Hasan Hüseyin Arslan
176 şiiri ve 118 yazısı kayıtlı Takip Et

Feodal Faşizm ve Din Baskısı



Tarihin derinliklerine giderek feodalizmin tanımlamak istersek, önce kavramı terim olarak açıklamakla işe başlamak bir kavrama yapılan en büyük etimolojik iyilik olacaktır. Kavram aslında derin bir düşünce çerçevesinde ele alınarak incelendiğinde feodalizmin ve feodal derebeylerinin bu genel tavırlarına ve kar payına dayanan sosyal bir sisteme geçişlerine bir sosyolog olarak erken kapitalizm demeyi tercih ediyorum. Toprağı işleyene derebeyinin veya bizim dilimizde ağa’nın sömürüden yarı köleye vermiş olduğu payı alan kimsedir feudum.

Avrupa Dilleri’nin temelini oluşturan Latince „feudum“ sözcüğünden türeyerek, emek hizmeti koşuluna bağlı ve belli bir arazi bölümünü işleteyek orada yaşayan veya yaşamak zorunda kalan kimsedir. Burada yaşarken orayı işleyerek tarıma elverişli duruma getirmek, gerekli bakımını yapmak gibi, hayavan üretimini ve bakımını koşullar gereği emeğinin yüzdedokuzanınıda toprak sahibine veren anlamına gider terim. Ama süreç içinde sözcük asıl amacında uzaklaşmasa da kapsadığı içerik değişerek günümüze kadar gelmiştir. Günümüzde, sözcük daha çok gerici ve tutucu, toplumun sırıtıcı yanlarını, dinci bir kafa yapısının hakim olduğu toplumların komik, çağa uymayan, güncelliğe cevap vermeyen köhnemiş düşünce biçimlerini ve buna sorgulamadan boyun eğen kafaların, feodal kafa, feodal yapı, feodal bakış açısı, fodal toplum veya feodal birey … vs gibi bir çok kelimeyle bütünleşerek günlük dilin bir parçası betimlemelerinde kullanılır tarihsel dışında.

Feodalizm tarihini, tarihçiler her ne kadar 9. Yüzyılla 15. Yüzyıl arasıyla sınırlasalarda buna katılmak imkansızdır. Çünkü, bir tarihi süreç bir gün de ortaya çıkmaz ve sürekli kendinden önceki prozeslerin yani süreçlerin devamınıda beraberinde getirir. Bir prozes yetmediği yerde kendi kendini de yenilmek zorunda olduğu için veya sistemin egemen sınıfı bunu istediği için sürdürebilir veya „yumuşak geçişlerle“ topluma hisstirmeden kendi hakim düşüncesini yaymak, devamlılığını sürdürmek için ihtiyaçlarına uygun hal getirir. Tabii ki, egemen sınıf, yani sömürüücü burjuva sınıfı, isteseydi ve gerekli görseydi feodalizmden kapitalizme geçiş izini vermezdi. Koşullar ve ihtiyaçlar değiştiği için „uygulamada değişmek zorundadır“ prensibi hakim sınıfların en çok kullandığı metotlardan birisidir.

Yinede bu sınırlama tarihi daha iyi analiz ederek değerlendirmek için bilimsel bir koşuludur bilimin. Avrupa’ya 700 yıl kadar hakim olan ve bu gün de dinci gericilikle beslenen, özel, yerel, küresel, dinsel ve ekonomik faktörler göz önüne alındığında Ortadoğu, Afrika, Güney Amerika ve Meksika gibi ülkelerde din eksenli feodalizm bütün gericiliğiyle ağır koşullarda devam etmektedir. Bu egemenlerinde işine geldiği için yerli gericiliği o bölgenin dinsel inançlarıyla harmayanlayarak adeta „gericiliğin rönesansını“ yapmakatadırlar. Bu özellikle son kırk yıldır bizim ülkemiz Türkiye’de de son hızıyla din eksenli feodal faşizm insanların bu güne kadar edindikleri ilerici birikimleri de yerle bir ederek toplumsal bir kaos yaratarak yoluna devam etmektedir. Elbette bu bir toplumun her sınıfına bütün totaliter faşist sistemlere rağmen aynı dercede etkisini gösteremez ve gösterme ve hissettirme olanağı da yaratamaz. Yani feodalite yinede bir toplumun her bireyine hakim olamadığı gibi coğrafi koşulların etkiside akıldan çıkarılmamalıdır. Burada tespit edilmek istenen feodalizm ise nüans farklılıklarıyla değil de, genel karekteriyle ele alınarak işleneceği için bu fark yazıda konu edilmeyecektir.

