3
Yorum
12
Beğeni
5,0
Puan
220
Okunma

On iki yaşında bir çocuktum . Yaz tatillerinde her zaman ki gibi dedem ve ananemin yaşadığı köye gider , okullar açılıncaya kadar onlarla yaşardım. Yine öyle bir yaz günü dedemle tarlaya gittik. İşimiz bitmişti, çapa kürekler omuzda, toz içinde yürüyorduk. Dedemin teri, alnındaki kırışıklıklardan yollara dökülüyor, gömleğinin sırtı mor bir leke gibi yayılıyordu , ben onun sessiz gücüne hayranlıkla adımlarını takip ediyordum. Köy meydanında bulunan yaşlı çınar ağacının altına gelmiştik.
Köy meydanındaki ulu çınar, kavurucu güneşin altında bir dev gibi yayıyordu gölgesini. Toprak tütüyordu ayaklarımızın altında, sanki yerin içinde görünmez ateşler yanıyordu.
Köyümüzün meydanına bulunan kahvehanenin tahta iskemleleri çınarın köklerine kurulmuştu. Dedem, "Otur evlat," dedi, sesi yorgun toprak gibi sıcaktı. Duvara yaslanırken kemikleri çatırdadı. Havada çam tozu, nane ve ter kokusu karışıyordu. Garson koşarak geldi. Dedem, beni işaret etti ,"Torunuma bir gazoz, bana da demli çay." Biraz sonra garson siparişleri getirip gazozu açıp kapağıyla beraber bana verdi. Eskiden çocuklar gazoz kapaklarını toplarlar onlar ile oyun oynarlardı. Gazoz şişesinin camı buğuluydu, içindeki saydam sıvı fokurdadı. İlk yudumda boğazımda patlayan serinlik, içimi bir neşe fırtınasıyla doldurdu.
Tam o sırada, dedemin gözleri, benim gazozu içerken kendimden geçişime takıldı. Derin, ıslak bir bakışla baktı. "Evlat," dedi, çay bardağını usulca bırakarak, "mutluluğu satın alabilir misin?" Şaşkınlıktan donakaldım. Elvan gazozunun kapağı elimde, yüzümde aptalca bir gülümsemeyle bakıyordum. Ne demek istediğini anlayamamıştım.
Gülümsedi, dişlerinin arasında bir ot parçası vardı. "Mutluluğu satın alamazsın," dedi, sesi çınar yapraklarının hışırtısına karışarak, "ama mutluluğu seyretmeyi satın alabilirsin. İşte şimdi ,senin o gazozu içerken ki halini seyretmek, bana satın aldığım en kıymetli şeyi verdi."
Yıllar sonra, yatılı okulun bahçesindeki bankta oturmuştum. Akşam yemeğindeki kapuska, midemi bulandırmıştı. Kuru ekmek kabuğunu kemirirken, cebimdeki bozuk paraları saydım. Bir simit alacak kadar var, ama karnımı doyuracak yemek parası yoktu. Bankın demiri sırtıma batıyordu. O sırada, kanat sesleri işittim.
Güvercinler gelmiş bankın etrafında geziniyorlardı. Gri, beyaz, kahverengi, alacalı. Bir tanesinin ayağı topaldı. Hepsi, açlıktan ayaklarıma dolandı. İçimde bir şey kıpırdadı. Koşarak yemekhaneye girdim, kimsenin görmediği bir anda üç dilim bayat ekmeği kaptım. Banka döndüm, ekmeği minik minik ufaladım. Avuç dolusu kırıntıyı önlerine serptim.
Kuşlar, kanatlarıyla küçük fırtınalar kopararak üşüştüler kırıntılara. Gagalarını taşa vurur gibi hızla vuruyor, titreyerek, sevinçle yiyorlardı. Topal güvercin, diğerlerinin arasına karışmış, çırpınıyordu. Birden içimi bir sıcaklık kapladı. Yüzümde bir gülümseme açtı. Onlar yedikçe ben doydum. Ekmeğin kokusu, kuş tüylerinin hışırtısı, minik ayakların taşta çıkardığı tıkırtılar... Hepsi, içimi dolduran o tarifsiz sıcaklığa dönüştü. İşte o zaman anladım. Cebimdeki para, karnımı doyuracak yemeği satın alamazdı belki...
Ama bir avuç ekmek kırıntısı, bir başka canlının açlığını doyururken ruhumu besledi.
Dedemin çınar altındaki sözleri, o an kuş kanatlarıyla birleşti. Mutluluk satın alınmazdı o, başkasının mutluluğuna vesile olurken senin ruhunun doyumunda gizliydi. Güzel insandı dedem. Ve ben, o kuşların önüne ekmek serperken, onun bana öğretmek istediği şeyi daha yeni idrak etmiştim:
’’Gerçek zenginlik, ihtiyacın olanı başkasına verebilmekte gizliydi’’
Çünkü özlem duyduğun gerçek mutluluk senin ruhunda saklıydı...
Bazen yemeğini , bazen cebindeki paranı ve bazen en ihtiyaç duyduğunu yani sevgiyi verebilmekti...
Çağdaş DURMAZ
5.0
100% (4)