaya koyduğumuz düzene karşı çıkıyorsunuz. Düzenimiz gereği Meclis’te tartışanların görüşleri için yanlış diyorsunuz. Tartışmalarla ilgili Allah’ın görüşü daha doğru diyor, Meclis’te verilen kararlara, çıkarılan yasalara eğri diyorsunuz.’ deyip bizi attılar içeri. “Ha!” dedi. “Atarlar tabi. Siz devlete karşı gelmişsiniz.”. “Peki böyle dersek yanlış mı olur?”. “Hayır yanlış olmaz. Bence de insanların görüşü yanlıştır. Allah’ın görüşü doğrudur.”.

“Anladın nihayet. Ama görüyorsun biz insanların suç saydığı hiçbir şeyi yapmamışız. Hiç kimsenin malına, canına, ırzına saldırmamışız. Onları mağdur etmemişiz. Hatta elimize silah alıp devlete savaş açmamışız. Sadece demişiz ki ‘Bir konuda Allah’ın görüşü, hükmü varsa, sizin hükmünüz, görüşleriniz yanlıştır. Allah’ınki doğrudur.’. Sadece böyle demişiz. Onları Meclis’ten kovmamışız. ‘Ey millet! Bunlar yanlış yapıyor. Onları öldürün, yasaklayın’ dememişiz. Kibarca, nazikçe, hakaret etmeden, insanlar yanlış kararlar verebilirler. Yanlış hükümler üretebilirler. Nitekim yaptıkları yanlışları iki de bir düzeltmek için tartışmıyorlar mı? Veya aldıkları kararları hala tartışan, kabul etmeyen insanlar yok mu? Her zaman muhalefet iktidarların aldıkları kararları, çıkardığı yasaları kabul etmeyerek, yanlış olduğunu vurgulamıyor mu? Toplumda hukukçular çıkarılan yasaların yanlış, eksik olduğu konusunda sürekli fikir beyan etmiyorlar mı? Ama onların hiç biri cezaevine atılmıyor. Birisi çıkıp da dese ki ‘Sizin kararlarınız yanlış, doğrusu Allah’ın’. ‘Hop’ deyip hemen suçluyorlar. Niye? Kendilerini Allah’tan daha mı üstün görüyorlar? Haşa. İşte biz bu çelişkileri ortaya koyuyoruz. Onlar da alınıyor.

Şimdi bir hakime herhangi bir konuda ‘Senin kararların mı doğru? Yoksa Allah’ın bilgisi, hükmü varsa o mu doğru?’ desek, hakim vicdanını konuşturursa ‘Allah’ınki’ der. Ama ben, desem ki hakime ‘Hakim bey! Sen insansın, senin kararların Allah’ın hükümlerinden daha doğru olamaz. Gerçek adalet Allah’ın insanlara bildirdiği hükümlerdedir.’. O zaman hakim ‘Geçti o devirler. Şimdi bizim hükümlerimiz daha adil, daha doğru.’ der ve bizi suçlar. Sence nasıl? Allah’ın hükümleri mi daha doğrudur? Yoksa herhangi bir hakimin hükümleri mi?”. “Elbette Allah’ın hükümleri ağabey!”. “İşte bu gerçeği mahkemede hakime söylersen suçtur.”.
“Kim olursa olsun Allah’a inanıyorsa, elini vicdanına koyarak, aklını kullanarak düşündüğü zaman, insanların yanlış kararlar alabileceğini biliyor. Doğrunun, gerçeğin sadece Allah’a ait olduğuna inanıyor. Ama hayatına dair kararlar vermeye başladığında, Allah’a hiç dikkat etmiyor. Kendi kararlarıyla hayatını yaşıyor. Çoğu zaman başkalarının kararlarına göre yaşıyor. Bir müddet sonra pişmanlıklarını dile getiriyor. “Keşke şöyle yapmasaydım. Keşke böyle yapmasaydım” diyerek hayıflanıyor. İnsanlarımıza bak, hemen herkes yaşadığı hayatın pişmanlığı içinde. Yanlışlarının kurbanı olmuş. Bir dokunsan bin ah işitiyorsun. Peki yanlışlarından ders alınmış mı? Alınıyor mu?

Allah’ı inkar edenleri bir kenara bırak. Allah’a inanan, en modern, en laik insanlara bile sorsan ‘İnsanların bilgileri, hükümleri mi doğrudur? Yoksa Allah’ın bilgileri mi, hükümleri mi?’. ‘Elbette Allah’ın.’ diyeceklerdir. Sadece akıllı, uslu, mantıklı sorun. Hal böyleyken insanlar kendi bildiklerini okurlar. Hayatlarını yaz boz tahtasına dönüştürürler. Ülkeler çıkardıkları yasalar ile, toplum düzenini yazboz tahtasına dönüştürür. Bu konuda ne çok şiir, hikaye, roman, müzik yapıldı. Ne çok siyasi tartışmalar yapıldı. Ama nedense, insanlar bildiklerinin tersini yapmayı, Allah’ın en adil, en doğru bilgi ve hüküm gönderdiğini bildikleri halde Allah’a göre yaşamayı ret ederler. Kendilerine göre yaşamayı öne çıkarırlar. Sonra pişmanlıklarıyla ortada gezinip dururlar. Hakimler kendi hükümlerinde mutlak adaletin olduğuna inanmaz, gerçek adaletin Allah’ın hükmünde olduğuna inanırlar. Böyle olmasına rağmen, çelişki içinde, ‘İllaki biz’ diyerek öne çıkarlar. İnsanların bu çelişkilerini anlamak zordur.

Halbuki insan önce kendi içinde dinginliğe ulaşmalı. Söyledikleri hayatını kuşatmalı. Pişmanlıklardan uzak yaşamalı. İnsanların, toplumların sorumluluklarını üstlenen insanlar, herkesten daha çok sorumluluk bilinci taşımalı. Vicdanlarında yanlış olduğuna inandıkları şeyleri yapmamalı, insanlara söylememeli. Kurallar koyarak dayatmamalı. Muhakemesinde, vicdanında çelişkileri yaşayan hiçbir insan, hiçbir toplum asla iç barışa ulaşamaz. İnsanları iç barışa ulaştıran tek şey çelişkilerinden kurtulmaktır. Allah insanlar arasında iç barışı sağlamak için doğru bilgileri, doğru hükümleri göndermiştir. Allah’a inananlar buna böyle inanırlarken, Allah’a göre düşünmek, hayatı yaşamak konusunda nedense dikkat göstermezler. İnsan niçin inandığı şeyleri hayatında uygulamayarak, vicdanının sesini dinlemeyerek iç barışından uzaklaşır? Niçin kendi iç dünyasında, toplumda barışı öne çıkarmayarak, tartışmayı öne çıkarır? Görüş ayrılıklarını savaşa dönüştürür?

Bunu anlamak zor. Hem de çok zor. İnsanlar birbirine karşı sevgiyi, saygıyı, paylaşım değerlerini öne çıkarsa ne güzel olurdu. İşte koğuşta bir hayat sürüyoruz. Güya buradakiler toplumun, devletin suçlu gördükleri insanlar. Çeşitli zorlukları paylaşarak, birbirimize saygı göstererek yaşıyoruz. Hiç kimse diğer insana zorla bir şey yaptırmıyor. Elimizdeki imkanları en iyi kullanmak noktasında hareket ediyoruz.

Yaşamlarımıza baktığımızda ne çok hatalarımız var. İnsanlar kendi yaşamlarına baktıklarında ne çok yanlışlıklar bulacaklardır. Halbuki her anımızı akıllıca yaşadığımız iddiasındayız. Her anımızda arzularımız, çıkarlarımız bizi yönlendirmiştir. Bir şeye karar verdiğimizde her zaman, kesinlikle doğru karar verdiğimize inanmaktayız. Ama günler geçip de sonuca ulaştığımızda ‘Keşke şimdiki aklım olsaydı bunları yapmasaydım.’ diyoruz. Şimdiki aklımız, acaba gerçekten doğrular üzerinde mi karar veriyor? Bizim şimdiki akıllarımız, eksiklikten, hata etmekten, yanlış yapmaktan uzak mı? Hayatımızı hep şimdiki akıllarımıza göre yaşamadık mı? Bugünün şimdiki aklı, dünün şimdiki aklını beğenmiyor, kabul etmiyor, hatalı görüyor. Peki yarının şimdiki aklı, bugünün şimdiki aklını doğru mu görecek? Yoksa bir sürü hatasını, yanlışını mı bulacak?
Allah, insanların şimdiki akıllarına hitap ediyor. İnsanlara doğrular üzerinde olmasını öğütlüyor. Kendi katından gerçek bilgileri, doğru hükümleri gönderiyor. Allah’a inanan insan, Allah’ın insanlar için söylediklerinde hiçbir eksiklik bulamaz. Allah’ın insanlara önerdiği yaşam biçiminde pişmanlıklar yoktur. Allah yalan söylemeyi yasaklıyor. İkiyüzlü, riyakar davranmayı yasaklıyor. İnsanların kendileri yokken arkalarından birbirini çekiştirmesini yasaklıyor. İnsanlar arasında sevgiyi, saygıyı, paylaşımı öne çıkarıyor. Yeryüzünde verdiği nimetleri adil biçimde paylaşmayı öneriyor. Hiçbir insanın, etnik, kültürel, akıl ve / veya ekonomik güçlerinin üstünlüğüyle diğer insanlar üzerinde hüküm sahibi olmasını istemiyor, yasaklıyor. İnsanların etnik, kültürel, akıl, ekonomik güçleriyle var olan birikimlerini insanlarla paylaşmasını istiyor. Hakça, adaletli bir şekilde insanlar arasında ilişkilerin kurulmasını istiyor. İnsanların mallarının, canlarının, ırzlarının kutsal olduğunu ifade ederek, bunlara hiçbir insanın haksız dokunmaması gerektiğini söylüyor. İnsanların hakkını “kul hakkı” ifadesiyle kutsal hale getiriyor.
Bütün bunlara rağmen insanlar ne yapıyor? Kendini akıllı, kurnaz sayanlar, ellerindeki imkanları kullanıyorlar. Fırsatları değerlendiriyorlar. Köşe başlarını kapıyorlar. Yasaları kendi çıkarlarına göre düzenleyerek, insanlar üzerine hükümran oluyorlar. Hakları çalıyorlar. Günümüzde yasanın serbest bıraktığı her şey kabul ediliyor. Halbuki yasaları insanlar kendi çıkarlarına göre çıkarıyorlar. Çıkar çevreleri işine geldiği her konuda istediği yasaları çıkartabiliyorlar. Siyasiler, çıkar grupları işbirliği içinde istediklerini yapabiliyorlar. Geniş halk kitlelerine düşen onları seyretmek. Halkın görevi, sorumluluğu çıkarılan yasalardaki adaletsizlerin sonuçlarını üstlenmek kabul ediliyor. Tüyü bitmedik yetimin haklarını savunanların tüyü bitmedik yetimlerle hiçbir ilgisi yok. Günümüzde Meclis’in çıkardığı yasalar nedeniyle zenginler daha zengin, fakirler daha fakir hale geliyor. Bütün bunları akıllı, görgülü, eğitimli insanlar gerçekleştiriyorlar. Cahillerin bu işte hiçbir parmağı yok. Halkın bu işte hiçbir parmağı yok. İnandıklarıyla, ilkeleriyle çelişen okumuş, bilgili, güya aydın insanlar bunları gerçekleştiriyorlar. Burjuva haline getirilen bir avuç çıkar grubunun hayallerini gerçekleştirmek için düzen işletiliyor. Meclis’te kavgalar oluyor. Yasalar çıkarılıyor. Bütün bunların böyle olduğunu herkes biliyor, hissediyor. Çıkar grupları, onların meclisteki uzantıları, kendi aralarında tartışıyor, çatışıyor. Ama adalet için değil. İnsanlar için değil. Çıkarlardan biz nasıl faydalanabiliriz hesabını yapıyorlar. Tam bu noktada siz sesinizi yükseltip ‘Ey insanlar! Size ne oluyor ki çıkarlarınız peşinde, aklınızın peşine düşmüş, adil olmayan kararlar alıyorsunuz? Bunu yaparken inançlı, ilkeli olduğunuzu söylüyor, insanları kandırıyorsunuz. Gerçekten adil kararlar alacaksanız işte Allah’ın söyledikleri, buyurun uygulayın.’ dediğinizde, hep birlikte karşı çıkılıyor. Halbuki kime sorarsanız çoğunluk insanların yasalarında gerçek adaleti sağlayamadıklarını, gerçek adaletin Allah’ın yanında olduğunu ifade ediyorlar. Sanki herkes, el birlik etmişçesine, Allah’ın dediklerini yaparsa, hükümlerine uyarsa çıkarlarını gerçekleştiremeyeceğini biliyor. Onun için ‘Gelin Allah’a uygun hareket edin.’ dense hep birlikte karşı çıkıyorlar.

İnsanlar inandıklarını sözlerine, yaşamlarına aktarmazlar ise, bu konuda dürüst olmazlar ise, inanıyor sayılıyorlar mı? ‘Biz sözde değil özde Müslümanlık istiyoruz’ diyenler, niçin inançlarını yaşamlarına aktarmazlar? Niçin yaşamla ilgili düşüncelerini Allah’ın gönderdiği bilgilere, hükümlere göre geliştirmezler? Söyledikleri inanç farklı, yaşadıkları hayat farklı. İnsanlar bu çelişkilerinin sorumluluğunu üstlenebilirler mi?

Halkın çoğunluğu söze kulak veriyor. Sözler çapkın, albenili, kaypak, kandırışçı. Siyasetçilerin konuşmalarının ne kadarı doğrudur diye bir anket yapsanız sonuç ne olur? Veya Meclis’te çıkarılan yasaların adil, doğru, gerçekçi olduğuna kaç kişi inanır? İşte toplum içinde yaşıyoruz. Neredeyse herkes bir olumsuzluk içinde iken niçin aklını başına toplamaz? Niçin ‘Allah her şeyin en iyisini bilir. En doğru hükümleri verir’ derken Allah’ın bilgilerine, hükümlerine insanlar uymaz? Halbuki insanlara sorsan, onların akılları der ki; ‘İnsan inandım dediği bilgileri kabul etmiyorsa inanmamıştır. Doğru, adil dediği hükümleri hayatında uygulamıyorsa inanmamıştır.’. Sanıyorum günümüzün en büyük hastalığı insanların kendi inançlarıyla çatışmasıdır. Ben kendime ‘İnançlarınla çatışma’ demeliyim. Tanıdığım eş, dost, akraba ve arkadaşlarıma ‘İnançlarınla çatışma, çelişme’ demeliyim. İçinde yaşadığım topluma ‘İnançlarınla çatışma, çelişme’ demeliyim. Halka hizmet için var olan devletin yetkililerine, yöneticilerine, yasa koyucularına ‘İnançlarınızla çatışmayın, çelişmeyin’ demeliyim. Hukuk dalında adaleti sağlayan hakimlere, savcılara, avukatlara ‘İnançlarınızla çatışmayın, çelişmeyin’ demeliyim. Belki ancak o zaman insanlık erdemimi ortaya çıkarabilirim. İnancımın gereğini yapabilirim.
Allah’ın doğru bilgiler, adil hükümler gönderdiğine, adaletin ancak O’nun hükümlerinde, hesabında olduğuna, gerçekten inanıyorsam, ona göre davranmalıyım. Karşımdaki insanlardan da aynı şeyi beklemeliyim. Kimse beni ve insanları, Allah’a inandığını söylerken, inançlarıyla çelişerek kandırmamalıdır. Çünkü insanın kendisini ve insanları kandırması en büyük insanlık hastalığıdır. Belki de çağımızın en büyük hastalığı bu olsa gerektir.

İnsanların inandırıcılığı inançlarını, düşüncelerine, sözüne, hayatına (eylemine) aktarmasıdır. Hiçbir insan, inançlarına, sözlerine aykırı hayat oluşturan insanlara güvenmez. Günümüzün siyasetçileri, aydınları, fikir adamları ne yazık ki çelişkileriyle öne çıkmaktadır. Hangi düşüncede olursa olsun. Hangi inançta olursa olsun insanlar inançlarına, ilkelerine, sözlerine aykırı hayat tarzı oluşturarak güvenirlilik sınavını kaybediyorlar. Müslümanlar, solcular, laikler iddia ettiklerinin dışında, çıkarlarına göre yaşam tarzı sürdürdüklerinde her şey birbirine giriyor. Hayatım boyunca inanca uygun, sözlerin, davranışların öne çıkması gerektiğine inandım. Hayatta gördüğüm ise, ne yazık ki inancın, sözlerin ve davranışların çelişkileri oldu. Böylece günümüz dünyasında ülkemizde, insanlar arasında, yönetilenler yönetenler arasında, oluşan güvensizlik, hastalık olarak bizi mahvetmektedir.”.

Güvensizliği kendimiz doğuruyor. Sonra güven bekliyoruz. Bunu anlamak gerçekten çok zor.

AVUKATIM GELDİ, DAVA KARARINA İTİRAZ

Mahkemenin karar vermesinden sonra itiraz hakkımız vardı. İtiraz etmek için mahkemenin gerekçeli kararını bekliyorduk. Nihayet avukatım gelerek gerekçeli mahkeme kararını getirdi. İtiraz dilekçesini yazdığını söyledi. Benim de ayrıca itiraz dilekçesi verme hakkım olup olmadığını sordum. Hakkımın varlığından söz etti. Ancak yazmazsam iyi olacağını söyledi. Kendisi hukuki bağlamları dikkate alarak yazacakmış. Kendisinin yazması yeterliymiş. Ama yazarsam kendisinin kontrol etmesi gerektiğini söyledi.

Avukattan ayrıldıktan sonra koğuşa doğru gelirken değişik düşünceler içindeyim. Avukatım bana göre çok pasifti. Yırtıcı değildi. Gerektiği yerde gerekli çıkışları yapmadı. Artık böyle düşünüyor, böyle inanıyordum. İtiraz dilekçesini yazacaktım. Avukata göstermeden gönderecektim. Koğuşta gerekçeli kararı hep birlikte okuduk. Üzerinde notlar aldık. Ayrıntılarıyla ele alarak inceledik. Aldığım notlara dikkat ederek uzunca itiraz dilekçesi yazdım. Birkaç kez gerekli düzeltmeleri yaparak gönderdim.

İtirazımın iyi olacağına inanıyordum. Kararın ikiye bir hakim görüşüyle verilmesi inancımı artıyordu. Kaldı ki mahkemenin tayin ettiği bilirkişi lehimde karar vermişti. Avukatım ise, ince noktaları atlıyor gibi geliyordu. Tabi bütün bunlar benim zanlarımdı. Halbuki Ercüment Özkan ve arkadaşlar avukata güveniyorlardı. Üstelik avukat çok dürüst insandı. İtirazlarımızın sonucunu beklemeye başladık.

