0
Yorum
4
Beğeni
0,0
Puan
109
Okunma
Arabayı yolun kenarına park ettikten sonra Elif ile Deniz biraz yürüyüş yapmak istedi. Güz güneşi yaylanın üstüne yumuşak vuruyordu. Gökyüzü, sonbahar mevsimine münhasır mavilikteydi. Göç eden komşuların evleri ıssızlaşmış, bahçe tellerine sarılan eğrelti otları çoktan sararmıştı. Orman yeni yeni yeşilini kaybetmeye başlamıştı. Hafif bir rüzgâr arada toprak yoldaki tozları havaya kaldırıp birkaç metre öteye taşıyordu.
Elif ile Deniz, doğanın kendi melodisini dinleyebilmek için konuşmuyordu. Göçmen kuşların kanat sesleri ve veda şiirleri bu melodiyle muntazam bir uyum içerisindeydi. On dakika tempolu yürüdükten sonra adımlarını yavaşlatarak durdu Deniz. Gözlerini kırpıştırarak dikkatle yolun kenarındaki otların arasına doğru baktı. Orada bir şey vardı.
- N’oldu Deniz?
Elif cevap alamayınca yanına koştu. Deniz eliyle otların arasını işaret etti.
- Aa… ölü buzağı.
Elif yere çöktü.
Kırmızı beyaz alaca simental türü bir buzağıydı. Arka bacakları yanmış, gözleri oyulmuştu. Bir kulağındaki sarı kulak küpesi hâlâ duruyordu. Sinekler göz çukurlarında dolaşıyor, böcekler karın altındaki kılların arasına girip çıkıyordu. Ağır bir çürüme kokusu otların arasına sinmişti.
-Yazık ya, yeni doğmuş sanırım baksana çok küçük. Ne olmuş ki acaba?
Deniz gözlerini buzağıdan ayırmadı.
- Kayıp mı oldu acaba? Belki göç ederlerken birden koşmaya başladı ve sahipleri onu yakalayamadı.
- Çok yazık olmuş, daha küçücükmüş.
- Evet.
Biraz daha etrafta dolaştılar ama ikisinin de aklı otların arasındaki buzağıda kalmıştı.
Sonunda arabaya binip köye doğru yola çıktılar.
Gün artık akşama kavuşuyordu.
Köy halkı bağda bahçedeydi. Kış hazırlıkları tüm hızıyla devam ediyordu. Kimisi odun diziyor, kimisi son fasulyeleri topluyordu. Tam o sırada muhtar yanlarına yaklaştı.
Açık kahverengi ceketinin düğmelerini ilikledi, kasketini düzeltti. Kısa bir hâl hatır sorma faslının ardından,
- Gece dışarıda dolaşmayın kızlar.
Elif derin bir nefes aldı.
- Hadi eve geçelim. Sobayı da hazırlamamız lazım, yemek işini de halledelim.
- O zaman odun işini sen hallet, ben bir şeyler hazırlarım.
Eve doğru yürürken hava sanki olduğundan daha hızlı bir şekilde kararmaya başlamıştı.
Çocuklar annelerinin çağrısına kulak verip evlerine gidiyordu. Bazı komşular dışarıdaki çamaşırları aceleyle topluyor, bazıları tavukları kümese sürüyordu.
- Sanki herkes bir yere yetişmeye çalışıyor, senin de dikkatini çekti mi Elif?
Elif gökyüzüne baktı. Bulutlar çoğalmıştı.
-Belki yağmur yağacak o yüzden acele ediyorlardır.
Saatler ilerledikçe bulutlar iyice koyulaştı. Elif’in tahmini doğru çıkmıştı.
- Yağmur başlamadan bakkaldan bir ekmek alıp gelelim.
Deniz olduğu yerden hızlıca kalkıp kapıya yöneldi:
- Beraber gidelim, hava çok karardı.
Bakkal çok uzakta değildi ama sonuçta köydü orası; karşılarına köpek de çıkabilirdi kurt da. Sokak lambaları eskimişti; sarı ışıkları yolu aydınlatmaya yetmiyordu. O yüzden el fenerini açtılar.
Bakkala geldiklerinde kapalı olduğunu gördüler. İkisi de şaşkınlıkla birbirlerine baktılar.
- Saat çok geç değil, neden kapalı ki?
Deniz camdan içeri göz attı, eski ahşap rafların yarısı boştu. Bazı ürünlerin ambalajları güneşte solmuştu. Kenardaki eski terazinin kefesi biraz yana yatmıştı. Rafların arasında yıllardır değişmeyen bir hava vardı.
“Neden satarlar bunları?” diye geçirdi içinden.
Elif de içeriye şöyle bir baktı.
- Köy işte, burada hayat erken biter.
Tam o sırada sert bir gök gürültüsü koptu. Ardından çakan şimşek etrafı bir anlığına aydınlattı.
