serdalgocmen
58 şiiri ve 17 yazısı kayıtlı Takip Et

Antika kilim (öykü)



Akşamüstü Kadıköy rıhtımda, elimde gazeteye sarılı şarap şişesi, ağzımda sarma tütün, denize dalmış sessiz ve düşünceli oturuyorum. Hava güzel, mehtap güzel, Haydarpaşa cıvıl cıvıl parlıyor. Vapurlarda insanlar, tekneler dolu dolu. Yanda dolmuşların son durağı var. Biri durup biri kalkıyor tıka basa. Turistler rehberlerle geziniyor, İstanbula hayranlıkla bakıyor her yeri inceliyor fotoğraf çekiyorlar. Sevgililer el ele öpüşüp koklaşıyor. Haydarpaşa garının ışıklarının ateş misali yansıması denizi ne güzel de aydınlatıyor.

Her şey çok güzel, çok güzel de gel gör ki ben perişan haldeyim. Üç aydır işsizim. Aylardır kirayı da ödemedim. Ev sahibi olacak koca kalçalı, muşmula suratlı melun karı az kaldı beni evden atacak. Benimse dünya zerre kadar umurumda değil, boş vermişim her şeyi, Adem baba gibi cıbıldak yaşıyorum. Umutsuzum, çaresizim, tükenmişim, bunalımdayım. Saç sakal bir karış, kaç gündür kaportama su değmedi. Ne zamandır doğru dürüst bir şey de yemedim. Ev desen elektrik kesik, su kesik. Cepte metelik kalmadı. Bulduğumla da nevale alıp rıhtımda içiyorum. Kahveci Osman abiden borç aldığım para da suyunu çekti. Son paramla bir şişe şarap ve iki paket tütün aldım. Evde buzdolabı tamtakır fare girse açlıktan ölür. İyice saldım kendimi, cep delik cepken delik, Avcumdaki son kalan üç demir meteliğe bakıp kendi kendime deliler gibi gülüyorum.

Son zamanlarda bana ne oldu anlamıyorum iyice huylarım değişti. Artık geceleri yarasa misali hiç uyumuyorum. Gündüz desen birkaç saat kestirirken de tuhaf tuhaf rüyalar görüyorum. Mesela birinde askerdeyim, komutanım el bombasının pimini çekip elime veriyor ve sonra say oğlum kaç saniyede patlayacak diyor ve koşarak uzaklaşıyor. Ben elimde bomba öylece bekliyorum. Resmen dona kalıyorum. Hareket etmek istiyorum ama elim ayağım tutulmuş, kımıldayamıyorum. Elimde el bombasıyla koyun gibi bekliyorum.
Komutan; “Saysana ulan!” diye bağırıyor. Bende derman ne gezer, dilim tutulmuş bombaya bakıyor ve patlamasını bekliyorum. Bekliyorum ama bomba bir türlü patlamıyor. Kan ter içinde uyanıyorum. Hemen hemen her gün türlü korkunç ve garip rüyalar görüyorum. Birinde de bilmediğim bir şehirdeyim şehirde bir sürü yüksek bina var ve ben yırtık paça, yalın ayak en yükseğini arıyorum. Sonra hiç tanımadığım birine soruyorum ve o bana buraların en yüksek binasını uzaktan gösteriyor. Bendenizde koşa koşa o en yüksek binanın en üst katına çıkıyorum ve kendimi hemen damdan boşluğa bırakıyorum. Havada süzülürken içimden;
“İşte şimdi betona kapaklanacağım, paramparça olacağım. İnşallah acı çekmeden çabucak ölürüm de kurtulurum. Ulan ölmez sakat kalırsam halim ne olur, bana belediye bile bakmaz “ derken; Kan ter içinde uyanıyorum. Ama işin garibi bu rüyayı sık sık görmeye başladım. Her seferinde başka bir şehir ve başka insanlar, başka bir bina. Ama sonu hep aynı, havada uyanmak ve hiç yere düşmemek. Bir türlü yere düşemiyorum. Rüyaya da söz geçirilmiyor ki canım.

Ensemde bir el;
-Nazım sen misin kardeşim?

Kelleyi çevirdim anam, çocukluk arkadaşım Rıfat. Bunca yıl sonra beni nasıl tanıdı. Ve ya ben onu nasıl tanıdım? Orasını sormayın bende bilmiyorum.