CEMALETTİN HOCA GRUBU

Gazetelerde yine irtica haberleri çoğalmaya başladı. Ardından tutuklamalar başladı. İki hafta sonra ikinci kısma yeni arkadaşlar geldi. Hayret! Cezaevi yönetimi onları beşinci koğuşa vermemişti. Onlar beş kişiydiler. Üç tanesi ikinci koğuşta, iki tanesi üçüncü koğuştaydı. İkinci koğuştakiler onlara bizden söz etmişler. Geldikleri günün ortası beşinci koğuşa gelerek bizimle tanıştılar.
Tanıştığımız üç kişiydi. Diğer iki kişi ortada yoktu. İki kişi hastalanıp yatağa düşmüşler. “Geçmiş olsun, arkadaşların neyi var?” dediğimizde tutuklanmayı kaldıramamışlar. Moralleri çok kötü bozularak yatağa düşmüşler. Tanıştığımız üç kişiyse, inceden inceye, çaktırmadan birbirlerini suçluyorlardı. O gün öyle yemeğini birlikte yedik. Yemekten sonra çay faslı yaptık. İçlerinden birisi sürekli mahkeme kendileri hakkında nasıl hüküm vereceğini soruyordu. Aslında suçlarının çok fazla önemi yoktu. Almanya’da çalışan birisi, “Kara Ses” diye bilinen Cemalettin Hoca’nın bantlarından, dergilerinden, kitaplarından getirmiş. Elektronikçi bir arkadaşın dükkanına bırakmış. Al bunları, eşe dosta verirsin demiş. Almanya’dan gelen mahallesinden tanıdık biriymiş. O da birkaç kişiye vermiş. Bantlar, dergi, kitaplar ortada dolaşmaya başlayınca polisin kulağına gitmiş. Polis baskın yapmış. Bantlara, kitaplara, dergilere el koymuş. Dağıtılanların ifadelerini almış. Dağıtanları ifadeye almış. Tutuklanmaları için mahkemeye göndermiş. Şimdi beş kişi tutuklu. Biri diğerine diyor “Senin yüzünden bütün bunlar başıma geldi. Ben o adamı tanımazdım.”. O adam dediği Almanya’da çalışan. Adam izin bitince Almanya’ya geri dönmüş. Yani dergileri, kitapları, bantları Almanya’dan getiren yok ortada. Dağıtanlar ise şimdi tutuklular.

Onların sürekli birbirlerini suçlamaları, tutuklanmaları dolayısıyla sızlanmaları beni çok rahatsız etti. Bazı arkadaşlarımız yatağa düşenleri ziyaret için gitmek istediklerinde “Ben gitmem” dedim. Müslüman dediğin böyle olmaz. Hele bir tanesi vardı. Sürekli kaç yıl ceza alacaklarını sorup duruyor. Aslında suçları öyle ahım şahım değil. Nihayetinde yasak yayın bulundurmaktan suçlanırlardı. Ama ne bantlarla, ne dergiler ile, ne de kitaplarla ilgili yasak olduğuna dair bir mahkeme kararı yoktu. Bütün bunlar henüz polisin eline geçmişti. Gerçi genel olarak Karar Ses Türkiye’de yasaktı. Ama bu genel kanı, bantlara, dergilere, kitaplara yansımazdı. Yasaklanmış bir örgütün, kuruluşun herhangi bir kitabı yasalara aykırı olmayabilirdi. Mesela Kara Ses, Namaz Hocası kitabı yayınlasa yasak mı olacaktı? İşin gerçeği anlattıkları doğruysa bunlar ilk mahkemede çıkarlardı. Çünkü yakalanmalarına neden olanlar suç unsuru teşkil etmiyordu. Aksine sıradan şeylerdi. Tutuklanmaları korkutmak, çekindirmek için verilmiş gibi görünüyordu. Hallerinden zaten bin pişman oldukları belliydi. Bu durum beni çok rahatsız etmişti. Onun için “Arkadaş kaç yıl yeriz?” dediğinde “Of aman of! Siz en az on beş yıl yersiniz” diyordum. “Hele bir de tam Atatürkçü bir hakime rastlarsanız yirmi yıl olur” diyordum. Korkudan ne yapacaklarını bilemiyorlardı. Arkadaşlar da bana kızıyor. Yapma, üzerlerine böyle gitme diye tembih ediyorlardı.

İlk gün böyle geçti. Yataktakiler neredeyse üç gün yataktan hiç çıkmadılar. Çıksalar da ortada dolaşıp görünmediler. İki kişinin neredeyse yüzünü görmedim desem yalan olmaz. Ayaktakiler her gün birbirlerini suçlayıp, sızlanmalarına devam ettiler. Artık gına gelmişti. Bırakın Müslüman olarak yaptığı işten dolayı suçlanarak cezaevine gelmeyi, normal insanlar bile bu kadar sızlanmıyordu. Hayal kırıklığı, telaş içindeydiler. Sürekli dışarıdaki işlerinin ne olacağını düşünüyorlardı. Onların dışarıdaki halini düşünmeye başladım. Eminim ki onlar dışarıda atıp duruyorlardı. Sanki dağları yaratmışlar gibi, kendilerini en iyi mücahit görerek neler diyorlardı. Bereket dışarıda onlarla fazla karşılaşmıyordum. Oldum olası ayağı yere basmayan fikirlerden, hareketlerden hoşlanmamışımdır. Hayatın kendisi bir imtihandır. Sabır imtihanın en büyük silahıdır. Bu arkadaşlar hangi açıdan olursa olsun imtihanda başarılı değillerdi. Soruları, sızlanmaları artık bunaltmıştı. Arkadaşlarla oturmuş sohbet ediyorduk. Yanımıza koğuştaki adli tutuklulardan birkaç kişi gelerek; “Hocam sizden izin istiyoruz.”. “Niye?”. “Biz bu gelenleri döveceğiz. Bize izin verir misiniz?”. “Niçin?”. “Ya hocam. Bunlar ne biçim Müslüman? Müslüman böyle olur mu? Biz sizi de gördük. Sizler hiç böyle moral bozukluğu yaşamadınız. Hiç şikayet etmediniz. Cezaevine düşmenizden dolayı yataklara düşmediniz. Vallahi bunlar bize kötü örnek oluyor. Böyle Müslümanlık olmaz hocam. Bunlar Müslümanların yüz karası. Biz bunları dövelim, akılları başına gelsin. Bakın, size hiç bir saygısızlığımız yok. Sizler bize güzel örnek oluyorsunuz. İnancınızla, fikirlerinizle, moralinizle, tavırlarınızla biz sizi kendimize örnek alıyoruz. Ama bunlar vallahi yüz karası. Bunlar kötü örnek. Bunlar ne Müslümanlığa ne de insanlığa yakışır hocam.”. Bunları duyunca hayret ettik. “Ya arkadaşlar, olur mu hiç?”. “Olabilir. Belki de henüz tam inanmamışlardır. Belki de kandırılmış insanlardır. Ne o öyle dövme falan?”. “Ayıp olur arkadaşlar. Sizi anlıyoruz. Aslında biz de rahatsızız. Ne yapalım, ne yapacaksınız? Belki onlara güzel davranarak akıllarını başlarına getiririz.”.

Hayat garipliklerle doludur. İmtihan ateş olup ocağa düştüğü anda insan ne yapabilir? Bunu anlamak zordur. Aklıma polisteki soruşturmalar geldi. İnsanlar ateşi görmeden ateşten korkmayabilirler. Önemli olan ateşi gördüklerinde, ateşin içinde olduklarında ne yapabileceklerdir. Nemrut İbrahim’i ateşe attığında, İbrahim ateşten başarıyla çıkmıştır. Bazı Müslümanlar İbrahim’in ateşe atılmasını farklı değerlendiriyorlar. İşin özü, İbrahim’in dinini tebliğ ederken içine düştüğü sıkıntılardır. Mücadelenin sert oluşudur. Nemrut; İbrahim’e, inananlara nefes alacak alan bırakmamıştır. Her yönden sıkıştırmış, onları ateş çemberi içine almıştır. Günümüz Müslümanlarından bazıları sıcak evlerinde, çay, börek, pasta yerken dünyaya meydan okurlar. Devlet kurup devletler yıkarlar. Eğer gerçekten İbrahim’in, Muhammed’in mücadelesine benzer mücadele olsa, o zaman ne olur? O zaman ne yaparlar? Bilinmez. Hayatımda en çok korktuğum şey benim yüzümden başkalarının riske girmesiydi. Tecrübesizliklerim nedeniyle hiç alakası olmayan insanların hayatlarıyla oynamıştım. 1983’teki soruşturmamda bazı arkadaşlarım benim yüzümdem ifadeye alınmışlardı. Aslında çok basit şeylerdi. Hiçbir şey yoktu. “Niçin mektuplaştın? Nerede tanıştın? Arandaki ilişki ne?” gereksiz sorular. Gereksiz konular yüzünden birçok arkadaşım rahatsız edilmişti. Hayatımda pişmanlık duyduğum şeyler bunlardı. İhtilal dönemleri devletin kendine göre her şeyi sıkı tuttuğu, her şeyden nem kaptığı dönemlerdi. Öküzün altında buzağı aramak böyle dönemlerin temeliydi. Ne yazık ki Türk polisinin belgelere dayalı değil de, baskı yoluyla sorgulama, suçu kabul ettirme metotlarıyla insanlar rahatsız ediliyordu. Belki buradan bir şey çıkar mantığıyla yapılan soruşturmalar, baskılar ayyuka çıkmıştı. Hele Isparta’daki tutuklanmamızda, Isparta siyasi polisinin büyük bir örgütü yakalamış edasıyla beyanatlarda bulunması çok ilginçti. Halbuki biz o zaman yargılanıp beraat ettik. Ortada hiçbir şey yoktu. Ama Siyasi polisin havası çok büyüktü. Devlet düşmanı örgüt çökertildi. Yahu bu devlet yakalanan üç beş kişiyle mi kurtulur? Veya bu üç beş kişi yakalanmazsa bunlar koca devleti yıkabilirler mi? Hiç akıl mantık alıyor mu? Türkiye Cumhuriyeti Devleti ilkel, çölde küçük bedevi topluluğun kurduğu bir devlet mi? Bazı haberler çok antikaydı. Devleti yıkmak için teşkilatlanmış örgüt yakalandı. Yakalananlara bakıyorsunuz; berber, terzi, öğrenci, memur, pazarcı. Kaç kişiler? En fazla on, on beş kişi. Öyle bir hava var ki bunlar yakalanınca devlet kurtuldu. Yakalanmasaydı devleti bunlar yıkacaktı. Sanki polisler ve savcılar insanlarla alay ediyorlar. Hele o dönemde savcıların hazırladığı iddialara bir baksanız: Her şey yandı kül oldu. Vatan elden gitti. Hainler iyi ki yakalandı. Yakalanmasalardı iş bitmişti. Devlet yıkılmış yerle bir olmuştu. Böyle iddialarla mahkemeye sevk edilenler, suçsuz bulunarak salınıyorlardı. Peki, insanları mahkemelere bu iddialarla getiren polislere, savcılara bir şey deniyor muydu? “Yahu siz ne yapıyorsunuz? Mahkemeleri böyle lüzumsuz davalarla niye meşgul ediyorsunuz? Hukukla, devletle böyle niye dalga geçiyorsunuz? İnsanları haksız yere niye rahatsız ediyorsunuz?” deniliyor muydu? Hayır. Aslında olanları iyi izleyin, inceden devletle, düzenle, yasalarla dalga geçenler kendileriydi. İnsanlarla alay edenler kendileriydi. İnsanların en tabi haklarını çiğneyenler kendileriydi. Mevkilerini ve makamlarını çıkarlarına kullanıyorlardı. Olayları şan, şöhret kazanmak için kullanıyorlardı. Yani aslında yapılan direkt suç kapsamında olaylardı. Devleti hafife almak, insanların onurlarıyla oynamak, kanunların ruhuna aykırı hakaret etmek, düşüncelerinin temelinde yatıyordu. Üstelik bunları yapanlar devletini çok sevdiklerini söylüyorlardı. Yaptıklarını vatana hizmet doruk noktası olarak kabul ediyorlardı.
Akademi mezunuyum. Hukuk okudum. Sürekli söylenilen hukuk devleti anlayışında böyle şeyler olur muydu? Hiç hukuk devleti, kuralları ile dalga geçirtir miydi? Hiç hukuk devletinde insanlar delilsiz olarak ifadeye alınır mıydı? Ellerinde geçerli kanıtlar olmadan savcılar iddianame hazırlayabilirler miydi? Bugün gerçekten hukuk anlayışı içinde, 1980 ile 2000 yılları arasında açılan bütün siyasi davaların iddianameleri, mahkeme kararları incelense, ortaya ne çıkar? Büyük bir komedi mi? Yoksa tarihe geçecek hukuki değeri olan uygulamalar mı? Bir devlete, devletin yetkili organlarına yakışan, devletin yüceliği kadar kendilerini yüceltmeleridir. Ben öyle inanıyorum. Ancak siyasi polislerin uygulamalarının, savcıların hazırladığı iddianamelerin devletin yüceliğine yakışmadığına, aksine değerini küçülttüğüne inanıyorum. Ne yazık ki tarihin sayfalarına böyle karanlık bir dönem adını yazdırdılar.

Müslüman kişilik olarak onurunu ayakta tutandır. Müslüman kolay zamanların insanı değil aksine zor zamanların insanıdır. Kolay zamanlarda kallavi söylemlerde bulunup zor zamanlarda suskun olan değildir. Müslümanlar ancak böyle olursa hayata iyi örneklik yaparlar. Beşinci koğuşumuzda yaşanan olay bunun en büyük göstergesidir. Birbirine düşmüş, birbiriyle uğraşan, birbirini tenkit eden, eleştiren insanlar çevresine kötü örnek olurlar. İşte yeni gelenlerin, ortaya koydukları örneklikten, suç işlemiş olan insanlar bile rahatsız olmuşlar. Akıllarını başlarına getirmek için dövme metodunu bulmuşlar. Arkadaşlara güzelce anlatarak dövmekten vazgeçirdik. İyi ki onlar üç hafta sonra mahkemeye çıktılar. İlk mahkemede tahliye oldular. Düşünmek istemiyorum. Aynı tutumla üç beş ay cezaevinde kalsalardı neler olurdu? Belki de bizden habersiz dayak yerlerdi.
Onlar gidince cezaevindeki yaşamımız yine eski haline döndü. Hayat, sıradanlığına alıştığı yerde duruyordu. Her gün gelip giden tutuklular. Tahliyeler, ceza alanlar, diğer cezaevlerine sevk edilen mahkumlar. Sanki büyük bir otogarın veya tren istasyonunun gelen giden insanları gibi, bizi duyarsızlaştırmaya başlamıştı. İlk geldiğimizde, her yeni gelene meraklı gözlerle bakarken, artık yeni gelenler çok fazla ilgilendirmez olmuştu. Yine ilk zamanlar tahliye olan herkes bizi ilgilendir iken, artık tahliyeler bizi fazla ilgilendirmez olmuştu. Sanki ceza almamız, cezaevindeki yaşamı kanıksamamıza nedendi. Koğuşta çok insanın oluşu, her insanla yakın ilişki kurmamış olmamız, tıpkı dışarıdaki hayat mantığında yürümeye başlamıştı. Hani iyice kanıksadıktan sonra, bazen kapı komşunuzu aylarca görmezsiniz ya, sanki onun gibi bir şeydi.

Görünen o ki bizim dikkatimizi siyasi mahkumlar, hırsızları hırsızlıktan hüküm giyenler, ilgilendirir olmuştu. Bu durum insan unsurumuzu yiyip bitiren, insana karşı duyarsızlığımızı hayatımıza egemen kılan bir şeydi.

SOLCULAR PROGRAM YAPIYOR

Gardiyan bir haber getirdi. Cuma günü cezaevinin tiyatro salonunda solcular bir program yapacaklarmış. Gidecekler ismini yazdıracaklarmış. Koğuş lideri gelerek bize söyledi. Cezaevinde hiçbir programa katılmamıştık. Arkadaşlarla aramızda konuyu değerlendirdik. Siyasi tutuklular olarak gidecektik. Diğer adli tutuklulardan gelen yoktu. Bizimle yemek yiyen adli tutuklular ile nazımızın geçtiği arkadaşlara söyledik. İçlerinden biri “Hocam onlar solcu siz sağcısınız.”. “Hop! Biz sağcı değiliz. Müslüman’ız.”. “Her neyse. Ben sağ sol işine, aranızdaki meseleye karışmam. Ama bir şey var. Ya kavga çıkarsa?”. “Niye çıksın?”. “Bilmem”. “Çıkmaz merak etme. Geleceksen gel.”. “Tamam gelelim.”.

Adli mahkumların niye gelmek istemediği anlaşılmıştı. Onlar solcuların, sağcıların, Müslümanların katıldığı bir yerde mutlaka kavga çıkacağına inanıyorlardı. Cuma günü tiyatro öğle sonu saat 14.00’te başlayacaktı.

Cuma günü gelip çattı. Bugün değişik bir gün olacaktı. Hava da o kadar güzeldi ki! Arkadaşlar bahçede maç yapmak için sıraya girmişlerdi. Baya iddialı çetin voleybol maçları olacaktı. Ama biz tiyatroya gidecektik. Hep birlikte dış kapıya doğru giderken voleybol oynadığımız arkadaşlardan biri “Ya hocam, ne yapacaksınız tiyatroda? Asıl tiyatro burada!” diye bizi bağırarak maça davet ediyordu. Onlara gülerek “Maçlar kaçmıyor, yarın yine oynarız.” diye bağırdık.

Dış kapıya gitmek için ülkücülerin kaldığı koğuşların önünden geçmek zorunda idik. Oradan geçerken tanıdığımız ülkücülere rastladık. Onlara “Siz tiyatroya gelmiyor musunuz?” deyince onlar “Ne işimiz var solcuların gösterisinde?” dediler. “İyi olmaz mı? Bizim için değişiklik olur.”. Gülerek “Boş verin, siz gidin yeter. Bizi de temsil edersiniz nasılsa. Onlar sizi sağcı biliyor.” dediler. Doğruydu. Bizler her ne kadar ülkücülerden farklı olduğumuzu anlatmaya çalışsak da ne yazık ki bir türlü anlamak istemiyorlardı. İnce loş koridordan geçerek dış kapıya dayandık. Kapıyı çaldığımızda, mazgalı açan gardiyan “Ne var?” deyince “Hiç tiyatroya gidecektik ya..” dedik. “Tamam” diyerek kapıyı açtı. Ona tiyatroya giden yolu sormaya gerek kalmadan “Sizi götüreyim, yerini bilmezsiniz” dedi. Gardiyanın eşliğinde tiyatro salonuna doğru yürüdük. Tiyatro salonu kütüphanenin bulunduğu binada idi. Bina eski bir yapı, ancak Osmanlı’dan kalan bina değildi. Yeni tarzda yapılan bina, ama yapılalı çok olmuştu. Binaya giden yol taşlarla döşenmiş, etrafında çiçekler vardı. Çiçeklerin ardında ağaçlar, ağaçların gölgelerinde ise dinlenmek için tahta banklar vardı. Hep birlikte binaya girdik. Bina klasikti, devletin yaptırdığı binalara benziyordu. Girişte büyük bir salon. Salonun sağında, solunda uzun holler. Hollerde ise karşılıklı odalar. Üst kata çıkan bir merdiven. Alt kata inen bir merdiven. Gardiyan “Tiyatro salonu aşağıda” diyerek bizi indirdi.

Tiyatro salonunun içine girince, bildiğimiz eski sinema salonlarından farkının olmadığını gördüm. Tek farkı vardı, sinema salonlarına göre biraz daha küçüktü. Derli topluydu. Yüz yüzeli kişilik bir salondu. Ön sıraya yakın yere oturduk. İlk gelenlerden olduğumuz için, hepimiz aynı sıradaydık. Ben en ön sırada oturmak istedim ama, orası protokole ayrılmıştı. Dışarıdan gelen misafirler, cezaevi yetkilileri protokolü oluşturacaklardı.

