5
Yorum
8
Beğeni
5,0
Puan
100
Okunma

ZAMAN…
Geçen zaman mı, yoksa zamanın içinden geçen biz miyiz?
“Zaman her şeyin ilacı,” derler.
Ben de inandım.
Bir bavul hazırladım umutlardan. İçine yarım kalmış hayallerimi, söyleyemediğim sözleri, bir daha hiç dönmeyecek insanları ve bir gün yeniden güzel olacağına inandığım yarınları koydum.
Omzuma sessizliğimi yükledim.
Ve düştüm yollara…
Nereye gittiğimi bilmiyordum.
Belki geçmişimden uzaklaşmaya, belki geleceğime yetişmeye, belki de kendimi bıraktığım o eski güne geri dönmeye çalışıyordum.
Çünkü insan bazen bir yerden gitmek için değil, bir zamandan çıkabilmek için yola düşer.
İlk durağım sabırdı.
Kapısını çaldım.
“Bekle,” dedi.
“Ne kadar?” diye sordum.
“Bilmiyorum. Bazı şeylerin zamanı vardır.”
Bekledim.
Bir gün, bir ay, bir yıl…
Sonra ZAMAN geçti önümden.
Ne konuştu ne dönüp baktı.
Sadece yürüdü.
Ben de ardından yürüdüm.
Bir mevsim geçti.
Bir kış, bir bahar, birkaç sonbahar…
Ağaçlar yapraklarını döktü, yeniden yeşerdi. Sokaklar değişti, insanlar değişti, aynadaki yüzüm değişti.
Ama içimde bir yer vardı ki hâlâ aynı gündeydi.
O günün aynı saatinde…
Aynı vedada…
Aynı yarım kalmış cümlede…
İşte o zaman anladım:
İnsan bazen yıllarca yaşar ama kalbinin bir parçası, geçmişteki tek bir dakikada kalır.
Ve ne gariptir ki dünya dönmeye devam ederken insanın içinde zaman durabilir.
Bir gün ZAMAN’a yetiştim.
“Dur!” dedim.
Durmadı.
“Bana söyle, sen neyi geçirirsin?”
İlk kez dönüp yüzüme baktı.
“Günleri,” dedi.
“Peki ya acıları?”
“Onları bazen hafifletirim.”
“Ya aşkı?”
Sustu.
“Ya unutamadığımız insanları?”
Yine sustu.
Sonra usulca konuştu:
“Ben hiçbir şeyi unutturmam. Sadece senin, hatırladıklarınla başka türlü yaşamana izin veririm.”
O an anladım.
Zaman bir doktor değildi.
Bir silgi hiç değildi.
Zaman, insanın içinden geçen ve geçerken onu değiştiren görünmez bir yoldu.
Biz o yolda bazen iyileşiyor, bazen alışıyor, bazen de iyileştiğimizi sanıyorduk.
Çünkü aşk acısı dediğimiz şey yalnızca bir insanı kaybetmenin acısı değildir.
Bazen onunla yaşayamadığımız geleceğin yasını tutarız.
Birlikte gidilemeyen yolların…
Hiç oturulmamış sofraların…
Yaşlanırken tutulamayacak ellerin…
Hiç doğmamış bir yarının…
İnsan bazen geçmişte yaşadığı bir aşk için değil, o aşkla yaşayacağına inandığı geleceği kaybettiği için ağlar.
Ve işte bu yüzden bazı ayrılıklar, yaşanmamış günlerin bile acısını taşır.
Bir gün kendime sordum:
“Biz aslında neyin zamanını yaşıyoruz?”
Geçmişin mi?
Geleceğin mi?
Yoksa ikisinin arasında sıkışıp kalmış, adına bugün dediğimiz o küçücük anın mı?
Geçmiş artık yoktu.
Ama hatıraları hâlâ benimleydi.
Gelecek henüz gelmemişti.
Ama korkuları ve umutları çoktan içime yerleşmişti.
Bugün ise ikisinin arasında, elimden kayıp giden bir avuç su gibiydi.
Geçmişi düşünürken bugünü kaçırıyor, geleceği beklerken şimdiki zamanı tüketiyordum.
Belki de insanın en büyük yanılgısı buydu.
Yaşadığı zamanı, yaşayamadığı zamanlara feda etmek.
Bir gün eski bir fotoğraf buldum.
İkimiz vardık.
Gülüyorduk.
O fotoğrafa uzun uzun baktım.
Bir zamanlar o anın hiç bitmeyeceğini düşünmüştüm.
Oysa bitmişti.
Fotoğraftaki insanlar hâlâ gülüyordu ama o gülüşlerin sahipleri artık aynı insanlar değildi.
