İlknur Öztürk
377 şiiri ve 235 yazısı kayıtlı Takip Et

Geçmişten gelen inciler



04.04.2018
Bu geçmişi anlatmaya hocalarım sayesinde başlıyorum bazı tanıdığım yazarlar ve yönetmenler hayatımı yazmamı istediler fakat benim hayatım şu zamanda yazılacak durumda değil bende düşündüm hem büyüklerime olan özlemimi hafifletmek hem biraz olsun onlara olan vefa borcumu ödeyebilmek için geçmişlerini idrak ederek sizlere aktarmaya karar verdim
Kayseri Tarihi Ve Tarihçesi
ilk Devirler
Kayseri çevresindeki en eski yerleşim alanı şehrin 20 km kuzey doğusunda bulunan Kaniş Höyüğüdür. M.Ö. 2800 tarihinden Hellenistik Çağa kadar önemini koruyan merkezde eski Tunç Devri Asur Ticaret Kolonileri ve Hitit Çağları’ na ait bir çok belge bulunmuştur.
Hititler den sonra bölge Frig hakimiyetine geçmiş daha ziyade Kızılırmak havzasında egemen olan frigler zamanında mazaka ön plana çıkmıştır M.Ö 676 tarihinde Anadolu’ya gelen Kimmerler in Kaniş ve Mazaka yı tahrip ederek Frig hakimiyetine son verdikleri tarihi kaynaklarda belirtilmektedir.
Kaniş’in önemini kaybetmesinden sonra bölgenin kutsal dağı kabul edilen Argaios un ( Erciyes ) kuzey eteğindeki Mazaka ön plana çıkmıştır. Kimmerler in Asur ve Lidyalılar tarafından Anadolu dan atılmaları ile Mazaka Lidya ve Med hakimiyetine girmiş ve devrin önemli ticaret merkezi olmuştur. M.Ö 590 yılında Pers Kralı Kyros un Lidya Kralı Krisos u yenmesi ile bütün Anadolu ile birlikte Mazaka da Pers hakimiyetine girmiştir İran dan bölgeye göç eden halk kendi ülkelerine benzettikleri Argaios ( Erciyes ) ve çevresine yerleşmişlerdir.
Kappadokia Krallığı
M.Ö 332 yıllarında Ariarathes I ilk Kappadokia Kralı olarak bağımsızlığını ilan etmiştir. M.S 17 tarihine kadar 349 sene hüküm süren bu krallığın başkenti Mazaka iken Ariarathes V zamanında şehrin adı Eusebia olarak değiştirilmiştir. M.Ö 8 yılı içinde tekrar bir değişiklik yapılarak Roma İmparatoru Ceasar ın adına izafeten CEASAREA ismi verilmiştir. O günden beri 2000 senedir Kayseri ismi ile anılmaktadır.
Roma Dönemi
M.S 193-211 tarihleri arasında şehir stadyumu yapılmış ve önemli Roma şehirlerinde olduğu gibi bir çok yarışmaların merkezi olmuştur. Şehir surları ise Roma İmparatoru Gordianus III zamanında ( M.S 241 ) yıllarında yaptırılmıştır. Dördüncü yüzyılın başlarında halk tamamen Hıristiyanlaşmış ve Kayseri bu dinin ilmi merkezi haline gelmiştir.
Roma İmparatorluğunun Doğu ve Batı olarak ikiye bölünmesi ile Kayseri doğuda kaldığı için Bizans Şehri olmuştur. Bizans zamanında Arap ve İran ordularının yaptığı İstanbul seferleri sırasında Kayseri defalarca işgal edilmiştir.

Kayseri’nin Türkleşmesi
Büyük Selçuklu Sultanı Alparslan ın 1071 tarihinde Malazgirt te Bizans ordularını yenmesiyle Anadolu kapıları Türklere açıldı. Bu tarihten 15 sene sonra 1085 yıllarında Kayseri’ yi artık bir Türk ve Müslüman şehri olarak görmekteyiz. Müslüman Türklerin hakimiyetinde Kayseri’nin eski halkı olan Rum ve Ermeniler in birer mahallede toplandıkları Çarşı Pazar ve ticarette yavaş yavaş hakimiyetlerini kaybettikleri görülmüştür.
Şehir süratle yapılan Camii Han Medrese Hamam ve Çeşmelerle kısa bir sürede tam bir İslam Şehri kimliği kazanmıştır Bir müddet Danişmendliler e merkez olan Kayseri özellikle Selçuklu Sultanı Uluğ Keykubad ( 1. Alaeddin Keykubad ) zamanında Türkiye Selçuklu Devletinin Konya ve Sivas la beraber üç başşehrinden birisi olmuştur. Danişmendi ve Selçuklu yönetimleri zamanında yapılan görkemli yapıların en önemlileri olarak; Camii Kebir Güllük Camii ve Hamamı Hunat Külliyesi Şifaiye–Gıyasiye Medresesi Hacı Kılıç Külliyesi Lala Muhlisiddin Camisi Sahabiye Medresesi Kale Surları ve Yoğunburç sayılabilir.