-Nazım sensin değil mi kardeşim?
Aslında içimden beni bu perişan halimle onu tanımazlıktan gelmek geçti ama sonra vazgeçtim. Nede olsa çocukluk arkadaşım.
-Oo Rıfat sen misin?
-Benim ya, çocukluk arkadaşın.
-Vay benim kardeşim Rıfat, vay anam vay, tesadüfe bak. Beni nasıl tanıdın?
-Valla bende anlamadım. Bir süredir yandaki bankta oturup seni izliyordum. Tam emin olamadım ama gitmeden de içimde kalmasın bir sorayım dedim. Bir daha görememek var belki de.
- Ne iyi yaptın, hoş geldin kardeşim, hiç değişmemişsin, sesin bile aynı. Ne arıyorsun buralarda?
-Koşu yolunda bir işim vardı, sonra vapurla karşıya geçecektim, rıhtımda biraz yürüyeyim dedim seni gördüm.
-Gel ayakta kalma kardeşim, gel otur.
-Sen neler yapıyorsun Nazım, Bu saç sakal ne yahu, yas mı tutuyorsun?
-Öyle de sayılır. Biraz deniz havası alayım dedim, ara sıra gelirim buraya.
-Belli belli. Vay kardeşim, seni gördüğüm iyi oldu. Çok aradım seni ama bulamadım, İstanbul derya deniz biliyorsun.
-Bilmez miyim bende o deryada kayboldum boğuluyorum işte.
-Niye, ne oldu kardeşim. Çok dertlisin.
-Öyle öyle, biraz sıkıntıdayım son zamanlarda boş verdim, saldım kendimi. Moralim bozuk. Her gün kâbuslar görüyorum. Bu rüyalardan nasıl kurtulacağımı da bilmiyorum. Mahallede Arif hoca diye biri varmış, götürelim diyorlar da, öyle batıl inançlarım yoktur. Acaba bir gitsem mi Rıfat?
-Yok oğlum. Ne hocası, Doktora git sen.
-Ayıptır söylemesi para yok, sağlık karnesi de işlemez şimdi. Viziteyi kimden alacaz?
-Sen orasını bana bırak, insanlık öldü mü, sen benim eski dostum, en baba çocukluk arkadaşımsın. Ben seni muayene ettiririm, ne gerekiyorsa yaparız.
-Sağ ol be Rıfat, şu zor günümde bana yardım etmek istersin ya, hiç değişmemişsin, yine yardımsever, yine dost canlısısın. Aslan kardeşim, hakkını nasıl öderim.
-Ne hakkı bilader, sen benim en sevdiğim arkadaşımdın, az mı ekmeğini yedik Hayriye teyzenin, üvey anamdan daha çok severdim anneni, oda beni evlatlarından ayırt etmezdi ya.
-Öyle öyle oda çok severdi seni hatta bütün çocukları, melek gibi yüreği vardı garip anamın. Zalim babam her gün döverdi, hor görürdü de, hiç vicdansız babama karşı geldiğini görmedim. Oy anam oy, garip anam. Toprağı bol olsun.
-Yapma be, Hayriye teyze öldü mü?
-Öldü ya geçen kış, altı ay kadar oldu.
-Yapma ya, çok üzüldüm. Başın sağ olsun kardeşim, mekânı cennet olsun, Allah bilir ama Cennetedir de, çok iyi yürekli bir kadındı.
-Sağ ol, senin gibi dostlar sağ olsun.
-E anlat bakalım sen ne yapıyorsun Nazım, Sevim ablan nasıl?
-Sevim evlendi, Kırşehir’e gelin gitti. Uzun zamandır bende görmemiştim. En son anamın cenazesine geldi, kaldırdıktan sonra da hemen gitti, bebesi vardı kucağında, bir görsen ne tatlı, ne tatlı. Doyamadan gitti işte. Anam da öldükten sonra iyice düzenim bozuldu. Kimsem kalmadı, ne yapacağımı bilemedim, hala acısı taze, inan bazen kapıyı çalıp gelecekmiş gibi hissediyorum. Ama ne fayda benimki beyhude bir bekleyiş. Bunalımdayım, bir garip oldum. Babam öldüğünde böyle olmamıştım. Bana ne oldu bilmiyorum, ben anamla yaşıyormuşum galiba. İşi gücü de boş verdim, derviş gibi yaşıyorum işte, kimsem yok anlayacağın, bilirsin iki yumurta bile kıramam, temizlikten de anlamam, görsen ev leş gibi rutubet kokuyor. İçimden hiçbir şey yapmak gelmiyor şu elimdeki mereti içmekten başka.

