Birileri ve bir şeyler hakkında edebiyat

987 izlenme - 42 yorum -
/ 5 »
Yorum Yaz
S. Özgür Erdinç
15 Eylül 2019 Pazar 08:35:36
André Breton - "Nadja"

Kimim ben? Pek yapmadığım bir şey ama bir atasözüne göndermede bulunabilirim: Gerçekten de, her şey, dönüp dolaşıp şuna varır: Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim. Itiraf etmeliyim ki bu ifade kafamı karıştırıyor, çünkü bazı varlıklarla aramda düşündüğümden de öte, daha özel, daha az kaçınılabilir, daha etkileyici, allak bullak edici ilişkiler oluşturmaya çalışıyor. Bu ifade söylemek istediğimden de fazlasını söylüyor, ben daha yaşarken bana bir hayalet rolü oynatıyor ve besbelli ki, neysem o olmam için, var olmaktan vazgeçmem gerektiğini ima ediyor. Bu anlamda, biraz daha aşırılıkla ele alındığında, varlığımın nesnel tezahürü olarak algıladığım şeylerin, az çok kesinleşmiş tezahürlerin, aslında, bu yaşamın sınırları içinde, hakiki alanını hiç mi hiç tanımadığım bir faaliyette cereyan ettiğini anlatmak istemektedir bana.

Zamansal ve yersel kini olasılıklara körü körüne boyun eğmesi ve dış görünüşü gibi ortak kabul gören bazı yanlarıyla "hayalet"e dair kafamdaki temsili imge, benim için, her şeyden önce, ebedi olabilecek bir iç sıkıntısının, bir acının sonlu imgesiyle eşdeğerdedir. Yaşantım bu tür bir imgeden başka bir şey olmayabilir ve bir şeyler keşfetmekte olduğum kuruntusu içindeyken, gerisin geri başladığım noktaya dönmeye, aslında çok iyi tanımış, bilmiş olmam gereken şeyi tanımaya çalışmaya, unutmuş olduklarımın küçük bir bölümünü öğrenmeye mahkum olabilirim. Bana dair bu bakış açısı, benim kendi içimdeki varlığımı önceden kabullendiği ölçüde bana yanlış geliyor; düşüncemin tamamlanmış, dolayısıyla zaman içinde oluşması için hiç bir neden olmayan bir şeklini, önceki bir düzleme keyfi olarak yerleştirdikçe, ve bu aynı zamanın içine, telafi edilemez bir kayıp, bir ceza ya da bir düşüş düşüncesini kattıkça, bu bakış bana yanlış geliyor, bunun ahlaki temelden yoksunluğu, bence, tartışma götürmez biçimde açıktır.

Önemli olan şu ki, bu fani dünyada, kendi içimde yavaş yavaş keşfettiğim özel beceriler, bana özgü olmakla birlikte bana verilmiş olmayan genel bir beceriyi arayışımda beni asla avutmaz. Kendimde gördüğüm her türlü beğeninin, kendimde hissettiğim eğilimlerin ve yakınlıkların, maruz kaldığım cazibelerin, başımdan geçen ve yalnızca benim başıma gelen olayların ötesinde, kendimi yaparken seyrettiğim bir sürü hareketin, yalnızca ve yalnızca benim hissettiğim heyecanların ötesinde, diğer insanlar karşısında, beni onlardan ayıran şeyin herden kaynaklandığını değilse de,neden ibaret olduğunu öğrenmeye çaba gösteriyorum. Bu dünyaya, tüm diğer insanlar arasında ne yapmaya geldiğimi, alınyazıma yanıt verebilecek, yalnızca bana özgü, ne mene bir mesajın taşıyıcısı olduğumu gözler önüne serebilmem, bu farklılığın ne ölçüde bilincinde olduğuma bağlı değil midir?
Türk Kızı(Emine Sezek Akb
15 Eylül 2019 Pazar 22:42:03
İnsanın nihai tercümesini yapabilmek sanatın takviminden geçer. Şaşırtıcı bir durumun dairesinde yaşamadığımız gibi..Bir duruşun işlevselliğini düşünerek söylediğimiz vakitte aynı tercumeyi yapabiliriz cevabın aynı olmadığı tartışılır. Zeminin kayarak fay hatlarını oluşturan deprem öncesi paniğin yaşanmışlığını vurgular belki ! Kaosun yaşandığı bir farkındalığın öncesi daimi niteliği taşıyan yoktur. Birisini söyleminden çıkarak ki hayata NUH peygamberin kalıntılarının Ağrı dağında olduğu söylenir birfaklı görüşe göre de Avusturalyaya kangurular nasıl gitmiş. Benim görüşüme göre de onun dünyası hiç dönmüyor eylem yapmadan yaşayan olgunun tümcelerinden doğarak ve eylemin varlığını kabul etmeden ölmek farklı bakış açılarının da daireyi imkanı sücudu vardır senin eksik bir parçan olursa diye düşünürsek ya da kainatın ne kadar acı bir permertasyon içerisinde yok olduğunu felsefe hafife alınmadığı gibi edebiyatın dilin dinine aykırı kaosun kalıntısı olamaz gibi eleştirebilirim... Emine S. Akbaş
S. Özgür Erdinç , forumun sahibi
16 Eylül 2019 Pazartesi 08:41:17
Teşekkür ederim yorumladığınız için Emine Hanım.
S. Özgür Erdinç
16 Eylül 2019 Pazartesi 20:10:18
https://www.youtube.com/watch?v=wM1ooJUHe8s

Cüneyt Suavi - Limon Ağacı

Zengin bir iş adamının bahçesinde, yan yana dikilen iki limon ağacı vardı. Mayıs ayı sonlarında açan limon çiçekleri, bütün bahçenin havasını bir anda değiştirir ve apartmanlara hapsedilmiş insanlara baharın geldiğini müjdelerdi. Ancak limon ağaçlarından biri, diğerinden cılız ve şekilsizdi. Bu yüzden büyük ağaç her fırsatta onu küçümser ve tepeden bakardı. Ev sahibi de küçük boylu limon ağacından ümit kesmiş görünüyordu. Ona göre ağaç, bu gidişle kuruyup ölecekti. Bu yüzden de onu fazla sulamaz ve bakımını yapmayı pek istemezdi.

Günün birinde esen sert bir poyraz, karlı dağların yamaçlarındaki bir grup çiçek tohumunu iş adamının bahçesine uçurdu. Fakat bahçenin her tarafı parsellenmiş, sadece limon ağaçlarının altında yer kalmıştı. Bir an önce filizlenmek zorunda olan tohumlar, limon ağaçlarının yanına gelerek onların altında yeşermek için izin istedi.

Büyük ağaç, iyice kasılarak:
—Böyle bir şey asla mümkün olamaz, diye atıldı. Bizler kuru kalmayı pek sevmeyiz. Eğer dibimde çoğalırsanız, suyu emip beni kurutursunuz.

Aslında büyük ağacın çekindiği başka bir şey daha vardı. Çiçekler rengarenk açtıklarında, limon ağacının sarıya çalan beyaz çiçekleri sönük kalacak ve bahçe sahibinin gözündeki değeri azalabilecekti. Oysa ki ağacın, kendinden güzel olanlara hiç mi hiç tahammülü yoktu.