Salon loştu. Salonu kullanılmamışlığın kokusu sarmıştı. Yanan lambalar sarı, voltaj olarak düşüklerdi. Sahne çok fazla büyük değildi. Sahne enine bütün duvarı kaplamasına rağmen geriye doğru fazla geniş değil, dardı. Ama olsun idare ederdi. Salonun koltukları tahtadan, oturulacak yerleri hareketliydi. Öne doğru eğerek oturacak şekle sokuluyordu. Normalde arka kısma doğru oturacak yer kalkık duruyordu. Her koltuk arasında ince, şekilli kol koyacak yerleri vardı. Beton olan zemin daha yeni süpürülmüş, süpürülürken su serpilmişti. Su betonla birleşince değişik, insanın burnunu yakan bir koku üretmekteydi. Tavan ise arkadan sahneye doğru hafif eğimliydi. Çok yüksek değil basıktı. Birkaç tane vantilatör içeriyi havalandırmak için çalışıyordu. Vantilatörlerin çalışması baya gürültülüydü.
Bizim salona girişimizden yaklaşık on dakika sonra solcu tutuklular geldi. Sanıyorum tembih edilmiş ki sessizdiler. Herkes sessizce içeriye girdiler. Slogan atmıyorlardı. Solcular gelince salon doldu. Hatta bazı arkadaşlar ayakta kaldı. Ayakta kalanlar yan duvarlara ve arka duvarlara sıralandılar. Yaklaşık otuz kişiden fazla kişi ayaktaydı. Bu sırada ön boş sıralara oturmak isteyenler oldu. Ama bazıları onları engelledi. Engelleyenler gardiyanlar değildi. Herhalde programı düzenleyen solcuların ekip görevlileri engelliyorlardı. Ön sıra protokole ayrılmıştı. Zaten beş dakika sonra da protokol geldi. Gelenlere ön sıra yetmedi. İkinci sıradan bazı arkadaşlar görevliler tarafından kaldırılarak protokole yer verdiler. Protokolün gelmesinin arkasından ışıklar söndü. Her yer içerisi zifiri karanlıktı. Çıt çıkmıyordu. Sessizlik salona iyice hakim olmuştu.

Mükemmel Türküler..

Derinlerden bir saz sesi gelmeye başladı. Müthiş bir ezgi çalıyor, sazın tele her vuruşu insanın içini sızlatıyordu. Ezginin arkasından sazcı Yemen türküsüne başladı. Hayatımda hiç böyle Yemen türküsünün çalındığını görmemiştim. Atmosferden mi, yoksa sanatçıların ustalığından mı bilmiyorum sazdan çıkan her nağme, her ses kalbimi dağlıyor, içimde ince, keskin bir sızı doğuruyordu. Yemen türküsüne giriş ise yürekler yaktı. İnce yanık bir ses; hiç duymadığım. Nice profesyonel tarafından Yemen türküsünü dinlemiştim. Ama hiç böylesine şahit olmamıştım. Araya nakaratlar soktular. Üç beş dakikalık Yemen türküsü neredeyse yedi sekiz dakika sürdü. Türkü bittiğinde ışıklar yandı. Bir alkış tufanı ortalığı çınlattı. Ön protokol ayağa kalkarak alkışlıyordu. Ben alkışlamayı sevmem. Oldum olası alkış yapmamıştım. İçimden geldiğince gür olarak ben de alkışladım.
Alkışlar bittikten sonra sahneye doğru bir arkadaş yürüdü. Protokole ve salondaki gelenlere “Hoş geldiniz” diyerek selamladı. Delikanlı biriydi. Zayıf, uzun boylu, dalyan gibiydi. Harika sesi vardı. Sanki uzun yıllar sunuculuk yapmış gibi sahneye hakimdi. Sözleri seçerek kullanıyordu. Bize ellerinden geldiğince güzel program sunacaklarını söyledi. Umarız beğenirsiniz diye de alçak gönüllülüğünü gösterdi.
Program arka arkaya çalınan türküler, özgün müziklerle devam etmeye başladı. Her seçilen türkü harikaydı. Sanki her seçilen türkü damarımıza basılmak için seçilmişti. Her okunan türkü kalbimize, duygularımıza, tenimize dokunuyordu. Her türlü sesten türküler dinledik. İnce, kalın, tok. Bas, bariton, tiz. Yaklaşık kırk dakika müzik şöleniyle geçti. Arada saz, kaval, ney resitalleri yapıldı. Dışarıda hiçbir zaman seyredemeyeceğimiz, dinleyemeyeceğimiz bir müzik şöleninin içindeydik. Alkışlardan salon inliyor, ellerimizse alkışlamaktan acıyordu. Her alkışta avuçlarımızın içini ateş basıyordu. Aklımda kalan türküler, Yemen türküsü, odam kireç tutmuyor, Bitlis’te beş minare, sarı gelin ve Ahmet Kaya’dan parçalardı. Hareketli, ezgili, içleri yakan seslendirmeler ile vakit geçmişti. Müzisyenler değişmese de türkü okuyanlar sürekli değişip duruyor, bazı arkadaşlar bir iki defa sahneye çıkıyorlardı. Müzikler bittikten sonra, sunucu tekrar sahneye gelerek, “Nasıl gidiyor?” deyince, salondan bir alkış tufanı yükseldi. Hınzır, hınzır gülerek “Anlaşılan beğenmişsiniz, teşekkürler. İnanın arkadaşlarımız uzun süredir program için çalışmalar yaptılar. Yoğun uğraş verdiler. Alkışlarınızla verdikleri emeğin karşılığını aldıklarını sanıyorum. Onlar namına sizlere teşekkür ederim” deyince, alkışlar tekrar yükseldi. Sunucu devam ederek “Sizleri çok duygulandırdık. Şimdi biraz da neşe katıp eğlendirelim” dedi.

Sahnede kısa tiyatro sahneleri sunmaya başladılar. Hemen hepsi komedi türünde, eleştiri, hiciv içeren konulardı. Kahkahalar salonu çınlatıyordu. Eleştiriler o kadar güzeldi ki; yerinde sözler, yerinde konular, ne fazla, ne eksik her eleştiri tadındaydı. Yazan arkadaşlar gerçekten usta insanlarmış. Bazı bölümler cezaevi ile ilgili olmasına rağmen, ilk alkışlayanlar protokoldekiler oluyordu. Halbuki eleştirilenler onlardı. Bunu görünce, yazma ve oynama sanatının ustalığının ne kadar önemli olduğunu anladım. Eğer usta bir yazar, usta bir oyuncu iseniz, eleştirdiğiniz kişileri bile kahkahaya boğacak derecede eleştirip hicvedebilirsiniz. Bugün buna şahit oluyordum. Salonun kasvetli havasını türküler, ortaya konulan oyunlar birden bire silip süpürmüştü. Oyunlardan ayrıntısıyla aklımda kalan Havlucu Mehmet vardı. Ortaya beyaz gömlekli, boynuna havlu dolamış biri yürüdü. Delikanlının yüzü çok şirindi. Neşeli bakışlarla salonda gözlerini gezdiriyordu.

Havlucu Mehmet

“Şimdi ben size bir hikaye anlatacağım” diye söze başladı. “Havlucu Mehmet diye biri vardı. Aslen Malatyalıydı. Görmüş geçirmiş bir insandı. Tarihte yaşanan her savaşa katılmıştı. Cihan Savaşına, İstiklal Savaşına, Kıbrıs Savaşına. Her savaştan hikayesi vardı. Havlucu Mehmet İstiklal Savaşında İsmet Paşa’nın hizmetlilerinden biriydi. Sürekli onun yanında bulunur, İsmet Paşa’ya hizmet ederdi. Bir gün kendisinden bir hikaye dinledim. Şimdi size onu anlatacağım.

Ben askerde İsmet Paşa’nın yanında hizmet ederdim. O bana çok güvenirdi. Ben de İsmet Paşa’yı çok severdim. Ne de olsa hemşerimdi. Zaten benim Malatyalı olduğumu duyunca hemen yanına almıştı. İsmet Paşa ile aramızda sıkı bir dostluk vardı.

Bir gün cephedeydik. Etrafta koyu bir karanlık vardı. Gece soğuktu. Hafif bir rüzgar fısıldıyordu. Çadırın içinde taburelere oturmuş, ortadaki mangal etrafında sohbet ediyorduk. İsmet Paşa ve birkaç subay tavla oynuyorlardı. Mangal üstünde fokurdayan çaydanlıktan mükemmel bir çay içiyorduk. İsmet Paşa ve arkadaşlarına çayı ben veriyordum. Saatler geceye doğru yaklaşırken birden içeriye Mustafa Kemal Paşa girdi. Burnundan soluyordu. Gözlerinden öfke fışkırıyordu. Hiddeti çadırı titretmeye başladı. İsmet Paşa ve subaylar ayağa kalkarak selam çaktılar. Yanlarında peş duruyordum. Ben de selam çaktım. Ne de olsa paşamızdı. Saygısızlık olmazdı. Paşa, İsmet Paşa’ya doğru,

‘– Paşa! Paşa! Dışarıda asker soğuktan kırılıyor, sen burada mangal başında keyif çatıyorsun. Sen nasıl komutansın?’

dedi. Garibim İsmet Paşa bir şey diyemedi. Sadece ‘Hemen gereğini yaparım komutanım. Emredin!’ dedi. Bunun üzerine Kemal Paşa,

‘– Ben emrettikten sonra ne olacak? Sen komutan değil misin? Ben seni niye bu orduların başına getirdim? Ben emredecek olsam kendim komuta ederdim?’
deyince, İsmet Paşa donup kaldı. Ne de olsa emir komuta zinciri var. O nedenle Kemal Paşa’nın bu lafına karşılık bir şey diyemedi. Kemal Paşa açıkça hemşerime hakaret ediyordu. İsmet Paşa saygısından dolayı belki karşılık veremezdi, ama ben gariban bir erdim. Ne olurdu ki? Hemşerim İsmet Paşa’ya bu hakareti yaptıramazdım. Ne de olsa, Malatyalı paşaya hakaret Malatya’ya hakaret sayılırdı. Bizim kaç tane paşamız vardı ki? Paşamızı Kemal Paşa’ya ezdiremezdim. Bu bizim onurumuzu ezdirmek olurdu. Onun için, bütün gücümle Mustafa Kemal Paşa’ya dönerek, yüksek sesle,

‘– Paşa! Paşa!.. Baksana bana. Sen buraya gelmiş ‘Dışarıda asker zor durumda, sen burada keyif çatıyorsun’ diye İsmet Paşa’ya kızıyorsun. Buna hakkın yok. Biz sana dışarıda asker zor durumda iken, sen rakı masalarında keyif çatarken bir şey mi dedik? Haddini bil ona göre konuş.’

dedim. Kemal Paşa bana baktı. Hiçbir şey diyemedi. Arkasını dönüp hızla çadırdan çıkıp gitti.

(Seyircilere dönerek)

– Ben Malatyalı Havlucu Mehmet. Hiçbir Malatyalıyı ezdirmem. Bunu yapan Kemal Paşa da olsa. Hele İsmet Paşa’ma asla laf söyletmem.” Diyerek seyircileri selamladı.

Bir alkış tufanı salonu çınlattı. Hayatımda hiç böyle bir hikaye dinlememiştim. Özellikle solcu arkadaşlarla tartışırlarken onların kendilerini Kemalist olarak belirtmeleri, Müslümanlara karşı “Siz Atatürk düşmanısınız! Biz Atatürkçüyüz!” derken, böyle bir hikaye anlatmalarına şaşırmıştım. Hayretler içinde sahneye bakakaldım.

Program yaklaşık üç saat sürmüştü. Programın sonuna doğru yine türkücüler çıktı ortaya. Harika ezgilerle yine gönüllerimizi coşturdular. Program bitince, birbirimizin yüzüne baktık. Çok beğendiğimiz belliydi. Sanki hiç bitsin istemiyorduk. Doğrusu bitişine üzüldük. Oyuncular, türkücüler, sazcılar sahneye çıkıp salondakileri selamladıklarında salon alkıştan inliyordu. Sunucu yine mütevazi tavrı ve sözleriyle “Umarım size güzel bir gün geçirtmişizdir” dedi. Protokole bakarak, “Yönetim izin verdikçe böyle programları yapmaya her zaman hazırız.” diyerek geleceğe işaret verdi.

Protokolden hiç ses çıkmamıştı. Sadece alkışladılar. Salondan çıkıp koğuşlarımıza gelirken, yüzümüzden memnuniyetimiz akıyordu. Bizi görüp, programa katılmayan gardiyanlar “Çok beğendiniz herhalde” dediler. Hem “Evet” dedik hem başımızı salladık. “İnşallah devamı gelir” dedik. Akşam yemekte konuşma konumuz hala programdı. Bizimle gelen adli mahkûmlar, “İyi ki sizinle gelmişiz” diyerek memnuniyetlerini belirttiler. Gerçekten güzel bir gün geçirmiştik. Elimizde olsaydı gidip programı yapan her solcunun elini büyük bir onurla sıkardık.

GÖZLERİ AKAN ÇOCUK

Ülkücü arkadaşların bulunduğu ikinci koğuşa Yargıtay’ın davasını bozduğu bir arkadaş gelmişti. Arkadaş sekiz yıldır tutuklu imiş. Birçok davadan defalarca yargılanmış. Davaları Yargıtay tarafından bozulmuş. Şimdi son davası için yeniden Ankara’ya geliyor.

Arkadaş göz hastalığına tutulmuş. Dik duramıyor. Öne, iki yanına eğilemiyor. Sürekli kafasını arkaya kaldırarak duruyor. Yatarken gözlerini bağlıyor. Çünkü göz akı yerinde durmuyor. Öne eğildiğinde akıyor. Böyle bir hastalığı hiç duymamıştım. Anlattıklarında tüylerim dikenleşmişti. Peki tedavi için ne yapılıyordu cezaevinde? Neredeyse hiç. Basit ilaçlarla tedavi edilmeye çalışılıyordu. Aslında hastalığının boyutu çok büyüktü. İyi bir hastanede bakılması gerekiyordu. Ama nerede?

Ben ona “Gözleri Akan Çocuk” ismini taktım. Tabi kendisine öyle demiyorum. Anılarımda hep Gözleri Akan Çocuk kaldı. Tanıştığımda otuz yaşlarındaydı. Sekiz yıl önce, yani ihtilâlden önce içeri girmiş. Onlarca davalardan yargılanmış. 12 Eylül İhtilali’nden sonra davaları Sıkı Yönetim Mahkemeleri’nde görülmeye başlamış. Askeri cezaevlerine alınmış. Yani başına gelenler pişmiş tavuğun başına gelmemişti. Açılan bütün davalardan beraat eden arkadaşımız son mahkemesinden de beraat ederse, sekiz yıl boşuna yatmış olacak. Kaybettiği hayatı, kariyeri, okulu ile, kazandığı hastalıkları ile baş başa kalacaktı. Bütün bunları anlamak zordu. Hele insanca düşünürsek, olanlara anlam vermek mümkün değildi.
Gözleri Akan Çocuk’la beş altı kez görüştük. Onlar bize misafir geldi, biz onlara misafir gittik. Nihayet mahkeme günü geldi. Ne oldu biliyor musunuz? Arkadaş suçsuz bulundu. Mahkeme bozma kararına uydu. Çocuğun beraatına hükmetti. Yani arkadaş cezaevinden çıkacaktı. Peki şimdi ne olacaktı? Devlet onlarca dava açtığı, hükmettiği, sonra bozduğu, en sonunda bütün davalardan beraat ettiği bir insana, sekiz yılını nasıl verecekti? Kaybettirdiği haklarını, kariyerini, hayatını nasıl verecekti? Cezaevinde kazandığı hastalığına ne diyecekti? Mahkemeden geldiğinde tahliye hazırlığı yapılırken, arkadaşları tazminat davası açması gerektiğini söylüyorlardı. Olanların sorumlularına gerekenin yapılması gerektiğine inanıyorlardı. Yıllarca biriken acı, kin, nefret, sevginin bitişi ne olacaktı? Bir zamanlar devletini, milletini sevdiği için çıktığı yolda, suçsuz yere sekiz yıl boşuna yatırılan birinin, devletine, milletine karşı kalbinde ne tür duygular kalacaktı? Haksızlıklar, zulüm insan değerlerini öldüren, yerine kini, nefreti kazandıranlar değil miydi? Faşizan duyguları olanlar ne yazık ki insan değerlerinin hesabını tutmuyorlardı. Onlar için iktidar hırsı, çıkar, egemenlik önde geliyordu. Yaşamlarında şanla, şöhretle, dünyasını tatmin etmek onlar için önemliydi. Bunun için kaç insanın hayatıyla oynanmış, kaç insan siyasi çıkarlar adına telef edilmiş önemli değildi. Onlar bunun gibi olaylara, devletin bekası için zayiat olarak bakıyorlardı. Zayiat. Yani, hani üretim anında ürettiğin ürünler için hammaddeden telef olanlar. Bir daha kullanılmayacak olanlar. Sanki bazı insanlar siyasi çıkarlar adına, insanları telef etmenin bu işin zayiatı olarak görüyorlardı. Hakkın, hukukun kaybolduğu; silahın, gücün öne çıktığı; siyasal çıkarların hedeflendiği; çıkarlar için gerektiği kadar insandan zayiat verilebileceği; tarihin sayfalarına, zalimler için devrim, mazlumlar için yıkım olarak geçerken, ilerideki nesiller ne diyeceklerdi? Vicdanlar ne diyecekti?

Soğuk bir günde alınan beraat kararı, arkadaşın hayatına soğuk duş etkisi yaptı. Şaşkınlık içindeydi. Gözlerinde “Ben bu kadar yılı bir hiç için mi cezaevinde tükettim?” diyordu. Arkadaşları ona “Tazminat davası aç!” dediklerinde onlara öyle boş bakıyordu ki sanki “Değer mi?!” diyordu. Olan olmuş, yıllar kaybolmuş, karşılığında üç kuruş, beş kuruş alsan ne olurdu? Kaybolan değerler parayla ölçülebilir miydi? Bir insanın sekiz yılının hesabı kaç para ederdi? Bunu ödeyebilecek insanlık, hukuk, devlet, hayat, tarih var mıydı? Meydanlarda nutuk atanlar, tükettiği, yok ettiği insanlar için, şartlar bunu gerektirdi diyenlerin başına aynı şeyler gelseydi ne olurdu? Acaba rıza gösterirler miydi? Acaba yapılanlarda akıl, mantık, adalet bulurlar mıydı?

Arkadaşı uğurlarken yüzlerimiz asıktı. Sanki içimizden lanet olsun nidaları boşluğa yükseliyordu. Ama hiç kimseden ses çıkmıyordu. Kapıdan uğurladıktan sonra sessizce koğuşlarımıza doğru yürümeye başladık. Hiçbir şey demedik, diyemedik. Hiçbir yorum yapmadık, yapamadık. Ağzımızı bıçak açmadı. İçimiz öyle doluydu ki konuşursak söyleyeceğimiz her söz, başlı başına suç teşkil edecekti. Soğuk günün, buz gibi havasında, puslu havanın nemini içimize çekerek koğuşlarımıza girdik.
Akşam yemeğini yedikten sonra çayı bile beklemedim. Bugün mektup okumayacağım. Kitap okumayacağım. Mektup yazmayacağım. Sohbet etmeyeceğim. Çünkü, ne yaparsam içimdeki öfke ortaya çıkacak. Sekiz yıl boyunca boşu boşuna yatırılan bir insanın hesabını sorma duyguları her şeye yansıyacak. Onun için hiçbir şey yapmayacağım. Yatağımın içine girdim. Yorganı üzerime çektim. Işığın aydınlığını görmek istemiyordum. Tanıdığım, öğrendiğim bütün aydınlık tanımları; felsefede, ideolojilerde, ideallerde ne varsa hepsi kararsın istiyordum. Işık kaybolsun istiyordum. Böyle karanlık bir çağda ışığın olması, ortalığı aydınlatması yakışmıyordu. Uyuyabildim mi? Hayır. Gözüme uyku girmiyordu ki. Davam aklıma geldi. Artık mahkemelerden adil bir hüküm çıkacağına inanmıyordum. Kendimi tahliye umutlarından uzaklaştırmalı, hayatımı cezaevinde geçirecek şekilde kurmalıydım. Yaptığım itirazın bir anlamı kalmamıştı. Cezam kesinleşmişti artık. Gözleri Akan Çocuk’un başına gelenler, bütün umutları yıktı. Hukuk mu? Adalet mi? İnsanlık mı? Gerçeklik mi? Hayır! Sanki bütün bunlar, bütün söylemler, riyakarların, çocukları, insanları kandırmak için sundukları bonbon şekeriydi. Ben artık bonbon şekerini tanıyordum.