Kızlar yağmura yakalanmamak için adımlarını hızlandırdı. Bir yandan etrafı kolaçan ediyorlardı.
Sonra bir şey fark ettiler.
Köyde hiçbir evin ışığı yanmıyordu.
-Yatsı ezanından sonra herkes uyuyor olmalı.
- Sen de sabah saat dörtte uyansan yatsıdan sonra uyursun.
Gülüştüler. Tam o sırada gök öyle gürledi ki ikisi de irkildi. Bu sefer koşmaya başladılar.
Eve girer girmez iri iri yağmur damlaları düşmeye başladı.
- Böyle bir havada çay çok iyi gider.
Elif sobanın üzerindeki ibrikten kaynar su aldı, çayı demledi.
Ev sıcacıktı; soba gümbür gümbür yanıyordu. Dışarıda delice yağan yağmur, gökte çakan şimşekler ve karşı dağlara düşen yıldırımlar nedense kızlara huzur veriyordu.
- Yeter ki sis gelip de kapatmasın her yeri.
Çaylarını yudumlarken ışıklar kapanıverdi.
Sobanın kızıl alevleri duvara ve tavana vuruyordu. Elif dolaptan iki tane beyaz mum çıkarıp masanın üstünde yaktı. Mumun titrek ışığı küçük bir alanı aydınlatıyordu. Cılız ışık, odadaki tanıdık eşyaları bile yabancılaştırıyordu. Askıdaki hırkanın duvara düşen gölgesi, köşede pusuda bekleyen kambur bir silüete dönüşmüştü.
Mum alevi her nefeste can çekişirken evdeki eşyaların gölgeleri büyüyüp küçülüyor, adeta kendi dillerinde bir şeyler fısıldıyordu.
Elif çayını karıştırırken gülümsedi.
- Ah, aklıma ne geldi anlatayım sana.
Deniz başını sallayıp dikkatle dinlemeye başladı.
- Küçükken abimle türlü türlü efsanelere, masallara inanacak kadar hayalperesttik.
- Bir gün ağabeyim yanıma gelip, “Elif, sana bir şey söyleyeceğim ama bu aramızda kalmalı.” Dedi. Öyle heyecanlıydı ki ben “Ne oldu?” demeye kalmadan anlatmaya başladı:
- Bu köyde uçan yılan varmış. Hem de kanatlı!
Ben ne demek istediğini ilk başta anlamamıştım. Kanatlı uçan yılanı hayatımda ilk defa duyuyordum. Ben şaşkınlıkla:
- Ne? Nerede? Diye bağırınca ağabeyim hemen eliyle ağzımı kapattı.
- Sessiz ol.
Sonra eğilip fısıldadı:
- Hatice ninenin ahırının aşağısındaki bataklık var ya… Orada yaşıyormuş.
- Duyduklarıma inanamıyordum.
Ağabeyim anlatmaya devam etti:
- Hava kapalı ve yağmurlu olunca çıkıyormuş. Köyün üstünde biraz dolanıp geri gidiyormuş. Tam ikna olmadığımı fark etmiş olacak ki ayağa kalktı.
- İster inan ister inanma, ben gidip nöbet tutacağım.
Benim ağzım açık kaldı. Kafamda bir sürü soru vardı.
“Görmek istiyorum çünkü.” Ağabeyim yürümeye başlayınca ben de peşinden gittim. Dediği yerin yakınlarında birkaç ağaç vardı. O ağaçların arasına saklanıp beklemeye başladık. Ağabeyim ikimize birer sopa almıştı,
- Üstümüze gelirse vururuz.
O zamanlar bu plan bize çok mantıklı gelmişti.
Her gün gidip bekledik. Ne gelen vardı ne giden. Sonra büyüdük zaten.
-Siz nasıl bugünlere kadar geldiniz ya?
Deniz başını iki yana sallayıp kahkaha attı.
-İyi ki kanatlı yılan gerçek değildi. O zamanlar çocuktuk, aklımız da kesmezdi.
Bir süre daha çocukluk anılarını konuşup yağmurun dama vuran sesini dinlediler. Yağmur ilerleyen saatlerde dursa da rüzgâr şiddetlenmişti. Evin ahşap pencerelerini zorluyor, arada bir çakan şimşekler geceyi bir anlığına aydınlatıyordu. Ağaçlar rüzgârın şiddetiyle sağa sola eğiliyordu. Damdan ağır bir sürtünme sesi geldi. Deniz fırlayarak uyandı:
- Elif bu ses de ne?
Elif güçlükle doğrulup gözlerini ovuşturdu.
Tekrar aynı sesi duydular.
Ritimsiz aralıklarla ağır tıkırtılar geliyordu.
- Evin dibinde yaşlı bir armut ağacı var. Dalları çatıya değiyordur.
Biraz durdu.
- Haydi uyuyalım.
