2
Yorum
5
Beğeni
5,0
Puan
67
Okunma
LEYLA
Gecenin bağrından dökülen simsiyah bir damlaydın,
Ben çölün ortasında adını anan bir çığlıktım.
Ne dünyada fani bir can, ne gökte soyut bir aydın;
Ben senin imkansızlığına kendi aklımı verdim.
Çıktım meşhur hikâyelerden, yırttım o eski tülleri,
Ne divanın kâğıdıyım ben, ne ozanın sazıyım.
Söndürdüm içimde sana erdiren bütün külleri,
Sadece senin yokluğunla yanmaya razıyım.
Oysa ben seni ne çöllerde aradım ne şehirde,
Sen ki aynalardan sıyrılmış bir derin gölgesin.
Ne dildeki tek bir kelime, ne tek bir şiirde...
Sen bendeki o hiç dolmayan, o koca ülkesin.
Sen ki yaprakların düşüşünde saklı o insani zaaf,
Bir ömrün çöküşünde beliren o dünyevi hırs.
Sen ki gözü kapalı ozanın dilindeki o tek af,
Karanlıkta parıldayan o lekesiz, ebedi hırs.
Bir bozlağın avazında yankılanan ağır sitem,
Bağlamanın teline vurulan o yanık ağıt.
Geceye karışırken feryat, çaresiz kalırken dem,
Kendi hüznüne kapılan o kurumuş, sarı kâğıt.
Maddeden soyundum, tenimden ve canımdan geçtim,
Şimdi ne aşkın kaldı geride ne de o süslü adın.
Ben senin yokluğunu bir kadeh zehir gibi içtim,
Varlığın değil, sadece ebedi kederin kaldı yâdigârın!
Simsiyah bir gece gibi çök artık üzerime,
Kavrulsun zihnimdeki soyut ve somut olan her şey.
Bir son ver artık bu sonsuz, bu bitmeyen gezintime;
Senden başka ne bir durak var bu âlemde, ne de bir şey...
5.0
100% (3)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.