1
Yorum
3
Beğeni
0,0
Puan
50
Okunma
Vakar bir kalbin huzurunda, "merhaba" sandalına binmiş gibiydim. Gemiyi kaptandan ayıran şiddetli rüzgarların simetrik telaşlarını kalbime sormuyordum. Mutedil; üstünü acıyla örtmeden bir sevdanın kördüğümlerine, çocuksu aşklarımı bırakıp orta karar bir zafiyette, hastalık gibi geçiriyordum her seferinde.
Tuzunu, yağını ve bir dolu zamanını zargana ihtimallerine fular gibi bağlamıştım. Hem dinliyor hem dinleniyor hem yazıyordum.
Aşk; kaç kauçuk masalda prensesi öpücüksüz uyandıran bir uykuydu? Derin sevmelerin insanıydım ama birini öyle bir sevmiştim ki tortusu hâlden, halesi zamandan artmıştı.
Unutuldum, namussuzca. Namuslu, sakil durmayan ve gamzesine peri padişahını ısrarla söyleten zamansızlıklar bir daha öyle bir çocuksuluğa beni bağlamayacaktı.
Teninin rengi bronz; zamanının mahcup, kadim ve munis tercihleri her zaman en beyazdı. Süt beyazı. Uyandı. Harfini cehenneme seyyar satıcı, tebelleş girdabını soyadının mesafe ilişkisi rehavetinde unutturdu: nefreti.
Şıp diye sevdi; kaldırımdan kaldırdım hayallerimin ölülerini. Yani sevmenin en buruk hâlinden çıkıp ongun ve olgun bir tercihin adımına ayak basacaksam, o hikâyede ölen hayallerimin aralık kapıdan şöyle bir bakıp geçiyor olmasından...
Bir vardı, bin yoktu.
Bundan böyle mutluluğu seveceğim.
Dilara AKSOY
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.