Deniz yorganı çenesine kadar çekip gözlerini sımsıkı yumdu. Dudakları titriyordu. Çocukluğundan beri ne zaman başı sıkışsa sığındığı duaları okumaya başladı. Dualarını bitirmek üzereyken sesler birden kesildi. Sanki duaları kabul olmuştu. Tam da uykuya dalacakken mırıldandı:
- Ses kesildi.
Tam gözlerini yumacakken uzaklardan bir inek böğürdü. Uzun, acı bir sesti.
Elif yatağından doğrulup kulak kesildi. Deniz ürkek adımlarla pencereye gitti. Perdeyi araladı.
Uykulu gözleri bir anda açıldı.
Elif sıcak yatağından kalkıp telaşla yanına geldi ama Deniz onu duymamış gibiydi.
- Görüyor musun ineği Deniz?
Elif perde aralığından dışarıya bakmaya çalıştı. Yoğun pus her yeri yutmuştu.
Komşunun köpeği havlamaya başladı ama kendisi görünmüyordu. Bir süre durmadan havladı, sonra sustu.
Dikkatle baktıklarında sisin içinde cılız bir ışık gördüler. Bir ev ışığı mıydı, sokak lambası mıydı seçemiyorlardı. Ama çok geçmeden fark ettiler.
Işık hareket ediyordu.
- Ha, biri dışarıda dolaşıyor; hayırdır inşallah?
Deniz gözlerini ışığa sabitledi.
- Bu saatte mi?
Tekrar inek sesi duyuldu.
- Dışarı çıksak mı ne dersin Deniz?
- Beni hiçbir kuvvet dışarıya çıkaramaz.
- Şuraya bak Deniz.
Elif parmağıyla ileriyi gösterdi. Işıklar birken iki oldu. İkiyken üç. Sonra yavaş yavaş çoğalmaya başladılar.
Ama hiç ses gelmiyordu.
Deniz gözlerini kısmaya çalıştı.
- Sadece ışık görebiliyoruz, ne olduklarını görebilsek bari.
Elif perdeyi biraz daha araladı.
-Dikkatle bakarsan silüetleri de seçersin. Gözün sise alışınca fark ediliyorlar.
Deniz hafifçe başını salladı.
-Ben bu kadar sise alışık değilim. İnsan neye baktığını bile seçemiyor.
Birkaç dakika sonra ışıklar kayboldu. İneğin sesi de kesildi.
Deniz perdeyi biraz daha araladı.
-Belki de o inek kayıptı. Onu arıyorlardı.
Elif gözlerini o taraftan ayırmadı.
-Umarım bulurlar.
Işıklar yoğun sisin içinde tek tek kaybolunca Elif perdeyi kapattı.
Biraz soğuyan yataklarına geri döndüler. Yorganı koruma kalkanı gibi başlarına kadar çekip uyumaya çalıştılar. Gece boyu yataklarında bir sağa bir sola dönüp durdular.
Rüzgâr ilerleyen saatlerde yavaş yavaş gücünü kaybetti. Yağmur çoktan dinmişti.
Karanlık ağır ağır çekilirken gece sahneyi gündüze bıraktı.
İkisi de uzun süre uyuyamadı. Rüzgârın her uğultusunda gözlerini tekrar açıyor, istemsizce pencereye bakıyorlardı.
Sabahın ilk ışıklarıyla ikisinin de omuzları biraz olsun gevşedi.
Sabah güneşi, perdenin aralıklarından içeri süzülüp Elif’in yüzüne vurunca gözlerini açtı. Kehribarla zümrüt yeşili arasında gidip gelen gözleri bir an parladı. Mutlulukla yataktan fırlayıp perdeyi açtı. Güneş ışığı odaya dolunca Deniz de uyandı. Yatağından kalkmadan pencereye baktı.
- Farklı bir evrene mi uyandık acaba?
Elif gülümseyip dışarı baktı.
- Karadeniz’in huyu bu. Bir gecede sonbaharı da yaşatır yazı da.
Deniz doğrulup pencereye biraz daha yaklaştı.
-Dün gece kıyamet kopuyordu.
-Burada hava insanı çok ciddiye almaz zaten.
Deniz pencerenin önünden ayrılmadan dışarıyı izlemeyi sürdürdü.
-Gece duyduğumuz ineği merak ettim şimdi.
Elif, omuz silkti.
-Belki sahipleri bulmuştur.
Deniz bir süre sustu.
-Yine de gidip bakalım mı?
Elif kısa bir an durdu.
-İnek sesinin geldiği tarafa mı?
Elif başını salladı.
-Hadi hazırlan o zaman. Dönerken de ekmek işini hallederiz.
Biraz kalın giyinip dışarı çıktılar. Gökyüzü masmavi, güz sabahı serinliği insanın yüzüne hafif hafif vuruyordu. Yağmurdan yıkanan otlar güneş ışığında parıldıyor, ıslak toprak kokusu havada asılı duruyordu. Gece yaşananlar sanki başka bir zamana ait gibiydi.
