Ulaş’a
Marmara’dan kopup gelen isli kirli rüzgâr, İstanbul Kıraç’ın dik yokuşlarını, düzensiz fabrikaların arasından sızan gri dumanı yalayıp geçerken, odanın ortasındaki emaye soba hırıltıyla nefes alıyordu. Dışarıda, caddelerin uzağında, metropolün o pırıltılı, şatafatlı kuleleri yükselirdi ama burası; çamurlu sokakların, parsellenmiş umutların, yoksulluğun fabrika isiyle harmanlandığı o bildik varoşlardan biriydi.
İçeride ise mutlak bir sessizlik vardı. Dünyanın bütün gürültüsünü, makinelerin amansız uğultusunu dışarıda bırakan, insanın göğsüne oturan cinsten bir sessizlik.
Ulaş, masanın kenarında oturmuş, parmaklarıyla havaya görünmez çizgiler çiziyordu. Ağzı vardı, dili yoktu. Ama o sustukça, gözlerindeki o derin, kederli nehir daha gür akardı. İnsanlar doğarken ne büyük umutlarla açardı gözlerini hayata; kimisi dağları devirmek isterdi, kimisi yıldızlara erişmek. Önlerine kalın klasörler dolusu hedefler koyarlardı. Ama Ulaş için ulaşılacak bir hedef hiç olmamıştı. Adı Ulaş’tı ama menzili doğduğu gün elinden alınmıştı.
Ona bu adı yetmişli yılların o fırtınalı günlerinde, yüreği memleket yangınıyla tutuşan abisi vermişti. Ulaş Bardakçı’nın anısına, o güzel çocukların anısına... "Yolları fırtınalı, ömürleri kısa oldu ama adları devrim gibi kalsın" demişti abisi. Gelgelelim, felek bir vururken, insan iki vuruyordu bu dünyada. Kader ona dilsizliği reva görmüştü; insanlar ise o dilsizliğin etrafına ördükleri duvarlarla onu hepten yalnızlığa mahkûm etmişti.
Ahmet, elindeki donmuş tavuk paketini tezgâha bırakırken Ulaş’a baktı. İçinde biriken o paslı, eski öfke yine kıpırdandı. Ahmet yirmi yedisindeydi ama yüzündeki çizgiler kırk yılı devirmiş bir hamalın sırtı gibi kamburdu. İki çocuk
babasıydı bir
zamanlar. Sıcak bir çorbanın tüttüğü, çocuk seslerinin duvarlarında çınladığı bir evi vardı. Sonra ne olduysa o evlilik bu Kıraç’ın rutubetli, loş
gecekondusunda çürüyüp gitmişti.
Eşi Elif’in o son
gece mutfakta fırlattığı tabakların sesi hâlâ Ahmet’in kulaklarındaydı: "Yeter artık Ahmet! Ben bu evde bir hayaletle yaşamak istemiyorum! İşten gelirsin suratın asık, abin desen bir köşede oturur, gözleriyle hesap sorar gibi bakar bana. Çocuklar ağlar, o anlamaz. Ben konuşurum, o duymaz. Duymayan adama dert anlatmaktan, kendi sesimden iğrenir oldum! Ya bu adam bu evden gider ya da ben çocukları alır
babamın evine dönerim!"
Ahmet, Ulaş’ın çocukluktan beri koruyucusuydu. Sağır ve dilsizlerin o sessiz alfabesini, ellerin o ritmik dansını herkesten iyi bilirdi. İletişimde hiç sorun yaşamazlardı aslında; elini kalbine koysa hüzün, alnına götürse isyan demekti. Ama Elif bu sessiz ortaklığa dayanamamıştı. Ahmet, karısıyla abisi arasında kalmış, sonunda feleğin vurduğu o darbenin üstüne kendi eliyle bir darbe daha indirmişti. Evlilik yıkılmış, çocuklar gitmişti. Ahmet, içten içe Ulaş’ı suçluyordu. Onu sevmesine seviyordu ama insan, en çok canını acıtanı yük gibi taşırmış sırtında. Şimdi iki kardeş, bu döküntü
gecekonduda, geçmişin enkazı üzerinde baş başa kalmışlardı.