476 yılı baz alındığında, bu süreç Roma İmparatorluğu’nun dağılma süreciyle birlikte köklü ve derin kırılmaların yaşandığı Avrupa toplumu, yerel bireylerin topladıkları güç oranına dayalı olarak belli bir böylegede lokal olarak sağladıkları başarıya orantılı olarak gelişen bir prozesidir feodalizm. Ortaçağ döneminde aynı zamanda bir inşat alanında bir patlama da yaşanmıştır Avrupa’da ve yüzlerce, binlerce şato inşa edilerek Lordlar, Derebeyleri ve diğer hakim güçler buralarda yaşamaya başlamışlardır. Bunlar çevrelerinde ki en küçük yerleşim birimi olan köylüleri de egemenliklerine alarak bir sömürü sistemi yaratmışlardır. Ve bu çoğunluk köylülerden oluşmaktadır.

1753 yıllık bir hakimiyet dönemi kapsayan Roma İmparatorluğu parçlandığında „göçler dönemi“ başlamış ve güvensiz ortamada insanlar barınma ve sığınma endişesiyle yeni bir toplumsal örgütlenmenin içinde bulmuşlardır kendilerini birden bire. Çünkü bu 1753 yıllık süreç içinde alıştıkları ve alıştırıldıkları düzen dağılarak derin bir kaos sistemi ortaya çıkmıştır. Tarih boyunca her türlü baskıya, sömürüye ve talana rağmen insan oğlu ihtiyaçlarını temin etmek çeşitli örgütlenme sistemleri yaratarak varolmuşlardır. Ortaçağ’ın hakim olduğu düzen ise feodalizmdir.

Feodalite de ekonomik yapının temel üretim biçimi malikane denen derebeyi ya da feodal ağa‘ya/ bey’e ait olan toprakların mekanıdır. Malikane, terim olarak bir kaç köyü kapsayan ve geniş yerleşim alanlarında coğrafyanın ve iklimin koşullarına toprağın hiyerarşik ve sistematik bir düzenle, toplumun en alt sınıfı olan serfler yani köylüler bulunmaktadır. Köylülerin buradaki görevi feodal beye hizmet ederek topraklarda üretim yapmaktır. Yani bir nevi hizmetçilik diyebiliriz. Burada üretim koşullara bağlı olduğu için, serflerin bu üretimden paylarına düşen sadece yaşamlarının devamını idame etmek için alınan paydır. Üretimin aslan payı bütün sömürü sitemelerinde olduğu gibi feodalizm’de de Lordların ambarlarında biriken artı üretimdir. Lordlar ise sadece kendilerine övgü olarak, serflerin güvenliğini sağladıkları düşüncesiyle yaşarlar. Modern devlet dediğimiz kapitalist sömürü devletinde ise ise devlet denen aygıt ikide bir „halkımızın güvenligini sağlıyoruz“ yaygarasıyla huzur sağladığını düşünür. Oysa işin özünde sömürücü sınıfın hakimiyeti söz konusudur. O zaman adı malikane olan örgütlenme sınıfı bu gün adına devlet diyerek talancı bir sistemin devamlılığını yasal kılıflara sokarak sömürmektedir.

Nasıl düşünürsek düşünelim, ne kadar araştırma yaparak bilinçlenerek duyarlı olursak olalım, günümüzde buna içinde yaşadığımız sözde cumhuriyet sistemleri de dahil olmak üzere Türkiye’de feodalizmi büyüteç altına alarak irdelersek, burada din hakimiyeti ve onun despotik yapılarını, Türkçe dili üzerine etkili olan özellikle Arapça ve Frasça’nın feodal yapılardaki olumsuz yanını gözardı edemeyiz. Türkçe üzerinde özellikle 12 Mart Faşizmi’nden sonraki süreçle uygulamaya geçilen ve 12 Eylül Faşizmi’yle de alt yapısını tamamlayarak uygulamada çıkan aksaklıklar bu günkü Türkiye sorununun ana kaynağıdır. Sistem bu yarı feodal, din eksenli uyuşturucuyla hedefine adım adım yaklaşarak son hamlesini de yapmaktadır. Türkiye de ve Türkçe’de feodalizmi tanımlamak için Avrupa’da ki tanımlamayı ve sınıf yapısını göz önüne alamayız. Yani Türkiye gibi yarı sömürgeden, tam sömürgeye geçmiş olan, deyim yerindeyse „donunu bile babası Amerika’dan“ alan bir ülkede feodalizm de bambaşka bir tanımlamaya ihtiyaç duyar. Bunun için burada dinci ve ırkçı-şovenist çoğunluk, yerel aşiret sistemi (ağa derebeyliği), Ortaçağ yaşam mentalitesini din mantığıyla kendine fundament edinerek devamını sürdürmektedir. Bunu sadece son 20 yılda katledilen kadın sayısının verileri gözönüne alınarak analiz etmek bile dinci feodal faşizmin yeni despotik tanımını gözler önüne sermektedir.