Yaklaşık bir hafta Gözleri Akan Çocuk’un durumunun sarsıntısıyla yaşadım. Dışıma karşı bir şey söylemesem de içimdeki yangın büyüktü. Artık yangın ne zaman, nasıl söner bilmem. Belki hiç sönmeyecek…

Ertesi günü ranzama oturmuş düşünüyordum. Karşımda iki kişi oturmuş dışarıya bakıyor, aralarında konuşuyorlardı. Dikkatle baktığımda seslerini işitmeye başlamıştım. Kumar oynuyorlardı. Hem de ne ile? Karşı duvara kaç dakika içinde kuş konacak? Hani voleybol maçlarını kumar aracı olarak kullanıyorlardı ama, bunu hiç görmemiştim. Kuşların duvar üstüne konuşlarıyla kumar oynayan mahkumlara baktım, baktım, baktım. Vallahi bunların kumarı, hiç kimseye zarar vermiyor. Hiç kimsenin, insanlığına, malına, canına, hayatına zarar vermiyor. Bunların kumarı hiçbir zaman gözleri akan çocuk yaratmaz. Ama cezaevi yönetimine sorsan bu tür bile olsa kumar oynamak yasaktır. Peki bir insanı haksız olarak sekiz yıl cezaevinde yatırmak nedir?

Boş ver dedim kendi kendime. Canım çok sıkkındı. Sıkıntımın ne zaman geçeceğini bilmiyordum. Dışarıda voleybol oynayarak kumar oynayanlara, karşımda kuşların duvara konuşuyla kumar oynayanlara gülerek baktım. Onların kendilerini meşgul etmek için ürettikleri bu oyunlarla, hiç kimseye zarar vermediklerini, hiç kimsenin hayatını zehir etmediklerini düşündüm.

KAĞIT, KALEM, ZARF, PUL

Cemal Dayı, bizim gariban arkadaşla yan yana yatıyorlardı. Benim yatak onların yatağının karşısında, hafif çaprazlarındaydı. Yatağıma oturmuş mektupları okuyor, cevaplar yazıyordum. Saat gece on ikiyi geçmiş, yarıma doğru geliyordu. Koğuştaki arkadaşların çoğu ya uyumuş, ya da benim gibi yataklarına çekilmişti. Sessizlik, sesi yırtarcasına sakindi. Cemal Dayı’nın arkasındaki pencereden koğuşu takip eden gardiyanı gördüm. Göz göze geldik, selamlaştık. Cemal Dayı ile gariban arkadaş fısıldanarak bir şeyler konuşuyorlardı. Dikkat kesildim. Onlar benim duymamam için aralarında çok sessiz konuşuyorlardı. Sanki sadece kendilerinin duyabileceği kadar. Ama Allah vergisi, Rabbim bana müthiş bir özellik vermiş. Zayıfım; elli kilo civarındayım. Vücudumda en ufak bir yağ yoktu. Derimde de yağ yoktu. Sanki vücudum et ve kemikten oluşuyordu. Yağ benim semtime uğramamıştı. Bu durum hem iyiydi hem kötüydü. İyiydi; gücüm içindeki hareketleri yorulmadan sürekli yapabilirdim. Hatırlıyorum, bir gün Hizb-ut Tahrirli Mustafa’nın kardeşi kendisinin sporcu olduğunu söylüyordu. Şakayla “Sporcu olsan ne yazar? Benimle boy ölçüşemezsin. Genç ya, iddiacı bir şekilde “Her konuda seninle ölçüşürüm.”. “Yok canım!”. “Ağabey sen seç, ne istersen?”. “İyi” dedim. Sağ elimi ona doğru uzattım. Başladım avucumu açıp kapamaya. “Hadi!” dedim “Başla. Kim önce duracak? Bak işte, basit bir şey.”. O da sağ elini uzattı. Avucunu açıp kapamaya başladı. Bir müddet sonra “Yoruldum” dedi. Dedim “Sol elinle devam et.”. Sol eliyle devam etti. Yoruldu. Dedi “Tamam ağabey”. “Hayır” dedim “Dinlenen sağ elinle devam et.”. Tabi ben durmadan avucumu açıp kapatıyorum. Sağ eliyle devam etti. Yoruldu. “Tamam” dedi. “Hayır” dedim “Solla devam et.”. “Yok ağabey, senin duracağın yok.”. Ben de bıraktım. “Gördün mü? Hiçbir zaman karşındakini hafifseme. İddialaşma. Ummadığın kişiler ummadığın şeyleri başarabilirler.”. “Peki ağabey, nasıl oluyor da yorulmadın?”. “Ben de yağ yok ki. Sende yağ var. Benim etimle kemiğim arasında yağ yok. Dolayısıyla yorulmuyorum. İnsanı yoran yağ tabakasıdır.”.
Vücudumda yağ olmadığı için kulaklarım da çok temizdi. Birçok insanda olduğu gibi, kulak zarına kadar olan kulak deliğim yağlanmaz, kulak kiri oluşmazdı. Halbuki yağlı olan insanların kulaklarını yağ kaplar. Dışarıdan gelen toz toprak, aşırı ter, yağ tabakasıyla birleşerek, kalın bir tabaka oluşturur, kulakları tıkar, sesin geçmesini engellerdi. Rabbimin bana verdiği özellik bu tür şeylerle karşılaşmamı engellerdi. Onun için sesleri fısıltı bile olsa duyardım. Cemal Dayı’ya gariban çocuğun dediğini duydum. Cemal Dayı “Aileme mektup yazacağım. Ama kağıdım, kalemim, zarfım, pulum yok. Uzun zamandır yazmıyorum. Merak etmişlerdir. Param da yok. Sende var mı?”. “Yok oğlum bende. Mehmet Ağabey’den isteyelim.”. “Verir mi?”. “Verir herhalde, niye vermesin?”. “Ben utanırım”. “Senin yerine ben isteyeyim. Ama bak şimdi meşgul. Yarın isteyelim olmaz mı? Yarın mektup yazarsın.”. “Tamam”.

Elime kağıt, kalem, zarf ve pul aldım. Yatağımdan inip onların yanına gittim. Çocuğa onları verdim. “Annene, babana mektubunu yaz. Ne zaman istersen benden kağıt, kalem, zarf, pul isteyebilirsin.”. Ne yapacağını şaşırdılar. Öyle ki bakışları donmuştu. Şaşkınlıktan ne söyleyeceklerini bilmiyorlardı. Hiçbir şey demelerine fırsat vermeden yatağıma döndüm. Mektup yazmaya devam ediyordum. Fısıldanmalar başladı: “Cemal Dayı bizi duymuş mudur?”. “Yok canım, çok sessiz konuşuyorduk. Nereden duysun?”. “Peki nereden anladı?”. “Bilmem”. “Ermiş mi acaba?”. Cemal Dayı güldü “Hiç benzemiyor ama. Ben yarın bir ara sorayım.”.
Ertesi gün Cemal Dayı heyecanla sordu. “Mehmet, dün yaptığına bir türlü anlam veremedik. Şaşırıp kaldık.” “Biliyorum, duydum konuşmalarınızı”. “Nasıl?”. “Ben bütün konuşmalarınızı duydum.”. “Nasıl?”. “Bilmem, duydum işte.”. “Sen ermiş misin?”. “Hayır!” “Peki nasıl duydun?”. Ona özelliğimi kısaca anlattım.
Eğer insanları dikkatle izlersek her insanın diğerlerinden farklı özellikleri vardır. Mesela benim hafızam çok güçlüdür. Ama ezberim asla yoktur. Vücudum yağsızdır. Kolay yorulmam. Kokmam. Hiç durmadan saatlerce yürüyebilirim. Uzaktan sesleri duyabilirim. Ama miyobum. Bazı insanlar özelliklerini çıkara dönüştürürler. Saf insanları kandırırlar. Mesela şimdi ben onlara, bu olayın üzerine üstün meziyetlerim var diyerek bir sürü hikaye anlatsam inanırlar. Etrafa yayarlar. O zaman ermiş, medyum, üstün vasıflı hoca olarak bilinirim. Bazı insanlar vardır ki bu tür şeylerle hayatlarını yönlendirirler, hazırdırlar. Hiçbir sorgulama yapmadan inanırlar, hayatlarına geçirirler. Ne yazık ki toplumda inanmaya hazır insanların duygularını istismar eden çok insan vardır. Falcılar, hacılar, hocalar, medyumlar, büyücüler insanların zaaflarından, samimiyetlerinden yararlanan insanlardır. Mesela benim gibi özelliği olan biri, bunu çıkarına çevirebilir. Tabi niyeti bozuksa, Allah’a inancı yoksa. İnsanlar bilseydi, insanlığa en büyük ihanetin insanları kandırmak olduğunu, vicdanı olanlar böyle davranamazlardı. Allah kitabında, en büyük suçlardan biri olarak insanların zaaflarından, samimiyetlerinden yararlanmayı, onları kandırmayı, çıkarları için kullanmayı gösterir. İslam buna “Kul Hakkı” diyor. Kul hakkı, hakların en kutsalıdır.

İnsan Allah’a inanmayabilir, ahirete inanmayabilir, öldükten sonra dirilişe inanmayabilir. Buna rağmen bir insanın diğer insana haksızca zulmetmesini, insanların haklarına saldırmasını normal göremez. İnsan empati yaptığında, aynı şeylerin kendisine yapıldığını düşünmesi gerekir. Birazcık akıl, vicdan, içinde insanlık olan, kendine yapılmasını istemediği şeyleri başkasına yapamaz. Çekinmeden insanların haklarını yiyenlerin, insanlara saldırıda bulunanların fikirleri, siyasi çıkarları adına insanlara zulmedenlerin, aklında, vicdanında insanlık olduğuna inancım yok. İnsanın değeri kendisi için düşündüklerini, başkaları için de düşünebilmesidir. Kendisi için her şeyi isteyen, ama başkalarına hak vermeyenlerin, düşlerinde, düşüncelerinde, yaptıklarında insanlık yoktur. Bencillik, hırs gözlerini kör, kulaklarını sağır etmiştir. Kalplerinde ise sevgi yerine kin, saygı yerine faşizan duygular, paylaşım yerine çıkarcılık egemendir.

MAMAK CEZAEVİ’NDEN GELENLER

Koğuşa yeni üç mahkum geldi. Onlar Mamak Askeri Cezaevi’nden geliyorlardı. Suskundular. Görüşlerinin ne olduğunu öğrenemedik. Çünkü konuşmuyorlardı. Hareketleri diğer cezaevlerinden gelen mahkumlara benzemiyordu. Tedirginlik ve korku üzerlerinde sürekli vardı. Bir gün arama yapmak için askerler geldi. Geldiğimden beri bu üçüncü aramaydı. Arama bizim için normaldi. Ancak bu arkadaşların tavrı dikkatimi çekti. Askerleri görünce hemen yataklardan indiler ve ranza önünde hazır olda durdular. Bizse arama yapacakları için koğuşu boşaltmaya başlamıştık. Koğuşu boşaltıp bahçemizde aramanın bitmesini bekleyecektik. Aramalarımız öyle her şeyi tarumar eden şekilde değildi. Yataklarımızın altı, kitaplarımız ve evraklarımız gözden geçirilirdi. Onlar daha çok, bıçak, şiş, uyuşturucu arıyorlardı. Gardiyan Mamak’tan gelenlere seslendi: “Niye duruyorsunuz? Çıkın bahçeye!”. Onlar ranza önünde hazır olda put gibi bekliyorlardı. Gardiyanın sesini duyunca onlar da bize katılarak koğuştan çıktılar. Arama bir saat falan sürdü. Bitince herkes normal yaşantısına başladı. Hiçbir şey bulamamışlardı.

Cezaevindeki aramalarda dikkatimi çeken şu olmuştu. Bir kitap veya dergi cezaevine girerken kontrol edilir. Eğer yasaklar listesinde yoksa “görülmüştür” mührüyle içeri girer. Diyelim ki girdikten sonra yasaklama kararı çıktı. Yapılması gereken kontrollerde yasak değil diye cezaevine giren kitapların, sonradan yasaklanınca kitapların toplatılmasıdır. Ama böyle olmuyordu. İçeriye giren kitap “görülmüştür” damgası yedikten sonra içeride yasak değildi. Hatta cezaevinin kütüphanelerinde bile bulunan sonradan yasaklanmış kitaplar bulunuyordu. Bir gün cezaevindeki kütüphaneye gittiğimde yasaklanmış birçok kitabın orada olduğunu gördüm. Askerler veya gardiyanlar kitap ve dergilerin üzerinde “görülmüştür” damgasını gördüklerinde bırakıyorlardı. Okumayı sevdiğimiz için yayın hayatını takip ediyoruz. Yasaklanan kitap ve dergileri basından takip ediyoruz. Okuma, araştırma, basını takip bizim için çok iyiydi. Yayınevleri yeni çıkan kitaplardan, Yaşar Kaplan’la bana gönderiyorlardı. Koğuşa da yönetimin izin verdiği gazeteler her gün alınıyordu. Kütüphane serbest, isteyen gidip okuyabiliyordu.

Aramalar bittikten sonra Mamak’tan gelenlerin yanına gittim. Çay içmeye davet ettim. Kendimi tanıtarak hangi suçtan içeri düştüğümü anlattım. Onlar da uluslararası kaçakçılıktan içeri düşmüşler. Uygulanan yasalarda uluslararası kaçakçıları devlet siyasi suçlu olarak kabul ediyordu. Onlar da uluslararası kaçakçı oldukları için siyasi suçlu sayılmışlar. Mamak Askeri Cezaevi’ne gönderilmişler. İkisi Karadenizli biri doğuluydu. Aynı çetenin üyeleriymiş. Silah kaçakçılığından tutuklanmışlar. Cezaları kesinleşmiş. Bu nedenle asıl cezaevlerine gönderilmeleri için Ulucanlar tutuk evine gönderilmişler. Ankara Ulucanlar Cezaevi, yargılaması devam eden tutukluların kaldığı cezaevi. Cezaevinden çok tutuk evi olarak görev yapıyor. Cezası kesinleşenler, cezalarını tamamlamak için, tutukevleri dışındaki cezaevlerine gönderiliyorlar. Mahkemeler karar vermiş, Yargıtay bozmuş ise, yeniden yargılanacaklarında tekrar geliyorlar. Kaçakçıların yargılamaları Mamak Askeri Cezaevi’nde yatarken devam etmiş. Mahkeme onayladığı için asıl cezaevlerine gönderilmek üzere Ulucanlar’a gönderilmişler. Mamak Askeri Cezaevi de tutuk evi. Yargılananlar orada bulunuyor. Yargılamalar bitmiş, ceza alınmışsa normal cezaevlerine gönderiliyorlar.

Çay içerken onlara sordum: “Askerler içeriye girdiğinde siz ranza önünde hazır olda put gibi durdunuz, niye?”. Birisi güldü. “Sen Mamak’ta yattın mı?”. “Hayır”. “Yatsaydın anlardın!”. “Mahsuru yoksa anlatın. Burada zamanımız çok. Vakitlerimiz başka nasıl geçer?, sohbetlerimiz olmazsa.”. İlk anda çekindiler. Sonra anlatmaya başladılar:

“Askeri cezaevinde kurallar çok farklı. Burada her şey normal. Ceza çekmiyorsunuz. Sizin ceza çekmeniz sadece hürriyetinizin kısıtlı olması. Ama Mamak’ta böyle değil. Mamak’ta ilk zamanlar günde üç dört kez arama yapılıyordu.”. “Ne aranıyor ki?”. “Dışarıdan kuş uçurtmuyorlar. Açık görüş yok. Görüşlerde gelen misafirlerle yan yana gelmek yok. Camlar arkasından telefon aracılığıyla görüşüyorsunuz. Buna rağmen günde üç dört kez aranıyorduk. Sonra giderek arama sıklığı düştü. Aramalar günlük aramaya döndü. Şu sıralar ise iki üç günde bir aranıyor.

İlk zamanlar bizi koğuştan çıkarırlar, askerler kasaturalarıyla yatakları, yorganları, yastıkları yırtarlar, içlerindekini ortaya boşaltırlar, eşyalarımızı da pamukların üzerine atarlardı. İçeriye girdiğimizde pamuklardan, tozlarından göz gözü görmezdi. Bize bağırarak: “Yarım saat içinde eski haline getirin. Gelip kontrol edeceğiz.” derlerdi. Aramalar bir şey bulma amaçlı değildi. Sadece eziyet çektirme, yıldırma, dayak atmak için bahane yaratmaydı. Son zamanlarda aramalarda yatakları, eşyaları kendimize boşalttırıyorlardı. Aramak için geldiklerinde herkes ranzasının önünde hazır olda durur. Asker gelir: ‘Yatağını boşalt! Yastığını boşalt!’, ‘Eşyalarını boşalt’, ‘Emret komutanım’ der emri yerine getirerek boşaltırsınız. Tabi yanınızdaki de aynı şeyi yapar. Yine her şey birbirine karışır. Buradaki aramada ne var? Arama yapıldı. Ortada garip bir şey yok. Hiç bir şeye dokunulmamış. Hiçbir şey kaybolmamış. Bizim aramalarda hem ortalık berbat olur, hem de bazı eşyalarımız kaybolurdu.

Askeri görünce kıpırdamak ne mümkün. Olduğun yerde hazır olda bekleyeceksin. Asker talimat vermeden konuşmayacak, kıpırdamayacak, hatta nefes almayacaksın. Mamak’ta aklına gelen her şey dayak nedenidir. Askerler dayak atmak istediğinde mutlaka bir neden uydururlar: ‘Niye baktın? Niye güldün? Niye somurtuyorsun? Niye tıraş olmadın?’. Niyeler o kadar çoktu ki. Diyelim ki askerin canı sıkıldı. Stres atmak için dövmeye gelirdi. Kafesler vardı. Halimizden, tavırlarımızdan gıcık kapıldığında hemen kafese konurduk. Kafese konulmak demek, askerler için sorgusuz sualsiz dövebilirsin demektir. Bu adam her türlü dayağı, işkenceyi hak etmiştir. Askerler için oradan geçip de, bir şey söylemeden, dayak atmadan geçmek yasaktır. İnsanlık dışı her şey orada yapılır. Gerçi gittikçe yapılan zulümler azaldı. Ama ilk zamanlar o kadar kötüydü ki. Anında hiçbir şey yokken alınmışsınızdır. Filistin askısına, falakaya yatırılmış, cereyan verilmiş, mengenelerde sıkıştırılmışsınızdır. Konuşamazsınız. Hiç kimseye bir şey söyleyemezsiniz.

Buraya geldiğimizde şaşırdık. Burası çok farklı. Gardiyanlar var. Mamak Askeri Cezaevi’nde gardiyan yok. Askerleri görünce Mamak aklımıza geldi. Aynı şeyler olacak zannettik. Meğer buradaki askerler farklıymış. Oradaki askerler sanki özel yetiştirilmiş gibi hepsi psikopattı.”.