-Olum sen iyice salmışsın kendini. Ölenle ölünmez. Nedir bu halin? Saç sakal, bak salsam ben salardım kendimi. Siz İstanbul’a göçtükten sonra ben de evden kaçtım. Daha on altı yaşındaydım. Zaten üvey anamın dayaklarından da bıkmıştım, zaten beni hiç sevmedi. Neden bilmem yanında getirdiği iki oğlunu sever beslerdi, ben de bir kuş misali yarı aç yarı tok, yırtık tuman yaşadım işte, ama artık dayanacak gücüm kalmamıştı, kaçtım işte.
-Peki, Nuri baban nasıl izin verdi sana yapılanlara, sen öz oğlu değil misin, nasıl göz yumar bunlara.
-Garip babamı bilirsin; biçare bir adamdı, üvey anamdan çok korkardı zaten, babamı eline almış çocuk gibi oynuyordu, her dediğini yaptırıyordu. Babam halimi görüyordu ama nedendir bilmem hiç sesi çıkmazdı. Bazen beni gizli gizli besler harçlık verirdi. Üvey anneme söylemememi de sıkı sıkı tembihlerdi. Kaçtığımda iyi oldu zaten, Cehennem hayatı yaşadım resmen. Öz anam öldüğü gün benimde bir yanım ölmüştü. Yani seni çok iyi anlıyorum, kaderlerimiz aynı. Ama bak hayata sımsıkı tutundum, dimdik durdum. Çok çile çektim çok, başıma neler geldi bir bilsen dostum.

-Üvey ananla babana ne oldu. Görüşüyor musun?
-İstanbul’a kaçtıktan beş yıl sonra babam rahmetli oldu. Şeytan kadın yedi bitirdi babamı. Yaşarken bütün maaşını alırdı. Adama çocuk gibi bir harçlık verir onun da hesabını sorardı. Büyük oğluna hem beni hep babamı az dövdürmedi, babamı resmen mengeneye almışlardı, babamın cenazesinden sonra ne gördüm ne haber aldım, şeytan görsün yüzlerini. Babamın emekli maaşı da onlara kalmış. Zehir zıkkım olsun onlara.
-Senin de başın sağ olsun kardeşim. İyi adamdı Nuri amca, ağzı var dili yoktu, biçare bir adamdı. Ayşe teyze ölünce perişan olmuşsunuz.
-Ben kaçıp kurtuldum da zavallı babamı kurtaramadım. Yanarım da ona yanarım. Keşke onu da yanımda götürseydim. Ölene kadar göremedim babamı. Hep vicdan azabı oldu bende.
-Ne yapabilirdin oğlum, zaten sen çocuktun. Baban herkes tarafından sevilen sayılan, işinde gücünde bir adamdı. Götürsen de gelmezdi zaten, seni de bırakmazdı.
-Doğru söylüyorsun, belki bırakmazdı ama yine de düşündükçe üzülüyorum. Ben gidince için için ağlamıştır zavallı, nede olsa tek evladıydım. Üveyler desen neler çektirmişlerdir babama, düşündükçe hem kendime kızıyorum hem de onları gidip öldürmek istiyorum. Ama geldi geçti işte, hayat devam ediyor. Çok şükür şimdi durumum iyi. Evlendim bir kızım oldu altı aylık, hanım da yabancı değil bizim oralı. Çocuk halimle Bu koca şehire kaçıp geldiğimde neler gördüm neler yaşadım bir bilsen, çoğu insan dayanamaz vallahi.
-Anlat kardeşim, dök içini ben dinlerim.
-Yok, şimdi, uzun hikâye.
-Yav sen anlat, zaten sabahçıyız, zinhar seni bırakmam. Daha yeni bulmuşum kardeşimi yıllar sonra.
-Nazım; şu kulübeden hanımı bir arayayım, merak etmesin, hemen geliyorum.
-Jetonun var mı?
-Var var, her zaman cebimde üç beş jeton taşırım, ne okur ne olmaz diye.
…On beş dakika sonra, elinde bir şişe kırmızı şarapla geldi.