Bir süre yürüdükten sonra gece ışıkları gördükleri yere kadar geldiklerini fark ettiler.
Gündüz gözüyle bakınca her şey sıradandı. Islak otlar, çamura dönmüş patika ve sisin çekilmesiyle ortaya çıkan yamaçlar.
Ta ki Deniz yerdeki izleri fark edene kadar.
- Elif… Şuna bir baksana.
Elif yanına çömeldi. Otlar geniş bir alanda yere yatmıştı. Sanki bir yöne doğru gidiyordu iz. Bir iki adım ilerlediklerinde ayak izleri, tıpkı gece ışıkların çoğaldığı gibi çifter çifter artmaya başladı.
- İneği arayan köylüler, diye tahmin yürüttü Deniz. Elif bir şey söylemedi ve yavaş yavaş yürümeye başladı.
Sonra diz kırıp izleri yakından inceledi.
Deniz biraz daha ileri gitmişti ve çok şaşkın görünüyordu.
İzler belirli periyotlarda çoğalıyor, azalıyordu ve geriye dönen hiç iz yoktu.
Bazen üç dört kişinin yürüdüğü hissi veriyordu, bazen de bütün köy aynı yoldan geçmiş gibiydi. İzlere dalmış gitmişlerdi.
Önlerinde dikilen gölgeyi ilk anda fark edemediler. Başlarını kaldırdıklarında karşılarında bir kadın duruyordu. Kırklı yaşlardaydı; oldukça zayıftı. Yüzü çökmüş, masmavi gözleri ve derin bakışları vardı. Çıkıntılı elmacık kemikleri kızları aynı anda etkilemişti.
Kadın bir şey söylemeden önce ayak izlerini inceledi. Gözleriyle izlerin gittiği yönü takip edip yukarıdaki tepeye çevirdi bakışlarını.
- Yukarı gitmişler.
Kızlar şaşkınlıkla birbirine baktı.
Kadının yüz ifadesi nötrdü, herhangi bir duygu okunmuyordu.
-Sabah sabah yine başlamış.
Muhtar yanlarına geldi, sabah selamını vermeyi geciktirmedi.
- Hayırlı sabahlar hanım kızlar.
Sonra kadına döndü.
- İlacını aldın mı Sultan?
Kadın biraz geri çekildi. Muhtar kızlara dönüp fısıltıyla konuştu:
-Takılmayın siz ona. Oğlandan sonra toparlayamadı.
Sonra kadına dönüp:
- Sabah sabah yine insanları korkutuyorsun.
Kadın geri geri yürüdü, sonra dönüp oradan uzaklaştı.
Muhtar kasketini çıkarıp terini sildi, sonra kızlara veda etti.
- O izlere aldırmayın, yağmurda her yer iz olur zaten.
İstemsizce kadının işaret ettiği tepeye göz attı, sonra hızlıca gözlerini çevirip ağır adımlarla yoluna devam etti.
Elif muhtarın o tepelere bakıp hızlıca gözlerini kaçırdığını fark etti ama emin olamadı. Her şey çok hızlı gelişmişti, yanılıyor da olabilirdi. O sahneyi gözlerinin önünde defalarca oynattı ama kesin hüküm veremedi, ellerini kırmızı yün hırkasının cebine koyup eve doğru yürümeye başladı. Deniz de kadının gösterdiği tepeye bir süre daha dalgın dalgın baktı.
Ne vardı o tepelerde?
Sıradan bir Karadeniz bitki örtüsüydü işte. Kayın, gürgen, kızılağaç, kiraz ağaçları, ladinler bir arada barış içinde yaşıyordu. Bakan gözlere şifa veren bir yeşillikteydi. Deniz, hızlı adımlarla eve gitti.
Sessiz geçen bir kahvaltının ardından dışarı çıkıp arabayla gezmeye başladılar.
Köyün turistik yeri olmasa da bildikleri güzel derelerde oturdular, sonra yüksek bir tepeye çıkıp uzun süre köyü ve dağ manzarasını izlediler.
Karşılaştıkları köylülere hâl hatır sordular.
Topla oynayan çocuklara katılıp biraz yakar top oynadılar.
Çocuklar, arada kendi aralarında fısıldaşıyordu. İçlerinden küçük bir çocuk:
- Bu sene sıra kimde?
Arkasında bekleyen rakip çocuk gelip omuzuna vurdu.
- Kes lan!
Deniz, Elif’e yaklaşıp kulağına eğildi:
- Ne sırası?
Elif omuz silkti.
Oyun temposunu düşürmeden devam ederken bir çocuk, az öteden yaklaşan bir kadın, bir adam ve güçlükle yürüyen bir ineği gösterdi.
- Yukarı götürüyorlar!
Herkes oraya baktı.
Grubun en büyük çocuğu yanlarına gelip topu aldı.
- Akşam oluyor zaten.
