0
Yorum
2
Beğeni
0,0
Puan
71
Okunma
Zamanın gövdesinden tam ortasından biçildiği, adına "arife" denilen o yarım kutsal günlerin kendine has, telaşlı bir ritmi vardır. Gökyüzü henüz öğle güneşiyle ağırlaşmadan, sokaklarda adımları birbirine dolanan bir insan seli akar. Berber dükkânlarının önünde biriken sabırsız kalabalıklar, vitrin camlarına çarpan bayramlık telaşları, akşama yetişmesi gereken tatlı siparişlerinin kokusuna karışır. Esnaf için bu yarım gün, zamanla girilen amansız bir yarıştır; kepenklerin ineceği o sihirli saat gelmeden ne kadar çok iş bitirilirse, bayram o kadar huzurlu geçecektir. İşyerlerindeki o hengâme, aslında yaklaşan tatilin ve dinlenmenin getirdiği tatlı bir sabırsızlıkla sarmalanmıştır. Herkes bir an önce kendi içine, evine, sevdiklerine dönmek ister ama o saate kadar dünya durmaz; aksine daha hızlı döner.
Taylan, caddenin bu hırslı kalabalığını yararak deniz kokulu esintiyi arkasında bıraktı ve mahallenin o her şeyi barındıran dükkânına, Deniz Kırtasiyeye girdi. Kızı üniversite sınavına hazırlanıyordu ve bugün, o kısıtlı zaman diliminde son deneme testlerinin çıktılarını alması gerekiyordu. İçerisi kırtasiyeden ziyade, tüketim çılgınlığının küçük bir prototipi gibiydi. Renkli defterlerin, test kitaplarının arasında parıldayan plastik kamyonlar, pelüş ayılar ve raflardan sarkan oyuncak silahlar… Ne ararsan bulunan, ama hiçbir şeyin ait olduğu yeri bulamadığı cinsten bir dükkândı burası.
Taylan, makinenin başında sıranın kendisine gelmesini beklerken, dükkânın diğer köşesindeki bir anne ile kızın konuşmasına kulak misafiri oldu. Kız çocuğu, birkaç hafta sonra gireceği ortaöğretim sınavının ağırlığı altında ezilmiş gibi, yorgun gözlerle etraftaki rengârenk ama yapay oyuncakları inceliyordu. Elindeki deneme testlerinin ağırlığı, o küçük omuzlarına fazlaydı.
Dükkânın sahibi, tezgâhın arkasına iyice yayılmış, kaba hatları ve kalın sesiyle arife gününün rehavetine çoktan girmiş bir adamdı. Kâğıtları düzenleyen kadına bakarak, "Eee, ne tercih ediyor bizim küçük hanım? Gelecekte ne olacak?" diye sordu, sesindeki buyurgan ton dükkânın tavanında çınladı.
Anne içini çekti, kızının saçını okşar gibi yapıp elini geri çekti. "Ya, henüz belli değil, çok kararsız" dedi.
Küçük kız, bu soru üzerine gözlerini kırpıştırarak yere indirdi. Üzerindeki beklentinin ağırlığından kaçmak ister gibi, bakışlarını plastik bir bebeğin elbiselerine gizledi. Ruhundaki o sıkışmışlık, omuzlarının çöküklüğünden okunuyordu. Çocukluğu ile büyüme zorunluluğu arasında bir yerde, rüzgârda savrulan bir yaprak gibiydi.
Annesi, kızının sessizliğini kapatmak istercesine ekledi: "Ama sanata da yatkın hani... Resmi, müziği çok seviyor."
Dükkân sahibi, bu söz üzerine bıyık altından güldü. Yüzündeki hatlar daha da kalınlaştı, kaba bir bilmişlikle öne doğru eğildi. "Aman hanımefendi, sanat karın doyurmaz bu devirde" dedi, elindeki tükenmez kalemi masaya vurarak. "Tabii asker olması iyidir, polis olması iyidir. Bak bizim torun, çocuk dünden razıydı da boydan kaybetti. Sırf iki santim yüzünden elendi, yoksa o da asker olacaktı şimdi. Garantili meslek, vatan hizmeti."
Küçük kız başını hızla kaldırdı. Gözlerinde ani bir korku ve tedirginlik belirdi. "Ben de mi kaybedersem? Benim de mi boyum yetmez?" diye fısıldadı, sanki boyunun kısalığı onun insani değerini eksiltecekmiş gibi bir suçlulukla.
Adam eliyle havayı salladı. "Yok yok, kızlarda boy sınırı daha aşağıda, senin boyun yeterli, kurtarırsın. Asker ol sen, gerisini düşünme."