Akşamın alacakaranlığı çökerken Ahmet, cebindeki son parayla aldığı
ekmekleri masaya koydu. Derin dondurucunun o buz tutmuş haznesinden çıkarılan tavuklar tezgâhta duruyordu. Dün akşam çözülsün diye çıkarılmış, sonra vazgeçilip tekrar o soğuk kutuya tıkıştırılmıştı. Yoksulluğun bilmediği kurallar vardı; mikrobun, bakterinin, "fresh" denilen o ambalajlı sahte tazeliğin amansız kuralları. İkinci kez donan tavuğun içine ölümün sinsice sızdığını ne bilsin bu iki odalı hayatın sahipleri? Onların tek bildiği, tencerenin kaynaması gerektiğiydi.
Ahmet, telefonu eline alıp mahalleden eski
dostları Salih’i aradı. Salih, tekstil atölyesinde tezgâhın başında, dikiş makinelerinin gürültüsü altında harıl harıl çalışıyordu.
"Gel Salih," dedi Ahmet, sesindeki o yalnızlığı gizlemeye çalışarak. "Bu akşam yemekler benden. Tavuk pişiriyoruz, sıcak sıcak yeriz."
Salih, telefonun ucundan makinelerin tıkırtısı arasından sesini duyurabilmek için bağırarak cevap verdi: "Valla Ahmet, sağ olasın. Atölyede biraz işim var, teslimat yetişecek. Onu bitirip geliyorum. Siz başlayın yoldayken, ben çok aç değilim zaten. Öğle yemeğini işten dolayı çok geç yiyebildim... Ama bana da bırakın ha, tüm tavuğu tek başınıza götürmeyin!"
Ahmet güldü, "Merak etme, senin payın ayrılacak" dedi ve telefonu kapattı.
Ulaş’a döndü. Sağ elinin işaret ve orta parmağını birleştirip kendi çıplak alnına götürdü, ardından elini havada genişçe gezdirdi. Bu, mahallenin kel ve geniş alınlı Salih’inin adıydı aralarında. Sonra iki elini hayali bir tencereyi kavrar gibi yapıp ağzına doğru götürdü: “Kel Salih geliyor. Yemek yapıyoruz.”
Ulaş, abisinin parmak uçlarından süzülen bu tanıdık işareti görünce başını salladı. Yüzünde, o hiç değişmeyen, kabullenmiş mahzun tebessüm belirdi. Tencerenin başına geçti. Soğanları doğradı, tavukları parçaladı. Ağzı var dili yoktu ama elleri o yoksul sofrayı donatırken bir
anne şefkatiyle hareket ediyordu.
Yemek pişti. Ocağın üzerindeki buhar, odanın soğuk camlarında buğuya dönüştü. Ahmet ve Ulaş masaya oturdular. İçlerindeki o tarifsiz açlık, sadece midelerinin değil, ömürlerinin açlığıydı. Kaşıklar tabaklara vururken odada sadece çiğneme sesleri ve sobanın çıtırtısı duyuluyordu. Tavuğun tadında hafif bir ekşilik, garip bir ağırlık vardı ama yoksulluk, rızkı sorgulamama terbiyesi verirdi insana. Hırsla yediler. Yemek tam bitmek üzereyken,
dostluklarının nişanesi olarak tencerenin dibinde Salih’in hakkını, az da olsa onun tavuk payını ayırıp masanın üzerine bıraktılar.
Salih, mesai bitip Kıraç’ın çamurlu yokuşunu tırmanarak
gecekondunun önüne geldiğinde saat
gece yarısına yaklaşıyordu. Sokak lambasının cılız ışığı altında kapıyı çaldı. İçeriden ses gelmedi.