Moğol Hakimiyeti
Selçuklu ordusunun 1243 tarihinde yapılan Kösedağ Meydan Savaşı ile Moğol ordusuna yenilmesi Türk tarihinde bir dönüm noktası olmuş ve artık Anadolu’ da Moğol hakimiyeti başlamıştır. Gönderdikleri Valilerle Anadolu ‘ yu denetleyen Moğollar 150 sene müddetle Kayseri ve Anadolu’nun bütün maddi ve manevi kaynaklarını yağmalamışlardır. Moğol sömürüsü altında ezilen Selçuklu Devleti bütün gücünü kaybetmiş ve II. Mesud ‘ dan sonra dağılarak yerini beyliklere bırakmıştır. ( 1308 )
Osmanlı Dönemi
Fatih Sultan Mehmet zamanında Gedik Ahmet Paşa tarafından Karamanoğulları Beyliği ne son verilerek Karaman Konya ve Kayseri Bölgeleri Osmanlı toprağına katıldı( 1474 ) Kayseri 1476 dan itibaren Karaman eyaletine bağlı bir sancak merkezi oldu. 1839 tarihinde Bozok Eyaletinde 1867 tarihinde de bağımsız sancak merkezi olarak Osmanlı idari taksimatında yerini aldı.
Yakın Dönem
Cumhuriyet Döneminde 1924 tarihinde yapılan yeni anayasa ile vilayet yapıldı Bilinen en eski dönemlerinden beri ticaret merkezi olan Kayseri de devletin öncülüğünde sanayileşme başlatıldı. Sırayla Sümerbank Dokuma Fabrikası Tayyare Fabrikası Anatamir Bakım Fabrikası Askeri Dikim Evi kuruldu 1950 den sonra Kayserili ticaretten sağladığı tasarruflarını sanayiye dönüştürmeye başladı Bugün Kayseri ortalama büyüklükte bir ticaret ve sanayii şehridir Güçlenen Üniversitesi ile giderek bir kültür merkezi haline gelerek eski ününü yakalama yolundadır.
YEMEKLERİ
Yöresel Türk yemekleri denildiğinde akla gelen 10 lezzet varsa, muhakkak içlerinden biri (hatta belki ikisi) Kayseri mutfağından çıkmıştır. Evet evet, bizim de aklımıza mantı geldi tam da şu anda.
Kayseri mutfağı ağırlıklı olarak unlu ve etli yemeklerden oluşuyor arkadaşlar. Yukarıda yazdığımız mantı da, Kayseri’nin en gözde yemeği. Ayrıca yapılan araştırmalara göre 30 küsur çeşit mantı varmış ancak en yaygın olanı bizim de bildiğimiz etli mantıymış.
Kayseri pastırması ve sucuğunu da unutmak olmaz tabii ki! Hangi birine burada yazalım bilemedik, bu nedenle güzel bir liste hazırladık size.
NEVZİNE
Kayseri’de oldukça meşhur olan bu tatlı genellikle bayramlarda hazırlanarak misafirlere ikram edilir. Yeni doğum yapan gelinlere de nevzine ikram etmek eski bir gelenek olarak günümüze kadar ulaşmıştır. Un, yoğurt, pekmez ve cevizin ana malzemelerini oluşturduğu bu tatlının lezzetine doyum olmuyor.
YAĞLAMA

Salçalı, kıymalı, soğanlı bir harç düşünün. Onları incecik hamurun üzerinde servis yapıldığını. Ve şimdi de o lezzetin üst üste katlandığını düşünün. Evet, bizim de canımız her seferinde çekiyor. Kayseri yağlaması olarak da bilinen yağlama misafirler geldiğinde masada olmazsa olmaz yiyeceklerin başında gelir.

KURŞUN AŞI

İçine dana etinin nohutun girdiği doyurucu bir yemek düşünün. Çorba olarak görenler de var ancak ne olursa olsun, biz bu kadar doyurucu ve bereketli bir yemek görmedik. Bu arada kısacık bir not daha ekleyelim: Yemeğin ismi yöreden yöreye lülük aşı olarak da değişebiliyor.
MANTI

Geldik Kayseri deyince akla gelen ilk lezzete, yani mantıya! 36 çeşidi yapılan mantının yukarıda da bahsettiğimiz gibi en meşhur olanı etli mantı. Ancak Kayserililer mantıyı günlük hayatta yediğiniz mantıyla karıştırmayın diyor. Kayseri mantısı çok hafif çorba gibi salçalı bir suyun içinde servis edilirmiş
ÇEMENLİ EKMEK

Ekmeğini de hazır sanmayın, hamuru da ev yapımı oluyor. Çayların ve kahvaltıların olmazsa olmaz lezzetlerinden biridir. Kayseri çemeni diyoruz, olacak o kadar.
Yaprak sarma
Düğümlü tatlı

Hadi bismillah umarım utanmam hayatı yazmak daha zormuş geçmişi yazmak keşke zamanında dedemi dinlerken hayallere dalacağıma birazda not alsaymışım
Dedem ile anneannem dayı hala çocukları Kayserinin eski mahallerinde doğ uşlar dedemin babası Mehmet annesi Kadiriye dir
Anneannemin babası Hamdi annesi Hayriye dir
Anneannem anne ve babasını bebekken kaybetmiş onları tanıyamadan büyümüş
Dedem ise annesini 6 yaşında kaybetmiş 19 yaşında ince hastalıktan vefat etmiş babası Mehmet(pamuk dede) ticaret adamıdır dedem ve Hacı Ahmet amca bir kız kardeş üvey anneler elinde büyümüşler ilk üvey anneden Recep ve Mehmet amcalar Meliha halabir diğer üvey anneden Ayşe Fatma Emine adlarında kardeşleri olmuş dedem üvey anneannesini sevmiş bir tek pamuk dede ticaretle uğraştığı için pek ilgilememiş at ve eşeklerle köy köy dolaşıyormuş ihtiyacı olan köylülere yardım dahi ediyormuş pamuk dedeye neredeyse herkes güvenip seviyormuş
Dedem hastalandığında anneannesi iyileştiriyormuş soy adı kanunu pamuk dede zamanında çıkmış 21 Haziran 1934 dedem o yılı hatırlıyordu babasının yanında iken memurlar gelip konuyu anlatmışlar ve uygun bir soy isim vermişler Kayserinin yerlisi olduğundan dolayı ve yaptığı ticaretten dolayı Çıklaiblikci (saf temiz iplik)olsun deyip kayıtlara geçirmişler dedem kayseri lisesinde okumuş sayısal zekası kuvvetli idi Tarihi de çok iyi biliyordu o anlatırken yaşadıklarını ben dalar giderdim hayalimde dedemin yaşadıklarını kendimmiş gibi analiz ederdim hatta o an sesler duyarsam dik atılırdım gerçi benim yüksek sese karşı bir hassasiyetim var lakin o anlarda daha çok hassaslaşırdım dedem derdi ki Atatürk öldüğü zaman geç kızlar bile kaldırım diplerine ağaç gölgelerine geçip geçip ağladılar

