Kendinizi temiz ve parlak tutsanız iyi edersiniz; çünkü arkasına geçip dünyayı görmeniz gereken pencere sizsiniz. George Bernard Shaw [Paylaş]
E-mail: Şifre: Facebook ile bağlan Üye ol | Şifremi Unuttum
Türkiye Şiir Platformu
ANASAYFA ŞİİRLER Edebiyat Defteri YAZILAR Edebiyat Defteri FORUM Edebiyat Defteri ETKİNLİKLER Edebiyat Defteri NEDİR? Edebiyat Defteri Kitap KİTAP  Edebiyat Defteri Tv TİVİ Edebiyat Defteri Sesli Şiirler MÜZİK Edebiyat Defteri BLOG Edebiyat Defteri Atölyeler ATÖLYE  Edebiyat Defteri BİCÜMLE Edebiyat Defteri ARAMA Edebiyat Defteri İLETİŞİM

Adın Akdeniz'di Senin

Sert rüzgâr, gri göğün soğuk damlalarını savuruyor yüzüme usulca. Zihnim oyun oynuyor benimle âdeta, teninin sıcaklığını hâlâ hissediyorum dudaklarımda. Gelirsin diye düşünüyorum, bırakıyorum sonra bu paslanmış umutlarımı. Kendi karanlık odama dönüyor gözlerim. Tozlanmış koltuklara tutunuyorum yürürken, titreyen ellerimle açıyorum çekmeceyi. Sararmış fotoğrafın, şimdi fark ediyorum bunu. Rüzgâr giriyor pencerelerden, uzaklardan getiriyor tuzlu kokusunu Akdeniz’in, gülümsüyorum. Kaybolmadan önce yaşamak istiyorum seni.
. . .
Bilinmez bir diyardaydım ben. Yavaşça giriyordu ciğerlerime havadaki yalnızlık. Damarlarımda dolaşan kan zehirleniyordu yavaşça. Toprakta ekili sessizliği büyütüyordu yağmurlar. Fırtınalar kurumuş topraklardan çıkartıyordu tüm köklerimi, kırıyordu acımadan dallarımı. Sararmış yapraklarım düşüyordu yerlere, sessizlik işliyordu ruhuma bu hiç bitmeyen bekleyişte.
Pejmürde kıyafetlerimle sokağa çıktığımda, insanların merhamet dolu bakışları altında eziliyordum buradayken. Bir aynaydı sanki onların donuk bakışları, ruhumun içindeki müphem boşluklarım beliriyordu gözbebeklerinde. Uzaklarda doğan güneş, camdan tenlerinde kırılıp içlerine giriyor fakat aydınlatamıyordu siyahtan koyu yüreklerini, ruhlarının sönüklüğü hapsediyordu parlak ışıkları. Ben de fark etmeden dönüşüyordum onlara. Gece karanlığını yerleştiriyordu içime, çalıyordu benden küçük düşlerimi. Harlanıyordu ciğerlerimdeki ateş damarlarımda dolaştıkça nefret. Sessizce yanıyordu kurduğum beyaz şehirlerim, doğuyordu ardından kül rengi duvarlar.
Semalardan kuşlar geçerdi sürekli. Kaçardı onlar buradan, bu kurşuni gökten. Uçtum şehrimden ben de göğümü kaybetmek uğruna. Pusulam bildim batan güneşi, dostum sandım bulutları. Sonunda kırıldı incecik kanatlarım, ıslandı ipekten güzel tüylerim. Gecenin siyahı içine çekerken beni, unuttum beyazlığını gündüzün, kayboldum yaşlı ağaçların arasında. Can verdim sonra soğuk bir taşın üzerinde, yeniden uçabilmeyi hayal ederken.
Yıkılmayı bekleyen bir evdim ben. Karanlık dehlizlerimde yankılanıyordu çocukluğumun neşeli kahkahaları. Buzlu camlarımdaydı hâlâ ılık nefesimin buğusu. Düşündükçe kayboluyordum izbe köşelerimde. Matemin siyahlığına bürünüyordu ruhum, birer birer kırıldıkça çerçevelerim. Unutulmuş binbir ses işitiliyordu isli duvarlarımdan. Merdivenlerime dökülüyordu anılarım, inci taneleri misali. Ağır kapılarım açılıyordu ardına kadar, giriyordu soğuk rüzgârlar ve çalıyordu benden dağılmış umutlarımı. Sessiz çığlıklar atıyordu kuşlar üzerimde, bulutlar kümeleniyordu yeniden indirmek için yıldırımları evime.
Yaldızlı kadife çekilince üstüme susuyordu kainat ve bağırıyordu içimdeki şeytanlar. Fakat duymuyordu kimse onları, yalnızca ben işitiyordum çığlıklarını ve yalnızca ben hissediyordum kulağıma ölümü fısıldayışlarını.
Uyandım gecenin bir yarısı. Gözlerim dolu, yüzüm terli, vücudum yorgun sokağa attım kendimi delicesine. Koşturdum sokaklarda, ağladım durmadan. Tenime değerken gecenin ufak esintileri, her zerremi diriltiyordu yağan yağmurlar. Çıkmaz sokaklar içine çekiyordu beni, bağıran kargalar çalıyordu benden aklımı. Yalnızca lacivert kadifedeki ufacık yıldızlar aydınlatıyordu sessiz yollarımı o gece.