O an tuhaf bir şey fark ettim.
Ben o fotoğraftaki insanı özlerken yalnızca onu özlemiyordum.
Onun yanındayken olduğum kendimi de özlüyordum.
Daha kolay inanan…
Daha korkusuz seven…
Bir yarının mutlaka geleceğini düşünen o eski hâlimi…
Çünkü bazı insanlar hayatımızdan giderken yalnızca kendilerini götürmezler.
Bizden bir zamanı da alıp giderler.
Ve biz bazen bir insanı değil, onunla birlikte kaybettiğimiz kendi gençliğimizi, kendi masumiyetimizi, kendi ihtimallerimizi ararız.
İşte bu yüzden geçmişe dönmek isteriz.
Oysa geçmişe dönmek, aynı yere yeniden gitmek değildir.
Çünkü aynı sokakta yürüyebilir, aynı şarkıyı dinleyebilir, aynı masaya oturabiliriz.
Ama aynı insan olarak dönemeyiz.
Zaman yalnızca saatleri ilerletmez.
Bizi de değiştirir.
Bir gün yeniden ZAMAN’a sordum:
“Peki, gelecekte bizi ne bekliyor?”
Gülümsedi.
“Bunu ben de bilmiyorum.”
“Sen zaman değil misin?”
“Evet,” dedi. “Ama ben geleceği bilmem. Sadece ona doğru akarım.”
“Ya geçmiş?”
“Onu da geri getiremem.”
“Öyleyse senin elinde ne var?”
“Şimdi.”
Sustu.
Sonra ekledi:
“Fakat insanlar en çok onu yaşamayı unutuyor.”
Uzun süre düşündüm.
Belki de hayat dediğimiz şey, geçmişte kalanlarla gelecekte beklediklerimiz arasında verdiğimiz uzun bir mücadeleydi.
Bir yanımız dünün kapısını kapatamıyor, diğer yanımız yarının kapısını açmak için sabırsızlanıyordu.
Oysa bugün, iki kapının arasında sessizce bekliyordu.
Biz ise onu çoğu zaman fark etmiyorduk.
Ve bir gün…
Bir gün dediğimiz o gelecek de geçmiş olacaktı.
Bugün ağladığımız şeyler bir hatıraya, bugün sevdiğimiz insanlar bir fotoğrafa, bugün kurduğumuz hayaller belki bir pişmanlığa, belki de güzel bir hikâyeye dönüşecekti.
Şimdi yaşadığımız bu an bile, biraz sonra bir daha geri gelmeyecek bir zamana ait olacaktı.
İşte o zaman korktum.
Aşk acısından değil.
Geçmişten değil.
Gelecekten de değil.
Yaşamayı ertelemekten korktum.
Birini sevmek için doğru zamanı beklemekten…
Affetmek için yılların geçmesini istemekten…
Mutlu olmak için bütün yaralarımın kapanmasını beklemekten…
Çünkü zaman geçiyordu.
Ama hayat, ben hazır olana kadar beklemiyordu.
Sonra bir sabah uyandım.
Pencereyi açtım.
Dışarıda sıradan bir gün vardı.
Ne büyük bir mucize olmuştu ne de geçmişten biri geri dönmüştü.
Yine aynı şehirdeydim.
Yine aynı gökyüzünün altındaydım.
Yine içimde bazı eksikler vardı.
Ama ilk kez o eksiklerle birlikte yaşayabileceğimi hissettim.
Geçmişi değiştiremeyecektim.
Geleceği de garanti edemeyecektim.
Fakat bugünü, dünün cezasına dönüştürmek zorunda değildim.
O gün anladım ki zaman, her şeyi geçirmiyordu.
Bazı acılar geçiyordu.
Bazı özlemler azalıyordu.
Bazı insanlar unutuluyordu.
Bazı hatıralar ise yıllar geçtikçe daha da belirginleşiyordu.
Ama insan değişiyordu.
Bir zamanlar onsuz yaşayamayacağını düşündüğü birinin yokluğunda yaşamayı öğreniyordu.
Bir zamanlar duyduğunda ağladığı şarkıyı, yıllar sonra gülümseyerek dinleyebiliyordu.
Bir zamanlar geçmeyeceğine inandığı gecelerin ardından yeniden sabah oluyordu.
Ve insan, bir gün fark etmeden, yeniden birini sevebiliyordu.
Bu, eski sevgisinin hiç yaşanmadığı anlamına gelmiyordu.
Sadece kalbinin, geçmişte kalan bir aşktan daha büyük olduğunu öğreniyordu.
Çünkü gerçek sevda bazen bitmez.
Yalnızca biçim değiştirir.