Küçük ağaç, uzun boylu arkadaşının tohumlara verdiği cevabı beğenmemişti. Çünkü o, kendisine hayat verenin, o hayat için gerekli olan suyu da vereceğini çok iyi biliyordu. Bu yüzden, aklına bile gelmiyordu susuzluk.

Tohumların teklifini kabul ederken:
—Sizlerle birlikte olmak, bana mutluluk verir, dedi. Böylelikle yalnızlık da çekmeyiz.

Büyük ağaç bu işten hoşlanmamıştı. Fakat küçük olanı:
—Güzel yaratılanlardan kimseye zarar gelmez, diye tekrarlıyordu. Güzellerden güzellikler doğar sadece.
Küçük limon ağacı altında filizlenen tohumlar, bir kaç hafta içinde cennet çiçekleri gibi açıp bütün bahçenin göz bebeği haline geldi. Bu arada ağaç, elinden geldiği kadar kendilerine yardımcı olmaya çalışıyor ve çiçeklerin sevdiği yarı güneşli ortamı sağlamak için, eski yapraklarını döküyordu.

Çiçekler, kısa bir süre sonra mis gibi kokular yaymaya başladı. Bahçe sahibi, o ana kadar hiç duymadığı bu kokunun nereden geldiğini araştırdığında, davetsiz misafirleri bularak hayrete düştü. Adam, ancak rüyalarında görebildiği bu çiçeklerin güzelliğini devam ettirebilmek için sabahları artık daha erken kalkıyor ve onları en kaliteli gübrelerle besleyip bol bol suluyordu. Küçük limon ağacı, köklerinin en ince ayrıntılarına kadar ulaşan bu suları çiçeklerle birlikte içiyor ve büyük bir hızla serpilip büyüyordu.

Çiçekleri sevgiyle kucaklayan ağaç, ertesi bahara kalmadan o civarın en büyük ağacı haline geldi ve birbirinden güzel kelebeklerin ziyaret yeri oldu. Daha sonra da kendi çiçeklerini açarak bahçenin güzelliğine güzellik kattı.

Şimdi küçük ve yalnız kalmış olan limon ağacı ise, komşusuna duyduğu kıskançlıkla için için kuruyordu.
üçrenk (Italia)
16 Eylül 2019 Pazartesi 20:46:15
https://youtube.com/watch?v=CEmuEOXnXH0

Bir tane de benden...


Aşık ağaçlar...

Bahçedeki Japon elması, bence tam yanı başında duran beyaz kamelyaya aşık.

Hayatın dengesinin bozulduğu şu günlerde aşkın sırası mı diye düşünmeyin hiç, ne de olsa bahar..gerçi biz henüz anlayamadık ama... Hem sonra savaştan, kırmızı çizgilerden, ekonomik istikrarsızlıktan filan onlara ne! Üstelik onların gelecek korkuları da yok bizler gibi. Her ikisinin de tek dertleri, küçük, narin ve renkli çiçeklerinin, olabildiğince uzun süre dallarını süslemesinden ibaret gibi görünüyor.

Bahar, biz insanlarla olan randevusunu ertelemiş gibi görünse de, doğanın saati, diğer canlılar söz konusu olunca hiç şaşmıyor. Bahar, bitkiler ve hayvanlar için hep zamanında geliyor ve her seferinde onların ‘biyo-kimya’sını değiştiriyor.. aşık oluyorlar ve rengarenk çiçekler açıyorlar.

Japon elmasının çiçekleri neşeli, göz alıcı bir pembe, kamelyanınkiler ise beyaz. Pembe çiçekli Japon elması, kamelyaya göre daha kısa boylu ve tıknaz. İri beyaz çiçeklerle süslü dallarıyla nazlı nazlı salınan kamelya ise, biraz daha ince ve uzun boylu.

Sabah uyanır uyanmaz bahçeye çıkıp, yan yana duran bu iki aşık ağacı ziyaret edip, çiçeklerini kontrol etmeyi adet edindim. Çiçekleri, sanki aşklarının bir kanıtı gibi görünüyor bana; çiçekleri varsa aşkları da var, aşık olunacak çiçekleri kalmazsa hiç, çiçeklerini dökecek olurlarsa şayet, aşkları da çiçekleriyle birlikte dökülüp gidecek sanki. Sonra uzun bir süre dinlenecekler sessizce, gelecek yıl aynı zamanda yeniden çiçeklenebilmek için.

Ama şimdi öyle renkli, öyle uçarı bir neşe içinde duruyorlar ki, onlara bakıp da gülümsememek mümkün değil.

Melih Cevdet Anday’ın “Rahatı Kaçan Ağaç” şiirini şaşırtmak ister gibi mutlu ve huzurlu görünüyor onlar. “Şu ağaca aşkı öğreteyim, rahatı kaçsın” der şair. Belki şiirdeki gibi, biri çıkıp ‘aşk’ı öğretmiş onlara ama, bizimkiler hiç de rahatsız görünmüyorlar doğrusu. Konu aşk olunca, ağaçlar için bile çok emin konuşmamak gerekiyor demek. Her ağacın ‘aşk’a yaklaşımı farklı oluyor çünkü.

O iki küçük ağaç, hayatın ve baharın ta kendisi.

Onlar bana, aşkı hatırlatıyor.

Onlar bana, hayatımızın bozulan dengesini, ayakta kalabilme mücadelelerimiz ve bazen de çok kişisel korkularımız yüzünden, ‘aşk’ın bütünüyle hayatımızın kıyısına itildiğini hatırlatıyor.

Aşkın mucizeler yarattığı doğruysa, belki onlar da çiçeklerini hiç dökmezler, öyle aşık ve çiçekli yaşayıp giderler. Ama çiçekleri dökülse bile biliyorum ki, gelecek yıl, aynı zamanda yine açacaklar. Keşke biz de onlar gibi, her yıl bahar gelince kendimizi doğanın uyarılarına bırakabilsek...

Bazen kamelyanın hafifçe eğilerek, beyaz çiçekli dallarıyla pembe Japon elmasına sarıldığını görüyorum. Japon elması oldukça kalın ve kısa olduğu için pek fazla hareket edemiyor ama kamelya sanki ona şefkatle, Özdemir Asaf’ın “Yön” adlı o küçük şiirini fısıldayıp duruyor: “Sen bana bakma,/ Ben senin baktığın yerde olurum.”

Onların aşkları sade ve çelişkisiz.

Onlar ne de olsa ağaç çünkü.

Ağaçların hayatına özeneceğim de hiç aklıma gelmezdi doğrusu, ama bazen oluyor işte...