"Uyumuşlardır herhalde," diye düşündü, kapının kolunu bastırdı. Kapı kilitli değildi. İçeri girdiğinde odadaki o ağır, geniz yakan kokuyu duydu ilk önce. Sobanın isi değildi bu. Ölümün o soğuk, sinsi kokusuydu.
Ahmet masanın kenarında, yere yığılmış durumdaydı. Dudaklarının kenarında kurumuş köpükler, gözleri tavana dikili kalmıştı. Ulaş ise çekyatın üzerinde, dizlerini karnına doğru çekmiş, sanki dünyaya geldiği o ilk güne dönmek ister gibi büzülmüştü. Eli, göğsünün üzerinde sabitti. Kalbinin üzerinde. Masada ise Salih için ayırdıkları o soğumuş, ölüm kokan bir tabak tavuk duruyordu.
Salih’in çığlığı
gecekondunun duvarlarında yankılandı ama o evde sesleri duyacak, feryatlara karşılık verecek kimse kalmamıştı artık. Ambulans sirenleri Kıraç’ın karanlık sokaklarını kırmızı
mavi ışıklara boyarken, savcının tutanağına şu kelimeler düşecekti: Gıda zehirlenmesi.
Bugün toprak ananın koynuna koydular. Büyükçekmece’nin o rüzgârlı, deniz kokan çorak mezarlığında iki çukur açıldı yan yana. Mahalleli, fabrikalardan izin alıp gelen işçiler toplanmıştı. Elif oradaydı,
siyah başörtüsünün altından çocuklarına sarılmış, pişmanlıkla karışık bir feryatla ağlıyordu. Salih, bir köşede çökmüş, cebindeki sigara paketini sıkıyordu.
"Bana da bırakın, tüm tavuğu götürmeyin demiştim..." diye fısıldadı Salih, gözyaşları sakallarına sızarken masadaki o son tabağı hatırlayarak. "Gitmişler işte. Kendilerini de alıp hepsini götürmüşler."
Toprak küreklerle fırlatılırken çıkan o tok ses, dünyadaki tüm dillerden daha ağırdı. İnsanlar doğarken ne umutlarla doğuyordu. Ahmet bir aile kurmak, çocuklarını bu koca şehirde büyütmek istemişti. Başaramamıştı. Felek ona bir vurmuştu, yoksulluk iki, karısının gidişi üç... Ulaş için ise zaten hiç hedef olmamıştı. O, bu dünyaya sadece bir izleyici, sessiz bir tanık olarak gelmişti.
İki kardeş, hayattayken sığamadıkları o koskoca İstanbul’a, şimdi iki metrelik dar birer çukurda yan yana sığmışlardı. Üzerlerine atılan her kürek toprak, sanki bu adaletsiz düzenin, bu yoksulluğun, bu amansız sessizliğin üzerini örtmek ister gibi hırsla savruluyordu.
Rüzgâr, mezarlığın kurumuş otlarını savururken, Ulaş’ın menzilsin yaşamında menzili bir mezar tahtasına yazıldı.
Ona o ismi veren abisinin düşlediği o güzel, adil dünya çok uzaktaydı şimdi. Ulaş, ardında tek bir kelime bile bırakmadan, geldiği gibi sessizce göçüp gitmişti. Ağzı var dili yoktu; ama toprağın altına girerken arkasında bıraktığı o muazzam sessizlik, feryat eden binlerce sesten daha yüksek, daha sarsıcı bir çığlık gibi Kıraç’ın, İstanbul’un semalarında asılı kaldı.
Felek vurmuştu vuracağını, ama insanoğlu hırsıyla, çaresizliğiyle ve o sağır edici bencilliğiyle birbirine daha büyük darbeler indirip duruyordu işte. Toprak kapandı. Ses bitti. Hikaye yarım, sessizlik baki kaldı. 18 Mayıs 2026