Kayseri Bağ Hayatı/Göç Bağcılık, memleketimizin türlü bölgelerinde önemli yer tutar. Bunlar arasında yer yer bağa göçme adı altında yazın bağ ve bahçelere geçici olarak taşınmalar olur. Hatta bazı bölgelerimizde bu taşınma geniş ölçüde meydana gelmektedir. Köy, kasaba yahut bir şehir halkının çoğunun, bir müddet için, yer değiştirdiği görülür. Birbirinden farklı müddet içinde süren ve çeşitli tarzlarda beliren bu bağ göçlerinin, türlü bölgelerde ayrı ayrı sebepleri vardır. Pek çeşitli olan bu sebepleri, ekonomi, sağlık yönlerinden ve her ikisinin birlikteki etkileri halinde göz önüne almak, bunlara bir de gelenekleşmeyi katmak mümkündür (İzbırak, 1947, s. 401-418). Anadolu’nun önemli bir tarih, kültür, ticaret merkezi olan Kayseri’de; iklim, malzeme, yaşam kültürü ve bölge faktörlerine bağlı olarak şekillenen evler, kendine özgü bir mimariye sahiptir. Özellikle Osmanlı döneminde gelişen sivil mimari içerisinde evlerin büyük bir çoğunluk ve önem arz ettiği görülmektedir. Kayseri’de azınlık gruplar genellikle ticaretle uğraşmışlar ve varlık içinde yaşamışlardır. Bu gruplar Germir, Talas, Tavlusun, Endürlük gibi merkezlerde görkemli ve büyük evler yapmışlardır (Tali, 2008, s. 165-185). Bağ evleriyle özel bir yere sahip olan Kayseri’de Hristiyan nüfus konut mimarisinde özellikle 16. yüzyıldan itibaren ön plana çıkmaya başlamış, sınırlı da olsa sivil mimaride etkili olmuştur (Tali, 2005, s. 61-85).
Kayseri bağ işi başlı başına yazmaya, incelenmeye eşdeğer bir yaşantıdır. Haziran ayında başlayan bu yer değiştirme Kayseri’ye ait bir gelenektir. Kayseri şehri dar sokaklardan, kolay ısınsın diye az sayıda küçük pencereli, odalı, bahçe yeşilliği az olan bitişik evlerden mürekkeptir. Sıcaklar başladı mı kışın çamuru toza dönüşür. Karpuz, kavun, üzüm vs. meyvelerin bollaştığı zaman karasinekler çoğalır. Sıcak, sinek, saman ve toz, adama ‘Aman Allah’ dedirtir. 1950’li yıllarda Merhum Belediye Başkanı Osman Kavuncu bulut halinde inip kalkan cadde ve evleri kaplayan karasinekle mücadeleyi yapmakta zorlanmış, ‘öldürülmüş bir kilo sinek getirene şu kadar para verilecektir’ diye ilanlar yayınlamıştır. Enteresan bulunan bu ilanlar Avrupa gazete ve televizyon haberlerinde yer almıştır. İşte bütün bu iç bunaltıcı hallerden kurtulmak için şehre uzaklığı en az üç ve en çok on beş kilometre olan bağlara gidilirdi. Bu gidilmeye “göç” denir (Yeğenoğlu, 2011, s. 27-28). Bahar gelmesiyle bağ işleri başlar; bağın bellenmesi, çubukların ve ağaçların budanması gübrelenmesi su olmadığı zamanlarda kuyuların doldurulması bağ için önde gelen işlerdir. Bu işleri çoğunlukla evin erkeği üslenmiştir (Bozkurt, 2011).
Kadınlar ev işlerini yapar; şehirdeki evleri toplamak, naftalinlemek, halıların temizlenmesi, bağa gidecek eşyaların ve yiyeceklerin hazırlanması kadının işidir. Bağda evlerin temizlenmesi, serilmesi yine kadının görevidir (Yeğenoğlu, 2011, s. 27-28). Bağa taşınmak ayrı bir zorluktur. Eski zamanlarda bağa göçmek için atlar ve eşekler kullanılmıştır (Ulusoy, 2011).
Kadın bağa atın ya da eşeğin üzerinde gider. 3–4 ay bağda kalır bu süre zarfında zorunlu bir hal olmadıkça şehre gelinmez, ne zaman ki havalar soğur göç zamanı başlar kadın yine atın veya eşeğin üzerinde şehre gelir (Baydoğan, 2011).
Evin kıymetli eşyası halı, kilim, yünlüler daha ziyade kışlık giyim, yükte hafif pahada ağır bakır eşya evin az güneş gören fakat rutubetli olmayan bir yerine üst üste bir mikâp şeklinde yerleştirilir ve her tarafı bir örtüyle iyice kapatılır ve buna Mafraş (Mafraç) denir. Naftalin konularak güve ve diğer haşaratın tahribinden korunur. Ev halkı mafraşları kuruldu mu, bağa göçmeye hazır demektir. ‘Bağa ne vakit göçüyorsunuz?’ sorusuna “Mafraş’ımız kuruldu/kayıldı, artık hazırız, akşama sabaha” denilerek cevap verilir (Yeğenoğlu, 2011, s. 28). Evin hanımı ve yardımcıları halka, kete, peksimet, kar suyuyla özenip bulgur pilavının yanında içilen ekşi pekmez, kuru çemen, eğe kemiğinden yapılmış fakat çemene yatırılmamış pastırma v.s. hazırlar. Ev sahibinin tembihlediği sayıda eşekler sabah erkenden kapı önüne getirilir. Yokuşu az olan bağ evlerine demirden yapılmış, çember tekerlekli “tatar arabası” denilen, bir veya iki atın çektiği arabalarla da göçülür. Bakırların hemen hepsi döğme bakırdandır. Bağa giderken hepsi kalaylanır. Şehir evinden bağ evine ulaşmak üç, dört saat içine sığdırılır (Yeğenoğlu, 2011, s. 32).