Pakize Barışta
S. Özgür Erdinç
16 Eylül 2019 Pazartesi 20:57:26
Ne güzel bir yazı, hoş geldiniz.
Çiçeklerden sadece koku almamak gerekiyor demek ki... :)
üçrenk (Italia) , forumun sahibi
16 Eylül 2019 Pazartesi 21:00:05
Hoş buldum.. Selamlar :)
S. Özgür Erdinç
16 Eylül 2019 Pazartesi 21:04:10
Selamlar bizden. Fikrinize sağlık. :')
S. Özgür Erdinç
16 Eylül 2019 Pazartesi 21:46:02
Attila József - "Seveceklerdi Beni"

Iyi nedir kötü nedir düşünmüyorum
Çalışırım, acı çekerim: yaşamım bu

Takma pervaneli kayıklar, çanak çömlek yaparım
Kötü zamanlarda kötü, iyi zamanlarda iyi

Işlerim sayısızdır! Yalnız sevgim,
Sezmekle bunları, boyuna bir yere biriktirir

Sevgim kuşkusuz inansa da onlara
Susar daha yeminden, inanıştan önce

Bir ağaç yapın beni, kargalar sanırım ki
Yakında başka ağaç yoksa tüneyecek dalıma

Bir tarla yapın beni, yaşlı çiftçilerin çapası
Göreceksiniz büyüttüğüm yaban otlarını sökmeye çalışacak

Patatesleri terinizle sulamalıydınız ki
Nankör toprağımla nasıl büyüdüklerini göresiniz

Suyum ben. Biçimlenmeye başlayan bir batakl"ık.
Ateş? Külüm ben. Ama bir tanrı olsaydım eğer

Tanrıların bulunması gerektiğini bildikleri yerde,
Insanlar tüm duyarlıklarıyle seveceklerdi beni


https://www.youtube.com/watch?v=lhqr-P2O0XI
üçrenk (Italia)
17 Eylül 2019 Salı 12:01:22
Anneannemin Aşk Mektupları / Hart Crane



Belleğin yıldızlarından başka
Gökte yıldız yok bu gece.
Oysa belleğe ne çok yer var
Yumuşak yağmurun gevşek kemerinde.

Annemin annesi
Elizabeth'in
Tavan arasının bir köşesine sıkışıp
kalmış
Ve orada kar gibi eriyecek kadar
Sararıp eprimiş
Mektuplarına bile yer var.

Bu kadar geniş bir boşlukta
Yumuşak adımlarla yürümeli insan.
Burası tümüyle görünmeyen
Bir tel ak saça asılı,
Havada bir ağ ören kuş dalları gibi
titriyor.

Ve ben soruyorum kendime:

"Yankılardan başka bir şey olmayan
Eski havaları çalacak kadar uzun mu parmakların:
Sessizlik ezgileri kaynağına taşıyıp
Sonra anneannene getiriyormuş gibi
Yeniden sana getirecek kadar
Güçlü mü?"

Gene de elinden tutup anneannemi
Anlayamayacağı pek çok şey arasından geçirirdim.
Bu yüzden ayağım sürçüyor. Ve yağmur
Acıyan tatlı bir gülüşle yağıp duruyor.


Çeviren: Cevat ÇAPAN

https://www.youtube.com/watch?v=suASnpsPgz8
Son Düzenleme: üçrenk (Italia) @ 17.9.2019 12:02:45

S. Özgür Erdinç
17 Eylül 2019 Salı 19:34:41
Annini derim ben O'na... :)
Annini.
üçrenk (Italia) , forumun sahibi
17 Eylül 2019 Salı 20:03:45
S. Özgür Erdinç
17 Eylül 2019 Salı 19:38:07
Ümit Bayazoğlu - "Dayımın Dükkanının Önü"

15-20 metrekarelik beton kaldırım, çocukluğumun sahnelerinden biriydi.
Kimbilir kaç yüz bin kere onu sulamış süpürmüşümdür. Üstüne beş-taş, dama çizip sonra yumuşacık bir halıya uzanır gibi yatıp saatlerce oynardık. Taşlar rengarenk çekmece düğmeleriydi ve gazoz kapakları.

Akşam vakti babamın rutiniydi, okuldan paydos edince dükkanın önüne sandalye atıp dayımla otururlardı. Hararetle ya da uzunlamasına konuştuklarını, bir konuda fikren ters düştüklerini hiç hatırlamıyorum. Babam orta şekerli bir kahve söyleyip genellikle sigara (Gelincik, Yaka, Sipahi) tüttürerek gazete okurdu. Bazen sanki çok düşündürücü bir satıra denk gelmiş gibi öyle gazete ellerinde çarşaf gibi açık halde dakikalarca bir belirsizliğe dalıp gider, sonra sanki 'bizlerin hatırına' gittiği yerden döner gibi okumasına devam ederdi.

Onları böyle bacak çelip keyifle gören takılır, çok geçmeden hepsi de kasaba standartlarına göre kalantor, yedi-sekiz ve bazen daha fazla kalabalık olurdu.
Dayım misafirleriyle hoşbeşteyken çıraklar çay kahve taşırdı. Bu sırada dükkanda Niyazi Amca'nın borusu öterdi. Zaten yaradılıştan bir çarşı adamı hatta "çarşı yaratığı" olan Niyazi Amca, bu kısa ömürlü saltanatı sırasında eşikte aleste bekler, hem içeriyi hem dışarıyı kontrol ederdi.

Niyazi Amca geçkin yaşına rağmen çocuksuzdu, haliyle içgüdüsel bir ihtiyaçla çocuklara çok düşkündü. Biz çocuklar arasında onun favorisi Halûk'tu, sonra sırasıyla Halil, Erkan ve ben. Çok evhamlıydı ama çok! Bir kereste - nalbur ve (alt sokağa cephesi olan) marangoz atölyesi ve tam tekmil avadanlığıyla bu dükkan onun yüreğinin kaldıramayacağı kadar çok tehlikelerle doluydu. Biz çocuklara ama bilhassa Halûk'a "atlama, in aşağı, çıkar onu ağzından, orda durma" gibisinden direktifler yağdırırdı ve biz o ne söylerse tersini yapardık. Tıpkı Yeşilçam'ın hizmetlilerle dalga geçen çocuk kahramanları (Ayşecik, Ömercik, Yumurcak) gibi. Biz İngilizdik Niyazi Amca Hindu bir hademe.

Niyazi Amca aslında başarısız bir marangozdu. Hesap kitap bilmez, göz kararı çalışırdı. Çalışırken çıkardığı dilini ısırmak gibi tuhaf bir huyu vardı, Halil Abi de yani baban da eline çekiç ya da testere alsın dilini ısırır. Erkan'la ikimiz onları "yansılar" gülüşürdük. Evet, o zaman taklit yerine bu unutulmuş kelime kullanılıyordu. Kızarlardı ve bu yüzden ikisi de ikimize nişan alarak yonga parçaları fırlatırlardı. Ölçütlerimizde bir cambazhane gibi olan bu mekanda şempazeler gibiydik.

Niyazi Amca çalışmaya başlarken önce ağzına bir avuç çivi atardı, sonra bunları eğri büğrü ama seri bir şekilde birer birer çakar ve sonra çekiçi elinden fırlatıp atardı. Takım taklavata karşı düşkünlüğü yoktu. Öyle onları sileyim parlatayım, duvara boy sırasına dizeyim filan gibi işlere bakmazdı. (Belki de vaktiyle çok baktığı için artık gına gelmişti). Ancak Sabri Kalfa ve Adnan (Gezek) diye bir çırak vardı ki, bunlar sonra yuvadan uçup kendi atölyelerini kurdular, asıl bunlardı marangozhaneyi çekip çeviren.

Niyazi Amca'da ayrıca yükseklik korkusu vardı, kattiyen yükseğe mesela bir inşaat iskelesine çıkamazdı. Hep anlattırdı; vaktiyle yine ağzına bir avuç çivi atmış, "çık şuraya" demişler çıkmış, çıkar çıkmaz başı dönmüş "a ay" diye bir çığlık atıp düşmüş, çivilerden biri gırtlağına kaçmış da zor çıkarmışlar.
Babanın ancak delikanlılık çağında hallettiği konuşurken bir "R" problemi vardı, Erkan'la bizi ne zaman kızdırsa veya durduk yerde karşısına geçip dilimizi çıkarır, yarım konuştuğunu ima ederek onu deli ederdik. Artık hangimizi yakalarsa tuttu mu pataklardı.

