En iyi yolu bulmak, en kötüsünü bulmaktan çok daha kolaydır. thomas moore
gurelsurucu
gurelsurucu

TAŞ

Yorum

TAŞ

1

Yorum

3

Beğeni

0,0

Puan

103

Okunma

TAŞ

Aziz Abiye

Güneş daha tepenin ardından bütünüyle çıkmadan Ahmet Efendi tarladaydı. Sabahın serinliği toprağın üzerinde ince bir örtü gibi duruyor, denizden gelen nemli hava otların ucuna tutunuyordu. Birkaç saat sonra güneş yükselince bu serinlikten eser kalmayacağını biliyordu. Kazmayı omzundan indirip tarlanın ortasına bıraktı. Ellerini beline dayadı. Karşısında taş vardı. Bir tane değil.
Toprağı sürdükçe yenileri çıkıyordu. Üstelik öyle avuca alınıp tarla kenarına atılacak cinsten de değillerdi. Kimi iki kişinin ancak kaldırabileceği kadar büyük, kimi yarıya kadar toprağa gömülüydü. Birkaçının yüzeyi şaşılacak kadar düzgündü. Yan yana duran ikisi, sanki bir zamanlar birbirine yaslanmış da yıllar sonra toprak onları ayırmış gibiydi. Ahmet, ayağının ucuyla taşlardan birine vurdu.
“Ulan, nereden çıktınız siz?”
Taş cevap vermedi. Kazmayı yeniden eline aldı. Taşın çevresindeki toprağı biraz daha açtı. Kazmanın ucu sert bir yere değince çıkan ses sabahın sessizliğinde yankılandı.
Tak!
Ahmet durdu. Bir daha vurdu.
Tak!
Kazmayı bıraktı. “Bununla mı uğraşacağım şimdi?”
Alnındaki teri koluyla sildi. Karşı tarafta deniz, iki tepenin arasından ince mavi bir çizgi gibi görünüyordu. İnsan uzaktan bakınca buraları cennet sanırdı. Deniz yakın, hava temiz, toprak bereketli... Bir de o toprağın altında ne olduğunu bilse. Öğleye doğru işi bıraktı.
Köy kahvesine vardığında gömleğinin sırtı terden koyulaşmıştı. Kahvenin önündeki asmanın gölgesine kurulmuş birkaç masa doluydu. Tavla pullarının sesi, çay kaşıklarının şıngırtısına karışıyordu. İçeride eski vantilatör başını sağa sola çeviriyor ama kimseye hayrı dokunmuyordu.
Mehmet pencere kenarında oturmuş çayını karıştırıyordu. Ahmet sandalyeyi çekip karşısına çöktü.
“Yahu Mehmet, şu bizim tarla var ya... Hayli taşlı çıktı.”
Mehmet başını kaldırdı.
“Hangisi?”
“Kayınpederden kalan.”
Mehmet’in yüzünde belli belirsiz bir gülümseme belirdi.
“Oğlum, bizim oralarda bir söz vardır. Tarlayı taşlı yerden, kızı gardaşlı yerden alacaksın, derler.”
Ahmet kaşlarını çattı.
“Eee?”
“Sanırım sen ikisine de uymuşsun.”
Bir an durdu, bıyığının altından gülerek ekledi: “Baksana, kayınçolar sana taşlı tarlayı hak yerine vermişler.”
Masadakilerden biri güldü. Ahmet önündeki boş çay tabağını Mehmet’e doğru itti.
“Başlarım senin taşına da gardaşına da...”
Mehmet kahkahayı bastı.
“Ayşe Hanım nasıl bari?”
“Nasıl olsun? Çocuklarla debelleşip duruyor. Küçük oğlan da tutturmuş, bu yıl yurt dışına gideceğim diye.”
“Okumaya mı?”
“Ne okuması? Gezecekmiş.”
Mehmet kaşlarını kaldırdı.
“Hay Allah... Memlekette bütün dertler bitti, bir tek oğlanın yurt dışına gidip gezmesi kaldı desene.”
Ahmet cevap vermedi. Çayından bir yudum aldı.
“Elde avuçta bir şey yok. Çocuk başka âlemde. Ben şu tarlayı temizletecek adam bulamıyorum, o Avrupa hesabı yapıyor.”
Kahvenin öbür köşesinde oturan Remzi, “taş” sözcüğünü duyduğundan beri konuşulanlara kulak kabartmıştı.
Köye geleli üç yıl olmuştu. Şehirdeki evini satıp buraya yerleşmiş, köyün denize bakan yamacında iki katlı, beyaz badanalı bir ev yaptırmıştı. Ev bitmişti bitmesine ama çevresi hâlâ çıplaktı. Bahçe duvarını doğal taşla ördürmek istiyordu. Ustaya sormuş, taş ocağını aramış, kamyon parasını hesaplamıştı. Rakamı duyunca bahçe duvarını bir süre daha çıplak bırakmaya karar vermişti. Şimdi “taşlı tarla” sözünü duyunca sandalyesinde doğruldu. Biraz bekledi. Sonra çayını alıp Ahmetlerin masasına yaklaştı.