Türkiye Anayasası’nda hala ilke olarak duran laiklik, artık sözde bir sembolden başka hiç bir şey ifade etmemektedir. Bu ilkenin uygulanmasından bilinçli olarak kaçınıldığı için feodalizm de dozunu artırarak din faşizmine yönelmiş ve bu uğurda sayısız katliamlar yapmıştır. Bunun için sadece son 50 yılda devletin yapmış olduğu Alevi katliamları, sola, özellikle devrimci sınıfa karşı uyguladığı gaddar sitem doruklara çıkmıştır ve bu gün hala tüm şiddetiyle devam etmektedir. 99 yıllı Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bir tane ilin valisinin Alevi olmadığını devlet kaynaklarına bakarak öğrenmek ise ayrı bir acıya tanıklık etmektedir. Tüm politiklar ise bu eksende yürütülerek devlet denen faşist burjuva sınıfının feodalizm karnı sürekli büyümektedir. Devlet uygulamalarında, pratiğinde Ortaçağ metotlarıyla işlerken ve işletilirken, modern, demokratik, insan hak ve özgürlüklerine saygılı, etnik sınıflarının varlığı bile inkar edilirken faşizmin herhangi tanımını bile yapmakta zorlanan bilimciler Türkiye de faşizmlerin en faşizmini, yani inkarcı faşizmi her gün uygulayarak herkesi kendi istediği sıraya sokmak için yapmadığı katliam kalmamıştır. Bu devleten çağdaş bir devlet olduğunu savunmak veya ima etmek tarihten ve felsefe’den bir şey anlamamak demektir mevcut şartlarda ki uygulamalara bakıldığında! Türkiye toplumu cahil ve dinci bir toplum olduğu için kullandığı kavramlar, deyimler, atasözleri, … vs. hepsi de gerici Türk Islam Faşist Milliyetçileri’nin işine gelmekte ve bu sömürücü sınıfın vurucu özel timi bundan rahatsızlık duymadığı gibi övüncünü Türk Islam senteziyle olmayan kafasına doldurarak bedevi bir duruş sergilemekten de kaçınmaz. Sürekli bir asr-ı saadet özlemiyle övünür durur. Oysa o övündüğü ve asr-ı saadet dediği dönemde binlerce katliamın yapıldığını, suçsuz yoksul ve zavallı insanların öldürüldüğünü görmezden gelir. Dört halife dediği ve taptığı insanın üçünün yine o kendi gibi, kendisine müslümanım diyen hokkabazlar tarafından öldürüldüğünü duymak bile istemez, istemez çünkü okumaz, evinde kenarları sözde süslüman dininin motivleriyle süslenmiş kitaplarla ve kalaşinkoflarla poz vererek beyinin içinin bomboş, ama gaddar bir despotik faşizmle dopdolu olduğunu unutur, unutturulur, yanıltılır, manipüle edilir, bunları bilmez. Okumaz araştırmaz, en son din dediği dinin, bütün dinlerin üçüncü sınıf aşırma bir din olduğunu, özünü diğer dinlerden çalarak/ aşırarak oluşturduğunu duymak istemez. Özünün aslında, şaman, pagan ve doğal inançlardan geldiğini, bu gün bile şintoist Türklerin ve başka insanların olduğunu kavrama kapasitesini de geliştirmez. Dilinin kelimelerinin en azından yüzde yetmişinin yabancı dillerin kelimelerinden gelerek nasıl asimile edildiğini düşünmek dahi istemez ve bunun kültürel gelişmeleri baltaladığını veya tamamen yok ettiğini dahi hesaplamaz. Cahilliğiyle övünür, eşini dövmesiyle övünür, devlet malı denizdir, yemeyen domuzdur mantığıyla öğünür, çünkü talanla yayılmış emperyalist bir dinin kılıcıyla özünden kopartıldığının dahi bilincine erişmek için çaba vermez. Bu bakımdan unutulmaması gereken temel tespitlerden birisi; bir toplumun gelişmesi ve ilerlemesi bakımından anadil, o toplumun özüdür. Türkiye de Türkler bile anailini doğru dürüst bilmedikleri gibi kullandıklaarı günlük kelime sayısı yüzü geçmez.