Ama aklını kullanmada, akıl yürütmede, aritmatikte Halil'le Erkan birleşirlerdi. Şimdi yerine subay lojmanları dikilen futbol sahasında ikisi sanki Rıdvan ve Aykut'tu. Fizikle değil çalımla ve pasla oynarlardı. Maç bitince herkes "farırken" (soluk soluğa kalırken) bu ikisi terlemezdi bile. Ama ne baban ne Erkan futbola devam etmedi.

Dayımın dükkanın önünden İstanbul'a otobüs kalkardı! Şiir dizesi gibi. Her gün gitmekle gelmek arasındaydık. Uğurlayanlar, karşılayanlar ve simit, ayçiçeği, yerel gazoz satan işportacı çocuklar Yıldırım, İnanöz yazıhanelerinin önünde bekleşirlerdi. Otobüsün hareket saati yaklaştıkça gerilim artar, korno sesleri, ıslıklar yükselir hatta zincirler şangırdar kırbaçlar şaklardı. O yıllar Çanakkale -İzmir otobüsleri de Malkara'nın içinden geçiyordu. İstanbul - Tekirdağ - Gelibolu (Çanakkale) - İzmir yolu bu gün E-5 denen "Londra asfaltı" yapılıncaya kadar Malkara'nın içinden geçiyordu. İnanöz ve Yıldırım otobüs şirketlerinden başka Varan, Güven, Akbulut, Ulusoy, Alemdar, Pamukkale gibi nice İzmir arabası Malkara'dan geçerdi ve yemek - ihtiyaç molası verirdi. Yanılmıyorsam 1968'de Londra asfaltı tamamlandı. O zaman yol Malkara'nın bir-iki kilometre dışına çekildi ki, bugün bu güzergahtan Çanakkale veya İzmir'e gidenler, Malkara'yı görmekten kusur kalıyorlar.

Bilmem yetiştin mi? Dayımın dükkanının olduğu sokakta karşıda solda Galatasaray Lokantası'nın karşısında Hacı Ali İbrahim diye bir meşhur lokanta vardı. "Alibram" meslek ahlakı olan, kalitede ve çeşitte bir standart kuran kıyak bir adamdı. Ondan ileride tam köşede "Ali Babanın Ahmet" diye meşhur bir bakkal vardı ki, hayal meyal hatırlıyorum, bu dükkana tek başıma girmeye korkardım. Dışardan bakınca bakkal olduğu anlaşılmazdı. Daima tozlu camları ta Osmanlı zamanından kalmaydı. Kendisi de sattıkları da insanlığın sanki binlerce yıl önceki örnekleriydi. Ah! aklım erseydi de mallarının envanterini tutsaydım. Bir gözü kördü ve ne konuştuğu anlaşılmazdı. Ancak homurtularla iletişirdi. Tütün, sigara kağıdı, kına, güvercile, kurt-tilki-fare kapanı, fare zehiri, kaşağı, biz, çuvaldız, terzi tebeşiri, ustura, jilet, bal mumu, gül yağı, kaşar yağı, çakmak taşı, matara, sefer tası, yüksük, kaput (prezervatif), kinin, gripin-opon, fay, tuz ruhu, urgan, hasır, kayış, kevgir, keten, dibek, kaya tuzu, çivit, sönmemiş kireç, keçiboynuzu, leblebi tozu, lüx, lüx lambası, lüx iğnesi ve fitili, D.D.T, kahve değirmeni, oklava, yastağaç, ekmek mayası, malt, ispirto, sacayağı, maşa, mangal kömürü, sinek kağıdı, sinek sarayı, nışadır, kalay, katran, batarya, salmastra, takunya, hamamotu (tüy dökücü), çıra v.s. ancak bunlar kalmış şimdi aklımda. "Ali Babanın Ahmet'te davul tozu, minare gölgesi de varmış" derlerdi de inanırdım.

https://www.youtube.com/watch?v=fR2JHaCDrMw
S. Özgür Erdinç
17 Eylül 2019 Salı 23:22:03
Gabriel Garcia Marquez - "Veda Mektubu"

Tanrı bir an için paçavradan bebek olduğumu unutup can vererek beni ödüllendirse, aklımdan geçen her şeyi dile getiremeyebilirdim, ama en azından dile getirdiklerimi ayrıntısıyla aklımdan geçirir ve düşünürdüm. Eşyaların maddi yönlerine değil anlamlarına değer verirdim. Az uyur, çok rüya görür, gözümü yumduğum her dakikada, 60 saniye boyunca ışığı yitirdiğimi düşünürdüm. İnsan aşktan vazgeçerse yaşlanır.
Başkaları durduğu zaman yürümeye devam ederdim. Başkaları uyurken uyanık kalmaya gayret ederdim. Başkaları konuşurken dinler, çikolatalı dondurmanın tadından zevk almaya bakardım.
Eğer Tanrı bana birazcık can verse, basit giyinir, yüzümü güneşe çevirir, sadece vücudumu değil, ruhumu da tüm çıplaklığıyla açardım. Tanrım, eğer bir kalbim olsaydı nefretimi buzun üzerine kazır ve güneşin göstermesini beklerdim. Gökyüzündeki aya, yıldızlar boyunca Van Gogh resimleri çizer, Benedetti şiirleri okur ve serenatlar söylerdim. Gözyaşlarımla gülleri sular, vücuduma batan dikenlerinin acısını hissederek dudak kırmızısı taç yapraklarından öpmek isterdim. Tanrım bir yudumluk yaşamım olsaydı…
Gün geçmesin ki, karşılaştığım tüm insanlara onları sevdiğimi söylemeyeyim. Tüm kadın ve erkekleri, en sevdiğim insanlar oldukları konusunda birer birer ikna ederdim. Ve aşk içinde yaşardım. Erkeklere, yaşlandıkları zaman aşkı bırakmalarının ne kadar yanlış olduğunu anlatırdım. Çünkü insan aşkı bırakınca yaşlanr. Çocuklara kanat verirdim. Ama uçmayı kendi başlarına öğrenmelerine olanak sağlardım. Yaşlılara ise ölümün yaşlanma ile değil unutma ile geldiğini öğretirdim.
Ey insanlar!
Sizlerden ne kadar da çok şey öğrenmişim. Tüm insanların, mutluluğun gerçekleri görmekte saklı olduğunu bilmeden, dağların zirvesinde yaşamak istediğini öğrendim. Yeni doğan küçük bir bebeğin, babasının parmağını sıkarken aslında onu kendisine sonsuza dek kelepçeyle mahkûm ettiğini öğrendim. Sizlerden çok şey öğrendim. Ama bu öğrendiklerim pek işe yaramayacak. Çünkü hepsini bir çantaya kilitledim. Mutsuz bir şekilde…
Artık ölebilir miyim?

https://www.youtube.com/watch?v=Oy3U_sPaky8
üçrenk (Italia)
18 Eylül 2019 Çarşamba 12:50:28


– Bir ikindi vakti, başımı omzuna dayayıp uyumak isterdim, dedi kadın.
– Ya bir daha uyanmazsan, dedi adam.
– İşte mutluluk bu olsa gerek, dedi kadın.