“Ahmet Bey...”
Ahmet başını çevirdi.
“Buyur Remzi Bey.”
“Şu senin tarla nerede?”
Ahmet gözlerini kıstı.
“Niye?”
“Taşları görmek isterim.”
“Hayırdır? Alıcı mısın, bakıcı mı?”
Remzi güldü.
“Alıcı olmak için önce bakmak lazım değil mi?”
Ahmet eliyle kahvenin arkasındaki yolu gösterdi.
“Hemen şurada sayılır.”
Remzi çayından küçük bir yudum aldı.
“Hadi bakalım.”
Ahmet önündeki ince belli bardağı iki parmağıyla tuttu. Dibinde kalan çay, çoktan rengini koyultmuştu. Bardağı dudaklarına götürüp son yudumu ağır ağır içti. Çayın buruk tadı ağzında kaldı. Bardağı tabağa bıraktığında ince bir ses çıktı. Remzi ayağa kalktı.
“Çaylar benden.”
Parayı masaya bırakırken aceleciydi. Ahmet bunu fark etmedi. Mehmet etti. Ama bir şey söylemedi. Köyden çıkınca yol daraldı. Asfalt birkaç ev sonra bitti; yerini yaz güneşinde un gibi incelmiş toprak bir yola bıraktı. Remzi’nin arabası ilerledikçe arkalarında açık kahverengi bir toz bulutu yükseliyordu. Yolun iki yanında zeytinler, incirler, yer yer bodur çalılar uzanıyordu. Kurumuş otların arasından çekirgeler sıçrıyor, uzaktan ağustos böceklerinin bitmek bilmeyen sesi geliyordu. Bir virajı dönünce deniz göründü. Mavi, geniş ve kayıtsızdı. Remzi arabayı yavaşlattı.
“Ben zaten buraya bunun için geldim,” dedi. “Şehir insanı yoruyor. Gürültü, trafik, kalabalık... Burada hiç olmazsa insan nefes alıyor.”
Ahmet camdan dışarı baktı.
“Dışarıdan öyle.”
“Nasıl yani?”
“Boş ver.”
Bir süre konuşmadılar. Ahmet, yolun sağındaki incir ağacını gösterdi.
“Şuradan dön.”
Araba daha dar bir yola girdi. Tekerlekler iki derin izin arasındaki otları ezerek ilerledi. Sonunda Ahmet: “Burada bırak,” dedi.
Arabadan indiler. Remzi birkaç adım attı. Sonra durdu. Tarlanın çeşitli yerlerinde irili ufaklı taşlar uzanıyordu. Bazıları toprağın üzerinde, bazıları yarı yarıya gömülüydü. Güneş yüzeylerine vurdukça açık sarı, gri ve kirli beyaz renkler birbirine karışıyordu. Remzi’nin gözü hemen büyük olanlara takıldı.
İçinden: Tam istediğim gibi. Ama yüzüne belli etmedi. Taşlardan birinin yanına gidip eğildi. Eliyle üzerindeki toprağı sildi. Taşın yüzeyi düzdü. Fazlasıyla düzgün. Kenarında belli belirsiz bir oyuk vardı. Parmağını üzerinden geçirdi. Bir çizgi aşağı doğru iniyor, sonra kıvrılıyordu. Remzi bir an durdu.
“Bunlar biraz büyükmüş.”
Ahmet güldü.
“Ben sana ne dedim?”
“Yerinden kalkmaz bunlar.”
“Kalksaydı dert yanar mıydım?”
Remzi taşın çevresinde dolaştı. Bir çekici... İki adam... Belki küçük bir kepçe. Hesabı kafasında çoktan yapmaya başlamıştı.
“Nasıl çıkaracağız?”
Ahmet omuz silkti.
“Çekiciyle kırarsın. İşçi getirirsin. Kepçe de bulursan halledersin.”
Remzi yeniden taşa baktı.
“Kırmak yazık olur.”
“Nesi yazık?”
“Biçimli.”
Ahmet güldü.
“Taşın biçimlisi biçimsizi mi olur?”
Remzi de güldü.
“Haklısın.”
Oysa değildi. İkisi de değildi. Yüzyıllar önce o yamaca kimlerin geldiğini, kimlerin o taşları yonttuğunu, hangi ellerin üzerlerinde iz bıraktığını bilmiyorlardı. Belki orada bir duvar yükselmişti. Belki bir ev. Belki insanların girip çıktığı bir kapının eşiğiydi şimdi Remzi’nin ayağını dayadığı taş.
Belki bir çocuk oturmuştu üzerine. Belki bir kadın beklemişti. Belki birileri bir ölüyü oradan geçirmişti. Şimdi hepsi aynı sözcüğün içindeydi: Taş.
Remzi cebinden telefonunu çıkarıp birkaç fotoğraf çekti.