Çocuklar oyuna devam ederken Deniz ile Elif çocuğun gösterdiği tarafa dikkat kesilmişti.
Adam, kadın ve inek gözden kaybolunca kızlar çocuklara teşekkür edip oradan ayrıldı. Sonra inekli ailenin peşine takıldı.
Onlara yetiştiklerinde gördükleri manzara şaşırtıcıydı.
İneğin boynunda paslanmaya yüz tutmuş zincir vardı, adam o zincire asılıyor, kadın da ineğin arkasından ittirmeye çalışıyordu.
İnek ayaklarını yere sıkıca basmış direniyordu.
Kızlar ineğin sahipleriyle iletişim kurmadan peşlerinden yürüdüler.
Bir ormana girdiler.
İnek yine direniyordu, gözleri korkuyla açılmıştı.
- Veterinere mi götürüyorlar acaba?
- Gittikleri yön veteriner değil de ormanın içi gibi, emin olamadım.
Yürüdükçe patika yolun daraldığını fark ettiler.
Kızlar geri dönmeye karar verdi.
Güneş çoktan ağaçların arkasına çekilmişti. Hava tam kararmamıştı ama doğanın rengi solmuştu, rüzgârın yönü değişmişti.
İnek acı acı böğürmeye başladı.
Kızlar arada bir geriye dönüp zorla götürülen ineğin hâline üzülüyordu.
Sis usul usul ağaç diplerine yerleşti, sonra yavaş yavaş diz hizasına gelip bir süre orada bekledi.
Geldikleri patikayı takip edip eski toprak yola girdiler. Köydeki evler uzaktan tek tek görünmeye başladı.
Arkalarına baktıklarında orman tamamen kapanmıştı ve ineğin sesi artık duyulmuyordu.
Köye vardıklarında hava kararmaya başlamıştı. Dönüş yolu daha uzun sürdü.
İkisi de birkaç kez arkalarına baktı ama ormandan artık yalnızca uğultu sesi geliyordu.
Önceki akşam gördükleri manzarayla tekrar karşılaştılar.
Köylüler evine kapanmaya hazırlanıyordu; çocuklar içeri çağrılıyor, tavuklar kümese koyuluyor, odunlar ve çamaşırlar toplanıyordu.
En sonunda evlerin kapıları kapandı.
Kızlar eve varmak üzereyken evlerin bütün ışıkları söndü.
Köy bir anda sessizliğe gömüldü.
- Az sonra herkes uyur Elif.
Tam eve gireceklerken yolun kenarında duran bir karaltıyı fark ettiler.
Sultan’dı.
Önce etrafı kolaçan edip, sonra tepeye baktı ve titreyen sesiyle kızlara doğru eğildi:
-Siz dün gece ışıkları gördünüz, bugün de ineği. Tesadüf değil.
Sultan hızlıca oradan uzaklaştı.
İkisi neye uğradığını anlayamadan birbirine bakakaldı.
Sultan çok uzaklaşmamıştı; evi çok yakındaydı.
Kızların eviyle arasında üç tane ev vardı. Kapının kapanış sesini bile duydular.
-Kadın dibimizde yaşıyormuş.
-Bu kadar yakınımızdaydı ama neden hiç fark etmemişiz?
Eve girip gece hazırlığı yaptılar.
Sofra hazırlayıp mutfaktaki masada karşılıklı oturdular.
Çaylarını yudumlarken:
-Bize az önce ne demek istedi sence?
Elif derin bir nefes alıp Deniz’e uzun uzun baktı:
- Hiçbir şey tesadüf değil, dedi ya…
- Fakat muhtar yanımıza gelip hemen ona ilacını aldın mı dedi. Çocuğundan bahsetti. Çocuğunu mu kaybetti acaba?
- Eğer öyleyse evlat acısı çok ağırdır.
Mevla’m düşmanımın bile başına vermesin.
Ayağa kalkıp pencereden Sultan’ın evine göz attılar. Evden gaz lambası ışığı geliyordu. Köyün geri kalanının aksine perdesi kapalı değildi.
Sultan, pencerenin önüne gelip oturdu, elini başına yaslayıp düşüncelere daldı.
Onu izlemeye devam ederlerken birden göz göze geldiler.
Sultan birkaç saniye baktı, sonra ağır hareketlerle perdeyi kapattı.
Sultan’ın evindeki ışık bir süre daha yandı.
Sonra o da söndü.
Kızlar uzunca bir süre Sultan’ın evinden gözlerini ayıramadılar. Perde hareketsizdi, ev sessizdi. Sultan muhtemelen uyuyordu.
O gece ikisi de sık sık uyandı. Bazen perde aralığından Sultan’ın evine baktılar, bazen de birbirlerinin hâlâ uyanık olup olmadığını kontrol ettiler.
Gece sona erdiğinde güneş çoktan yükselmişti. Kahvaltıdan sonra Deniz kapının önüne kadar çıkıp Sultan’ın evini süzdü. Perdesi kapalıydı.
-Uyanmamıştır belki de.
Kapının eşiğinde duran Elif konuştu.
Deniz gökyüzüne baktı, gökyüzünde bulutlar artmaya başlamıştı. Büyük bir bulut yavaş yavaş güneşin önüne yaklaşıyordu.
Hafiften bir üşüme hissi geldi, içeri girdiler.
-Karadeniz böyledir işte.
Elif güldü.
-Sanırım Karadeniz insanını anlamaya başladım.
Deniz tebessüm etti.
Sultan’dan hâlâ haber yoktu.
Öğlene doğru hava ağırlaşmaya başlamıştı.
Evde eksik kalan birkaç şey için ilçeye inmeleri gerekiyordu.
Döndüklerinde Sultan’ı görürüz diye düşündüler.
Döndüklerinde gökyüzünü kapkara bulutlar sarmıştı.
-İşte böyle havaları seviyorum. Ağabeyimle kanatlı yılan nöbeti tuttuğumuz havalar.
Eve girerken tekrar Sultan’ın evine baktılar. Hiçbir hareketlilik yoktu. Perdeler yine kapalıydı, Sultan’dan bir iz yoktu.
Kızlar poşetleri bırakıp Sultan’ın evine gitti. Kapıyı çaldılar, açan olmadı.
Sonra seslendiler, cevap alamadılar.
Kapının önü biraz dağınıktı; odunlar, çalılar sağa sola saçılmıştı.
Birkaç kuş, başlarının üzerinden geçti. Başlarını çevirip baktılar.
Daha ötede uçmakta olan başka bir sürünün peşine takılmışlardı.
Sultan’ın evinden ayrılıp kuş sürüsünün uçtuğu yöne doğru yürüdüler. Sonra bir kuş sürüsü daha geçti başlarının üzerinden. Geldiği tarafa dönüp baktılar.
Sultan’ın bahsettiği tepeyi gördüler.
Kuş sürüleri sanki oradan geliyordu.
İkisi kısa bir an duraksadı.
Uzaklardan gelen köpek havlamalarını duyunca:
- Köpeklerden kaçıyor olmalılar.
Tepeye bakarken ormanın üzerini bir yorgan gibi örten sis dikkatlerinden kaçmadı.
Sisin dağılışı farklıydı, sanki bir şeye takılıp kalıyordu.
Derken kızlara doğru yaklaşan ayak sesleri duydular.
Muhtar, yanında iki genç adamla gelmişti.
- Bizim kızlar da burada işte.
- Merhaba kızlar, Sultan’a mı baktınız?
- Dün akşamdan beri kendisini göremedik, merak ettik. O iyi mi?
Muhtar önce yere baktı, sonra Elif’e baktı ve hafiften tebessüm etti.
- Sabah erkenden ilçeye götürdüler. Bir süre buralarda olmayacak artık.
Cebinden anahtarı çıkarıp kapıyı açtı.
- Dışarıdaki eşyalar yağmurda ıslanır, içeri koyalım bari.
Deniz merakla baktı.
- Ne oldu da bir gecede götürdüler?
Muhtar hiç düşünmeden omuz silkti.
-Bazı şeyler bir gecede olmaz kızım.
Adamlar önce dağınık odunları toplayıp kapalı yere koydu.
Sonra dışarıdaki birkaç eşyayı eve taşımaya başladılar.
Kızlar açık kapıdan içeri göz attı.
Bir önceki akşam gördükleri gaz lambası pencerenin yanındaki masada duruyordu.
Tekli eski koltuk pencereye paraleldi, halının ucu biraz kıvrılmıştı.
Onun dışında derli toplu görünüyordu ve sıcaktı.
Karşı duvarda çerçeveli, sepya tonlarında küçük bir vesikalık fotoğraf asılıydı.
Fotoğraftaki çocuğun yüzü uzaktan seçilmiyordu.
Çerçevenin camı alt köşesinden çatlamıştı.
Sobanın önünde iki büyük odun vardı.
Muhtar kızların içeri baktığını fark edince kapıyı biraz daha çekti:
- Hadi kızlar, yağmur bastıracak, eve geçin siz.
Sonra adamlara dönüp:
- Biraz daha hızlı olun çocuklar. Şurayı da toparlayıp gidelim. Ben arka tarafı kontrol edeyim. Kapıyı kapatırken cep telefonuna baktı.
- Bugün günlerden Perşembe…
Telefonu ceketinin iç cebine koydu.
Bir sigara çıkarıp yaktı, ilk dumanı havaya üfledi.
Bir süre tepeyi izledi.
Kızlar da istemsizce tepeye döndü, tepe hâlâ görünmüyordu.
Ufaktan yağmur damlaları atmaya başlamıştı. Sonra muhtar evin arka tarafına doğru yürüdü. Kızlar çalışan adamlara kolay gelsin deyip eve geçti.