Ferit Edgü


Jirr
18 Eylül 2019 Çarşamba 15:12:59

DEMİRYOLU HİKAYECİLERİ

Ülkenin büyük şehirlere uzak bir dağbaşı kasabasında, bir demiryolu istasyonunda çalışan üç hikayeciydik. İstasyon binasına bitişik yanyana üç kulübemiz vardı. Ben, genç yahudi, bir de genç kadın. Seyyar hikaye satıcılığı yapıyorduk. İşimiz pek parlak sayılmazdı; çünkü istasyonumuza tren çok seyrek uğruyordu. Ayrıca, yalnız posta trenlerinin geldiği günler iyi iş yaptığımız söylenemezdi. Öğleden sonra gelen posta trenlerinde daha çok elma, ayran ve sucuk-ekmek satılırdı. Bu saatlerde genellikle biz hikayeciler uyurduk. Böylece gece için de dinlenmiş olurduk: çünkü bizim bütün ümidimiz, gece yarısından sonra geçen tek eksprese bağlıydı. Öteki seyyar satıcılar bu saatlerde uyanıp gelemezlerdi çoğu zaman. Bizim de (hikayeciler) uyuyarak gece ekspresini kaçırdığımız olurdu. Oysa istasyon şefiyle de aramız iyiydi; fakat nedense genellikle bizi uyandırmayı ihmal ediyordu istasyonun bu tek memuru. Ona da hak veriyorduk bir bakıma: Makasçılık yapıyordu, telgraflara bakıyordu, bütün işaretleri düzenliyordu; trenlere bilet satmak, kapıları açmak,kapamak.. bütün işler tek bir adamın üzerindeydi. Ona yaranmak için sık sık bedave hikayeler veriyorduk; gene de bizi uyandırmayı unutuyordu bazen. Çoğu zaman, kendiliğimizden uyanmak zorundaydık. Bütün gün de hikaye yazdığımız düşünülürse, bunun pek kolay bir iş olmadığı ortadaydı. Evet, öğleden sonraları uyuyorduk; ama genellikle akşam üzeri ilham geliyordu ve gecenin geç saatlerine kadar yakamızı bırakmıyordu. Bu `yakamızı bırakmıyordu' sözüyle alay ediyordu istasyonun şefi; biz de böyle anlarda, onun tek başına çalıştığını, her işe tek başına yetişemeyeceğini unutarak şiddetle eleştiriyorduk onu: İstasyon şefliği odasına bitişik kulübelerimize kadar zahmet edemez miydi ekspresin geldiği sıralar? Aynı işyerinde çalışan memurlar sayılırdık bir bakıma. Üstelik bazı geceler, yemeği bile unutarak elle yazdığımız hikayeleri, istasyon şefinin odasındaki tek daktiloda temize çekiyorduk. Hikayeciliğe ilk ben başladığım için daktilo yazarken ilk sırayı bana veriyorlardı arkadaşlarım. Fakat ben sıramı genellikle genç yahudiye veriyordum. Bu zayıf ve hastalıklı genç yahudiyi çok seviyordum.

Evet, bir bakıma demiryolu idaresinin memurları sayılırdık: kulübelerimiz de istasyon binası için ayrılan la,,alana kurulmuştu, üstelik hepsi bir örnekti ve istasyon binası ile aynı mimari özellikleri taşıyordu. İstasyon şefi gülerek, "memur hikayeciler" diyordu bize. Sonra o bitip tükenmez tartışma başlıyordu: Hayır biz memur konumu içinde düşünülemezdik: Bir kere parça başına ücret alıyorduk. Ayrıca bu ücret, ekspres yolcuları tarafından ödendiği için resmi bir ödeme sayılmazdı. Siz esnaf hikayecilersiniz diyordu istasyon şefi bize. Aslında ben memeur ya da esnaf olarak nitelendirilmek istemiyordum; biz sanatçıydık. Ayrıcalı bir durumda olmalıydık. Ne var ki ayran, elma ve sucuk-ekmek satıcılarının uyanık olduğu gecelerde birbirimizi iterek yolculara mallarımızı beğendirmeye çalışırken `ayrıcal bir durumda' olduğumuz söylenemezdi. Biz de öteki satıcılar kadar bağırıyorduk malımızı satmak için. Tabii genç yahudinin pek sesi çıkmıyordu; genç kadın da yiyecek satıcılarıyla perona inen yolcular arasında sıkışıp kalıyordu. Zaten satacak çok malımız da yoktu. İstasyon şefinin köhne daktilosunda her hikayeden ancak bir iki kopya çıkarabiliyorduk. Son kopyalar da oldukça silikti, bunlara pek alıcı bulamıyorduk. Hikayeler bir iki kere satılmadı mı eskiyor, onlara müşteri bulmak güçleşiyordu. Çünkü güncel konuları işleyen hikayeler yazıyorduk ve bir iki günlük modası geömiş hikayeleri uzattığımız zaman yolcular yüzlerini buruşturarak, "Bunları biliyoruz, yeni şeyler yok mu?" diyerek bayat hikayelerimizi suratımıza fırlatıyorlardı. O zaman da elma ve ayran satıcılarına kaptırıyorduk sıramızı.

Başka güçlüklerimiz de vardı: tren her zaman bizim kulübelerin önünde durmuyordu. Birinci perona çoğu zaman yük vagonlarını yaklaştırıyordu istasyon şefi. Bu yüzden ekspres, ikinci hatta, üçüncü perona (bunlara `peron' denirse) yanaşmak zorunda kalıyordu. Yiyecek satıcıları bu durumu daha önceden öğrendikleri için, treni oralarda bekliyorlardı. Biz hep son dakikada uyandığımız için, uyku sersemi çoğu kere önceyük vagonlarına çarpıyorduk telaşla. Sonra vagonların çevresini dolaşmak, rayların arasından gece karanlığında dikkatlice geçmek gerekiyordu. Trenin durduğu yer de iyi aydınlatılmıyordu. Özellikle bu, bizim için çok önemliydi: Küçük hasır sepetler içinde tomarlar halinde duran hikayelerimiz, hemen satılmıyordu. Her yolcu tomarları (genellikle hırpalayarak) açıyor, hiç olmazsa sayfalara bir göz atıyordu. Karanlık işimizi zorlaştırıyordu. Satırları iyi görmedikleri için baştan savma bir göz gezdirdikten sonra geri veriyorlardı.

Satışlar iyi gitmiyordu. Savaş yıllarıydı. Ekmek bile pahalıydı. Ayrıca, sık sık karartma yapılıyor, istasyonun ölgün ışıkları eserlerimizi büsbütün aydınlatmaz oluyordu. Böyle gecelerde çalışmak da anlamsızlaşıyordu. Kara perdelerini sıkı sıkıya örttüğümüz pencerelerimizin gerisinde, mavi kağıtlara sardığımız lambaların donuk ışığında, satılıp satılmayacağı belirsiz kısa hikayelerimizi yazmaya çalışıyorduk. Allahtan, aldıkları malı doğru dürüst incelemden, üstelik iki misli para vererek kapışan yataklı vagon yolcuları vardı. Bunlar yemeklerini yemekli vagonda yedikleri için bizim pis ayrancılara, elmacılara ve sucuk-ekmekçilere (özellikle onlara) aldırmazlardı.