“Ben bunları alırım.”
Ahmet yüzüne baktı.
“Al.”
“Ne istiyorsun?”
“Ne isteyeceğim?”
“Para olarak.”
Ahmet kahkahayı bastı.
“Dua et senden para istemiyorum. Al götür. Taş ocağından almaya kalksan dünya para. Ben de kurtulayım.”
Remzi’nin yüzündeki sevinç bir anda kayboldu.
“İyi de Ahmet Bey... Bir de taşa para mı vereceğiz? Senin tarlan temizlenmiş oluyor.”
Ahmet sustu. Az önce bedava verdiği şey birden değer kazanmıştı.
“Ben de onu diyorum zaten.”
“Eee?”
“Eesi... Ben sana taş veriyorum, sen benim tarlayı temizliyorsun.”
“Tamam işte.”
İkisi de birbirine baktı.
Bir alışverişin ortasında olduklarını biliyor ama kimin kime iyilik yaptığını kestiremiyorlardı. Remzi ayakkabısının ucuyla toprağı eşeledi. Sonra gülümsedi.
“Bak, sen bana eski bir hikâyeyi hatırlattın.”
“Ne hikâyesi?”
“Çanakkale’de geçer.”
Ahmet taşın üzerine oturdu.
“Anlat bakalım.”
“Almanlar vaktiyle Çanakkale taraflarında çıkan taşları almak istemişler. Vezir gitmiş padişaha, ‘Sultanım, Almanlar burada çıkan taşları satın almak istiyorlar, ne yapalım?’ diye sormuş.”
Ahmet dinliyordu.
“Padişah da düşünmüş; altı üstü taş... Memlekette taş mı biter? ‘Verin gitsin,’ demiş.”
Remzi güldü.
“Seninki de o hesap. Burada taş mı biter diyorsun.”
Ahmet de güldü.
“Bitmez vallahi. İstersen sana daha çok bulurum.”
“Önce bunları götürelim.”
Gülüştüler. Bir çekirge taşın üzerine kondu. Sonra sıçrayıp kuru otların arasına karıştı.
Remzi yeniden eğildi. Az önce parmağıyla yokladığı çizginin üzerindeki toprağı biraz daha temizledi. Çizginin altında başka bir iz belirdi. Birbirine paralel iki oyuk ve onların hemen yanında yarım kalmış bir şekil... Bir harfe benziyordu. Ya da Remzi’ye öyle geldi. Başını yana eğdi. Bir süre baktı.
“Ne oldu?” dedi Ahmet.
“Hiç.”
Remzi ayağa kalktı.
Elindeki toprağı pantolonuna silkeledi.
“Yarın adamları getireyim.”
“Sabah gel. Öğleden sonra burada çalışılmaz.”
“Tamam.”
Arabaya doğru yürüdüler. Arkalarında tarla kaldı. Taşlar kaldı. Güneş biraz daha yükselmişti. Denizden gelen hafif rüzgâr kuru otları yatırıp kaldırıyor, toprağın üzerinde belli belirsiz dalgalar oluşturuyordu.
Remzi arabaya binecekken bir kez daha dönüp baktı. Az önce eliyle toprağını sildiği taş, güneşin altında ötekilerden biraz daha açık görünüyordu. Üzerindeki çizgi buradan seçilmiyordu.
“Yarın erkenden gelirim,” dedi.
Ahmet başıyla onayladı.
“Gel. Şunlardan kurtulalım da tarla tarlaya benzesin.”
Araba çalıştı. Tekerlekler kuru toprağı havalandırarak ağır ağır yola çıktı. Ahmet birkaç adım geride kaldı. Sonra o da yürümeye başladı.
Rüzgâr hafifçe sertleşti. Taşın üzerinden silinen ince toprağın biraz daha fazlasını alıp götürdü. Remzi’nin yarım bir harfe benzettiği izin hemen altında ikinci bir çizgi belirdi; onun yanında bir başkası...
Yolun kıyısında biriken toz, arabanın ardından ağır ağır yeniden yere çöktü. Az sonra tarlada kimse kalmamıştı. Taşlar yine sessizdi. 07 Ağustos 2026

Paylaş:
3 Beğeni
(c) Bu yazının her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazının izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Yazıyı Değerlendirin
 
Taş Yazısına Yorum Yap
Okuduğunuz Taş yazı ile ilgili düşüncelerinizi diğer okuyucular ile paylaşmak ister misiniz?
TAŞ yazısına yorum yapabilmek için üye olmalısınız.

Üyelik Girişi Yap Üye Ol
Yorumlar
ve
vejdintan, @vejdintan
7.8.2026 14:22:44
👍👍
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Üyelik
Giriş paneli

Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL