0
Yorum
9
Beğeni
5,0
Puan
200
Okunma

Pençesinde yağmurlu bir İstanbul gecesinin, ailesinden kalan evin en üst katındaki dairede, sessizlik taş kesmişti. Kadın, koltuğun kenarına ilişmiş, boşluğa bakıyordu. Karşısındaki boş koltuk, ona bütün varlığıyla çığlık atıyordu. Öyle çoksun ki içimde sevginle... O koltuğa her oturuşunda, sanki bir el, onunkini tutuyordu. Şimdi eli havada, soğuk ve yalnızdı. Sessizliğin içinde, kaybettiği varlığın hatırası, bir şimşek gibi çakıyor; yokluğunun ağırlığı altında ezilirken, onu var eden şeyin o olduğunu dehşetle hatırlatıyordu. Sustuğu her şey, boş odanın duvarlarında yankılanan bir haykırışa dönüşüyordu. Düşsem elimi tutan, hiçsem varlığımı hatırlatan, sustuklarımı haykıran... Hep sensin.
Ayağa kalktı, camın yanına sürükledi yalnız yaşamaya isteksiz bedenini. Soğuk cam, alnına yapıştı. Dışarıda, ıslak sokak lambalarının titrek ışıkları, karanlığı paramparça ediyordu. Öyle çoksun ki içimde teninle... Anıların rüzgârı, ansızın sarıp sarmaladı onu. Issızlığın ortasında, sıcak bir kucak gibi kuşattı. Sanki üşüdüğünde üzerine çekilen en yumuşak tendi o. Bir an, gözlerini kapadı. Omuzlarında, varlığının sıcak ağırlığını, sırtında, koruyucu dokunuşların hayalini hissetti. Üşüdüğümde yorgan olan, varlığını hissetmeme an... O anlar, şimdi bir hazine gibi zihninde parlıyor, geçirdiği en kıymetli zamanlar olarak yüreğini sızlatıyordu. Geçirdiğim en değerli zamansın...
Koridorun sonundaki büyük aynaya yaklaştı. İçindeki boşluk, yüzüne vurmuştu. Gözlerinin altında mor halkalar, dudaklarında çatlamış bir hüzün vardı. Öyle çoksun ki içimde gülüşünle... Aynada, birden, onun gülüşü yansıdı. O ışıl ışıl, hayat dolu gülüş ki, aynaları aydınlatırdı. Kendi yüzüne en çok yakışan, onun gülüşüne yansıyan mutluluktu. Şimdi hayata küskün bakarken, o gülüşün hayaleti, ansızın içine doldu. Yüzüme en çok yakışan, hayata küstüğüme karışan... Bir sıcaklık yayıldı göğsünde. Sanki o gülüş, dünyanın acımasız yüzüne karşı bir kalkandı. Onu, öfkeyle dolu bu hayatla yeniden barıştıran tek şeydi. Beni dünya ile barıştıransın...
Yatağın kenarına oturdu. Başucundaki komodinin üzerinde, duran iki kahve fincanından biri, yarım kalmış bir geleceğin simgesi gibi tozlanıyordu. Öyle çoksun ki içimde yarınla... O fincanlar, onun hayalini tamamlıyordu. Yarım kalmış cümleleri, paylaşılamamış sabahları, eksilen yanlarını tamamlayan o varlığı hatırlatıyordu. Her hâliyle kırgınlıkları, kusurları, güçsüz anlarıyla kucaklayan bir şefkati özledi. Yanaklarında, şimdi hayalinin parmaklarının okşayışını arıyordu. Eksik olan yanımı tamamlayan, beni her hâlimle kucaklayan, şefkat ile yanağımı okşayan... Hep sensin...
Balkona çıktı. Gece havası, ciğerlerini acıttı. Derin bir nefes aldı, ama boğuluyormuş gibi hissetti. Öyle çoksun ki içimde nefesinle... Şehrin kirli havası değildi boğan. İçinde, onun nefesinin bıraktığı koca bir boşluktu. Bir kere çekmiş, ruhunun en derin odalarına hapsetmişti onu. Artık her nefes alışında, o yitik varlığın soluğu ciğerlerini yakıyordu. Bu, kıskançlık değildi. Kıskançlık değil ki bunun adı... Bu, bir daha asla çıkmayacak bir misafirin, ruhunda bıraktığı ebedi izdi. Bir kere çektim artık seni içime...
Gökyüzünde, sabahın ilk soluk izleri beliriyordu. Kadın, balkonun demir korkuluğuna sıkıca tutundu. Bir karar anıydı bu, bir yitirişin kabulü. Son bir kez, içini dolduran o muazzam varlığın ağırlığına, sevgisine, tenine, gülüşüne, nefesine baktı. Sonra, gözlerini kapadı. Derin, son bir nefes daha aldı. Ama bu sefer, içine çektiği hava, onun soluğunun hayaliyle karıştı. Artık nefesi, onun nefesiydi. Varoluşunun son sınırında, içine çektiği ve dışarı verdiği her şey, oydu.
Verdiğim son nefesim, sen olursun...Dedi ve gözlerini kapattı dünyaya.
Çağdaş DURMAZ
5.0
100% (4)