-Haydi şerefe! İçelim dostum, eski günlerinin hatırına.
-Konuştun mu yengeyle?
-Konuştum, senden de bahsettim, sabah dönerim dedim. Kaçta başlıyor vapurlar?
-Sen boş ver vapuru, bu gece bendesin.
Bir anda evin halini unutmuştum, olan oldu artık dedim, zaten her şey ortada. Ne olacaksa olsun.
- Hadi anlat bakalım İstanbul’a kaçıp geldiğin ilk günleri, merak ettim. Kimin kimsende yoktu burada galiba.
-Bu İstanbul denen canavar şehre tumansız ve beş parasız gelmişim. Cepte metelik yok ayakkabı yırtık, pantolon yama, düştüm yollara yürüyorum. Şansımdan O gün bir yağmur yağıyor gök delinmiş sanki. Kıçıma kadar ıslanmış sırılsıklam olmuşum, ama inan umurumda değil, içim alev alev yanıyor, hem yürüyorum hem kendi kendime deliler gibi söyleniyorum; “Ulan canavar seni yenecem, ulan canavar seni yenecem” diye.
Nedendir bilmem koca İstanbul o gün gözümde canavar olmuş sanki beni yutacak. Daha önce böyle büyük bir şehir görmemişim. İçimden nasıl korkuyorum ama dışarı belli etmiyorum, kaşlarım çatık, başım önde kılavuzsuz gemi gibi yürüyorum. Kaldırımlardan şarıl şarıl sular akıyor. Sanki birazdan bir sel gelip beni götürecekmiş gibi. Bir süre sonra üşümeye başladım, tir tir titriyorum, bir süre sonra soğuktan ve yağmurdan şişmiş ayaklarımı hissetmez oldum. Dişlerim takırdamaya başladı durduramıyorum.

-Vay kardeşim vay, her ayrıntıyı da hatırlıyorsun, maşallah ne hafıza varmış sende Rıfat.
-Hatırlamam mı, insan bazı anları asla unutmaz o anlar sayesinde bu günlere geldim. O çilelerde kaderimizde varmış.
-Kusura bakma sözünü kestim dostum, anlat kaldığın yerden.
-Nerede kalmıştım? ; Baktım ilerde boş bir inşaat var, girdim içeri, yoksa donacağım, sırılsıklam olmuşum zaten, inşaatın kapısı penceresi takılmamış ama duvarlar ve kiremitler dizilmiş, hava da kararmaya başladı mı, aldı beni bir korku. Bir yandan üşüyorum, bir yandan korkuyorum. Ev aklıma geliyor, babam aklıma geliyor, daha ilk günden geri mi dönsem diye düşünüyorum. Ama sonra o şeytan huylu üvey anamı düşündükçe vazgeçiyorum. Zaten artık beni eve de almaz diyorum. İnşaattın bir köşesine çömeldim. En azından yağmurdan kurtulmuştum ama dişlerim hala takır takır ötüyor. Yağmurun sesinden duymamışım, az dikkat kesildim üst kattan insan sesleri ve yanan odun ve duman kokusu burnuma geliyor. Biraz tedirgin oldum, herhalde inşaatta çalışan amelelerdir, soba da yakıyorlar diye düşündüm. Ama neden bu soğukta buradaydılar? Neden sıcak evlerine gitmemişlerdi? Zaten bu şiddetli yağmurda ne iş yaparlardı ki. İçimi bir korku kapladı, ama yine de merak ediyorum. Usul usul merdivenlerden üst kata çıktım, bir de ne göreyim, sen de yirmi, ben diyeyim otuz kişi var yukarıda. Kimisi içinde tahta parçaları ve ıvır zıvırla yanan içi dışı kıpkırmızı olmuş bir tenekenin başına üşüşmüşler ısınıyorlar. Hepsinin üstü başı yırtık pırtık, eski püskü ayakkabılar ayaklarında. Beni fark eden umursayan da yok zaten. Arada bir boşluk bulup ellerimi ısıttım. Biraz ısınınca bir kenara çekilip oturdum, bükük dizlerimi kollarımla sardım. Bir yandan da bizim mahallenin delisi kazım vardı hani ona “Kazo” derdik. Hatırladın mı?
-Hatırlamam mı dostum az işletmedik, az canını yakmadık, az dalgamızı geçmedik gariple. Allah günahımızı affetsin.
-Yav çocuktuk, ne bilelim, şimdi olsa yapar mısın? Neyse. Sonra sırtında en az üç türlü ceket. Altında üst üste giyilmiş birkaç pantolon, saçları ne zamandır yıkanmamış keçe gibi, eli yüzü kapkara bir kadın; bana cebinden çıkardığı poşetteki küflü ekmeği uzatmasın mı, bir yandan da ye ye diyor. İnan ki dostum o kadar açtım ki o küflü ekmeği nasıl yedim bir bilsen. Ayrıntıları nasıl hatırlıyorsun demiştin ya, böyle şeyleri hayatında kaç kişi yaşar? O yüzden bazı şeyler unutulmaz dostum. Efkârlandım yine. Nevale bitti mi?
-Bitti.
-İleride açık büfe vardı. Gidip geleyim. Cigaran var mı?
-Var var, tütün var, sen kendine al
-Sana da alayım bir filtreli marlboro
-Yok, dostum, bir yıla yakındır tütün içiyorum. Alıştım buna, şimdi öksürük yapar.
-Tamam, o zaman, hemen geliyorum.