Güldüm: “Buradakilerle konuşuruz, hallerini hatırlarını sorarız, memleketlerini sorarız.”. Anlattıklarını düşününce iyi ki beni Mamak’a almadılar dedim. Zaten elli kilo zayıf bir insanım. Artık benim oradan ölüm çıkardı. Mamak’tan gelenleri dinledikçe Hüsnü Aktaş’ın başına neler geldiğini, gelebileceğini düşünmeye başladım. Yani anlatılanlar o kadar çok insanlık dışıydı ki insanların bunları nasıl yapabildiğini insanın aklı almıyor. Hele askerler; köyden, kentten gelmiş saf Anadolu çocukları. Anadolu’nun sevecenliği, insan severliği, saygısı nereye gidiyordu? Kimler, nasıl çalıyordu? Onlara emreden komutanlar, subaylar, astsubaylar neydi? İnsan değiller miydi? “Görüş ayrılıkları var. Suç işlediler!” diyerek onlara hayvan muamelesi, hatta hayvanlara bile layık görülmeyen muameleyi yapmak insanlığın neresinde vardı? Hani memleket çağdaşlaşmış, devlet uygarlaşmıştı? Anlattıkları içimi ürpertti. Eski tarihi filmlerin zindanları aklıma geldi. Oralarda bile böyle vahşet görülmemişti. Yalanın ortasında çağdaşlık, özgürlük nutukları atanların yüzleri hiç kızarmıyor muydu? Osmanlı Dönemi’nde bazı yazarların sürgünü nedeniyle baskı ve istibdadın ayyuka çıktığını söyleyerek, Cumhuriyet Dönemi’nde baskıların kaldırılarak insanlara özgürlük geldiğini söyleyenlerin yüzleri kızarmıyor muydu? Hocanın oğlu Evren, acaba babasından dinde böyle baskıların, zulümlerin olmadığını duymamış mıydı? Yoksa herkes Evren’i uyutmuş da, arkasından iş mi çevirmişti? Bana öyle gelmiyordu. Siyasi konularla ilgili olan hemen herkes askeri cezaevlerinde neler oluyor, siyasi polislerin ifade aldıkları yerlerde neler oluyor biliyorlardı. Ama zaman üç maymunu oynama zamanıydı; görmedim, bilmiyorum, duymadım. İşte basın ortada. Savcılar ortada. Yargıçlar ortada. İhtilalcilerin yaptıklarına hiç kimse bir şey demiyordu. Savcılar tutuklama istemlerinde bulunmuyor. Yargıçlar işkence sözlerini duymazlıktan geliyor. Basın sus pus olmuştu. Ama bir gariban, bir zayıf gördüler mi hemen hepsi üzerlerine atılıyordu. Şahin oluyorlar, kartallar gibi pençeleriyle yakalıyorlardı. Böyle bir devir her zaman yaşanmazdı. Yirminci yüzyılda böyle karanlık bir devri yaşamak nadir insanlara, toplumlara nasip olurdu. Hayatın acı yönleriyle bilenmiş insanların yarın ne yapacaklarını, ne düşüneceklerini, sevgilerini kaybedip nasıl kinleneceklerini kim bilebilirdi? El ile gelen düğüne bayram diyenler; şakşaklar altında nutuk atanlar; yağcılıkla, yaltakçılıkla alkışlayanlar tarihin satırları arasında kaybolup gidecekler miydi? Hiç sanmıyorum. 12 Eylül arkası on yıl 19. yüzyılın bitimi, iki binli milenyum yıllarının başı insanlık erdemlerinin Türkiye Cumhuriyeti’nde yıkıldığı devirdi. Ortaçağ karanlığının, baskı, zulüm devirlerini kıskandırdığı dönemdi. Filmlerde seyrettiğiniz, kitaplarda okuduğunuz zulüm ve baskı dönemlerini yüze, bine çarpın. Katsayısını artırabildiğiniz kadar artırın. Askeri cezaevlerinde yapılanlar karşısında hiç sayılırdı.

ALLAH’A, PEYGAMBERE, KİTABA KÜFÜR (!)

Mustafa isimli bir mahkum geldi. Davalarının biri bozulmuş tekrar yargılanacaktı. Teni esmere çalışıyordu. Ama koyu esmer değildi. Yaklaşık kırk yaşlarında, orta boylu, dolgunca biriydi. Hani halk arasında, halk tipi, orta yaşlı insanlar vardır ya, tam onlar gibi görünüyordu. Kısa sürede, koğuştaki kişilerin çoğuyla tanıştı. Aktif, konuşkan, hoşsohbetti. Onunla konuşmak insanı sıkmıyordu. Cezaevine sekiz yaşında, hırsızlıktan girmiş. Önce çocuk ıslah evlerinde kalmış. Kaldığı yerlerde sürekli suç işleyerek kırk yaşına gelmiş. İlk suçu hariç bütün suçlarını cezaevlerinde işlemiş. Halen beş davadan mahkum. Bir davası ise bozulmuştu. Beş davanın suçlarıyla zaten en az yirmi yıl daha yatardı. Tabi bozulan davasından tekrar ceza yerse ve kesinleşirse cezaevindeki hayatı yirmi yılı geçerdi. Birkaç gün içinde sıkı fıkı konuşmaya başlamıştık. Ona “Ne yaptın da bu kadar cezaevinde kaldın?” diye sorduğumda, başka hayat bilmediğini söyledi. “Sekiz yaşında girdim. Kavgalar, çocuk yaralamalar falan derken yirmi yaşıma geldiğimde daha on yıl yatacak cezam vardı. Otuz yaşında dışarı çıksam ne olur? Ailem beni silmiş. Dışarıdan hiç kimse görüşüme gelmez. Benim dışarıdaki insanlardan hiç tanıdığım yok. Sadece içerde tanıştığım kimselerden tahliye olanlar var. Onlar da birkaç kez mektup yazdı, gerisi gelmedi. İçeride verdiği sözleri kimse tutmadı. ‘Otuz yaşına gelmeden dışarı çıkarsam ne yaparım? Nereye giderim?’ diye kendi kendime sordum. Hiçbir yere gidemezdim. Gelen insanlara sordum: ‘Dışarı çıkan mahkumlara iş var mı? Aş var mı?’, ‘Yok!’ dediler. Düşündüm, dışarı çıksam ailem yok, arkadaşlarım yok, çevrem yok. Sekiz yaşında cezaevine giren çocuk ailesi tarafından da ret edilmişse nereye gider? En iyisi çıkmamak dedim. Hemen bir suç işledim. Benim ölümüm cezaevinde olur. Ben içerdeki hayattan başka bir hayat bilmiyorum. Hele dışarıdaki hayatı hiç bilmiyorum. Burada ekmek, su var. Temel ihtiyaçlarım görülüyor. Dışarıda ihtiyaçlarımı kendim kazanmam gerekir. Cezaevinden çıkanlar iş bulamıyor. Onlara iş verilmiyor diye duyuyorum. Ben dışarıda iş bulamazsam, hayatımı nasıl kazanırım? Dışarıda bana kim iş verir? Kim sahip çıkar?”

Anlattıklarına bakılırsa haklıydı. Tabi doğru söylüyorsa. İnsan cezaevinde kimin doğru, kimin yalan söylediğini bilemez. Mustafa, bir ay içinde kendisini bize çok sevdirdi. Sürekli yanımızda oluyor. Bize iyi davranıyor. Sohbetler arasında ise koğuş başkanı hakkında arada olumsuz şeyler sokuşturuyordu. Tabi biz iyi niyetliyiz, ne yapmak istediğini anlamıyoruz. Bir gün koğuş başkanını bir hayli tenkit ettikten sonra, yeni bir başkan seçmenin gerektiği üzerinde durdu. Biz de “Diyelim ki seçmeye kalktık, kimi seçelim?”. Koğuş başkanlığı için özellikler sıraladı. Sıralanan özellikleri sadece kendisi taşıyordu. Durumu anlamıştık. “Ha!” dedik, bu adam koğuş başkanlığına oynuyor. Kulis yapıyor. Bizimle ilgilenmesi de bunun için. Koğuştaki samimi davranışları, tutuklularla hemen tanışması, onlarla ilgilenmesi bunun için. Kısa ve sert bir şekilde: “Koğuşta yeni başkan seçmeye gerek yok. Başkan ve yardımcısı arkadaşların eksiklikleri varsa konuşuruz düzeltirler. Şimdiye kadar biz bir falsolarını görmedik.” dedik ve olayı kapattık. Bozulmuştu. Bizden umudu kesti. Bu konuşmadan sonra bizimle eski samimiyetini bitirdi. Ama koğuşa davranışlarını değiştirmedi. O sanki şöyle düşünüyordu: Koğuşta yönetim bizden sorulur. Koğuşta biz ne istersek olur. Kim ne anlattı ise, Mustafa böyle inanmıştı. Onun için bize yanaşmış, ağzımızı aramıştı. Belki de kendince haklıydı. Koğuştaki arkadaşların bize karşı saygılarını, sevgilerini gördükçe kendine göre böyle yorumlamıştı. Eminim konuşmalarımızdan istediği cevapları almıştır. Sekiz yaşından beri cezaevlerinde kalan biri, kırk yaşında olduğuna göre, otuz iki yıldır cezaevini bilmekteydi. Cezaevinin havasını, suyunu, çok iyi bildiği muhakkaktı.

Mustafa artık bize pas vermiyordu. Koğuştan bazı kişilerle yemek arkadaşlığı yapıyor, onlarla ve başka arkadaşlarla sürekli sohbet ediyordu. Az çok ne yapmak istediğini anlıyorduk. Ama önemsemiyorduk. Çünkü koğuş yönetimiyle ilgili herhangi bir düşüncemiz yoktu. Mustafa’nın geldiği tarihten yaklaşık bir buçuk ay geçmişti. Koğuşa Osman diye biri geldi. Suçları hırsızlık, gasp. Kaçığın biriydi. İki üç gün sonra Mustafa ile sıkça görüşmeye başladı. Üç hafta falan geçmişti. İki arkadaşla ziyaret için üçüncü koğuşa gitmiştik. Döndüğümde koğuşta bir kavga başlamış, birileri bağırıp çağırıyordu. İdamlık Fatih yattığı yerden: “Ulan kaldırmayın beni, niye uğraşıyorsunuz Allah’la kitap’la?” diye bağırıyordu. Olaylardan haberim yoktu. Mutfakta Hizb-ut Tahrirli Mustafa’nın kardeşini gördüm: “Ne oldu?”. “Hiç ağabey. Birisi beni dövmeye kalktı.”. “Kim?”. “Yeni gelen Deli Osman. “E…”. “E…si işte, koğuştakiler onunla tartışmaya başladılar. Osman da Allah’a, kitaba küfretmeye başladı. Derken koğuşun içinden bir arbede sesi geldi. Koğuşa girdiğimde Osman’ı beş altı kişi dövüyordu. Gardiyanlar yetişip geldiler. Osman’ı dövenlerin elinden kurtararak alıp gittiler.”.

Yarım saat geçmişti ki Cezaevi Savcısı, Müdürü, Başgardiyan ve on beşe yakın gardiyan koğuşa doğru geliyorlar. Gardiyanlar bağırmaya başladı: “Beşinci koğuş bahçede sıra olun!”. Hepimiz bahçede sıra olduk. Ortada sessizlik hakim. Savcı “Bu koğuşta 163. maddeden yargılananlar var onlar ayrılsın.”. Yaşar, ben, Hizb-ut Tahrir üyeleri, Çubuklular ayrıldık. Savcı bize dönerek “Osman’ı siz mi dövdünüz?”. Hepimiz “Hayır” dedik. Savcı başkana döndü. Ona sordu: “Ne oldu?”. “Efendim, Osman bir arkadaşı dövmek istedi. Biz de ona engel olduk. Engel olduğumuza kızdı, başladı Allah’a, kitaba küfretmeye. Bu sefer dövmek istediği arkadaş ‘Bak Osman, biz Allah’a inandığımız, Allah için kavga verdiğimiz için buraya geldik. Burada sana Allah’a küfrettirmeyiz.” dedi. O da ‘Sen kim oluyorsun lan? İşte küfrediyorum. Haydi, sıkıyorsan engel ol!’ dedi. Sayın Savcım, biz her ne kadar suç işlemiş olarak buraya gelmiş olsak da Allah’a inanan insanlarız. Hiç kimseye Allah’a küfrettirmeyiz. Birkaç kere ikaz ettik. Baktık susmuyor üzerine yürüdük. Bu sefer Mustafa arkadaş Osman’a sahip çıktı. Onu destekledi. Zaten uzun zamandır Mustafa ile Osman yan yanaydı.”. “Mustafa kim? Çıksın ortaya!”. Mustafa çıktı. “Sen ne diyorsun? Doğru mu söyledikleri?”. “Efendim, Osman’la arkadaştım. Onu dövmeye kalktıklarında karşı çıktım” “Karşı çıkmamış desteklemişsin” “Yok efendim, desteklemedim. Koğuştaki bütün mahkumlar destekledi hepimiz şahidiz.”. “Osman Mustafa’ya güveniyor, ondan güç alıyor: Mustafa arkanda ben varım, sana hiç kimse bir şey yapamaz” diye bağırıyordu. Savcı koğuştaki arkadaşlara sordu: “Yani şimdi bu 163. maddeden yargılanan arkadaşlar olaya hiç karışmadılar mı?”. Hep birlikte “Hayır efendim.”. “Nasıl olur?! Onlar Allah’a, kitaba sahip çıkmadılar da siz mi çıktınız?”. Koğuş hep birlikte: “Efendim! Allah sadece onların Allah’ı değil, bizim de Allah’ımız. Onlar kibar insanlar. Kavgacı, dövüşçü değiller. Efendilikle Osman’a ‘Küfretme!’ diyorlardı. Yanlış olduğunu söylüyorlardı. Ama Osman hem üzerlerine yürüyor hem de küfrediyordu. Kanımıza dokundu efendim. Gözümüzün önünde buna müsaade edemezdik.”.

Savcı, Müdür, Başgardiyan, gardiyanlar şaşkınlık içindeydiler. Onlar inanıyorlardı ki Allah, kitap, din konusunda kavgayı 163. maddeden yargılananlar çıkarabilirlerdi. Ama böyle olmamıştı. Aksine toplumun, devletin, yasaların suçlu saydığı insanlar, Allah’a, kitaba sahip çıkmışlardı.

Mustafa’yı alıp götürdüler. İki saat sonra Mustafa ile birlikte yemek yiyen arkadaşları da götürdüler. Onların yüzünü bir daha görmemiştik. Sonra gardiyanlardan biri anlattı. Gardiyanlar onları güzelce dövmüşler. Sonra her birini başka kısımlarda ayrı koğuşlara vermişler. Olayı niye yaptıklarını sorgulamışlar. Meğerse bizim Mustafa koğuş başkanı olmak için faaliyete girişmiş. Birçok arkadaş edinmiş. Koğuşta olaylar çıkarıp, koğuş yönetimi yetersiz kalıyor, yönetimi değiştirelim ayağına yatacakmış. Maksadı bize olay çıkarttırarak saf dışı etmekmiş. Allah’tan biz hiçbir şekilde olaya katılmadık. Eğer olaya katılsaydık Mustafa’nın planı tıkır tıkır işleyecekti. Bizi beşinci koğuştan başka yere attıracak, kendisi rahatça koğuş yönetimine gelebilecekti. Ama olmadı işte. Bütün planları altüst oldu.

Bu olaydan sonra koğuştaki saygınlığımız iyice artmıştı. Suçu ne olursa olsun bütün arkadaşların bize karşı sevgisi tamamıyla ortaya çıkmış, bizim için neler yapabileceklerini göstermişlerdi. Allah’a binlerce şükür. Biz suçları ne olursa olsun onları insan bilmişiz. Onlara sevgi vermişiz. Saygı duymuşuz. Hiç birine karşı, inancından, suçundan dolayı bir şey dememişiz. İlişkilerimizi insanca sürdürmüşüz. Neticesi buydu işte. Şükür, şükürler olsun Rabbime. Her şeyi görüp gözetiyor, adımıza kurulan tuzağı bozuyordu. Görünürde birisi Allah’a, kitaba küfrederken bizim gibi inancı için cezaevine düşmüş olanların suskun davranması mümkün değildi. Ama işte ortadaki gerçek. Adam bağıra çağıra küfrederken kılımız kıpırdamamış, en ufak tepki göstermemiştik. Hadi birimiz korkak. Peki hepimiz de mi korkaktık? Beş tane Hizb-ut Tahrir üyesi, Yaşar, ben ve Çubuklu arkadaşlar; on bir kişiydik. Olayların sonucuna baktığımızda, bizi susturan, tepki göstertmeyen bir gücün olduğu muhakkaktı. Değilse her birimiz Allah’a inancı için gelmiş, Yaşar, ben ceza yemiştik. Belki diğer arkadaşlar da ceza alacaklardı. Korkmamız mümkün müydü? Hayır. Sanki Allah dilimizi bağlamış, bizi susturmuştu. Bizim koğuşa verdiğimiz sevgiyi, saygıyı öne çıkarmış, sevdiğimiz saydığımız koğuştaki arkadaşlar Allah’ına, kitabına sahip çıkmıştı.

Mustafa’nın taktiği olan “karışıklık çıkar, sonra başkanlığa oyna” bu taktik her yerde geçerli. İşte On İki Eylül sonrası çıkar çevreleri solu, sağı silahlandırarak birbirine tutuşturmuşlar, siyasi yönetimi çaresiz bırakmışlardı. Görevlerini yapması beklenen, polis, savcılar, hakimler yapmamış, sıkıyönetim ilan edilen yerlerde asker görevlerini yerine getirememiş, neredeyse her gün yirmi otuz kişinin ölümüyle sonuçlanan olaylar patlak vermişti. Halbuki aynı askerlerin, polislerin, savcıların, hakimlerin nasıl görev yaptıklarını görmüştük.

Sonuçta; birileri düdük çalmıştı. Halbuki düdük çalan kadro Genelkurmay Başkanı ve yardımcı komutanları, sıkıyönetim ilan edilen yerlerde tek yetkili değiller miydi? Niçin engel olmadılar? Günde yirmi otuz kişinin ölmesini sağlayacak olaylara karşı niçin sessiz kaldılar? İyi hatırlarım. Mesela 1970’li yıllarda Ankara’daydım. Vehbi Koç’un Maltepe’de bir yurdu vardı. Yurtta tamamen solcular kalıyorlardı. Halbuki Vehbi Koç, onlara göre zengindi kompradordu. Vehbi Koç’a göre solcular, komünistler, zengin düşmanı anarşistlerdi. Ama solcular Ankara’da olaylar çıkarır. Vehbi Koç’un yurduna kaçarlar. Polis Vehbi Koç’un yurduna giremezdi. Ankara’da birçok olay çıkaran genci polis yakalar, karakola götürür, iki dakika sonra bırakılırdı. Niçin? Birileri telefon mu ediyordu? Hani hatırı sayılır birileri. Yoksa bütün olanlar bir planın uygulanması mıydı?

Anarşik eylemlerle kaos ortamı yaratarak hedefe ulaşmak solun taktiği olarak bilinir. Ancak cezaevindeki bu olaydan iyice öğrendiğim bir şey var. Bu taktik sadece solun taktiği değil. Bütün çıkarcıların, hayatlarına çıkarı egemen kılan insanların, hırslarıyla gözü dönmüşlerin, zenginlerin, kapitalistlerin, çıkar uğruna insanlığını satanların taktiğiydi. Ellerinde imkan varken kullanmayanların, ortalık kan gölüne döndükten sonra yönetime el koyanların, sonra olayları acımasız bastıranların, yaptıkları nasıl yorumlanabilir? Mustafa’nın oyunu tutmamıştı. Rabbimin bize olan sevgisiyle engellenmişti. Ama On İki Eylül’ü hazırlayan olayları tezgahlayanların oyunu tuttu. Binlerce gencimizin hayatıyla oynandı. Yüz binlerce genç On İki Eylül’ün arkasından Sıkıyönetim, Devlet Güvenlik Mahkemelerinin kararlarıyla perişan oldu. Öğrenci olanların okulları yarım kaldı. Hayatları karardı. En güzel gençlik yıllarını cezaevlerinde geçirdiler. Verimli çağlarında hayatlarından uzaklaştırıldılar. Ülkeye, vatana, millete hizmet edeceklerken suçlu diyerek bir köşeye itildiler. Ama asıl suçlular onların samimi duygularından yararlanan, onları kandıran, çıkarları adına onları kullananların değil miydi? Birçok zengin el altından solu, sağı parayla, silahla destekleyip toplumda olaylar çıkartırken, ekonomik kriz yaratırken, mallarını istif ederek el altından karaborsada satmamışlar mıydı? Avuç dolusu haksız paralar kazanmamışlar mıydı? Anarşik olaylara katılan sağcısı, solcusu, dindarı bu oyunun dışında mı kaldı? Her görüş sahibi elini vicdanına koyup düşündüğünde nasıl bir oyun içinde olduğunu anlayacaktır. Ama görmek istemeyen, düşünmeyen her insan dediğim dedik olacaktır. Kendi bildiğini okuyacaktır. Böylelerini çıkar çevreleri çok iyi değerlendiriyor. Üç güzel söz, arkasını sıvazlama, iş tamam.