Taylan daha fazla sessiz kalamadı. İçindeki o insani damarı, bir çocuğun hayallerinin bu kadar hoyratça budanmasına izin veremezdi. Kıza doğru döndü, sesini olabildiğince şefkatli ama bir o kadar da net bir tonlamayla ayarlayarak konuştu:
"Güzel kızım, sanatla askerlik çok farklı şeylerdir. Birisi artıysa, diğeri eksidir. Militarizm katı, sorgulanamayan bir disipline dayanır; emir alırsın ve uygularsın. Sanat ise tam tersidir, özgürlük ister, dünyayı sorgulamayı gerektirir. Ama bu, sanatın disiplinsiz olduğu anlamına gelmez. Onun da kendi disiplini vardır; kendini geliştirmek, insanı ve doğayı anlamak için derin bir iç disipline ihtiyaç duyar. Askerlik tek tipleştirir, sanat ise seni sen yapar."
Dükkân sahibi şaşkınlıkla kafasını kaldırdı. Yüzü gerildi, kaşları çatıldı. Taylan’a dik dik bakarak, "Yahu beyefendi, bu ülkenin askere de polise de ihtiyacı var. Neden olumsuz bakıyorsunuz ki? Güvenlik olmasa nasıl yaşayacağız bu vatanda?" diye çıkıştı.
Taylan, adamın gözlerinin içine bakarak sakinliğini korudu: "Hiç şüphesiz, bu ülkenin askere de polise de ihtiyacı var. Ama bu ülkede milyonlarca insan yaşıyor; sanatla ilgisiz, işsiz kalmış, başka çaresi olmayan binlerce insan bu işi pek hayli yapar zaten. Neden yetenekli, sanata eğilimli bir çocuğu daha şimdiden o katı çarkların içine itmeye çalışıyorsunuz?"
Bu sırada küçük kızın eli, tezgâhtaki plastik bir oyuncak silaha gitmişti. Siyah, soğuk görünümlü namluyu parmaklarıyla kavradı. Tam o anda Taylan’la göz göze geldi. Taylan’ın bakışlarındaki o hüzünlü ve koruyucu ifadeyi görünce, irkilerek elindeki oyuncağı bıraktı. Eli hemen yanındaki kitap rafına uzandı; parmakları tozlu bir kapağa değdi: Ernest Hemingway’in "Silahlara Veda" romanıydı bu.
Taylan içinden acı bir tebessüm geçirdi. Ne ironik bir manzaraydı... Bir tarafta körpe dimağlara sunulan oyuncak silahlar, diğer tarafta o silahlara veda edilmesini haykıran kitaplar. Dükkân adeta bir savaş ve barış cephesine dönmüştü.
Taylan, dükkân sahibine doğru bir adım daha yaklaştı. İç sesindeki öfke, dışarıya kelimelerin keskinliğiyle döküldü: "Beyefendi, siz aslında ne diyorsunuz biliyor musunuz? Bu ülkenin yoksul çocukları gitsin sınırda savaşsın, ölsün, biz de burada sıcak dükkânımızda rahat mı edelim diyorsunuz?"
Adam birden irkildi. Sanki suçüstü yakalanmış gibi yüzü kızardı, gözleri yuvalarından fırlayacak gibi oldu. "Bunu da nereden çıkarttın yahu! Ne alakası var?" diye kekeledi.
"Çok alakası var," dedi Taylan, ses tonunu hiç düşürmeden. "Bu gencecik kız çocuğuna sanatı, felsefeyi, eğitimi önereceğinize; militarizmi, silahı, çatışmayı öneriyorsunuz. Kendi konforunuz için çocukların geleceğini namluların ucuna sürmekten çekinmiyorsunuz."
Adam hırsla tezgâhı yumrukladı. "Baksana kardeşim her tarafa! Düşman her tarafımızı kuşatmış, ABD sınırımıza kadar dayanmış, bizi yok etmek istiyorlar. Böyle bir zamanda askere ihtiyaç var tabii. Sanat neymiş? Sanat insan kurtarmıyor, karın doyurmuyor!"
Bu sırada sessizce bekleyen kızın annesi de dükkân sahibinin sözleriyle cesaretlenerek araya girdi: "Sahiden beyefendi, adam haklı. Her tarafımız kuşatma altında. ABD emperyalizmi dünyayı, ülkemizi yağmalıyor. Savaş gerçeği kapımızdayken sanattan bahsetmek lüks değil mi?"
Taylan kadına ve adama baktı. Yüzünde, acımanın ve öfkenin karıştığı o derin ifade belirdi. "Çok komik olduğunuzun farkında mısınız?" dedi Taylan, kadının ayakkabılarına, gözlüğüne ve adamın kıyafetlerine bakarak. "Adamlar sizi çoktan kuşatmış, ruhunuzu teslim almış, siz hala sınırdaki askerden bahsediyorsunuz. Örneğin hanımefendi, bakınız ayakkabınız Adidas, gözlüğünüz Ray-Ban, pantolonunuz Amerikan bezi... Beyefendi, sizin de raflarınız Çin malı, Amerikan menşeili oyuncaklarla dolu. Siz hangi kuşatmadan, hangi karşı duruştan bahsediyorsunuz?"