Biçimsiz gölgen belirdi önümde, sonra fark etti gözlerim karanlıktan kopan bedenini. Yüzüme vuran nefesin daha kudretliydi benim biçare ruhumdan. Yüzüne yerleştirdiğin o gülümsemen, sokaktaki ölmüş umutları canlandırıyordu. Küçük adımlarının altında evrenler doğuyor, yıldızlar parıldıyordu sanki. Masmavi gözlerindeki göğünde doğuyordu güneş, ısıtıyordu içimdeki soğukluğu. Ve bu gözlerin, benim soluk gözlerimle birleştiği an, dağılıyordu saniyeler ve son buluyordu üzerimdeki bu ışıksız geceler.
Baharlar doğdu bu kopkoyu dünyaya ellerin dokununca ellerime. Beynimde uğuldayan rüzgârlar sustu, yağmurlar dindi. Rengarenk ebemkuşakları doğdu ıssız göğüme. Çıktı kozalarından kelebekler, tutundular sonra ince ayaklarıyla gri duvarları yararak doğan pembe begonvillere. Isındı yeryüzü doğan bahar güneşiyle, ıslandı bakir topraklar nisan yağmuruyla. Şarkılarını duydu kulaklarım, ağaçlardaki o minik kuşların. Vapurlar kalktı karşımdaki uçsuz bucaksız denizden, umut getirmek için bana uzaklardan. Kumdan kalelere dokunmadı bu sefer köpüklü dalgalar.
Adın Akdeniz’di senin; üşütüyordu meltemin beni, yakıyordu çıplak ayaklarımı bembeyaz kumların. Yosunların okşuyordu tuzlu tenimi, bir cam kadar saydam denizinde. Uzaklarda gördüğüm toprakların sonsuzdu, yaşam vardı içinde. Sakince çağlayan sularının ıslığını duyuyordum, sen fısıldarken kulağıma. Tekneleri görüyordum ufka uzanan maviliğinde, dans ediyorlardı hafifçe esen rüzgârlarınla.
Dolunay vardı bulutların arasında tadarken dudaklarının kekre tadını. Bir mayıs akşamı kadar ılıktı tenin sanki. Vücudumu okşayan saçların daha kızıldı gökten, sönmez ateşlerden daha çok yakıyordu bedenimi o ellerin. Kadehindeki kıpkırmızı şarap, ıslatıyordu kurumuş damağımı. Sessizliği bölüyordu ufak iniltilerin, rüzgârlar eserken terli tenlerimize.
Gölgeler beliriyordu yüzümde, yelkovan ve akrep hicranı gösterirken. Renklerini kaybediyordu nisanın doğurduğu çiçekler, kelebekler cansız yatıyordu kurumuş topraklarda. Sessiz sokaklarımda çığlıkları duyuluyordu baykuşların. Çağırıyordu uğuldayan rüzgârlar, kapıda bekleyen hazanı. Bembeyaz gül, siyahlaşıyordu sıcak kanıyla bülbülün. Caddelerde eserken seher yeli, can verdi bülbül ve doğdu gül, kıpkırmızıydı o gül.
...turunç ovalarda doğmadan güneş daha ve şafağın kızıllığı hakimken göğe, kayboldun sen. Gittin tanyeli eserken sokaklarımda. Çalkalandı denizler bitmez depremlerle. Yüzyıllık ağaçlar söküldü topraklarından, sonu bilinmez fırtınalarla. Ormanların bilinmezliğine sürüklendi boş evler. Durdu dünya, cansızlaştı ve yuvarlandı karanlığımda, boş bir ceviz kabuğu misali.
Öldüm ben senden sonra. Senin göğüne gömdüler bedenimi. Yağdı yağmurlar, esti rüzgârlar, doğdum tekrar kainatın rahminden. Güneş battı ufukta, ışıklarını bekledim yıllarca. İklimler değişti bu şehirde, sen gelmedin. Denizlerin tuzunda boğdum ruhumu, sönmüş yıldızlara gömdüm gökteki. Nefes aldı ama her şeye rağmen, umudu vardı çünkü, bahar doğacaktı yeryüzünde daha, ölmeden bu ruh.
. . .
Nefesim yetmiyor sanki, karanlığı görüyorum uzaklarda. Sesim kısılıyor, bağıramıyorum. Gözkapaklarım iniyor kendiliğinden. Bir ses, uyandırıyor beni bu ölüm uykusundan. Kapı çalıyor artarda, titreyen ellerimle açıyorum kapıyı. Unutulmuş hatıralarımdaki çehren karşılıyor beni bahar mezarının ortasında. Gözlerinde gördüğüm gök orada hâlâ, uçuyor kuşlar sonsuzluğa. Nefesini hissediyor soğuk tenim, kuru dudaklarım ıslanıyor sonra dudaklarınla. Son baharımın gülleri var teninde, gülümsüyorlar bana.





Etiketler: sayfam ,




Adın Akdeniz'di Senin başlıklı yazıya henüz eleştiri yazılmamış.





Adın Akdeniz'di Senin başlıklı yazıya eleştiri yazabilmeniz için üye olmalısınız.

Üye değilseniz üye olmak için tıklayın.


Bilgi
Yayınlanma Tarihi:
1.2.2019 00:54:32
Toplam 0 yorum yapıldı
171 çoğul gösterim
166 tekil gösterim