Fakat kızlar huzursuzdu.
Sultan’ı düşünüp duruyorlardı.
- Sultan bir şey anlatmaya çalışıyordu.
- Biz mi evhamlıyız acaba?
Bu soru cevapsız kalmıştı.
Yağmur hızlanmıştı. Damlalar dama sertçe vuruyor, arada bir gök gürlüyordu. Yağmur durduğunda akşam olmuştu.
Köy ahalisi evine kapanmış, ışıklar tek tek sönüyordu.
- Tepeye gidelim.
- Bir gece daha beklersek hiçbir şey öğrenemeyeceğiz.
Hazırlanıp yola koyuldular. Hava biraz soğumuştu ve gitgide kararıyordu. Evden uzaklaştıkça köyün sesleri arkalarında kaldı. Bir noktadan sonra yalnızca ayak seslerini duymaya başladılar.
Tepeye yaklaştıklarında geriye dönüp baktılar. Köy artık görünmüyordu.
Yürümeyi sürdürdüler. Korkuyu dağıtabilmek için şarkı mırıldanıyorlardı.
Hava gittikçe soğuyordu.
Biraz üşüyünce kol kola girdiler, bazen de tek sıra halinde yürüdüler.
Biraz dinlenmek için durdular.
Deniz boynuna sardığı hardal sarısı örgü kaşkolunu düzeltti.
- Bak, bunu bana babaannem örmüştü. Böyle zamanlarda hep takarım. Belki saçma gelecek ama babaannemin her ilmeğine dua okuduğuna inanıyorum.
Elif gülümsedi.
- Ah bu babaanneler…
İç çekti.
El fenerini çıkardı Elif, ormana doğru tuttu. Sis toz parçaları gibi parladı ışıkta.
Sisin yoğunluğundan ormana ne kadar yaklaştıklarını anlayamıyorlardı.
Ağaçları hayal meyal görmeye başladıkları an ormana gireceklerini biliyorlardı.
Sessizce yürümeye devam ettiler.
Patika tek kişinin bile zorlukla geçebileceği kadar dardı. Bazı yerlerde kayalar vardı.
O yüzden kızlar sürekli yere bakarak yürümek zorundaydılar.
Arada bir rüzgâr esiyor, kızların yüzünü bir bıçak gibi kesip geçiyordu.
Küçük çalılıklara denk gelince ormana epey yaklaştıklarını anladılar ve biraz dinlendiler.
Elif cebinden bir çikolata çıkarıp yarısını Deniz’e uzattı.
- Ne zamandır montumun cebindeymiş, afiyet olsun.
Yedikleri birer parça çikolatadan güç alıp tek sıra hâlinde ilerlediler.
Deniz öne geçip biraz hızlı yürüdü. Hardal sarısı örgü kaşkolu yoğun sisin içinden bile seçiliyordu.
- Geldik işte!
Elif, adımlarını hızlandırıp Deniz’e yetişti.
Ormanın içine doğru yürüdüler. Uzamış otların arasında dolaştılar.
Elif, içinde dolaştıkları otları daha iyi seçebilmek için el fenerini doğrulttu. Yazın ineklerin taze diye yediği otlar olduğunu anladı.
- Buraları nasıl boş bırakmış köy halkı?
Bir süre yokuş çıktılar.
Kocaman ağaç gövdeleriyle karşılaştılar; dalları yere inen devasa ağaçlar, aynı kökten büyümüş gökyüzüne uzanan ağaçlar; onlara imrenen uzun eğrelti otları kızları adeta büyülemişti.
Ormanda müthiş bir sessizlik vardı.
Ormana gelene kadar öten kuşlar, uzaklarda havlayan köpekler burada sessizliğe bürünmüştü. Elif el fenerini biraz daha yukarı tuttu.
Bazı ağaçlarda sürtünme izlerini gördü.
İlk başta ayı pençesi sandı ama izler insan boyunu geçiyordu.
Biraz daha ilerleyince otların belirli yerlerde uzun şeritler hâlinde ezildiğini fark ettiler.
Sanki çok ağır bir varlık geçmişti buralardan ama hangi yöne gittiğini anlayamamışlardı. Rüzgârın bile yönü değişmişti.
Sis, adeta yaşayan bir canlı gibi nefes alıyordu.
Büyük otların içinden kurtulup normal çimene geldiklerinde Deniz’in ayağına bir şey takıldı. Deniz acı içinde bağırınca Elif el fenerini önce ona sonra takıldığı yere tuttu ve yaklaştı.
Islak çimenlerin arasında paslı bir zincir gördü.
Deniz eğilip zinciri yavaşça kaldırdı.
Zincirin ucunda renkli boncuklardan yapılmış eski bir inek süsü vardı.
- Bu…
Elif devamını getiremedi.
Sonra ışığı biraz daha ileri tuttu. Sanki ışık sise çarpıp geri dönüyordu.