ARTIK ALIŞIYORUM

Cezaevine alışıyorum. Gün geçtikçe mahkeme, yargı hiç aklıma gelmez oldu. Gelen mektuplar günde elliyi aşmaya başladı. Gençler mektuplarında o kadar çok soru soruyordu ki artık günümün neredeyse üç dört saati mektup yazmakla geçiyordu. Sanki her gün işe giden bir insanın mesaisi gibi benim de mesailerim belliydi. Arkadaşlarla sohbet, mektupları okuyup cevaplamak, kitap okumak. Günlerimdeki boşluklar bitmişti. Tek derdim ailem, arkadaşlarımdı. Ne yapıyorlardı? Durumları nasıldı? Gerçi herkes yazdığım mektuplara cevaplarında: “Biz iyiyiz, sen bizi merak etme, bizim tek derdimiz sensin” diyorlardı. Ama gerçek bu muydu? Yoksa onlar benim üzülmemem için böyle mi diyorlardı?

Eşimin açık görüşlere gelmesine seviniyordum. Ama açık uygulamaları hiç iyi değildi. Açık görüşe gelenlerin başlarına gelecekleri biliyordum. Onun için gelmemelerini istiyordum. Yirmi Üç Nisan Çocuk Bayramı’ndaki açık görüş nedeniyle babam, teyzem ve küçük erkek kardeşim Cafer gelmişti. Teyzemin soyadı farklı, içeri almazlardı. Şerife teyzem beni o kadar çok seviyordu ki illaki beni görmek için gelmeye kalkınca çözüm aramışlar. Babam “Hadi gidelim baldız. Belki ablanın (annem) nüfus kağıdı ile seni içeri sokarım.” demiş. Isparta’dan Ankara’ya gelinceye kadar teyzemin yanlış yapmaması için prova yapmışlar. Teyzem annemin rolünü oynayacaktı. Kapıda görevliler sorduğunda, annem olacak, nüfus kağıdındaki bilgiler sorulunca cevap verecekti. Aslında yaptıkları büyük suçtu. Planlarını uygulamışlar. Görüşe girdik. Ben hafifçe “Teyze seni nasıl aldılar?” dedim. Babam “Sus lan, annen o!” dedi. Hemen çaktım. Bereket kimse duymamıştı. Doğrusu büyük cesaretti. Kapıda bir fark etselerdi Devletin görevlilerini kandırmaktan mahkemeye çıkarılabilirlerdi, cezalandırılabilirlerdi. Neyse hiçbir şey olmamış, her şey yolunda gitmişti.

Bir ara avukatım geldi. Benim itiraz dilekçemden dolayı sitem etti: “Dilekçe yazarsan önce ben göreyim.” diye söylemesine rağmen ondan habersiz göndermiştim. Gönderdiğimi de söylememiştim. İzlenimlerinin iyi olmadığını, herhalde cezanın kesinleşeceğini söyledi. İçimde kızgınlık vardı. Sessizce “Beceriksiz!” dedim. Ta başından beri avukatın pasif olduğuna inanıyordum. Nedense Ercüment Özkan güveniyordu. Ne zaman avukatla ilgili bir şey desem, “Yanılıyorsun o çok iyi avukattır.” diyordu. Avukat, “Ceza kesinleşirse, cezayı çekmen için asıl cezaevine gönderileceksin. Nereleri istersin?” diye sordu. “İstediğim yere gidebiliyor muyum?”. “Hayır. E tipi cezaevi olacak. Birkaç tane öneri hakkın var. Bir dilekçe yaz cezaevine, cezam kesinleşirse şu cezaevlerine gitmek istiyorum şeklinde.”. Avukattan ayrılıp koğuşa gelirken, artık cezamın kesinleşeceğine inanmıştım. Çünkü böyle bir avukatla dava kazanmak mümkün değildi. Dediği gibi bir dilekçe yazarak, cezam kesinleşirse, Antalya, Konya ve Denizli cezaevlerine gönderilmemi istedim. Çünkü buralar Isparta’ya yakındı. Gelip gitmesi kolaydı. En azından eşime kolaylık olurdu. Hepsine sabah çıkıp akşam dönebilirdi. Nasip.

Yaşar’ın durumu da benden farklı değildi. Gerçi o benden biraz daha umutluydu. Ama ne olur bilinmezdi. Bizler cezamız hakkında kesin kararı beklerken, günler rutinliğe döndü. Bahar havasının çarpmasıyla hasta olmuştum. Grip. Doktora çıktım. Doktor diyorlar. Meğerse siyasi tutuklulardan biriymiş. Solcu. Tıp öğrencisi iken tutuklanmış. Beni güzelce muayene etti. Sigara içtiğim için ciğerlerimde oluşan balgamlarla tıkanmış olabileceğini söyledi. Bir şurup, ağrı kesici verdi. İyice dinlenmemi istedi. Muayene ederken suçumu sordu. 163. maddeden yargılandığımı öğrenince davranışı farklılaşmadı. Aynı samimiyet ve içtenlikle muayeneye devam etti. Koğuşa döndüğümde şuruptan içtim, ağrı kesiciyi attım. Of anam. Beni mahvetti. Beş dakika geçmemişti ki kafam dönmeye başladı. İyice bozuldum. Öksürük, tıksırık arttı. Söylenmeye başladım: “Ulan komünist! Öğrendin inançlı olduğumu bilerek verdin değil mi bu ilaçları?”. Halbuki iyilik etmişti. Ciğerimdeki balgamları, sigara dumanıyla oluşan ziftleri çıkarttırmak bu ilaçları için vermişti. Ama dayanılacak gibi değildi. Arkadaşlara “Ben bu şurubu kullanmayacağım”. dedim. Onlar kullanmam için ısrar ederek ilacın amacını anlattılar. Daha önce kullananlar vardı. Ben hiçbir zaman grip için ağrı kesiciden başka ilaç kullanmamıştım. On gün sonra bizim solcu doktor koğuşa gelmiş beni soruyordu. Arkadaşlarla birlikte oturup çay içtik. Hayret! Çok güzel, hoş bir çocuktu. O kadar sevinmiştim ki halimi, hatırımı sormak, nasıl olduğuma bakmak, biraz sohbet etmek için gelmişti. Ne güzel! Çok iyi bir dostluk ve arkadaşlık gösterisiydi. Kendini hep minnetle andım. Teşekkürler doktor arkadaşım. İnancın ne olursa olsun gösterdiğin insanlık her şeye değerdi.

Cezaevinin en iyi taraflarından birisi de futbol hastası olanlar için televizyonun olmasıydı. 1986 yılı dünya futbol karşılaşmaları vardı. Artık bayramdı bizim için. Ülkemizde futbolu sevmeyen çok azdır. Hele dünya futbol kupası maçları olunca, herkes büyük bir heyecanla seyreder. Bense futbol oynamayı pek beceremezdim. Ama televizyonda seyretmeyi çok severdim. Futbol sahalarına seyretmek için gitmezdim. Hayatımda iki defa futbol maçına gittim. Ispartaspor’un 3. lig şampiyonluğu maçı vardı. Berabere kalsa bile şampiyon olacaktı. Bütün Isparta şampiyonluğa kesin gözüyle bakıyor, bayram yapıyordu. Son maçtaki rakibimizin her hangi bir iddiası yoktu. Onlar için sıradan bir maçtı. Bazı arkadaşların ısrarı, hatta bileti onların almasıyla maça gittim. Ama ne talih maçın beşinci dakikasında bir yaz yağmuru geldi; bardaktan boşanırcasına yağıyordu. Yağmur yarım saat sürdü. Ama birçok yeri sel basmıştı. Maç tatil edildi. İki gün sonra maçın tekrarı yapıldı. Girişler bedavaydı. Arkadaşlarla tekrar maça gittim. Benim sahaya giderek futbol maçı seyretmem bunlar. İki defa. Tek biletle iki defa. Ama televizyonda maç olursa mutlaka seyretmeye çalışırım. Radyodan ise dinlemeyi hiç sevmem.

Maç olduğu zaman koğuşta televizyon başına kilitlenirdik. Hatta gardiyanlar bile gelir bizimle seyrederlerdi. 1986 yılı, dünya kupası maçlarını hiç kaçırmadan, çok rahat seyrettiğimiz bir yıl odu. İş yok güç yok. Seyretmek için bir yere gitmek yok. Üstelik televizyonumuz renkli. Daha ne isteriz? Ortada çıt yok. Suçu ne olursa olsun, inancı ne olursa olsun, maçlar herkesi bir yere kilitledi. Ama maçlar en iyi kumar oynama hastalığı olanlara yaradı.

İnsanın duygularında kumar oynama hastalığı varsa, kumar aracı olarak her şey kullanılabiliyor. Hayret edersiniz, aklınıza gelmeyen her şey kumar aracı olarak kullanılır. İki mahkum pencerenin kenarına oturur. Beş dakika içinde duvar üstüne beşten fazla mı kuş konacak, yoksa az mı konacak? Hadi bir iddia. Kumar oynanır. On dakika içinde koğuşa kaç gardiyan gelecek? Bir mi, yoksa hiç mi? Çoğu takımları bilmiyor. Ama maç hastası. Önemli değil. Televizyonun düğme tarafı mı kazanacak, diğer tarafı mı? Veya önce hangi taraf gol atacak? Bugün yemekte ne çıkacak? Bunlar veya bunlara benzemez her şey kumar aracıdır. Cezaevindeki voleybol maçı karşılıklı iki kişi veya ikişerli dört kişiyle bazıları tarafından tamamen kumar aracı olarak oynanırdı. Kaybeden taraf mutlaka kazanana karşılık öderdi. 1986 yılı televizyonda seyrettiğimiz maçlar, kumar aracı olarak anılarımızda yer aldı. Biz ne kadar, “Arkadaşlar kumar iyi bir şey değil, yapmayın.” desek de: “Ya hocam stres atıyoruz işte. Ne var ki? Maksat eğlence olsun. Biz eğlence olarak yapıyoruz bunu.” diyorlardı. “Gördünüz mü kumar yüzünden bir arkadaşın mağdur olduğunu? Zaten arkadaşın parası yok ki. Yazıyoruz karşılıklı. Sonra siliyoruz işte. Birlikte oynadıklarımız arkadaşımız. Hiç onları mağdur eder miyiz? Görüyorsunuz olduğu zaman hep bölüşüyoruz.”. İnsan diyecek söz bulamıyordu. İddialaşmanın insandaki varlığını oyun haline getirme anlayışı öne çıkıyor. Ne bileyim belki de, cezaevinde insanlara dalaşmadan, çeşitli bunalımları geçiştirmek için iyi bir şey oluyordu. Tabi aşırı olmadıktan sonra. Gerçi biz aşırı olduğunu hiç görmedik. Ulucanlar Cezaevi’nin beşinci koğuşunda yaklaşık sekiz ay kaldım. Sekiz ay boyunca Allah’a, kitaba küfredenle ilgili kavganın dışında hiç kavga görmedim. Allah için sakin bir koğuştu. İnsanlar birbirlerine saygılıydı. Halbuki bazen sayımız yüz otuzun üzerine çıkıyordu. İnsanlar yataklarda ikişerli yatıyorlardı. Çoğu yerde kuyruk bekliyordu; tuvalette, mutfakta, yemek dağıtımlarında, soba başında, tek bahçedeki oyun sırasında, banyo alacaklar için kaynayan bir teneke suyun başında. Bütün bunlara rağmen, beşinci koğuşumuz Allah için çok iyiydi. Koğuşun kendine göre saygınlığı her zaman vardı. Herhalde geçmişte ülkenin seçkin insanlarının kalmış olması da manevi olarak etkiliydi. Sağdan, soldan, Müslümanlardan birçok şair, yazar Ankara’da tutuklandığı zaman Ulucanlar Cezaevi’nin beşinci koğuşunda misafir olmuşlardı. Kapının girişinde solundaki ilk yatak Necip Fazıl Kısakürek’in yatağıydı. Gardiyanlardan yaşlılar anlatıp duruyorlardı. Gençlik yıllarımda okuduğumuz birçok yazarın beşinci koğuşta kalmış olması, üstüne yıllar sonra onlar gibi fikir suçlusu olarak burada kalışımız çok anlamlıydı. Şimdi de yazar olarak Yaşar Kaplan, yandan çarklı yazan olarak ben buradaydım. Kendimi yazar olarak hiç görmemiştim. Çünkü profesyonelce yazı yazarak hayatımı kazanmıyordum. Bir derginin sürekli yazarı, bir kitabın yazarı, basında bir gazetenin yazarı değildim. Makalelerim karşılığında para da almıyordum. Amatörce yazıyor, amatörce yayınlıyordum. İnsanlar yazar dendiğinde genel olarak hayatını yazarak kazananları kabul ediyor. Ben asla böyle olmadım. İleride olur muyum? Bilmiyorum ki…

AYRILIK BAŞLIYOR

Rutin giden hayatımızı değiştirecek haber gelmişti. Yaşar Kaplan, ben ve Mamak’tan gelen üç kaçakçı arkadaş Bursa’ya gidecektik. Haberi getiren gardiyan samimi biriydi. Ondan daha fazla bilgi alabilirdik. “Bizimle başka gelecek var mı?”. “Evet, solculardan beş kişi daha var. Onlarla gideceksiniz. Şimdilik on kişi gidecek. Çünkü ring on kişi alıyor.”. Bursa hakkında bilgiler almaya çalışıyorduk. Bursa E Tipi Cezaevi. Hemen haber uçurmaya başladık. Mektuplara sarıldık. Bursa’ya gidiyoruz. Adresimiz Bursa E Tipi Cezaevi olacaktı. Koğuşumuzu sonra bildireceğiz. Eşime, arkadaşlarıma, sürekli yazıştığım insanlara durumu mektuplarla bildirdim. Bir hafta içinde yolcuyduk. Artık veda ziyaretlerine başlayabilirdik. Bir taraftan kısımdaki diğer koğuşları ziyaret ediyor, diğer taraftan hazırlık yapıyorduk. Gerçi hazırlık ne gerekiyor ki? Durum belli; yataklar kalacak, yorgan, yastık, battaniye, elbiseler çuvallanacak. Yaşar’la ikimizin bir sürü kitabı var. Gardiyanlara “Çuval bulabilir miyiz?” dedik. Sağ olsunlar buldular. Özenle kitaplarımızı çuvallara doldurduk. Kullanmadığımız elbiseleri de paketledik. Artık cezaevi deposuna konulan valizlerimiz, sivil elbiselerimiz verilince işimiz tamamdı. Cezaevinin verdiği elbiseleri giyerek gitmemiz mümkün değilmiş. Şimdi kendi elbiselerimizi giyebilecek miydik? Hele ben, baya kilo aldığımın farkındaydım. Cezaevine girerken elli kiloydum. Ama avurtlarım dolmuştu. Vücudumdaki kemik araları dolmuştu. Hatta vücudumda genel ağrılar olmaya başladı. Aslında hiçbir şeyim yoktu. İlk zamanlardaki gibi pratik değildim. Avucumu açıp kapatarak yaptığımız yarışmayı belki şimdi yapsam kazanamam. Sanıyorum vücudum yağlandı, kilo aldım. Bakalım elbiselerim olacak mı?

Gideceğimiz güne bir gün kala gardiyan bizi depoya götürdü. Oradan elbiselerimizi, valizlerimizi aldık. “Rutubetlenmiştir, havalandırın!” dedi. İç çamaşırı, kazaklar önemli değildi. Zaten yaz gelmişti. Şimdi gömlek giyiyorduk. Haziranın ilk günleri bahar havası iyice ısınmış, yaza davetiye çıkarıyordu. Merak ettiğim pantolonum olacak mıydı? Aceleyle pantolonu denedim. Eyvah giyemiyorum. Düğmeler kapanmıyor, fermuar çekilmiyor, pantolonun ağı sıkıyor. Baya kilo almışım. Bereket yanımızda büyüyen halamın oğlu Selim terziydi. Yanında iğne iplik kullanmasını öğrenmiştim. Hemen kemerini, ağını söktüm. Uç uca diktim. Ne kadar çok genişletebiliyorsam genişlettim. Dikişlerimi makine dikişine benzesin diye iyice sıkı tuttum. Nasılsa vaktimiz boldu. Eşyalarımız rutubetlenmemişti. Dikişlerim bitince tekrar denedim. Eh idare ederdi. Zar zor olmuştu artık. Gerçi biraz sıkıyordu ama olsun, ertesi gün gidecektik. Akşam yemek sonrası koğuştaki son günümüzü tamamlamaya çalışıyorduk. Sohbetimiz biraz buruktu. Birbirimize çok alışmıştık. İnsanı hayrete bırakan şey; cezaevine geliyorsunuz, önce kimseyi tanımıyorsunuz. Sonra belki de kardeşten de ötede arkadaşlıklar kuruyorsunuz. Çünkü cezaevi şartları bizi ister istemez birbirimize bağlıyor. Şartlar aynı. Mekan dar. Koğuş, bahçe, tuvaletler, mutfak, hole getirilmiş koğuş girişi. Başka bir yer yok ki. Kısımdaki diğer koğuşlar olmasa insan bu kadar yerde kalmaya mahkum. Zaman içinde insan hayata, arkadaşlarına alışıyor. Koğuştaki diğer arkadaşlar da bizi uğurlamak için yanımıza geliyor. Allah kurtarsın dileklerini sunuyorlardı. Başkan ve yardımcılar bizimleydi. Bize gelecek mektupların, evrakların gönderilmesi konusunda öncelikli sıralarla görevlendirdik. Bizden sonra koğuşa gelenleri, bize gönderecekleri belirledik. Çünkü önemliydi. Onlara gerekli zarf ve pul vermek istedik ama kabul etmediler ki. Sağ olsunlar.

Ertesi günü gitme vakti gelince gardiyanlar geldiler. Arkadaşlarla kucaklaştık. Koğuştaki diğer arkadaşlar da bizleri uğurlamak için toplandı. Her biriyle el sıkıştık, kucaklaştık. Burukluk yaşıyorduk. Hava ise inadına çok güzeldi. Güneş mükemmel, ortalık cıvıl cıvıldı. “Allah kurtarsın!..”.

İdare binasına doğru yürüyoruz. Yol üzerindeki koğuşlardan arkadaşlar yola çıkmışlar. Bizi uğurluyorlar; üçüncü, ikinci ve birinci koğuşlardan arkadaşlar. Ne güzeldi! Bir zamanlar ne olacağı belirsiz şekilde girdiğimiz cezaevinden ayrılırken dostlar edinmiştik. Gardiyanlar bile arkadaşlarımız olmuşlardı. Tahliye olsaydık sevineceklerdi. Ama tahliye olmuyorduk. Aksine ceza almış, başka bir cezaevine gidiyorduk. Bütün içtenlikleriyle gideceğimiz yerlerde iyi olmamızı diliyorlardı. İçlerinden biri: “Buraya gelirsiniz inşallah!” dedi. “Niye?”. “Gelirseniz davanız bozulmuş olur. Tekrar yargı başlar, belki beraat edersiniz.”. İkinci kısımdan çıktık. Aşağıya inişli, kenarları bir insan boyunda duvarlı yoldan yürüyorduk. Sol taraftaki nezarethaneye baktım. Cennete girişimiz buradan başlamıştı. Cennetin giriş kapısı diye mırıldandım. Gardiyanlar yüzüme baktı. Onlar espriyi biliyorlardı.