Bağ yaşantısı kadın için ayrı bir zorluktur, güç yanlarından biri su ile ilgilidir; suya bağımlı olan her faaliyet için kuyudan su çekip bir yere depolama gereği, ev işlerinden sorumlu olan kadınların yaşamlarını oldukça güçleştirmiştir. Helâların, örtme ve köşklerin her gün yıkanması; yemek hazırlığı, odun ocağında kullanılan tencerelerin isli bulaşığı ve abdest alma, yıkanma gibi her türlü temizlik için su gerekmektedir. Avludaki bitki ve çiçeklerin, ahırdaki hayvanların da suya ihtiyacı vardır (İmamoğlu, 2011, s. 107). Geleneksel bağ hayatının güçlüklerine göğüs gerenlerin başında gelinler gelir. Akşamları yatmadan önce bazlama, yağlama hamuru yoğurmak; sabah namazına kalkan kaynatanın (kayınpederin/kayınbabanın) eline su dökmek; evi, avluyu süpürmek; yemeğe yardım etmek; bağdaki meyveye, üzüme yetişmek... Tüm bu işleri büyük bir gayret ve sevecenlikle yapan bazı gelinlerin saçı başı dağılır, üstü kirlenir, el ve ayak ciltleri bozulur, bakımsız bir görünüm alırlardı. Kayseri’de kullanılan “bağ gelini” deyimi, bu tür işleri gören; kır hayatına uyum sağlamış; okuması yazması az veya hiç olmayan, orta veya alt–orta sosyo–ekonomik düzeydeki ailelerin gelinlerine takılmış bir isimdir. Bu deyim, büyük olasılıkla üst veya orta–üst sosyo-ekonomik düzeydeki Kayseri ailelerinin kendi evlerinin işlerini gören gelinlere ve bağ yaşamına yönelttiği, ilginç, iğneleliyici ve biraz acımasız bir eleştiridir. Aynı zamanda da bağ yaşamıyla ilgili çelişkili bir değerlendirme olarak görülebilir (İmamoğlu, 2011, s. 109).
Yemek ve ekmek pişirmek için bahçede kurumuş olan ağaç dalları, gilamada; bazen de ot, firez (dallı ot), tezek ve saçma kullanılırdı. Ocaklar çabuk alev alan kevenlerle tutuşturulur, pişirilecek yemek veya ekmeğe uygun yakıtla beslenirdi. Yemekler odun ateşinde, güveç ve hamur tatlıları tezek ateşinde pişirilirdi. Sac üstünde pişirilen ekmek çeşitleri ve hamur işleri için gilamada ve ot kullanılırdı. Bağlarda fırın olmaması ve geleneksel Kayseri yaşamında çarşıdan ekmek getirmenin ayıp sayılması, kadınlara bir de hamur yoğurma ve ekmek pişirme görevini yüklerdi. Bu nedenle ekmek pişirme ve hamur işleri bağlarda önemli bir yer tutar; günaşırı ya da üç günde bir bazlama veya yufka, üç dört günde bir de yağlama veya çörekler pişirilirdi. Bazlamalar içli veya içsiz olur, çöreklerin içine kıyma, peynir, soğan veya “hakırdak”( kuyruk yağının kurusu) konurdu. Yağlı hamurdan yapılan katmer ve evde ekmek bittiği zaman, hamurunun ekşimesini beklemeden yapılan, saçta veya tandırda pişirilen “bezdirmeç” adlı çörek de ekmek yerine geçerdi. Çeşit çeşit mantı, su böreği; ocakta pişirilebilen tatlılardan nevzine ve kesme kadayıf gibi geleneksel Kayseri yemekleri yenirdi. Pişirme işi için çocuklar yakacak getirir; varsa evdeki büyükanne, yoksa anne veya deneyimli biri pişirme işini üstlenirdi. Odun ateşinde pişirilen yemeğin isinden ve dumanından kurtulmak için 1950’li yıllarda Kayseri’de büyük bir gürültüyle çalışan ve gazyağı yakan ocaklar kullanılmaya başlanmış, yemek pişirme işi biraz kolaylaşmıştır (İmamoğlu, 2011, s. 109).
Bağdaki binalar doğaya fazlasıyla açık olduğu için, kent evlerinde aranan ince temizlik bağ evlerinde yoktur. Toprak, kum veya taş olan avlu ve döşemeler her gün süpürülür veya yıkanır. Eve çekidüzen verildikten sonra diğer işlere geçilir. Evlerde fazla eşya ve aksesuar kullanılmaması; pencerelerin camsız, yerlerin halı kilimsiz (çıplak), duvarların zarsız, dolapların kapaksız olması; silme, yıkama, toz alma gibi ince ev işlerini azaltmıştır. Ancak evlerdeki kapalı mekân sayısı azdır. Bu nedenle, kolay temizlenip toparlanan evler çabuk da dağılmıştır. Bu nedenle günde birkaç kez yeniden düzenleme yapmayı gerektirmiştir (İmamoğlu, 2001, s. 109).
Bir hafta on gün içinde (niyetteki, yani sınırları belli semtteki) komşular gezilmeye başlanır. Bu gezmeler öyle yoğunlaşır ki sabah saat on on bir arası kuşluk, on bir on iki arası öğle, on üçten sonra öğle vakti gezmesi diye adlandırılır. Bu saatlerde bir araya gelinir. Hanımların gezmesinde güncel konular konuşulur eleştirilir daha ziyade birbirlerini görmedikleri zaman da cereyan eden olaylar havadis olarak nakledilir. Misafirlere henüz meyveler olgunlaşmamışsa çay ve kahveden sonra yöreye mahsus çocuk yumruğu büyüklüğündeki Paşa Şekeri ikram edilir (Yeğenoğlu, 2011, s. 32-33).