Deniz bir an durup havayı kokladı:
- Yanık kokusu alıyor musun sen de?
Elif cevap vermeden önce rüzgâr tekrar esti.
Bu sefer sıcak esti. Deniz tekrar havayı kokladı. Bir noktaya dikkatle bakıp:
- Bak… dedi kısık sesle.
Nutku tutulmuştu.
Elif, Deniz’in gözünü diktiği yere çevirdi bakışlarını ama bir şey göremedi.
Deniz’e baktı.
Gözleri dehşetle açılmıştı Deniz’in. Görüş bir anlığına açıldı ve uzakta bir cılız ışık belirdi.
Yavaş yavaş yaklaşıyordu.
Sonra bir tane daha belirdi.
Bir tane daha.
Bir tane daha…
Çok geçmeden ikişer üçer dörder gruplar halinde geliyorlardı.
Üstelik sessiz ve yavaşça yaklaşıyorlardı.
Görüş tekrar kapandı ama bu sefer ışıklar güçleniyordu.
Işıklar güçlendikçe onları taşıyan silüetler beliriyor, sonra sisin içinde tekrar kayboluyordu. Elif gözlerini kısıp ışıklılara baktı ve:
- Deniz...
Deniz cevap vermedi.
İkisi de aynı şeyi düşünmüştü.
O gece köyde pencereden gördükleri ışıklar da böyle çoğalmıştı.
Tek tek gelen ışıklar, küçük gruplara dönüşmüştü.
Sessizce yürüyüp, tepenin en yüksek yerine doğru ilerliyorlardı.
Deniz ile Elif nutku tutulmuş hâlde izliyordu.
Deniz, Elif’e biraz daha sokuldu.
- Bunlar ne yapıyor?
Sorusu cevapsız kaldı.
Sıcak rüzgâr tekrar esti ama bu defa daha güçlü ve yakıcıydı.
Sis, usulca ayaklarının altından geçip tepeye doğru sürüklendi.
Işıklılar en yüksek noktaya geldiklerinde durmuşlardı ve aynı yere bakıyorlardı.
Deniz, kaşkolunun bir ucunu sağ omuzuna atarken arkasında bir hareket fark etti.
- Elif, sanırım arkamızda bir şey var.
Çenesi titriyordu.
Elif hiç hareket etmedi.
- Saçmalama Deniz, arkamızda sadece birkaç ağaç var.
Sıcak rüzgâr yön değiştirdi.
Elif istemsizce arkasını döndü.
Sis bir şeyin etrafından usulca akıyordu.
Başını yukarı kaldırdı Elif, nefesini tutmuştu.
Biraz daha kaldırdı, biraz daha, biraz daha.
Ve durdu.
Gördüğü şey tepe kadar büyüktü.
Ne başını seçebiliyordu ne kanatlarını ne de nereye kadar uzandığını.
Karşısında devasa büyüklükte bir karaltı vardı ve sıcak nefesi bir rüzgâr gibi yüzlerine vuruyordu.
Sonra hızlıca arkasını dönüp ışıklılara baktı, iyice yaklaşmışlardı ve artık silüetler seçilmeye başlamıştı.
Bazılarının elinde gaz lambası vardı, bazıları eski tip fener taşıyordu.
Yağmurluklar, montlar, yün hırkalar, çizmeler.
Bunlar köylülerden başkası değildi.
Elif’in dikkatini kalabalığın en önündeki biri çekti.
Gözlerini kısıp baktı.
Başındaki kasketi görünce dizlerinin bağı çözüldü, kalbi sıkıştı.
- Muhtar…
Muhtar dahil bütün ışıklılar nötr yüz ifadeleriyle devasa silüete bakıyordu.
- Deniz, kaçalım buradan.
Eliyle boşluğa vurunca dönüp baktı, Deniz yoktu.
Hemen etrafına bakındı.
- Deniz, Deniz, neredesin Deniz?
El feneriyle etrafı taramaya başladı.
Bir yandan arkalarında duran silüet gözden kayboluyor, sonra tekrar beliriyordu.
Elif delirmiş gibi sağa sola koşturmaya başladı ama Deniz’den ne ses ne seda vardı.
Sonra ışıklılara döndü.
Sis bir anlığına aralandı.
Muhtarın arkasında hardal sarısı kaşkoluyla Deniz göründü.
Elinde bir fenerle diğer ışıklılar gibi bomboş gözlerle silüete bakıyordu.
Birkaç saniye gördüğünü anlayamadı.
Hayır.
Bu mümkün değildi.
Elif’in dudakları titredi.
Olduğu yerde donakaldı.
Fener elinden kayıp ıslak çimene düştü.
Işık yerde bir an döndü.
Sonra söndü.
O an karanlık her şeyi yuttu.
Tam o esnada uzakta kalmış köy camisinin minarelerinden vadilere yayılan Perşembe gecesinin sela sesi yükseldi.
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.