Ülkede taze olarak hikaye satılan tek istasyon olduğu için bizim ünümüzü de duymuşlardı. Onlara her zaman ilk kopyayı ayırırdık, titiz müşterilerdi. Ne var ki onların da rahat yataklarından kalkmaları kolay değildi. Gene de bir kolayını bulmuştuk: Yataklı vagon memurlarına bşrkaç kuruş vererek yolcuları bizim istasyonda uyandırmalarını sağlıyorduk. (Ayrıca her gelişlerinde bedava birer hikaye alıyorlardı bizden. Okuduklarını pek sanmıyorum. Herhalde elden düşme satıyorlardı). Yataklı vagon yolcuları da olmasa halimiz haraptı. Bunlardan bazılarıylailişkiler de kurmuştuk. Acıklı durumumuzu bildikleri için, onları geçirmeğe gelen dostlarının getirdikleri pasta, kurabiye gibi yiyecekleri bize de verdikleri olurdu. Genellikle geceleri çalıştığımız için çok acıkıyorduk. Hikayeleri geceleri yazıyor, geceleri temize çekiyor, geceleri satmaya çalışıyorduk. Ekspres uzaklaştıktan sonra yorgun argın istasyon binasına döner; bekleme odasında, yataklı vagon yolcularının verdikleri kurabiyeleri yerdik. Bazen öteki satıcılar da gelirdi bizimle birlikte. Ayrancı, satamadığı ayranından ikram ederdi bize; nasıl olsa ertesi sabaha kadar ekşiyecekti ayranı. Bize biraz acıyorlardı galiba. Elmacı da –her zaman değil- bir elma soyardı bizim için. Biz onlara satamadığımız hikayelerimizi veremezdik: Hiçbiri okuma yazma bilmiyordu. Sadece sucuk-ekmekçi bazen hikayelerimizden -hangimizinki olursa olsun- isterdi, son kopyalardan olmak şartıyla: İnce kağıttan olduğu için sigara sarıyordu hikayelerimize.

Bazen, neşeli olduğum zamanlar, yani satşlar iyi gitmişse, yiyecek satıcılarına hikayelerimi okurdun. (Genç kadın buna karşıydı). Sucuk-ekmekçiyle elmacı daha ilk satırlarda uyuklamaya başlardı, fakat sonuna kadar kalırlardı bekleme odasında. (Hikayenin sonuna doğru da uyanırlardı.)Ayrancı bütün dikkatiyle dinlerdi beni; bu ilgi hoşuma giderdi. Elimden geldiği kadar hikaye kahramanlarının konuşmalarını canlandırmaya çalışırdım okurken. Sonunda sucuk-ekmekçi başını sallar, kötü günler yaşıyoruz diyerek içini çekerdi. Olur böyle şeyler derdi elmacı da: İnsan neler görüyor yaşadıkça. Satıcıların acıklı öykülerini anlatan hikayeler de yazmıştım. Bunları dinlerken ayrancı bile uyuklardı.

İstasyon şefinin de yazdıklarımıza aldırdığı yoktu: fakat nedense, her hikayemizden muhakkak bir kopya alır ve bunları özenle dosyalayarak ayrı bir dolapta saklardı: Yönetmelikler böyle gerekiyormuş. Demiryolları idaresinin toprakları içinde yazlıldıkları için 248. maddenin kapsamına giriyormuş bizim durumumuz. Kanun maddelerinden söz edilince ben elimde olmayarak kızardım:
Bizim durumumuzu düzeltecek, bize deistasyon toprakları içinde şerefli bir yer verecek yasalar yok muydu? Bizi sucuk-ekmek yasalarıyla bir tutan anlayışa her zaman karşıydım. Gene uzun bir tartışma başlardı: İstasyon şefi dolaplardan kara kaplı kitaplar indirir, yiyecek satıcıları hakkında Sağlığı Koruma Yasalarının uygulandığını ileri sürerdi.

Bence durum gittikçe kötüleşiyordu. Genç yahudi gittikçe zayıflıyordu. Bence gizli bir hastalığı vardı. Onu tedavi ettirecek paramız yoktu. Demiryolları hastanesi de bizi kabul etmiyordu. Ben kızıyordum istasyon şefine: Bizi 248. maddenin kapsamına sokarak elimizdn hikayeleri neredeyse zorla almasını biliyordu. Daha kestirme bir ulaşımı sağlamak için bizim istasyona uğramayan bir demiryolu yapılacağı söylentileri de dolaşıyordu. Artık sadece posta trenleri uğrayacaktı buraya.

Üzüntüler içindeydim, üstelik aşık olmuştum. Elbette, üçüncü kulübede oturan genç kadına aşık olmuştum. Bir gece, bizi tanımayan bir yataklı vagon memuru onu iterek vagon kapısından dışarı atmıştı. Seyyar satıcıların yataklı vagona girmesi yasaktı. Genç kadın tozlu yerlere düşmüş, sepeti, hikayeleri ortalığa saçılmıştı. Onu teselli ettim, saçlarını okşayarak ağlama, dedim. Peronda ikimizden başka kimse yoktu. Öteki satıcılar çabuk satmışlardı mallarını, hemen ayrılmışlardı istasyondan; son zamanlarda onlarla aramız iyi değildi: Yataklı vagonlara kapalı şişelerde, Sağlığı Koruma Yasalarına uygun olarak hazırlanmı gazoz, saydam kağıtlara sarılmış sucuk-ekmek filan satmak istiyorlardı. Yataklı vagon memurunu da ayarlamışlardı. Yarabbi, her gün neden yeni sıkıntılar çıkıyordu? Bu doymak bilmeyen yataklı vagon yolcuları da, yemekli vagonlarda o kadar yemek yedikten sonra -kim bilir neler yiyorlardı- geceyarısından sonra gene acıkıyorlardı. Allahtan geçici bir tüzük maddesi bulmuştuk ve henüz yatklı vagona yaklaşmaya cesaret edemiyorlardı bu yüzden. Bu münasebetsiz yasa da bir ay sonra yürürlükten kalkıyordu. İkimiz –genç kadınla ben- gece soğuğunda titreyerek birbirimize sarılmıştık. Bizi bu kasabaya hangi rüzgar atmıştı? Ne kötü şartlar altında çalışıyorduk. Yiyecek satıcılarıyla, tren memurlarıyla, açlıkla ve sefaletle uğraşmaktan sanatımızı doğru dürüst yapamıyorduk. Her şeyden önce doğru dürüst kitabımız bile yoktu. Kitap almak için büyük şehire gidecek tren paramız bile yoktu. Bu şartlar altında bizden ne beklenebilirdi? Düşündükçe durumumuzun ümitsizliğini ve garipliğini daha iyi anlıyordum: Aslında istasyon binasının yanında bize ktu gibi odalar vermekle demiryolları idaresi hiç de bizim yararımıza çalışmamıştı. Gündüzleri gürültüyle düdük çalarak geçen trenler yüzünden sürekli uyuyamıyorduk. Yazdıklarımızın da değeri bilinmiyordu: Geçen gecelerden birinde genç ve düzgün yüzlü bir yataklı vagon yolcusu, kendisine daha önce sattığımız hikayelerin bir kısmını tanınmış bir eleştirmene gösterdiğini ve bu ünlü yazarın da hikayeleri çok basmakalıp ve modası geçmiş bulduğunu söylemişti. Yağmur çiseliyordu, sepetteki hikayelerin dış sayfaları ıslanıyordu. Sonbahardı. İnce ve her tarafı sökülmüş kazağımın içinde titriyordum. Bu şartlarda daha iyi ne yazabilirdim? Birden genç yataklı vagon yolcusuna sinirlenerek buz gibi bir sesle, isterseniz geri verin hikayeleri, paranızı da alın demiştim. Aslında yalan söylüyordum: Cebimde meteliğim yoktu.