Bağlar, ailelerin kışın tüketecekleri yiyeceklerin büyük bir bölümünü hazırladıkları yerlerdi. Meyve ve sebzelerle ilgili kış hazırlıkları haziranda başlar, göçünceye kadar sürerdi. Bağ ve bahçede yetiştirilen meyve ve sebzeler yaz boyunca kurutulur; pestili, reçeli, marmeladı veya konservesi yapılır, kente gönderilirdi. En yoğun iş bağ bozumundan sonra yapılırdı (İmamoğlu, 2011, s. 109). Küfeler, sepetler hazırlanır. Şire ilanı ve şire kazanı elden geçer. Bağı büyük, yani üzümü çok olanların avlusunda yekpare taştan oyulmuş şirenin akacağı çörteni bulunan, elli altmış santim yerden yukarıya yerleştirilmiş ‘Şiraneler’ vardır (Yeğenoğlu, 2011, s. 33). Bağ bozulurken kara (siyah) ve beyaz üzümün ayrı ayrı kesilmesine dikkat edilir. Çünkü yapılacak pekmezin kalitesinde üzümün rengi rol oynar. Kesilen üzümler şiraneye yakın serilmiş hasırlar üzerine serilir veya yığılır. Güçlü, kuvvetli bir genç hanım veya oğlan diz kapaklarına kadar temizlenmiş ayakları ile veyahut sırf ezmek için kullanılan bir çizme ile şiranedeki üzümü ezer. Şirane çörteninin altındaki büyük bakır kazan dolunca alınır ve bir yenisi konularak ezilme devam edilir. Lüzumu kadar pekmez toprağa atılır. Bu toprak önce bulunduğu mahalden eşilir. İyice kurutulur, şayet pekmez toprağını bulamazsa çok temiz mangal kömürü külü de kullanılabilir(Yeğenoğlu, 2011, s. 38). Pekmez kaynarken üzüm pestilleri, köfteler yapılır; daha önceden iplere dizilmiş olan badem ve cevizlerden tatlı sucuk yapmak için karışımlar hazırlanırdı. Tepsi, sini veya bezlere dökülen pestil ve köfteler, toz almayacak yerlere yerleştirilir; bulamaçlara batırılan badem ve cevizler dışarıya asılır, kurumaya bırakılırdı (İmamoğlu, 2001, s. 110). Henüz güneş sıcaklığını kaybetmemiştir. Aş Makarna kesmenin zamanı gelmiştir. Bir gün evvel aş makarnası kesilecek evin hanımları hamuru hazırlar(Yeğenoğlu, 2011, s. 38). Yakın komşuların ve ev halkının elbirliği ile yapılan bu iş için herkes seferber olur, iki üç gün boyunca köşkler ve odalar hamur leğenleri, hamur tahtaları ve üzerlerine erişterelerin serildiği bezay örtülerle dolardı. Böyle günlerde bazen kadın aşçılar da yardıma çağrılır, erişte– makarna kesenlerin yükü azaltılırdı. Her durumda ev sahipleri bütün gün boyunca komşulara ve iş görenlere hizmet eder, onlara yemek hazırlar, ikramda bulunurdu. Sebze yetişen bağlarda patlıcan, biber, kabak, fasulye, bezelye, nane kurutulur; bağda yetişiyorsa bağdan, yoksa Argıncık’tan gelen kelekle turşular kurulurdu(İmamoğlu, 2001, s. 111). Bağdan en son toplanan şey gilâburu’dur. Küplere konacak üstü su ile doldurulacak, kışın yenecek veyahut ezilip suyu içilecektir. Okul açılmadan bir iki gün evvel şehre daimi inilecektir. Bağ evleri Niyetin (Semtin) bekçisine bırakılacaktır. Ev temizliği bitince, “Mafraş” bozulur. Yazın hazırlanan el emeği bağ semeresi gıdalar Tokana–Ambar–Zerzembiye (Zerzemi) yerleştirilir. Ev hanımlarının yoğun işi henüz bitmemiştir. Evin büyüğü sabah namazından sonra birkaç gün üst üstüne hayvan pazarına gider. Ev halkına yetecek münasip bir dana veyahut inek alır. Sürüden ayrılan hayvan, birinin gözetiminden eve getirilir. Kasaba haber edilir, randevu alınır ve hayvan kesilir. Kasap gövdeyi iri parçalara ayırarak oniki saat dinlenmeye bırakır. Kasap et donunca yamağı ile gelir, büyük bir örtü üzerindeki tahta alçak masaya geçer, Etin pastırmalık kısmını ayırır, kavurma, sucuk ve pastırma yapılırdı(Yeğenoğlu, 2011, s. 38). Sonbahar gelir, soğuklar başlar. Kadının bağ çilesi dolmuştur. Zira şehirde ekmek pişirme derdi yoktur. Çünkü mahalle fırınları vardır. Kuyudan su çekme işi yoktur; zira çeşmeler vardır. Aydınlatma işi çoğu yerlerde elektrik ile yapılmaktadır. Kadınlar şehre gelir, şehir evleri temizlenir, yerleştirilir, böylece bağ işi yeni bir bahara kalmıştır(Baydoğan, 2011).
Kayseri halkı için bağlar ve bağcılık büyük önem taşımıştır. Bağ yaşamı, toplumun yüzyıllardır benimsediği, sevdiği ve kolay kolay vazgeçemeyeceği sosyal ve kültürel bir gelenek haline gelmiştir. O kadar ki, bazı Kayserililer “bağ” ile “bağlanma” fiilinin yakın ilişkide olduğunu, belki “bağ” sözcüğünün bağlanmaktan ve sevmekten geldiğini ifade etmiş, insanların bağlarına bir tür gönül bağı ile bağlı olduklarını belirtmişlerdir (İmamoğlu, 2001, s. 23)