İdare binasının önüne gelince ringi gördüm. Kapalı bir minibüs, ne çok büyük ne çok küçük. İdare ederdi. Gardiyanların bulunduğu yere girdik. Hesabımızdan bize yetecek kadar para verdiler. Gerisini Bursa Cezaevi’ne göndereceklerdi. Hesabımızda baya birikmiş para vardı. İşimiz bitince ringin yanına geldik. Beş on dakika solcu arkadaşların gelmesini bekledik. Nihayet geldiler. Göz göze geldik, ama selamlaşmadık. Onlar da idare binasına girerek işlerini bitirdiler. Bir komutan, beş asker geliyordu. Onlar bizi götüreceklerdi. Askerlerden birisi şoför. Eşyalarımızı ringe iyice yerleştirdik. Sonra askerler bizi kelepçelemeye başladı. Gardiyanlar da “Allah kurtarsın!” diyerek bizi uğurladılar. Artık askerlere teslim etmişlerdi. Yaşar ile ben, diğer arkadaşlar da ikişerli kelepçelendik. Askerlere bir şey demek mümkün değildi. Ringin içi iki bölümden oluşuyor. Arka kapısından itibaren yaklaşık altmış santim ayrılmış bir bölüm vardı. Arada demir parmaklık var. Parmaklıktan sonra demir kapı. Bizi demir parmaklıktan, demir kapıdan içeriye bindirdiler. İçerisi dar, zar zor sığdık. Karşılıklı beşer kişi oturduk. Zaten on kişiyiz. Demir kapıyı üzerimizden kapadılar. Güzelce kilitlediler. Demir parmaklıkları da kapayıp kilitlediler. Biz askerleri görmüyorduk. Şoförün ve komutanın oturduğu yer bizden ayrıydı. Arada kalın bir çelik saç olduğu belliydi. Kenarların üst bölümlerinde ince uzun pencereler var. Çelik ızgaralarından hava alıyoruz. Ringin üst bölümünde de pencereler var; camlı. Ama üzerlerinde yine demir ızgaralar var. Sanki kırsak çıkabilirmişiz gibi. Bu kadar sıkı tedbirden sonra bir de ellerimizi kelepçelemezler mi. Hayret! Arka kapının küçük bölümüne dört asker binecekti. Tedbire bakın; çelik saçlarla çevrili bir araba, demir parmaklık, demir kapı. Pencerelerden ancak el geçer. Kafanın, omuzların geçmesi, hem de bütün bedenin geçmesi mümkün değil. Bırakın bizim gibi iri cüsselileri, üç yaşındaki bir çocuk bile asla bu pencerelerden geçemez. Buna rağmen ellerimizi kelepçelediler. Demir kapıyı kilitlediler. Demir parmaklıkları kilitlediler. Dört askeri de nöbetçi bıraktılar. Ne kadar çok tehlikeli insanlarmışız?! Kelepçeler ellerimizi sıkıyordu. İnsan biraz gevşek bırakırdı. “Ankara Bursa arası ne kadar sürer?” dediğimizde komutan, “On saati bulur” demişti. “Yolda mola verecek miyiz?”. “Hayır”. “Tuvalet ihtiyacımızı nasıl gidereceğiz? Yemek içmek ne olacak?”. “Bursa’ya kadar hiç durmadan gideceğiz. Sabredeceksiniz.”. Hiçbir şey demedik. Ne diyebiliriz ki?! Zaten Mamak’tan gelenlerin asker deyince beti benzi atıyordu. Solcular da herhalde askere bir şey anlatılamayacağını düşündüler ki onlar da bir şey demediler. Yaşar’la ikimiz birbirimize bakıp gülümsedik.
Biraz sonra araba hareket etti. Artık yeni bir hayat, yolculukla başlayacaktı. Nasıl olacak? Ulucanlar’dan farklı mı olacak? Oradakiler bize nasıl davranacak? Bursa Cezaevi’nin kuralları nasıl? İşte binlerce bilinmeyen beynimi kemirmeye başlamıştı. Ankara’nın günlük güneşlik havasında ilerlerken, tepemizdeki pencerelerden içeriye süzülen güneş ringin içini aydınlatıyordu. Beş solcu arkadaş. Onları tanımıyorduk. En küçükleri yirmi sekiz yaşlarında falandı. Aralarında kırk yaşına doğru uzanan biri vardı. Yirmi sekiz kırk yaş arası dizilmişlerdi. Değişik yörelere ait oldukları belliydi. Kimi koyu esmer, kimi beyaz tenli. Arada birbirimize kaçamak bakışlar atıyorduk. Suskunluk ringin içini sanki mezara çevirmiş gibiydi. Oldum olası suskunluklar hoşuma gitmez. Hele iki insanın olduğu yerde suskun olmak hiç hoşuma gitmez. Bizse on kişiydik. Tanışabilir, bolca sohbet edebilirdik. Bir ara ayağa kalkarak kenar pencerelerden dışarıya baktım. Çünkü araba sesleri azalmıştı. Herhalde Ankara’nın dışına çıkmıştık. Tahmin ettiğim gibi, uzaklarda dağlar, ovalar görünüyordu. Hızla ilerliyorduk.

Ankara’da 70’li yıllarda kalmıştım. Geçtiğimiz mahalleleri biliyordum. Tarlalarda çalışan insanlar vardı. Rengarenk giysiler içinde kadınlar çocuklar çalışıyorlardı. Nedense aralarında pek fazla erkek göremedim. Demek ki bu yörenin erkekleri farklı işler yapıyorlardı.

Batıya doğru giderken, bildiğim yoldan gitmediğimizi gördüm. Farklı bir yoldan Bursa’ya doğru gidiyorduk. Benim bildiğim yol, Eskişehir üzerinden gidilen yoldu. Sanıyorum Ankara yolundan gidiyorduk. Yanımızdan bir otobüs geçiyor. Otobüsün içinden bir delikanlı arabaya doğru baktı. Sanki gözlerini dikmiş bana bakıyordu. Gülümsedim. Boştaki elimi kaldırarak ona el salladım. Ben onu görmüştüm ama, büyük ihtimalle mazgalların arkasını göremediği için beni göremeyecekti. Hani çok dikkatli baksa ona bakan gözlerimi görebilirdi. Otobüs bizden hızlı gidiyordu. Onun için bizden uzaklaştı. Bu yolculuk bana, Almanya’
dan Türkiye’ye dayımın arabasıyla yaptığımız yolculuğu hatırlattı. Minibüsün içi eşya doluydu. Dayım şimdi kayınpederim. Büyük kızı Zeynep ile evlenmiştim. Almanya seyahatimizde dört çocuk, yengem (kayınvalidem) minibüste sıkışık bir şekilde gelmiştik. Uzun bir yolculuktu. Bugün aynı tür bir minibüs, ama ellerimiz kelepçeli. Yine sıkışık durumdayız.

RİNG MACERASI

Sessizlikten iyice sıkılmıştım: “Arkadaşlar böyle olmaz ki! Bursa yolu uzun. Oraya kadar böyle sus pus mu oturacağız? Birbirimizle tanışalım, konuşalım.”. Solcuların genç olanlarından biri, heyecanlı bir şekilde: “Ne konuşacağız? Sizin sağcı olduğunuzu duyduk. Siz iktidara gelirseniz bizi keseceksiniz. Biz gelirsek sizi keseceğiz.”. Dedim “O kadar kolay mı? Öncelikle sana şunu söyleyeyim. Ben sağcı değilim. 163’ten yargılanıyorum. Sağcılar başka maddelerden yargılanıyorlar.”. Yaşar’ı göstererek, “Yaşar da 163’ten yargılanıyor. Diğer arkadaşlar da kaçakçı. Yani sizin sağcı dedikleriniz aramızda yok. Sen çok aceleci ve ucuz konuşuyorsun. Bir kere hiçbir ideoloji iktidara gelince muhaliflerinin tamamını asıp kesmez. Her iktidara gelen, muhaliflerini tamamen assaydı kime, hangi topluma devletçilik oynayacaktı? Siyaset yönetim yarışıdır. Başa gelenler teklif ederler: ‘Bizi kabul ediyor musunuz? Etmiyor musunuz?’. Etmeyenleri cezalandırırlar. Ama cezaları asmak olmaz. Rusya’da Lenin, Çin’de Mao, Küba’da Fidel Castro muhaliflerinin tamamını asmadılar. Müslümanlar da bütün kafirleri asmazlar. Peygamberin kurduğu devlet içinde Yahudiler, Hıristiyanlar, putperestler ve o günün ateistleri Tabiiyunlar yaşadı.”. “E çok konuştun” dedi. “Bizim sizinle konuşacak bir şeyimiz yok.”. “Var, hem de öyle çok ki. Sizler ve bizler deve kuşu gibi başımızı kuma gömerek, kıçlarımızı çıkararak durursak, öncelikle inandıklarımıza ihanet ederiz.”.

İçlerinden yaşı büyük biri, “Bunlar bizim bildiğimiz sağcılar değil.” dedi. “Bunlarla konuşulur. Siz İran’ı destekleyenlerden misiniz?”. “İran’ı Amerika’ya karşı, sömürüye karşı destekleriz. Ama Caferi mezhebine bağlı düzeni bizi ilgilendirmez.”. Önceki konuşan, “Yani siz iktidara gelirseniz bizi kesmeyecek misiniz?”. “Niye keselim?”. “Ama İran’da İslamcılar solcuları kesiyorlar. Halbuki solcular devrim anında onlara yardım ettiler.”. “Siz olaylara kendi açınızdan bakıyorsunuz. Bir kere İran’da Müslümanlar devrim yaparken solculara ‘Gelin yardım edin’ demediler. Solcular belki bize de bir pay çıkar diye arkalarına takıldılar. Ezici çoğunluğa sahip olan İslamcılar niye solculara pay versinler. Sanki solcular ezici çoğunlukta olsalar Müslümanlara pay mı verecekler? Herkes kendi inancına baksın. Siz asmaktan, kesmekten söz ediyorsunuz. Bu mantıkla devrim yapmaya kalksanız, biz de sizi desteklesek, siz başarsanız bize pay verir misiniz?”. “Niye verelim?”. “Gördün mü? İran’dakiler niye versin? Üstelik İran Amerika’ya karşı devrim yaptı. Solcular devrime karşı çıkmak için Amerika ile birlikte oldu. Halbuki Rusya İran’daki devrimi destekliyor. Komünist Rusya İran’ın İslamcı devrimini desteklerken, İranlı solcular niye Amerika ile işbirliği ederek karşı çıkıyorlar. Sanıyorum sizin bu gerçeklerden haberiniz yok. Bakın Irak Sosyalist Baas Partisinin iktidar olduğu, başında Saddam olan Irak, Amerika’nın emriyle İran’a saldırdı. Şimdi insanlar ne düşünüyor? Neler yapıyorlar? Düşünmek lazım. Sömürüye karşı çıkanların Amerika ile işleri ne?”. “Sen öyle diyorsun ama, Arap ülkeleri de Müslüman olduğu halde Amerikan taraftarı görmüyor musunuz?”. “Görüyoruz tabi. Onların hiç biri İslam üzerine değil. Hepsi Arap ırkçılığını, aşiretlerinin krallıklarını, önce İngiliz, şimdi ise Amerikan desteği ile sürdürüyorlar. Onların İslam’la en ufak bir ilgisi yok. Hemen hepsi göstermelik şeriatçı ülkeler. Tıpkı bazılarının göstermelik sol devletleri olduğu gibi.”.
“Neyse lafı uzatmayın. İktidara gelirseniz bizi asmayacak mısınız?”. “Karşı çıkmazsanız niye asalım?”. “Biz karşı çıkarız.”. “O zaman kusura bakmayın. Önce ihtar ederiz. Silah çeker, Müslümanları öldürürseniz, öldüreni öldürürüz.”. “Kısasa kısas yani?”. “Pek öyle sayılmaz. Herhalde siz Müslümanları öldürürken elimiz armut toplamaz. Sanki siz sol devrim yapsanız, biz karşı çıkarsak asmayacaksınız?”. “Tabi asarız.”. “Gördün mü? Şartlar eşit. Ama bir şey var, hiçbir düzen asmayla, kesmeyle ne eşitliği ne adaleti getirebilir. Her ideoloji insanlık için vardır. Asmak, kesmekle işi olan ideolojiler insancıl olamazlar.”
“İnsanların eşitliğini savunuyorsunuz. Emeğin hakkından, adaletten söz ediyorsunuz. Bunlara niye karşı çıkalım?

İnsanlıktan, insanları sevmekten söz ediyorsunuz. Niye karşı çıkalım?
Ama sen inancıma küfredersen, inançlara saygısızlık edersen o zaman karşı çıkarız. Hiç kimsenin diğer insanların inançlarına saygısızlık etmeye hakkı yoktur. Kur’an’da Allah, kafirler için ‘Onların putlarına sövmeyin.’ der. Mesela ben Marks’ı, Lenin’i, Mao’yu okudum. Onlardan istifade ettim. Anlattıklarının çoğu doğru. Onların zamanında toplumlara egemen olan din gerçekten afyon. Ama bakın bu gün İslam dini dünyada özgürlük savaşının ana kaynağı. Sizler, ‘Amerika’ya karşı devrim!’ diyorsunuz. Hani nerede? İran’da Müslümanlar devrim yapıp öne geçti. Birinci Dünya Savaşı’nda, savaşta yorulmuş Çar’ın askerlerine karşı devrim yapmak bir şey değil. Ondan sonra doğru dürüst sol devrim mi var?”.
Yaşlı olan, genç olana, “Bunlar senin bildiğin Müslümanlardan değil. Bunlar bir şeyler biliyor. Baksana adamlar bizim kitapları bile okumuş. Bu arkadaşla konuşabiliriz.”. Böylece kapı açıldı. Asmak, kesmek kalktı. İnsan gibi konuşmaya başladık.

Ülkenin sorunlarından, geleceğinden, ideal düşüncelerden, insanların kaypaklıklarından, 12 Eylülden sonra yapılan faşizan baskılardan söz ettik. Aslında ülkenin sorunları belliydi. Ülkenin yer altı, yer üstü zenginlikleri sömürülüyordu. Ülkede haklar çiğneniyor, insanlar arasındaki maddi uçurumlar artıyordu. Bir avuç zengin, toplumun genelinin haklarını çalıyordu. Siyasiler, zenginlerin amaçlarına uygun hareket ediyorlar, halkın haklarını çıkardıkları yasalarla çalıyorlardı. Bunlar, ne sağın ne solun ne de Müslümanların göz ardı edeceği şeyler değildi. Aslında bütün problemler belliydi. Çözümler farklıydı. Belki düşünenler, ideoloji sahipleri bir araya gelseler, doğru dürüst konuşsalar, sorunların çözümlerinin çoğunda anlaşacaklardı.

12 Eylül’ü hazırlayan sebepler üzerine durduk. Devletin insanları nasıl kışkırttığını, perde gerisinden olayları körüklediğini, binlerce insanın canına kıyıldığından söz ettik. Aslında biz Müslümanlar olarak bunu hep söylüyorduk. Düzen kendini sağlamlaştırmak için gençleri birbirine düşürüyordu.

Onlara “Bakın, ben akademide okuyordum. 70’li yıllarda, Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı akademinin ekonomi derslerinde Marks’ın görüşlerini okuyorduk. Aynı dönemlerde Marks, Marks’ın kitapları yasaktı.Karl Marks’ın kitaplarını okuyanlar, takip ediliyor, yakalananlar suçlanıyordu. Devlet sağcıları, solcuları ve pek çok Müslüman’ı ihtilâl yaparak içeri attı. Halbuki sürekli sıkıyönetim vardı. Asker madem bu kadar güçlüydü, niye sıkıyönetim anında böyle müdahale etmedi? Birileri ihtilâlı planladı. Olaylara izin verildi. Binlerce insan birbiriyle çatıştırıldı. Ülkede etnik, mezhebi, ideolojik çatışmalara körüklendi. Her gün ölümleri okur, görür hale geldik. Ve düdük çaldılar. Niye zamanında çalmadılar? Bana kalırsa hep oyuna getirildik.

Ben kitapçılık yapıyordum. İstanbul’daki sol yayınlarının sahipleri hep sermayedardı. Onların işçiyle, köylüyle, fakirlerle hiçbir ilişkileri yoktu. Ankara Maltepe’deki zengin bir iş adamanın Yurdu’nda tamamen solcular kalıyorlardı.
Konuştuğum ülkücülerden biri sorgulanırken kendilerinde çıkan bir silah için polis, ‘Deyyus! Bu elinizdeki silahın serisi solculara aitti. Sizde ne arıyor?’ diye sormuş. Yani adamlar, sağcılardaki, solculardaki silahların serilerini biliyorlar. Nereden? Hiç düşündünüz mü? Ben bunu duyduğumda ‘Silah tüccarı ile silahları ihtilâlden sonra arayanlar sanki aynıydı!” demiştim. “Siz ne derseniz?”.
Solcuların yaşlı olanı, “Arkadaş anlattıklarının çoğunu fark ettik. Ne yazık ki oyun büyükmüş. Bizler sizlerin bile bilmediği birçok pis olaylara şahit olduk; sorgulanırken, emniyetlerde, mahkemelerde, dışarıda, içeride, şahit olduğumuz olaylarla insanlığımızdan utandık. Hayatımız boyunca aldatılmayacağız ya. Ama böyle oldu diye davamızdan dönecek miyiz? İnandığımız yolda sonuna kadar savaşacağız.”. “Size dönün diyen yok ki. Yeter ki biraz daha dikkatli, biraz daha toplumsallaşalım. Ben inanıyorum ki solcular milletin diniyle uğraştığı müddetçe, onların emeklerinin kavgasını veremezler.”. “Bak bunu doğru söyledin.”.
Ring durdu. Askerler kapımızı açtı: “Beyler kapıyı hiç vurmadınız. Rahatınız iyi herhalde. Tuvalet, yemek ihtiyacı olan yok mu?”. Gülerek “Hani hiç yolda durmayacaktık?” dedim. “Şakaydı. Herkes ne yiyeceğini söylesin. Tuvalete çıkacaklar çıksın.”. Yaşar’la ikimiz kelepçeliydik. Ben çıkacaktım. Kelepçeyi çözüp iki elimi kelepçelediler.

Dışarı çıktığımda ıssız bir yerde durduğumuzu fark ettim. Hatta öyle ki ana yoldan içerideydi. Kenarda köşede bir yer. Etrafımızda uçsuz bucaksız kurak topraklar vardı. Yanımdaki askere; ”Neresi burası?” diye sordum. “Sana ne? Sen işine bak.” dedi, sustum. Hava çok güzeldi. Sanıyorum yüksek bir yerdi ki hafif bir esinti vardı. Yaza ayak basmamıza rağmen çok sıcak değildi. Gökyüzünde en ufak bir bulut yoktu. Güneş tepede alabildiğine açıktı. Bütün parlaklığıyla yüzümüze gülüyordu. O kadar çok parlaktı ki güneşe bakmak zordu. İleride küçük bir dere vardı. Etrafında kavaklar, kavakların etrafında biraz yeşillik görünüyordu. Sanki kamyoncuların durduğu kuytu bir yerdi. Ama kimse görünmüyordu. Hiçbir kamyon yoktu. Lokanta derme çatma bir yer, köy evlerini andırıyor. Güvenlik tedbiri için askerler bizi olmadık yere getirmişlerdi. Pis, eski bir tuvalete girdim. Asker kapıda kelepçelerimi çıkardı. Tuvaletin kırık kapısını iterek içeri girdim. Tuvaletin içindeki sağa sola saçılmış dışkı pislikleri kokuyordu. Hatta bazılarının üzerine girenler basmış. Ben de pisliklerin üzerine basmamak için dikkatli davranıyordum. İçimden sanki başka bir yer bulamadılar dedim. Neyse, Ulucanlar Cezaevi’nin hücresinde kalan biri olarak burası orayı aratmıyordu.