Bunları düşünerek dalıp gitmiştim. Çevremin farkında değildim. Tren uzaklaşmıştı. Birden kollarımın arasında genç kadını gördüm. Bana sokulmuş, başını göğsüme dayamıştı. Onu öptüm. Hikaye sepetlerimizi koluma taktım, uzaktan ışıkları görünen istasyonumuza doğru yürüdüm. O gece genç kadınla üzmitsizliğin ve yalnızlığın verdiği karışık duygular içinde seviştik. Şimdi bu satırları yazarken, öteki satıcıların, asık suratlı istasyon şefinin ve rayların arasında sıkışıp kalmış kulubemde yazmış olduğum bir günlük hikayelerimin ucuz duyarlılığına kapılmış olmaktan korkuyorum. Evet genç kadını seviyordum, sık sık onun kulübesine giderken yahudinin evinin önünden geçmek zorunda kalıyordum ve bu durumdan sıkılıyordum. Genç yahudinin de hastalığı ilerlemişti. Artık her gece, eskisi gibi hikaye satmaya çıkamıyordu; hikayelerinin sayısı da gittikçe azalıyordu. Son günlerde onun hikayelerini de ben yazmaya başlamıştım. O kadar halsizdi ki bu yardıma bile itiraz edemiyordu. Kendini iyi hissettiği zamanlar masanın başına geçiyor çok kısa hikayeler yazıyordu. İstasyon şefi bunları az buluyor ve şimdi hatırlayamadığım bir yönetmelik maddesine göre, kulübelerimizin kirasını çıkarmamız için daha çok yazmamız gerektiğini ileri sürüyordu. Yazdığımız konulara, hatta yazış biçimimize bile karışır olmuştu.

Ben o sıralarda aşk hikayeleri yazmaya başlamıştım. İstasyon şefi, dedikodulara yol açacağını ileri sürerek bunlara da engel olmak istedi. Onun bütün hareketlerine boyun eğiyorduk. Buradan atılırsak, böyle içinde yazma kulübeleri olan başka bir tren istasyonu nereden bulacaktık? Sevgilim, istasyon şefinin yemeklerini pişirip söküklerini dikiyordu, mesele çıkmasın diye. İstasyon şefi bizi küçümsüyordu, yanılmıyorsam aslında her zaman küçümsemişti. Şimdi de demiryollarının sayesinde ekmek yediğimizi ileri sürerek sadece bu konuda hikaye yazmamızı istiyordu. Kendisini örnek veriyordu: Hiç istasyon şefi demiryollarının dışında iş yapıyor muydu? Ona boş yere her gün demiryolları ile ilgili konular bulmanın zorluğunu anlatmaya çalıştım. Aslında bizim bu işe yanaçmayacağımızı biliyordu. Güç şartlar altında sürdürmeğe çalıştığımız yaşayışımızda yeni bir endişe kaynağı yaratmak için üst makamlara aleyhimizde raporlar yazacağını söyleyerek bizi tehdit
ediyordu. Öteki satıcılarla da bozuşmuştuk. Ülkenin bu ıssız köşesinde birkaç kişiden ibaret küçük topluluğumuzda huzur içinde yaşamayı beceremiyorduk.

İçimin yorulduğunu hissediyordum. Her gece yarısı yarım kalan uykular, tren düdükleri, anlayışsız ve cahil ya da rahat ve kendini beğenmiş bir müşteri kalabalığına yeni hikayeler bulma zorunluluğu, hastalığı gittikçe ağırlaşan genç yahudi ve gittikçe huysuzlaşan istasyon şefimiz.. hangi tarafa yetişeceğimi bilemiyordum. Sevgilim de yorgun ve bezgindi; onun da hikayelerine yardım etmek zorundaydım.

Düşücemin bulandığını seziyordum. İstasyon dışındaki dünya ile ilişkilerim gittikçe zayıflıyordu. Günlerin nasıl geçtiğini izleyemiyordum artık. Hikayelerim için güncel olaylar bulmakta, insanları ve maceraları birbirine bağlamakta eski becerim kalmamıştı. Önemli olayları bile öğrenemiyordum çoğu zaman. Evet bazı olayları biliyordum: Savaş bitmişti. Cephelerden akın akın dönen askerler geçiyordu trenler dolusu. Onlardan kırık dökük bilgiler toplayarak savaş hikayeleri yazdım bir süre. Bu arada bir çok şeyi hatırlayamıyordum: Savaş bizim ülkemizde mi geçmişti? Yoksa uzak çöllerde mi savaşılmıştı? Topraklarımız genişlemiş miydi, daralmış mıydı? Genç Yahudi bitkin gülümsemesiyle karşılık veriyordu bana: Bizim istasyon hep aynı yerde kaldığına göre, bunların önemi var mıydı? Top sesleri duymadığımıza göre, savaş hiçbir zaman bizim istasyona yaklaşmamıştı.

Sonra, hikayelerime asık suratla göz gezdiren yataklı vagon yolcularının yüzlerinden savaş biteli çok olduğunu anladım. Bir yolcu da şehir isimlerinde önemli yanlışlıklar yapmaya başladığımı söyledi bir gün. Yöneticilerimizin adlarını da birbirine karıştırıyor ya da unutuyordum. Öyle ya yıllardır insan adlarını hiç yüksek sesle söylememiştim. İstasyon topluluğumuzda yıllardır birbirimize seslenmiyorduk. Böyle bir gereği hiç duymamıştık. İstasyonun adı bile, sadece yan duvara, badananın üstüne yazıldığı için silinip gitmişti, unutulmuştu. Gereğinde kelimeleri aramak için bir sözlüğümüz bile yoktu. Her gün yazmak zorunda olduğum hikayelerin dışında kalan kelimeleri hatırladığımdan da kuşkuluydum. Yiyecek satıcılarıyla konuşmuyorduk. İstasyon şefi de aksiliğini artık yalnızca hareketleriyle ifade eder olmuştu. Genç yahudi artık konuşamayacak kadar hastaydı. İstediklerini başıyla işaret ederek belirtiyordu. Genç kadınla sessizce sevişiyorduk. Bu duruma kısa sürede alıştım.

Aslında geçen sürelerin kısalığı hakkında kesin bir yargıya varamıyordum. Alışmaktan başka çarem yoktu bu duruma. Artık çok genç değildim. Hikaye yazmaktan başka bir iş de bilmiyordum. Artık büyük şehire gidemez, kendime yeni bir hayat kuramazdım. İstasyon dışındaki dünya ile ilişkilerimiz de gittikçe kendiliğinden azalıyordu. Gazetelerin pahalanması ve artık trenden başka araçlarla taşınması yüzünden önce güncel olaylarla ilişiğimizi kestik. Sonra yeni demiryolu hattı açıldı ve ekspres haftada bir gün uğramaya başladı. Bu benim de işime geliyordu. Artık bir çırpıda biten ve beni telaşla peşinden koşturan kısa hikayeler yazmak istemiyordum.

