0
Yorum
2
Beğeni
5,0
Puan
27
Okunma
Henüz zaman doğmamışken, mekân bir düş bile değilken,
Ateş, su, toprak ve rüzgâr yokluğun rahminde derin bir uykudayken…
Ne bir yıldızın ilk çığlığı vardı göklerde,
Ne de bir gölgenin düşeceği bir zemin.
Yalnız Sen vardın ey Ahad! Yalnız Sen, ey Samed!
Sonsuzluğun sessizliğinde, kendi azametinde tecelli eden bir Yaratıcı.
Hiçbir aynanın aksi yoktu, hiçbir sesin yankılanacağı bir kubbe…
Görünmez bir hazineydin, bilinmek diledin;
Ve kelam tecelliye durdu: "Ol!"
Karanlık yarıldı, yokluk utandı varlığın karşısında.
Gökler kat kat serildi bir seccade gibi karanlığa,
Güneşler saçıldı, galaksiler birer zerre gibi savruldu hiçliğe.
İnsan uyandı toprağın bağrından, baktı etrafına;
Gördüğü her rengi kendinden, her gücü kendi hevesinden sandı.
Oysa hani nerede o tahtlar, nerede o mağrur hükümdarlar?
Hangi nefestir ki Senin iznin olmadan ciğere dolabilir?
Hangi yaprak düşer ki Senin ilminin mühürüyle mühürlenmesin?
Güneş tutuşuyorsa, Senin nurunun tek bir kıvılcımıyla tutuşur;
Okyanuslar kabarıyorsa, Senin heybetinin korkusundan çalkalanır.
Her atom kendi küçük kıyametinde dönerken,
Çınlatır kâinatı o gizli zikir: "Hû..."
Ben kimim ki "Ben" derim Senin olduğun bu sonsuz âlemde?
Gölgenin bile gölgeye muhtaç olduğu bu fani hayal perdesinde…
Söktüm göğsümden ne kadar put varsa;
Nefsin süslü yalanlarını, aklın cüce kuruntularını.
İbrahim’in baltası gibi indi vicdanım zamanın üzerine:
Ne Mısır’ın hazinesi, ne Sezar’ın tahtı, ne de kozmosun sınırları…
Hiçbiri tutamaz Senin varlığının binde birini!
Lâ ilâhe... Yoktur hiçbir ilah, hiçbir güç, hiçbir sığınak!
İllâllah! Baki olan yalnız Sensin; her şey helak olur, yalnız Senin vechin kalır!
Sen hem gizlisin Bâtın’da, gözlerin görmekten aciz olduğu yerde,
Hem öyle aşikârsın ki Zâhir’de, her çiçekte Senin imzan var.
Akıl Sen’i aramaktan yorulur, mantık eşiğinde diz çöker,
Kelimeler dökülür birer birer, alfabeler utanır acziyetinden.
Yedi deniz mürekkep olsa, bütün ormanlar kalem,
Senin azametini, Senin birliğini yazmaya kâfi gelmez!
Çokluk denizinde (kesrette) kaybolan bu gafil ruhuma,
Vahdetin tek bir damlasını lütfet ki bileyim:
Sen’den başkası yok, Sen’den ötesi yalan!
Ey Evvel olan, başlangıcı bulunmayan!
Ey Âhir olan, sonu gelmeyecek olan!
Kaldır gözlerimdeki bu kesret perdesini,
Bana her şeyde Yalnız Seni görmeyi nasip et.
Ne ben kalayım bu mecliste, ne benden bir nişane…
Varım da Sen ol, yokum da Sen!
Ezelden ebede çınlayan o tek harf, o tek hakikat:
Lâ ilâhe illâllah, el-Vâhid, el-Kahhâr...
Sükûtun bile Seni anlattığı o derin makamda,
Nefesler kesilir, akıl kınından çekilmiş bir kılıç gibi kırılır.
Çünkü Sen; zamandan münezzeh, mekândan müberra,
Her şeyin kalbinde atan o gizli nabızsın.
İnsan kendi gölgesine secde ederken cehaletin karanlığında,
Sen bir şah damarı kadar yakın, bir ufuk kadar erişilmezdin.
Gözün gördüğü ne varsa bir perde, kulağın duyduğu ne varsa bir yankı…
Biz hep yankıya kandık, Sen ise sesin sahibiydin.
Biz renklere aldandık, Sen ise ışığı yaratan Zât’ınla Bâki’ydin.
Yıldızlar birer birer sönecek bir gün, gök kağıt gibi dürülecek,
Dağlar atılmış yün gibi savrulup zerreler hücresine dönecek.
İşte o gün, o büyük hesap gününde, o mutlak kaim anında;
"Bugün mülk kimindir?" diye gürleyecek o azametli seda.
Hiçbir ses çıkmayacak, hiçbir sahte mabut cevap veremeyecek!
Yine cevabı Sen vereceksin Kendi sonsuzluğuna:
"Mülk; Tek ve Kahhar olan Allah’ındır!"
İşte o an anlayacak gözler, duyacak sağır vicdanlar;
Tevhidin bir fikir değil, varlığın tek özü olduğunu…
Ey kalpleri halden hale çeviren, ey Yegâne Sığınak!
Bırak eritilsin bendeki bu sahte "benlik" çamuru,
Vahdet denizinin içinde bir damla gibi kaybolayım.
Söz bitsin, şiir utansın, şair aradan çekilsin…
Çünkü Senin birliğini anlatmaya ne fani bir dil yeter,
Ne de bir kulun takati ulaşabilir O muazzam sırra.
Geriye sadece şu ebedi nida kalsın kubbede:
Göklerde Sen, yerlerde Sen, evvelde Sen, ahirde Sen...
Lâ ilâhe illâllah, Huva’l-Evvelu ve’l-Âhiru ve’z-Zâhiru ve’l-Bâtın...
Ufuk Güney
5.0
100% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.