Kadın donakaldı. Şaşkınlıkla bir kendi ayakkabılarına, bir gözlüğüne, bir de kızına baktı. Küçük kız ise annesinin eteklerinden tutmuş, büyük bir merak ve aydınlanmayla annesinin gözlüğüne, ayaklarına ve pantolonuna bakıyordu.
"Sahiden anne," diye fısıldadı küçük kız, sesindeki o çocuksu masumiyet dükkândaki tüm sahte milliyetçilik duvarlarını yıktı. "Onlar Amerikan malı mı? Biz onları mı giyiyoruz?"
Kadın yüzünü ekşitti, kekeleyerek kızını susturmaya çalıştı: "O... O başka kızım. Bizim dediklerimiz başka, devlet meselesi başka, savaş gerçeği bambaşka..."
Dükkân sahibi köşeye sıkışmanın verdiği hırçınlıkla araya girdi: "Yahu niye karıştırıyorsunuz üstümüzdekini başımızdakini? Amerika sınırımıza dayandı diyorum ben sana, sınırımıza!"
Taylan, tokat gibi çarpan gerçeğini adamın yüzüne fırlattı: "Çok kaba kalacak ama beyefendi, affedersiniz ama kıçınızdaki don bile Amerikan bezinden... Ne sınırından bahsediyorsunuz siz? Adamlar sizin sınırınıza değil, içinize kadar girmiş, evinizin içine, cebinize, zihniyetinize girmiş! Arayışınızı ve dilinizi başka türlü yapınız. Kullanacağınız argümanlar, yani karşıtlık üzerine geliştirdiğiniz o büyük laflar, gündelik yaşamınızla tutarlı olsun. Hem adamların ürettiği her şeyi tüketip onlara para kazandıracaksınız hem de dükkânınızda onların kültürünü satıp milliyetçilik taslayacaksınız!"
Küçük kız tamamen şaşkındı. Büyüklerin dünyasındaki bu devasa yalanı, bu devasa çelişkiyi ilk kez bu kadar çıplak görüyordu. Gözleri dolmuştu, neredeyse ağlamak üzereydi. İnandığı o güvenli yetişkin dünyası ayaklarının altından kayıyordu.
Dükkân sahibi son kozunu oynamak istedi, sesini daha da kalınlaştırarak sordu: "Sizin vatan millet sevginiz yok mu be adam? Sen ne biçim konuşuyorsun?"
Taylan, dükkândan içeri süzülen arife gününün o yarım güneşine, dışarıdaki emekçi halka baktı ve derin bir nefes aldı: "Var... Bizim vatan sevgimiz sizinkinden çok farklı. Bizim için vatan bütün dünyadır; içinde insanca, kardeşçe yaşayabildiğimiz ölçüde... Bayrak ise şu tepemizdeki mavi gökyüzüdür. İşte burada, bu mavi gökyüzünün altında insanca yaşamaya çalışmak, insanı yaşatmak gerek. Savaşla, silahla değil; sanatla, üretimle, sevgiyle."
Adam alaycı bir tavırla güldü, ama bu gülüş zavallı bir sığınmaydı sadece. "Ya sen hayalperestsin... Biz senin gibileri çok gördük. Bir hayalin peşinden gider, ömrünüzü çürütürsünüz. Gerçekler ise bambaşka, gerçek burada, piyasada!"
Taylan, yazıcıdan çıkan kızının deneme sınavı kâğıtlarını aldı, parasını tezgâha bıraktı. Adama son kez baktı, gözlerinde hiçbir öfke kalmamıştı; sadece derin bir hakikat parıldıyordu:
"Doğru söylüyorsunuz beyefendi... Biz böyle bir dünya hayal ediyoruz ve bu güzel hayalin sonuna kadar takipçisiyiz. En azından sizin gibi hem Amerikan karşıtı görünüp hem de onun ürettiği her şeyi tüketerek, satarak o sisteme can suyu vermiyoruz. Hatta siz bu işe tamamen teşnesiniz. Ben sizin yerinizde olsam, o çok şikâyet ettiğim emperyalistlerin tek bir ürününü bu dükkâna sokmazdım. Ama burada para kazanmak adına her şey var. İşte sizin sattığınız, içinde yaşadığınız o ’gerçek’ var ya... Aslında insanları ve en acısı da şu çocukları kandırmaktan başka bir şey değil."
Dışarıda, arife gününün o yarım kutsal telaşı tüm hızıyla sürüyordu. İnsanlar koşturuyor, esnaf bağırıyor, zaman akıyordu. Ve gerçek bayram, çocukların silahlarla değil, kitaplarla ve sanatla büyüdüğü gün gelecekti. 25 Mayıs 2026
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.