KAYSERİ LİSESİ VE SAKARYA MEYDAN SAVAŞI

Atatürk tarafından çok büyük ve kanlı savaş anlamına gelen Melhame-i Kübra ifadesi ile anılan Sakarya Meydan Muharebesi 23 Ağustos – 13 Eylül 1921 tarihleri arasında, Ankara’ya 80 kilometre uzaklıktaki Polatlı ve çevresinde gerçekleşmiş olup ; "Viyana’da başlayan çekilme Sakarya’da durdurulmuştur." Sakarya Meydan Muharebesi sonunda Türk ordusunun zayiatı; 5713 şehit, 18.480 yaralı, 828 esir ve 14.268 kayıp olmak üzere toplam 39.289’dur. Yunan ordusunun zayiatı ise; 3758 ölü, 18.955 yaralı, 354 kayıp olmak üzere toplam 23.007’dir. Sakarya Meydan Muharebesinde çok fazla subay kaybı olduğu için bu Muharebeye “Subay Muharebesi” adı da verilmiştir.
Kayseri Lisesi Kiçikapu’da heybetli bir taş binadır , Dört sene eğitim gördüğüm , Turgut Özal ve Abdullah Gül gibi iki Cumhurbaşkanını mezun eden tarihi okulum, 13 Eylül 1893 tarihinde bugünkü Kurşunlu Camii civarında Seyfullah Efendi konağında DERECE-İ ULA MEKTEB-İ MÜLKİYE İDADİSİ adıyla üçü Rüştiye, ikisi İdadi olmak üzere beş sınıflı olarak öğretime başlamış,1895-1896 ders yılında öğrenci sayısı 60 a yükselmiş olup, ilk mezunu 5 kişidir. Konağın ihtiyacı karşılayamaması üzerine bugünkü binanın yapımına başlanmış olup 1903’te tamamlanmıştır.
1915-1916 öğretim yılında Sultani oldu. Sakarya savaşı sırasında Ankara’nın boşaltılması söz konusu olunca binanın Büyük Millet Meclisine bırakılması için hazırlıklar yapılmıştır. Aynı yıl Ankara Sultanisi ile birleştirilerek üç dönemli 12 yıl süreli yatılı Sultani durumuna getirilmiştir. 1923 yılında Ziya Gökalp’in kanun teklifi ile Sultani adı Liseye çevrildi.
Kayseri Lisesi’nin 1920-1921 yılındaki mezuniyet defterinde lise son sınıf talebeleri için, “Cepheye gidip hepsi şehit düştüğünden bu öğrenim yılında okulumuz mezun verememiştir” notu var. 62 liseli cephede şehit düştü
“Kayseri Lisesi’nin son sınıf öğrencilerinin tamamı, gönüllü olarak Sakarya Savaşı’na gitmişlerdir. Bir grup öğrenci, Kayseri’de toplanan Kuvayı Milliye gurubuna katılarak 1919 yılında Adana’nın Saimbeyli ilçesi yakınlarındaki Ermeni-Fransız cephesinde düşmana karşı savaşmıştır. Sakarya Savaşı sırasında düşmanın Ankara’ya yaklaşması nedeniyle, tedbir olarak Meclis’in Kayseri’ye taşınması düşünülmüş, Kayseri Lisesi binası içerisine meclis kürsüsü kurulmuş, Meclis’e ait matbaa makineleri de Kayseri’ye getirilmek için kağnılara ve at arabalarına yüklenmiştir.” Lise son sınıf öğrencilerinin tamamı ülkesini düşman işgalinden kurtarmak için Sakarya Savaşı’na katılmış, ancak geri dönememişlerdir. 1920-1921 yılında mezuniyet defterine ‘lise son sınıf talebeleri Sakarya Muharebesi için cepheye gidip hepsi cephede şehit düştüğünden bu öğrenim yılında okulumuz mezun verememiştir’ ibaresi yazılmıştır.
Selâlar verildi minarelerden, / Meydanlara al bayraklar asıldı, / Taş döşeli avlusunda mektebin,
Kitaba, silaha eller basıldı./ Dualar edildi, helâlleşildi. / Bir daha bir daha vedalaşıldı.
Yılanlı dağa, Hasan Dağı’na, / Dağların hasına, Ali Dağı’na, / En son Erciyes’in ak doruğuna,
Dünya gözü ile bakıp, gittiler.../ Artlarında gözü yaşlı türküler...
Biri türkü söylüyordu siperde./ Gesi Bağlarında dolanıyordu, / Usuldan usuldan / Ses perde perde.
Bir top gül soluyordu, / Derviş oğlu Ahmet’in / Alnından vurulup düştüğü yerde

İrice bir taşa vermiş sırtını,/ Oturur gibiydi yer minderinde. / Ana elinden şefkatli,
Baba elinden merhametli, / Bir başka el / Okşuyordu saçlarını / Osman oğlu Ahmet’in.
Henüz soğumamıştı bedeni, / Kanı ılık ılık akıyordu./ Gülümsedi; / Ölüm zannedilen ölümsüzlüğe,/ Yarı açık gözleri, / Üç beş adım ötede / Duran koluna bakıyordu….
Fazıl Ahmet Bahadır – Liseli Şehitler Destanı
Kayseri Lisesi 1920-1921 döneminde bir tek mezun vermedi , 62 öğrencinin tamamı SAKARYA’da Şehit oldu. MUSTAFA OĞLU İSMAİL - OSMAN OĞLU AHMET - ŞÜKRÜ OĞLU SEYİT AHMET - AHMET OĞLU MUSTAFA - NUMAN OĞLU MEHMET - HACIAHMET OĞLU MUSTAFA - HACIMEHMET OĞLU HALİL
NUH OĞLU CEMAL - EMİN OĞLU HACIMEHMET - DERVİŞ OĞLU AHMET sadece bazıları . Biz ulus olarak tarih boyunca Şehit olmaya alışmış bir milletiz.
Faruk Nafiz Çamlıbel , Vatanları uğruna gözlerini kırpmadan bıyıkları dahi terlememiş bu gençler için bir marş yazdı , aradan elli yıl geçmesine rağmen halâ ezberimde Kayseri Lisesi Marşı:
Kayseri Lisesi’nin Nura koşan gençleri / Güzel anadoluya güneşler taşıyacak
Bu mefkure oldukça azmimizin rehberi/ Cehalet Boğulacak ilm-ü fen yaşayacak
Güçlüyüz kuvvetliyiz, imanlıyız hepimiz / Yaşasın genç Türkiye, yaşasın mektebimiz
Asrımızda teceddüt namına her ne varsa / Biz ona varacağız bir hamlede bir hızda
Hangi bir mani bizi bu yolda karşılarsa / And içtik yıkacağız milli irfanımızla
Güçlüyüz kuvvetliyiz, imanlıyız hepimiz / Yaşasın genç Türkiye, yaşasın mektebim
Faruk Nafiz Çamlıbel
13 Eylül 1921 Türk’ün makus talihinin Sakarya’nın azgın sularında köpük haline gelip , yenildiği tarihtir. Bu zaferi kutlamak için Dua Tepe’deki törenlere katıl….Şehit kanlarıyla sulanan toprakları al bayrağınla gelincik tarlasına çevir.
Saygılarımla,

Dedem 01.07.1926 doğumludur anneannem 1932 hangi tarih ve ayda doğduğu bilinmiyor 3 kardeşler Sadık Ahmet Emine Sadık dayıyı kimse bilmiyor askerde kötü şartlar nedeni ile hastalanıyor ve askerde vefat ediyor hangi yıl hangi savaş ve nerede olduğu bilinmiyor
Dedem 16-17 yaşlarındayken babası kardeşinin kızı ile evlendiriyor o hem öksüz hem yetim beraber büyüsünler diye anneannem dedemden 5 yaş küçük 12 yaşında dayısına gelin dayı oğluna hanım olmak için evlendiriliyor yaşı büyütülerek dedem Abdullah’a sorulsa istemeyecek okumak yükselmek istiyor ama maalesef bu isteği olamıyor
Anneannem dedenizle evlendiğimde (hala hala) oynardım evcilik falan filan eski oyunlar Anneannem resmen çocuk gelin evlendire bilmek için yaşları büyütmüşler dedem 3 yık hiç izine dahi gelmeden askerlik yapmış hata öyle ki büyük dayım Hamdi dedem askerden geldiğinde babasını hırsız sanıp evimize hırsız girdi anne diyerek eline taş olup kovmuş dedemi ne yapsın çocuk işte düşünsenize babanız siz bebekken yada siz doğmadan askere gidiyor yıllar sonra geliyor yüzünü hiç bilmediğiniz bir adam
Askerden gelince dedem lise mezunu olduğu için o dönemin en yüksek derecesinde belediyede muhasebeci olarak göreve başlamış