Bütün gün odamdan çıkmadan yazıyordum. Yalnız bitişikteki kunduracının gürültüsü aklımı karıştırıyordu. Çünkü artık genç yahudi yoktu; bir süre önce ölmüştü. Aslında ben yanıma genç kadının taşınmasını istiyordum. Ne var ki istasyon şefi, ben daha bu isteiğimi belirtmeye fırsat bile bulamadan bir gün -bir süre önce- kunduracıyla göründü. Adam da hemen yerleşti. Bu dağ başında onun da işi bizimkinden iyi sayılmazdı. Kunduracıya genç kadının kulübesine geçmesini teklif etmeyi düşünüyordum. Bu düşüncem de sanırım çok uzun sürmüştü. Çünkü bir gün onun kulübesine gittiğim zaman, yani ona bu teklifimi bildirmek için.. neyse biraz aklım karıştı. Fakat şöyle olmuştu: Yani genç kadın bir süre önce gitmişti. Evet kulübesi boştu. Benim uzun hikayelerimden birini yeni bitirdiğim ve uyuyakaldığım bir gece, trene binip gitmişti. O günlerde kafam daha da karışıktı. Bu uzun hikayelerim nedense hiç satmıyordu. Ben de haftada bir satış yaptığım için galiba biraz fazla istiyordum. Hikayelerin de açık ve seçik olduğu söylenemezdi. Günlerimi yarı aç yarı tok geçiriyordum. Bir gün -yani bir süre sonra- bir yolcu daha önce -bir süre önce- kendisine satmış olduğum hikaye hakkında ağır eleştirilerde bulundu. Sayfa numaraları da karışıktı. Ben de ona bir haftadır aç olduğumu söyledim. Hayır söylemedim. Bunu başka bir yolcuya -bir süre sonra- söyledim. Bir süre önceki yolcuya her şeyi bilerek yaptığımı anlatmaya çalıştım. Birçok şeyi unutuyordum.Fakat eleştiriler konusunda hassastım. Böyle zamanlarda, bir de çok endişelendiğim zamanlarda eski canlılığımı buluyordum. Sonra kaybediyordum -bir süre sonra. İstasyon şefi beni atacağını, artık bir işe yaramadığımı söylediği zamanlar endişeleniyordum mesela. Oysa, pek alıcı bulamamakla birlikte, daha iyi hikayeler yazdığımı sanıyordum. Kundura tamircisi de dünyada olup bitenler hakkında bir şeyler anlatıyordu. Bunların neler olduğunu şimdi tam olarak hatırladığımı sanmıyorum. Fakat karışık ve akıl erdiremediğim bir dünyayı anlatıyordu tamirci. Ona okumağa çalıştığım hikayelerimi de dinlemiyordu. Oysa ben onların gittikçe ifade edilmesi güç bir açıdan gittikçe daha büyük değer taşıdığını seziyordum. Bunu tamirciye anlatamıyordum. Çünkü gitmişti, beni yalnız bırakmıştı. Son konuşmamızdan sonra -bir süre sonra tabii- istasyondan ayrılmıştı.

Bu, son yazdığım hikayelerden biri. Bunun gibi daha birçok hikaye birikti. Hikayelerimin hepsi kafamda. Hepsini çok iyi hatırlıyorum. Henüz hepsini yazmış olmayabilir. Şimdi bazı geceler, eski alışkanlığımla, gece yarısı uyanıyor ve bu yeni hikayelerimi sepetime -ya da genç kadının sepetine, ya da şimdi ölmüş bulunan genç yahudinin sepetine- özenle yerleştiriyorum, demiryoluna çıkıyorum. Artık tren geçmiyor buradan. Son günlerde istasyon şefini nedense ortalarda göremiyorum. İzinli olduğunu sanıyorum –çünkü yıllardır hiç tatil yapmamıştı. Onun elbiseleri de şimdi benim üzerimde. Giderken yerine beni bırakmış olmalı. Trenler de nedense uğramıyor. Neyse, bunlar önemsiz ayrıntılar.

Korkuyorum, çünkü buradan gitmek istiyorum. Bakkal daha veresiyeyi kesmedi. Fakat bu durum artık bir süre daha bile süremez. Bakklandan utandığım için soramadım, bir zamanlar -bir süre önce- aynı çekingenlik yüzünden kundura tamircisine de soramamıştım: Bir mektup yazmak istiyordum, ama adres bilmiyordum. Yani hiçbir adres bilmiyordum. Bana inanmazlardı, bunun için utanıyordum. Bana herhangi bir adres söyler misiniz? diyemezdim. Oysa herhangi bir adres yeterliydi benim için. Bir zorluk daha vardı o zamanlar. Şimdi de var -yani bir süre geçtiği halde- kendi adresimi de bu mektupta yazmak sorunu beni düşündürüyor. Bu hikayemi, ekspres ya da posta treni artık -belki de sadece belirli bir süre için- geçmediği halde, bir yolunu bularak okuyucularıma -artık müşterim kalmadı- iletebilsem bile, nerede bulunduğumu nasıl anlatacağım? Bu sorun da beni düşündürüyor. Ama gene de ona yazmak, hep onun için yazmak, ona durmadan anlatmak, nerde olduğumu bildirmek istiyorum.

Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?

Korkuyu Beklerken,1975


Oğuz ATAY
S. Özgür Erdinç
18 Eylül 2019 Çarşamba 20:32:52
Leo Buscaglia - "Yapmadığın Şeyler"

anımsıyor musun yeni arabanı
ödünç alıp da çarptığım günü?
öldüreceğini sanmıştım beni, öldürmedin oysa.

anımsıyor musun seni zorla sahile götürdüğüm
yağmur yağacağını söylediğin ve
yağmurun yağdığı günü?
söylemiştim sana demeni beklemiştim, demedin oysa

anımsıyor musun kıskandırmak için seni
başka oğlanlarla oynaştığım ve
senin kıskandığın günleri
terk edeceğini sanmıştım beni, terk etmedin oysa

anımsıyor musun çilekli pasta düşürüp
arabanın paspasını kirlettiğim günü?
azarlayacağını sanmıştım beni, azarlamadın oysa

anımsıyor musun dansın resmi giysili olduğunu
söylemeyi unuttuğum ve
senin kot pantolonla geldiğin günü?
bırakacağını sanmıştım beni, bırakmadın oysa.

evet yapmadığın çok şey vardı
ama dayandın bana, sevdin
ve korudun beni
çok şey vardı
benim de senin için yapmak istediğim
vietnam’dan döndüğünde
dönmedin oysa...

https://www.youtube.com/watch?v=_P-seP8RXQA
eskiolan
18 Eylül 2019 Çarşamba 20:40:44
Ertelemek istemediğimiz çok şey var ama biz bahane bulup erteliyoruz. Bakmışız geçmiş zaman oluyor
S. Özgür Erdinç , forumun sahibi
18 Eylül 2019 Çarşamba 20:48:43
Ve dönmek istediğinde yaşlanmış oluyorsun.
Yorum Yaz
/ 5 »
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Edebiyatdefteri.com'u kullanarak Çerez Politikamızı kabul etmiş sayılırsınız.