Solculardan birkaç arkadaş daha tuvalete gittiler. Tuvalete gidip gelenin yüzü değişiyordu. Ama cezaevi koşullarını bildikleri için artık kimse garipsemiyordu. Her gelen, “Ne biçim yer?” diye söyleniyordu. Ekmek arası domates, biber, biraz da köfte yedik. Neredeyse üç misli fiyata. Sanıyorum askerler yediklerinin yükünü bize aktarmışlardı.

Molamız yarım saat kadar sürmüştü. Ring tekrar yürüdü. Artık içerideki hava ringe bindiğimiz gibi değildi. Aramızda neşeli hava hakimdi. Her birimiz başımızdan geçenleri anlatıyorduk. Espriler, kahkahalar ringden dışarıya çıkmaya çalışıyordu. Sıkıcı yolculuk bir anda zevkli geçmeye başlamıştı. Solcuların kimi Diyarbakır’dan kimi Mamak’tan gelmişlerdi. Mamak’tan gelenler kaçakçılarla hemen kaynaştılar. Çünkü aynı sorunları yaşamış, aynı anılara sahiptiler. Diyarbakır Askeri Cezaevi’nden gelenler daha suskundu. Onlara “Niye suskunsunuz?” diye sorduğumda biri gülerek, “Konuşmayı unuttuk. Öyle bir susturulduk ki henüz konuşmanın ne olduğunu kavrayamıyoruz.” dedi. Espri buz gibiydi. Mamaklı arkadaşlardan birisi “Mamak’ta yapılan zulümleri yüze çarpın, o zaman Diyarbakır’ı anlarsınız” dedi. Diyarbakır’da kalan arkadaş; “Anlatmaya kalktığımızda, hem anlatamıyoruz hem sözler boğazımıza düğümleniyor. Benim anlamadığım bu kadar insanlık dışı işkenceler, tutumlar insanların nasıl aklına geldiğidir. Bize gardiyanlık eden askerler sürekli değiştiriliyordu; bir ayda, iki ayda. Nedenini sonra anladık. Çünkü askerler yaptıkları zulmün bilincine vararak, insanca düşünmeye başladıklarında yumuşuyorlardı. Bizlerin de insan olduğunu kavramaya başlayanlar normal davranmaya başlıyorlardı. Sanki onlar bize gardiyanlık yapmaya başlamadan önce etkili bir beyin yıkamadan geçirilmişler. Bizler onlara göre insan değildik. Onların gözünde bizlerin insanlıkla hiçbir ilgisi yoktu. Hayvanlara gösterdikleri anlayışı bile bize göstermiyorlardı. Onlara bizler nasıl tanıştırılmışsak, bütün kinleriyle, güçleriyle, öfkeleriyle üzerlerimize saldırıyorlardı. Zaten aynı şiddetle davranmayan askerler hemen azarlanıyordu. İlk zamanlar günde üç kez, cezaevinin lağımına başlarımız sokturuluyordu.
Cezaevinin lağımı öyle ayarlanmış ki binanın bir bölümünde açıktan geçiyordu. Oraya götürülür, başlarımızı omuzlarımıza kadar içine gömdürürlerdi. Direnenlerin üzerlerine askerler çöker, zorla başlarını lağıma sokarlardı. Coplanma neredeyse normal işkencelerdi. Coplanmanın çeşitleri de vardı. Kıçımıza sokulmak gibi. Her gün yapılan aramalar, dayaklar, sıradan işkencelerdi. Dayak atmak için sudan sebepler çoktu. Akşam bir şey verilir, sabaha ezberlememiz istenirdi. Ezberleyip okuyamayanlar dövülürdü. Taş Bahçe’ye çıkarılır, anadan doğma çıplak soyulurduk. Yüzlerimiz duvara, kıçlarımız meydana dönük eğilir, beklerdik. Artık copla kıçımıza vurulur, kıçımızdan coplar kalın bağırsaklarımıza sokulur. Hiçbir zaman akla gelen işkenceleri düşünmeyin, aklınıza gelmeyecek işkenceler yapılırdı.”. Onlara Hüsnü’nün mektubunda okuduğum kafesin Diyarbakır’da da olup olmadığını sordum. “Olmaz mı?!” dediler. “Filistin askıları, kafesler ve akla gelmedik her şey vardı. Haddini bildirmek, yıldırmak, beyinlerimizin dumura uğratılması üzerine hedeflenmiş her türlü işkence mevcuttu. Onlara göre bizler bu ülkenin insanları değildik. Sanki ülkeye savaş açmış başka bir ülkenin yakalanan esirleriydik.”. Dedim “Öyle olsaydınız uluslararası esir işlemi görürdünüz. Öyle olsaydınız ağalar, beyler gibi yaşardınız. Onların sizi nasıl gördükleri belli değil. Esir değilsiniz, insan değilsiniz, hayvan değilsiniz.”.

“Bizler böyle şeyler görmedik. Emniyetteki sorgulamalarda yapılan şeyleri sizin yanınızda anlatmaya gerek yok. O kadar hafif kalır ki onlardan söz etsek, “Onlar bir şey mi?” diye gülersiniz. İhtilal yapıldıktan sonra yapılanlar, sanki bilerek devlet düşmanı yetiştirmek için yapılıyor. Sanki bilerek ve isteyerek insanlar kinlendiriliyor. Suçlulara ceza vereceğiz, onlara hadlerini bildireceğiz adı altında, insanların gelecekleriyle oynanıyor. Basın susturulmuş, insanlar susturulmuş. Zaten sivil hakim ve savcılar yok ortada. Sıkıyönetim mahkemeleri; anlamaz, dinlemez, hak hukuk tanımaz. Sadece yıldırma politikası uyguluyorlar.”. Onlara sekiz yıldır yargılanıp beraat edeni anlattım; Gözleri Akan Çocuğu. Solculardan biri, “On İki Eylül size yaradı” dedi. “Ne gibi!?”. “Sağcılara ve solculara olmadık işkenceler yapıldı. Sizlere yapılmadı.”. Güldüm: “Ben şahsen ihtilâl olmadan hem sağcı, hem solcu arkadaşlara söylüyordum. “Devlet kullanıyor sizi, birbirinize düşürüyor. Sonra egemenliğini en şiddetli bir şekilde göstererek, ‘En güçlü benim!’ diyor. Oyuna gelmeyin diye kaç kez söyledim. Bizler anarşi ve terörün içinde değildik. Müslümanların yazdıkları, çizdikleri ortada. ‘Anarşi ile, terör ile fikirler topluma yayılmaz. Korku salarak fikirler topluma anlatılmaz’ diye hep söyledik. Dinlediniz mi? Hayır. Solcular düzeni değiştirmeye, sağcılar düzeni korumaya odaklandı. Halbuki bu düzenin yargısı, askeri, polisi, savcıları vardı. Onlar susarken niçin gençleri birbirine kırdırdılar? Bak, şimdi nasıl hareket ediyorlar? Af yok. Suçlu, suçsuz neredeyse herkes mağdur ediliyor.”. “Siz de İran Devrimi’nden sonra yürüyüşler yaptınız.”. “Evet yürüyüşler yapıldı. Ama hiçbir yer kundaklanmadı. Ortalık ateşe verilmedi. Belediye otobüsleri, okullar yakılmadı. Camlar kırılmadı. Ortalıkta bombalar patlatılmadı. Şimdi bu toplum, ‘Müslümanlar da aynen solcular, sağcılar gibi ortalığı ateşe verdiler’ diyebilir mi? Müslümanların yaptıkları eylemlerden dolayı kaybettikleri insanlar için ağıt yakanlar var mı?”.
“Bakın size bir şey anlatacağım. 68’li yıllarda bütün dünyada insanlar Filistinlilerin hakları için yürüyordu. Hangi dinden, hangi ideolojiden önemli değildi. Amerika ve İsrail’in dünyadaki etkisi tükenmeye başlamıştı. Toplum mühendisleri hemen işe el koydular. Filistinlilere karşı duyulan sempatiye, Amerika ve İsrail karşıtlığının artışına çare olarak, Filistinlileri teröre bulaştırdılar. İyi hatırlıyorum, Almanya’da 1972 yılında Münih olimpiyatları var. Filistin militanları harekete geçiyor. İsrailli atletleri kaçırıyor. Arkasından Fransa’da bir havaalanına koyuyorlar. Halbuki Fransa, Almanya halkı, Filistinliler için en büyük desteği veren yürüyüşler düzenliyor. Peki bu olayların ardından neler oluyor? Birçok insan ölüyor. Fransızlar ve Almanlar başlarına gelen bu olaylara anlam veremiyor. Amerika ve İsrail destekli propagandalar başlıyor. İşte Filistinliler böyle teröristtirler, canidirler, katillerdir. Onların yüzleri maskeli, ellerinde silahlı posterleri korku filmlerini hatırlatırcasına basında boy göstermeye başlıyor. Netice Filistin’in haklı halk davası, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün terörüne kurban ediliyor. Aradan yıllar geçti, Filistin davası yerinde duruyor. Dünyada Filistin denilince eli kanlı, haksız, masum insanları öldüren katiller akla geliyor. Amerika’nın, İsrail’in yaptıkları zulümler unutuluyor.

Ben her zaman şuna inandım: Teröre, anarşiye bulaşan her türlü fikir, ideoloji asla başarıya ulaşamamıştır. Dünyadaki komünist devrimlere bakınız. Devrimlerin hiçbiri terörle, anarşiyle gelmemiştir. Dünyada anarşiye, teröre saplanan sol faaliyetler başarısız kalmıştır. Bazı solcu yazarların, düzeni zayıflatmak, halkı korkutmak, böyle sol devrime hazırlamak gibi düşüncelerle anarşiyi araç olarak kullanma teorisini ben, gerçekten sol görüşe inananlar tarafından değil, solun içine giren kapitalistler tarafından üretildiğine inanıyorum. Bakın, bugün İran Devrimi halk devrimidir. Amerika ve Şah’ın adamları, oradaki eylemleri anarşiye, teröre bulaştırmak için ellerinden gelenleri yaptılar. Ama Müslümanlar bizzat anarşi çıkaranları, teröre bulaşanları yakalayarak halkın önünde cezalandırdılar. Onların Amerika ve Şah’ın ajanları olduğunu ispat ettiler. Böylece halkın sempatisini kazandılar, güvenini kazandılar. Neticeye ulaştılar.

Ben, Rusya’daki sol devrimi inceledim. Savaştan bıkmış bir toplum, ikinci sınıf sayılmış köylüler, burjuvazinin egemenliğinde insan sayılmayan, Gogol’un Ölü Canlar kitabında dediği gibi yaşayamayan sayılanlar, bir gün ‘Artık yeter!’ demişlerdir. Buna rağmen yıllarca Kızıllar ve Beyazlar Savaşı sürdü. Toplum ikiye ayrıldı. Beş yıl iç savaş sürdü. Mihail Aleksandroviç Şolohov 2000 sayfalık “VE DURGUN AKARDI DON” kitabında o beş yılı bütün ayrıntılarıyla romanlaştırarak anlatıyor.

Çin’de Mao, burjuvaya karşı halkı yürüttü. Yakarak yıkarak değil. Aksine burjuvanın askerleri yakıp yıktı. Yakıp yıktıkça halkın öfkesi arttı. Mao’ya katıldı. Ama sonra o da kapitalist ajanların uydurduğu sol teorilerine uyarak gücünü kaybetti.

İran’da yürüyüş yapan Müslümanlar, üzerlerine silah sıkan askere, polise çiçeklerle cevap verdiler. Halk yürüyüş yaparken tankları üzerlerine sürdüler. Uçaklar, helikopterler halkın üzerine kurşun yağdırdılar. Buna rağmen halk asla silaha başvurmadı. Sonunda silah sıkanlar işin denildiği gibi olmadığını anladılar. Askerler, polisler silahlarını Şah’a döndürdüler. Toplarıyla, tüfekleriyle, tanklarıyla halka katıldılar.”.

“Yani sen ne demek istiyorsun? Bizim yaptığımız olayları Amerika mı tezgahladı? Sen bizi Amerika’nın uşağı olmakla mı suçluyorsun?”. “Hayır. Sizin bir kabahatiniz yok. Sizler kendi davanıza inanmış insanlarsınız. Ama size şunu sorayım. İnsan için, halk için kavga verenler, yaptıkları işler nedeniyle, halkın nefretini kazanıyorlarsa, kazanmışlarsa doğru yolda mıdırlar? Propaganda ne olursa olsun sizler halkı karşınıza aldınız. Eşitlik, adil paylaşım, emeğin hakkı gibi kavramlara kim sahip çıkmaz? Ama siz halka bunları doğru dürüst anlatacağınıza, halkın diniyle alay yettiniz. Onları hakir gördünüz. Onlara eşitliğin ne olduğunu, emeklerini nasıl alacağını anlatacağınıza, camileriyle, ibadetleriyle uğraştınız. İdeallerinizden çok dinsizliğinizi öne çıkardınız. Devlete karşı çıktınız. Ama halkın bindiği otobüsü yaktınız. Çocukların okuduğu okulları kırıp yaktınız. Halk otobüslerinin önlerini kestiniz. Halkın dolaştığı, gezdiği yerlere bombalar koydunuz. Toplumda anarşi çıkararak halka korku yaydınız. Kin ve nefret ekerek, korku salarak insanların sizi seveceğine nasıl inandınız? Empati yapın. Size korku salanları siz sever misiniz? Ben diyorum ki halka korku salarak devrim yapmaya kalkanlar, bizzat karşı devrimciler tarafından kullanılmışlardır. Akademide okurken, reklam konusunu işlerken Amerika’daki uygulamalardan örnekler veriliyordu. Pazarlama firmaları sermayesinin %10’nunu işletim sermayesi, % 90’nını ise reklama ayırıyor. Reklama ayırdığını ikiye bölerek, yarısıyla lehinde, diğer yarısında aleyhinde propaganda yaptırıyormuş. Neden? Çünkü her yönden, lehten ve aleyhten sattığı ürünleri kafalara kazımak istiyorlarmış. Şimdi siz aynı oyunların, siyasi olaylarda yapılmadığına mı inanıyorsunuz? Bence anarşi ve terör yoluyla halklara korku salarak ‘İşte bunlar böyle caniler, katiller!’ yargısını halkın beyinlerine yazdıran politikacılar asla solcu olamaz. Bence bunlar kapitalistlerin solcular içindeki ajanlarıdır. Veya onların oyununa gelen heyecanlı insanlardır. Başımızı kuma sokup düşünmeyelim. Gayet sakin bir şekilde halka çıkıp anket yapalım. Sol, solcu deyince ne düşünüyor halk? Halkın duyguları antipatileri ne? Bugün bizim birçok Müslüman’ın yaptığı gibi, üç beş kişi bir araya gelerek, ‘Ülkenin %99’u Müslüman! Madem böyle, niçin Müslümanlık yok?’ deyip ahkam kesenler gibi olmayalım. Sanıyorum solcu arkadaşlar da üç beş kişi, bir grup, bir araya geliyor, aldıkları kararları, düşündüklerini halkın düşünceleri, kararları olarak algılıyorlar. Size şunu söyleyeyim; bu en büyük yanılgıdır.”.

“Arkadaş dediklerinde haklılık payı yok değil. Peki ne yapsaydık? Yapılan haksızlıklara karşı savaşmasa mıydık?”. “Elbette savaşacaktınız. Ama halkı arkanıza alarak, onlara sahip çıkarak. Onlara korku salarak değil. Sizler 12 Eylül’ün arkasından yakalandınız. Dışarıdaki halkın ne düşündüğünü bilmeyebilirsiniz. Ama bizler daha yeni içeri girdik. Dışarıdaki halkın duygularını duyuyoruz. Halk Evren’e dua ediyor. Okumaya giden çocuk; solcular, sağcılar kapıları tutmuş, kapıdan çevrilirken, okumaya giden çocuğu gönderen analar, babalar, oğlumuzun, kızımızın başına neler gelecek diye dövünürken, sizi nasıl sevsin ki? Veya insanlar sokağa çıkmaktan korkar hale geldiğinde sizin yaptıklarınızı neden onaylasın ki? Şimdi askere dua ediyor. İhtilalcilere dua ediyor.”. İçlerinden birisi: “Onlar Sünnilerdir.” dedi. “Tabi, tabi. ‘Onlar Sünnilerdir!’ deyip kestirip atın. Sanki Aleviler içinden askere dua eden yok. Evren’i alkışlayan yok. Arkadaşlar suçlamak kolay. Önemli olan ne yaptığımızı doğru sorgulamak.”.

Yaşlı olanı, “Dediklerini zaman, zaman ben de düşünüyorum. Çoğu doğru şeyler. Anlaşılıyor ki sadece kendi fikirlerinize ait kitapları okumamışsınız. Belki bizim eksikliğimiz bu. Ama ben de çok okurum; sağdan, soldan, Müslümanlardan. Bana kalırsa, bizi ve sizi yanıltan şey, bir an önce devleti ele geçireceğimize inanmış olmamız. Biz devleti küçümsemişiz. Bizler çıkardığımız olaylarla kendimizi güçlü zannettik. Sizler İran Devrimi’nden sonra ‘Biz de yapabiliriz’ diye ortaya çıktınız. Asker düdük çaldı. Haddimizi bildirdi. Ama senin dediğin şeylerden ‘Anarşik olaylar Amerikan’ın solculara öğrettiği taktiktir, bir tuzaktır.’ görüşüne katılamıyorum. Bilmiyorum belki içime dokunduğu içindir.”.

Konuşacak şeyler bulamayacağımızı zannederken, öyle daldık ki neredeyse konuşulmadık konu kalmayacaktı. Ring durdu. Kapıların açılış sesi gelmeye başladı. Nihayet kapı açıldı. Askerin biri, “Haydi, inin bakalım. Yolculuk keyfi bitti.” dedi. Hepimiz eşyalarımızı alarak indik. Of ne güzel hava! Harikaydı. Nefesimi sonuna dek içime çektim. Gün ikindiye doğru yaklaşmıştı. Hava tertemiz, pırıl pırıldı. Bursa’ya daha önce gelmiştim. Bursa’yı biliyordum. Zaten Balıkesir’de askerlik yapmıştım. Bursa, Isparta Balıkesir arasındaydı. Üstelik Bursa’da tanıdıklarımız vardı. Geldiğimizde onlara uğrar, birlikte gezerdik. Bursa çok güzel bir şehirdi. Cezaevinin bulunduğu yer herhalde şehirden uzaktı. Daha temiz bir havaya sahipti.

......devam edecek

Beğen

MEHMET ÇOBAN
Kayıt Tarihi:15 Aralık 2012 Cumartesi 19:52:52

2,5 SAYFA (CEZAEVİ NOTLARI - KİTAP 1.BÖLÜM ANKARA) YAZISI'NA YORUM YAP
"2,5 SAYFA (CEZAEVİ NOTLARI - KİTAP 1.BÖLÜM ANKARA)" başlıklı yazı ile ilgili
düşüncelerinizi ve eleştirilerinizi diğer okuyucular ile paylaşın.


YORUMLAR


Henüz yorum yapılmamış.

Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Edebiyatdefteri.com'u kullanarak Çerez Politikamızı kabul etmiş sayılırsınız.