Eskinin parası ile 100 liraya belediyenin yaptırdığı eve girip gülük ve Gavrem oğlu mahallelerinden göç etmişler 40 yıl o ev 5 erkek 1 kız çocuğu büyütmüş gelinler torunlar görmüş
Okuma konusunda dedemi bir tek Hamdi dayım dinlemiş ve öğretmen olmuş hatta komik bir anı ortaya çıkmış
Dedem disiplinli biri olduğu için akşam 8 de kapıyı kilitleyip kimsenin çıkmasına izin vermiyormuş Hamdi dayımın mezuniyet balosu varmış babam izin vermez diye kaçmış evden anneannem bunu fark edince sezdirmeden beklemeye başlamış geldiğinde kediyi kovar gibi içeri almış dayımı bunu fark eden dedem kızmış durumu iyice anlatmadın kaçar gibi gittin haklıydı dedem kendi ailesine nasıl davranıyorsa çocuklarınında kendisine aynı özeni göstermesini ister dedemin hiç dışarı alışkanlığı yoktu işteyken bile mola saatlerinde eve gelir yemeğini yer tekrar gidermiş yazın bağa göçtüklerinde bile fırından ekmek alır yer yanında eve getirirmiş annemler bağın başına çıkıp dedemin yolunu beklerlermiş
Ne güzellikler yaşanırsa yaşansın dedemin anne özlemi hiç bitmedi hep şu şarkıyı söyler dururdu annesi için

Pencereden kar geliyor aman annem
Gurbet bana zor geliyor aman annem
Gurbet bana zor geliyor ben öleyim
Sevdiğimi eller almış aman annem
O da bana ar geliyor aman annem
O da bana ar geliyor ben öleyim
Kekliğimi doyurdular aman annem
Kanadını ayırdılar anam annem
Kanadını ayırdılar ben öleyim
Bu nasıl yaraymış aman annem
Beni senden ayırdılar aman annem
Beni yardan ayırdılar ben öleyim

Sadık dayımda anneannem çok çekmiş hastaneler konusunda çünkü aile de genetik bir böbrek rahatsızlığı var Hamdi ve Sadık dayılarımın böbreklerinin biri alınmış tek böbrekle yaşıyorlar
Yılmaz dayım 3 numara oda biraz haylazmış Kayseri’yi sevememiş benim gibi
İstanbul’a falan gitmiş Mehmet Özhaseki ile falan kalmış öğrencilik yıllarında
Mehmet dayım deli kanlı çağı sağcı solcu meselelerinin olduğu döneme gelmiş bu arada da İzzet Bayraktar çocukluk arkadaşı imiş o okumuş doktor olmuş ama dayım biraz diğer arkadaşlarına kanmış Ankara’ya gitmiş habersiz dedem bulup getirmiş
Yengemle evlilikleri 12 eylül 1980 kına yemek falan öylen saatlerinde olmuş akşamları dışarı çıkma yasağı uygulanıyormuş dedem ve anneannem her gelinlerine ve kızına her şeyi fazla fazla yapmışlar
Annem Nurten evin tek kızı biraz nazlı büyümüş ee kanun gibi bir baba 4 abi neredeyse her ili gezmiş mutlu bir çocukluk yaşamış ilkokulu Mehmet Karamancı da okumuş Orta okulu abisinin tayini nedeni ile Malatya Atatürk orta okulunda okuyormuş ama yarım bırak annemi babamı özledim diyerek dönmek istemiş okumak istememiş babası ve yengesi ne kadar ısrar etse de okumamış