Rıfat gidince arkasından bakakaldım. Ne iyi çocuktu Rıfat, çocukluğumdan kalan hatıralar hep onunla doluydu, bir nevi kardeş gibiydik. Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi. Hele anası Fatma teyze var ya beni oğlundan ayırt etmezdi Rıfat’a ne hazırlasa bana da aynından yapardı, annemle de çok iyi arkadaşlardı kapı komşumuzdu rahmetli annemle kapı önünde oturur, çay içer bize bakar gülerlerdi. Hey gidi günler hey. Ne güzel günlerdi. İyi insanlar fazla yaşamaz derler doğruymuş meğer. Ama kardeşim baya façayı düzeltmiş, ama o yüreği hiç eskimemiş, yine sevecen yine alçak gönüllü. Yerinde ben olsam beni tanımazdım belki de, tanısam da görmezden gelirdim. Şu halime bak, iyice bıraktım kendimi. Dostumun beni böyle görmesini istemezdim ama elden ne gelir gördü işte, artık geri dönüş yok. Ama hiç hor görmedi, helal olsun delikanlı çocukmuş, dostlarını unutmamış. Oysa benim bir tane dostum kalmadı. Ne arayanım var ne soranım. Kahvedekiler desen iyi gün dostu. Ancak selam sabah, gerisi yok. Ulan Nazım utan be kendinden, toparlan. Bari şu koç gibi arkadaşın için, üstünü başını temizle, bir tıraş ol. Amaan boş ver, yarın gider nasılsa, ben yine kendi halime.

On dakika sonra elinde kese kâğıdıyla geldi.
-Nazım buralar güzelmiş, Kadıköy’e pek yolum düşmez, bir alacak vardı istasyonun orda iyi ki de yolum düşmüş. Tesadüf işte eski dostumu gördüm. Bizim dükkân karşıda, geçiniyoruz işte, kimseye muhtaç değiliz.
-Ne dükkânı, ne işle meşgulsün dostum?
-Ufak bir butiğim var, bebe ve çocuk kıyafetleri satıyorum, hanım da yardım ediyor sağ olsun, birlikte geçinip gidiyoruz, ev de yakın dükkâna arabayla on dakika.
-İyi iyi, hayırlı işlerin bol kazancın olsun, çok sevindim dostum.
-Sen ne iş yapıyorsun görmeyeli?