Bir özlemden bir hatıraya…
Bir yaradan ince bir ize…
Bir bekleyişten sessiz bir kabullenişe dönüşür.
Ve insan sonunda anlar:
Birini unutmak, onu hiç sevmemiş olmak değildir.
Onu hatırlarken artık kendi hayatını kaybetmemektir.
Yıllar sonra yeniden aynaya baktım.
Yüzüm değişmişti.
Gülüşüm bile başkaydı.
Eskiden gözlerimde aradığım insanı artık aramıyordum.
Ama onunla yaşadığım zaman hâlâ benim bir parçamdı.
O zaman ZAMAN’ın bana ne öğrettiğini anladım.
ZAMAN acıyı susturabilir, ama yaşananı silmez.
ZAMAN gözyaşını kurutabilir, ama hatırayı kurutamaz.
ZAMAN yarayı kapatabilir, ama derin olanın izini taşır.
Ve belki de bütün mesele, o izlerden kurtulmak değildir.
Onlarla birlikte yeniden yürüyebilmektir.
Çünkü biz yalnızca geçmişimizin zamanını yaşamıyoruz.
Henüz gelmemiş yarınların da zamanını taşıyoruz içimizde.
Bir yanımız dünün hüznüyle yaşarken diğer yanımız yarının umuduyla nefes alıyor.
Ve hayat, tam da bu ikisinin arasında gerçekleşiyor.
Ne tamamen geçmişteyiz ne de henüz gelecekte.
Biz, sürekli geçmişe dönüşen bir şimdinin içindeyiz.
Her nefeste biraz daha eskiyoruz.
Her vedada biraz daha öğreniyoruz.
Her karşılaşmada yeniden başlıyoruz.
Ve her yeni başlangıçta, geride bıraktığımız zamanların izlerini de yanımızda götürüyoruz.
Sonunda ZAMAN’a son bir soru sordum:
“Peki, bütün bunların sonunda ne kalacak?”
Uzun uzun yüzüme baktı.
Sonra şöyle dedi:
“Geçmişinden hatırladıkların, geleceğine bıraktıkların ve bugün gerçekten yaşayabildiklerin…”
“Ya aşk?” dedim.
“Aşk da kalır,” dedi.
“Nasıl?”
“Bazen bir insan olarak. Bazen bir hatıra olarak. Bazen de artık adını bile anmadığın hâlde, seni sen yapan bir şey olarak.”
Sonra yürümeye devam etti.
Bu kez ardından koşmadım.
Onu durdurmaya da çalışmadım.
Çünkü ilk kez anladım:
Zamanın peşinden koşarak ona yetişemezdim.
Geçmişe dönerek onu geri getiremezdim.
Geleceği bekleyerek de hayatı yaşayamazdım.
Yapabileceğim tek şey, bana ait olan bu anın içinde gerçekten var olmaktı.
Ve belki de zamanın en büyük sırrı buydu.
Zaman geçmiyordu yalnızca…
Biz de geçiyorduk.
Birbirimizin hayatından…
Birbirimizin kalbinden…
Birbirimizin hikâyesinden…
Kimi zaman bir ömür kalarak, kimi zaman tek bir anıya dönüşerek…
Sonunda geriye ne kadar yaşadığımızdan çok, yaşarken ne kadar hissedebildiğimiz kalıyordu.
Çünkü insanın ömrü takvimdeki yıllarla değil, içinde gerçekten yaşadığı anlarla da ölçülürdü.
Ve ben artık biliyordum:
Aşk acısı geçer belki…
Ama sevmiş olmak geçmez.
Geçmiş geri gelmez…
Ama içimizde yaşamaya devam eder.
Gelecek henüz bizim değildir…
Ama ona doğru yürürken bugünü kaybetmek zorunda değiliz.
Zaman her şeyin ilacı değildir.
Bazen yalnızca, iyileşirken değiştiğimizin şahididir.
Ve bazı yaralar vardır…
İnsan onları iyileştirmek için değil, bir zamanlar gerçekten sevdiğini hatırlamak için taşır.
Artık ne geçmişe yetişmeye çalışıyorum ne de geleceğin kapısında bekliyorum.
Çünkü biliyorum ki…
Dün, bir zamanlar bugündü.
Yarın da bir gün dün olacak.
Ve ben…
İkisinin arasında, bana verilmiş bu küçücük ömrün içinden geçiyorum.
Biraz geçmişimle…
Biraz geleceğimle…
Biraz da hiç kimseye anlatamadığım, içimde hâlâ yaşayan o eski aşkla…
ZAMAN…
Zaman…
Belki de sen geçmiyorsun.
Biz, senden geçiyoruz.
5.0
100% (5)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.