Bu Kürtler ve diğer etnik gruplar için ise daha vahim bir durumla karşımızda duran temel sorunlardan birisidir acilen çözülmesi gereken. Feodal din ekseninde yürütülen sistem, üzerine aldığı faşizan, faşist ve ırkçı olduğu halde Sunni bir din kültürüyle, kendi halklarına yabancı olan ve Türkçe diliyle hiç bir ahengi uymayan Arapçayla dili de hızla etkisizleşmektedir. Böyle bir düşünce sitemiyle yönetilen devlet ise fedoal devletten başka bir devlet değildir. Kendi özünden koparak sahiplendiği din ve dil her koşulda bu kendine yabancılaşmayı da bir övünç kaynağı olarak görmek ırkçılığın din temelinde ki feodalizm deliğine gömülmekten başka bir şey değildir.
Feodalizm ve din gericiliği dünya toplumlarını ilgilendiren evrensel bir kavram olduğu gibi, yerel olarak da dini, etnik, siyasi despotluklar ve totaliter sivil veya askeri diktatörlüklere dayanarak bu güne kadar varlıklarını koruyarak günümüze kadar gelmişlerdir. Ama bütün bu tarihsel süreçlere rağmen bu derebeylikleri veya Osmanlı’da olduğu gibi beylikleri yıkarak imparatorluk yaratmış olsalar bile, halkına yabancı oldukları için, gericiklerine rağmen tarihin çöplüklerine atılmışlardır. Bu düşünce tarzı takip edildiğinde, kendi kültür, dil ve sosyal değerlerini korumak adına, başka toplumlara saldırmak, onların mal ve can valıklarına kastederek hegemonyasını sürdürmeye çalışmış feodal yapılar, kısmen başrılı olmuş olasalar bile demokratik bir gelecek vaat etmedikleri için çökmüşlerdir.

„Çünkü temeli din ve ırk üstünlüğüne dayandığı için, her zaman diğer halklar üzerinde faşizanlık uygulamak demektir. Osmanlı ve Türkiye’nin, Arap İslam din kültürüne sahip çıkıp onun borazanlığını yapması, dünyanın en anormal feodalist faşist devleti olduğunu kanıtlıyor“. (Alıntı: Feodalite ve Osmanlı Düzeni kitabından)

Tarihsel süreç içerisinden feodalizmin malikanelerde ve ağaların sömürülerini devam ettirmek için uygulamaktan ve kullanmaktan çekinmedikleri din ve ırkçılıklarını sorgulayarak bundan utanç duyan toplumlar 1495 yılı baz alındığında reformalar ve rönensanla beraber demokratik süreçlerinde ilk tohumlarını ekmişlerdir. Ülkemiz hiç bir zaman Batı düzeyin de bir toplumsal, ekonomik, siyasi, ekonomik ve askeri, teknolojik bir süreçten geçmediği için sadece Türk Islam Faşizm sentezinde ırkçı bir yol güzergahı takip etmesinden dolayı, her türlü çatışma ve huzursuzlukta, cinayet işlemede, depresyonda, agresiflikte, çocuk yaşta gelinleri, doktoruna ve öğretmenine saldırması, gericiliğinde ısrar etmesinden dolayı dünya rekoru kırıyor.

Eğer Türkiye gerçekten, demokrasiye canla başla bağlı olmuş olsaydı ve kurumları burjuva demokrasinin özelliklerini kendi toplumuna uygun bir işleyişle uygulamaya koymuş olsaydı, bugünkü yaşadığı gerici, faşist, ırkçı, şovenist, dinci sorunların büyük kısmı kendiliğinden çözülecekti. Her devlet, bu yüzden anayasasını yaparken, o toplumun karekterini, yaşayış şekillerini, etnik özelliklerini, bölgesel kriterilerini gözönüne alarak bir anayasa yaparak toplumsal konsensüsü de sağlamak zorundadır. Yoksa o toplum bugünkü Türkeíye toplumu gibi birbirine düşman etnik gruplar yaratarak ve aradaki uçurumları derinleştirerek demokratik olarak gelişmesini de tamamlayamaz. Demokratik gelişmelerini sağlayamayan toplumlar ise sürekli krizler yaşatmaya ve yaşamaya mahkum edilirler ve bir her türlü değersizliğe layık görülürler. Düşünsenize bir €uro 18 YTl olduğuna göre, değerimiz ve saygınlığımızda dünya stnadartlarında ait oldugumuz yere konuluruz. Kuru övgüler, içi boş milleytçi, feodal-faşizan yapılanmalar ve çıkışlar beyhude geçen zamandan başka bir şey değildir.

Size mutlu bir Pazar tablosu çizemediğim için üzgünüm.

Saygılar

Sosyolog Hasan Hüseyin Arslan - 19.12.2021

Beğen

Hasan Hüseyin Arslan
Kayıt Tarihi:19 Aralık 2021 Pazar 16:54:56

FEODAL FAŞIZM VE DIN BASKıSı YAZISI'NA YORUM YAP
"Feodal Faşizm ve Din Baskısı" başlıklı yazı ile ilgili
düşüncelerinizi ve eleştirilerinizi diğer okuyucular ile paylaşın.


YORUMLAR


Henüz yorum yapılmamış.

Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Edebiyatdefteri.com'u kullanarak Çerez Politikamızı kabul etmiş sayılırsınız.