-Sorma be bilader, orada burada ne iş bulursam çalışıyorum. İşle pek şansım yok zaten, bir işte üç aydan fazla tutunduğum görülmemiştir. En son şu karşıdaki rıhtım birahanesinde garsonluk yapıyordum. Anam ölünce saldım kendimi, patron’da kovdu ister istemez. Aslında iyi adamdır Ahmet abi zamanında çok yardımcı oldu. Evvelden de tanırdım, ara sıra bira içmeye gelirdim. Param olmasa bile yazardı deftere. Zevkin veresiyesi olmaz derler ama oluyor işte insan insan olunca. Ama Allah var hep borcumu öderdim. O günlerden kaldı Haydarpaşa sevdam, birahane iki katlı, genelde yalnız başıma ikinci katta oturur haydarpaşaya bakar, dalar giderdim. Zaten pek arkadaşımda yoktu, pek arkadaş canlısı biri sayılmam bilirsin.
-Bilmem mi, küçükken de öyleydin. Benden başkasıyla kolay kolay konuşmazdın. Az mı kurtardın beni mahalledeki serseri çocuklardan, senden de korkarlardı ama, pek cesur bir çocuktun.
-Öyleydi, öyleydi. Ama şimdi gel de gör ki kavga görsem kaçıyorum. Nerde o yiğit Nazım, Korkağın teki oldu.
-Niye korkak olasın dostum, her şeyin bir çaresi vardır.
-Öyle diyorsan öyledir dostum ama sen yabancı değilsin artık hayata o kadar küskünüm ki nedendir bilmem hiçbir işim rast gitmez.
-Az önce anlattıklarımdan hiçbir şey anlamadın mı? Ben neler gördüm neler, bir ara bende kendimi o kadar çaresiz o kadar yalnız hissettim ki kardeşim. İnan Allah var yukarda intihar etmeyi bile düşündüm. Ama sonra toparlandım. Cenabı Allah sevdiği kullarını sınarmış, Belki seni de sınıyordur.
-Aslında ben ne yaptımsa kendime yaptım. Ama yine de tesellin için sağ ol. Sen iyi bir arkadaşsın, iyi ki seni gördüm. Yıllardır kimseye açılmamıştım. Yanlış anlama sarhoş ta değilim. Bunları içimden gelerek söylüyorum.
-Sağ ol kardeşim eksik olma. Eski dostlar birbirine yardım etmeli değil mi? Bak o gün o evsiz deli kadın bana o küflü ekmeği vermeseydi belki de açlıktan ölecektim. Sahi nerde kalmıştın? unuttuk lafa daldık. Kaldığın yerden anlatsana.
-Anlatayım da gör insanın kıymetini. Neyse; küflü ekmeği afiyetle yedim. Anladım ki bu insanlar evsiz barksız insanlarmış ve bu inşaatta kaç zamandır yaşıyorlarmış. Sonra uzun sakallı bir adam su verdi. İçtim. Biri kirli yırtık pırtık bir kilim getirdi, biri eski battaniye. Birden korkularım geçti. Isındım. Karnım doydu. Sonra kendi kendime. “Bu koca şehirde ne kadar evsiz ve gariban varmış” dedim. On gün kadar onlarla yaşadım. Hava güzel olursa gündüz dışarıda amaçsızca geziyor, çöpleri karıştırıyor, başkalarının artıklarıyla geçiniyorum. Birkaç sefer hasta oldum yediklerimden herhalde sonra alıştım. Akşam olunca da buraya geliyordum. Yani bir nevi bu yarım kalmış inşaat evim olmuştu. Dışarıda o halimle çok dalga geçtiler. Hor gördüler. Aşağıladılar. İnan o evsizlerden gördüğüm merhameti normal isanlar’dan görmedim. Sonra bir sabah birkaç adam geldi yanlarında zabıta ve polis var, bizi patakladılar ve oradan kovdular. Ben dahil hiç birimiz tepki vermiyoruz. Nede olsa burası bizim değil. İşte o gün uyandım derin uykudan. “Ulan Rıfat sen bu değilsin” dedim, kendine gel. Paramda kalmamış. Son paramı İstanbula gelmek için otobüse vermişim. Üstüm başım perişan her yanım yırtık pırtık olmuş. Tuvalet ve bazı ihtiyaçlarımı karşıladığım bahçesi büyük bir cami var. Oraya gittim bahçesindeki oturdum kara kara düşünüyorum. “Ne yapacağım şimdi. Akşam Gidecek yerimde yok. Hadi gündüz şurada burada idare ediyorum gece ne olacak?” Bunları düşünürken yanıma yaşlı bir adam oturdu. Selam verdi. Adamı az çok uzaktan tanıyorum.
.....DEVAM EDECEK...

Beğen

serdalgocmen
Kayıt Tarihi:15 Nisan 2020 Çarşamba 17:26:33

ANTİKA KİLİM (ÖYKÜ) YAZISI'NA YORUM YAP
"ANTİKA KİLİM (ÖYKÜ)" başlıklı yazı ile ilgili
düşüncelerinizi ve eleştirilerinizi diğer okuyucular ile paylaşın.


YORUMLAR
Mervan Tan
16 Nisan 2020 Perşembe 19:43:07
Çok güzel bir yazı.. Hayatın görünmeyen yüzünden, arka bahçesinden bazı kesitler anlatmışsınız .. ama yarım kalmış ?

3 cevap yazılmış Cevap Yaz


serdalgocmen Yazının sahibi 16 Nisan 2020 Perşembe 19:50:44
devam edecek...
serdalgocmen Yazının sahibi 16 Nisan 2020 Perşembe 19:50:52
devam edecek...
serdalgocmen Yazının sahibi 16 Nisan 2020 Perşembe 19:51:28
devam edecek dost.
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Edebiyatdefteri.com'u kullanarak Çerez Politikamızı kabul etmiş sayılırsınız.