Ayşe yenge ile annem
Bandırmadaki evleri
Ayşe yenge ağabeylerimi fazla büyütememiş çünkü ciğerlerinden hastaymış hastanelerde yatmış ve kalp krizi sonucu 1992 de vefat etmiş
Ayşe yenge Gesi’li
Şimdide evin en küçüğü Hayri dayıma gelelim
Evin en yaramaz çocuğu yaramazlığından nasibini almamış bir tek kişi bile bırakmaz o zamanlar akrabalar sık ziyarete gelirmiş ikramlık ne gelirse hemen alıp kurcalarmış vs
Kuzenlerine ayrı bir şamata ablasına ayrı bir şamata
Evlendi baba oldu ama hala büyümedi şaka yapıyorum derken kırıyor çoğu zaman
Hamdi dayım =Ayşe yengeden 2 evlat sahibi Kurtuluş ve Barış
İkinci eş=Nazan yenge 1 evlat sahibi Berk
Sadık dayım=Nebahat yenge 1 evlat sahibi Filiz
Yılmaz dayım=Asiye yenge 2 evlat sahibi Gülşah Gürkan
Mehmet dayım=Nezahat yenge 2 evlat sahibi Emine Serap
Mehmet dayımla Nezahat yengem 12 eylül 1980 de evlenmişler o dönemde sokağa çıkma yasağı olduğu için kına geceleri öğlen olmuş
12 Eylül’de neler oldu? İşte 12 Eylül 1980 darbesinin acı dolu tarihi…
38 sene önce 12 Eylül 1980 gününde yaşanan darbenin yıl dönümü. Türkiye’yi en çok yıpratan olayların ilk sıralarında yer alan darbelerden biri olan 12 Eylül darbesinde Türkiye Büyük Millet Meclisi lağvedildi. Anayasa uygulamadan kaldırıldı. İşte acı dolu 12 Eylül 1980 darbesinin detayları...
12 Eylül’de neler oldu? Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren başkanlığında gerçekleştirdiği 12 Eylül darbesi ile Türkiye Cumhuriyeti, 27 Mayıs 1960 darbesi ve 12 Mart 1971 muhtırasının ardından silahlı kuvvetlerin yönetime üçüncü müdahalesini yaşadı.
12 Eylül Darbesi sonrasında Kenan Evren ve kuvvet komutanlarından oluşan Milli Güvenlik Konseyi 1983 genel seçimlerine kadar Türkiye’ye ilişkin tüm kritik kararları aldı. 1980 ihtilali ile Süleyman Demirel’in Başbakan olduğu hükümet görevden alındı. Türkiye Büyük Millet Meclisi lağvedildi. Anayasa uygulamadan kaldırıldı.
Siyasi partiler kapatıldı, parti liderleri gözetim altında tutuldu, yargılandı. Türk siyasetinin yeniden tasarlandığı ve yaklaşık dokuz yıl süren askeri düzende, 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı.
Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı. 517 kişiye idam cezası verildi. 171 kişinin işkenceden öldüğü belgelendi. 937 film sakıncalı bulunduğu için yasaklandı. Gazeteler 300 gün yayın yapamadı. 30 bin kişi sakıncalı olduğu için işten atıldı. Sıkıyönetim komutanlığı operasyonlarda ele geçirilen silahlar hakkında açıklama yaptı.
12 Eylül darbesi mağdurlarından bir tanesi de sanatçı Müjdat Gezen’di. Gezen o günlerde yaşadıklarını şöyle anlattı; “Ben çakıl gazinosunda komedyenlik yapıyordum Perihan Kutman ile program bitti ve birden kapıya 4 tane sivil arkadaş geldi. `Müjdat bey emniyete kadar gitmemiz gerekiyor´ dediler. Ben şaka zannettim önce, sonra cebinden kağıdı çıkardı ve benim yazdığım ve Savaş Dinçer´in de çizdiği`Çizgilerle Nazım Hikmet´ kitabı hakkında gözaltı kararı olduğunu söylediler. Sonra tamam dedik, bindik gittik ama gidiş o gidiş. Sonra mahkeme var dediler 21, 22 gün sonra çıktık. Ben o dönem ekmeğimden oldum, çalıştığım yerden oldum, param kesildi. Radyoda program vardı kesildi. Senin ne hakkın var benim ekmeğimle oynuyorsun. Ne yapmışım ben, kitap yazmışım. Neymiş Kenan Evren´in sevmediği bir adam olan Nazım Hikmet´in hayatı ile ilgili kitap yazmışım. Ben de seni sevmiyorum şimdi ne olacak. O yüzden bunlar, cumhuriyetleri, devletleri, halkları geri götüren eylemlerdir, bunlardan kaçınmak lazım. Barış içinde sevgi ile yaşamak gibisi yok. O yüzden bence 12 Eylül´ün de anılacak yeri yoktur”
12 eylülle ilgili yaptığım araştırma bu şekilde
Nurten= Kenan 2 evlat sahibi İlknur Melike yani benim annem ve babamdırlar kendileri
Hayri dayım=Ayşe benim öz halam 3 evlat sahibi Pelin Selin Nisa
Dedem ve anneannem bizlerin bütün isteklerini yaparlardı
Anneannem ibiş örerdi bezden yada iplerle örülen bebek
Dedem tavşan hikayeleri anlatırdı
Gıyabında bir tavşan hikayeleri paylaşayım sizlere
Zıpzıp, küçücük, şeker gibi bir tavşancıktı. Fakat kötü bir huyu vardı. Çok meraklıydı. O küçücük, simsiyah burnunu, Her şeye sokardı. Gün geçmezdi ki, birisi ona bağırmasın. Çalılıklar arasında dolaştığı bir gün, Bayan Sülün:
— Çekil oradan Zıpzıp der. Yumurtalarımdan birini kırarsan, seni döverim. Onlardan yavrularım meydana gelecek.

Zıpzıp, oradan hızla kaçtı. Geniş bir meydanlığa geldi. Burası, onun için çok meraklı bir yerdi. Oya ile Kaya, yeşillikler içinde pinpon oynuyorlardı. Anne ve babaları da, yeşilliklerde dinleniyorlardı. Zıpzıp, kocaman sepete yanaştı. Bu sepete, acaba ne vardı çok merak ediyordu. Ah, bir açabilse... Yandaki ağaçtan, Zıpzıp’ ı izleyen Sincap:

— Sakın sepete dokunma, diye seslendi. Fakat Zıpzıp, Sincabı dinlemedi. Yavaşça sepeti bakmaya başladı. Sepetin içine bakayım derken, birden dengesini yitirdi. GÜM... Diye sepetin dibini boyladı. Arkasından kapak da kapandı. Meraklı Zıpzıp, sepetin içinde kalmıştı... Arkadaşı Sincap, çaresiz kalmıştı. Zıpzıp sepetin içinde kalışına Sincap arkadaşı çok üzülmüştü. Arkadaşı Sincap çaresiz kalmıştı. Bir süre sonra toplandılar.

— Haydi, çocuklar... Artık eve dönme zamanı geldi. Eşyaları toplayalım arabanın bagajına yerleştirelim. Hep birlikte öteberi topladılar. Babası da, sepeti bagaja yerleştirdi. Sincap, zavallı arkadaşı Zıpzıp’ın çok uzaklara götürüleceğini anlayınca, çok üzüldü. Koşa koşa yardımcı aramaya gitti. Sincap, ağaçtaki, Baykuş’un bulunduğu yere kadar geldi. Çok bilgili Baykuş’a, gördüklerini heyecanla anlatı Zavallı Zıpzıp’ı kurtarmasını, ondan rica etti. Baykuş:

- Zıpzıp meraklı olmak yüzünden, kötü durumlarla karşılaşıyor. Fakat onu kurtarmalıyız. Ben Zıpzıp’ı aramaya gidiyorum. Sen annesine haber ver, beni beklesinler. Baykuş havalandı. Ormanın üzerinde uçmaya başladı. Zıpzıp’ın içinde bulunduğu kırmızı arabayı aramaya koyuldu. Çok geçmeden, kırmızı arabayı gördü. Baykuş, evin yerini iyice öğrendikten sonra, hızla ormana yollandı. Sepeti açınca, hepsi büyük bir hayret içinde kaldılar. Sepetten, mini bir tavşancık çıkmış. Tavşancığı eline alan Kaya:

-Ah ... Ne kadar tatlı şey... Bizimle kalabilir mi? Pek çok şaşırmış olan babası:

-Tabii kalabilir. Fakat ona bahçede bir kafes yapmak gerek. Kaya, büyük bir sevinç içinde, bahçede kafeslerden birini onardı. Kapısına kafes teli çaktı. Şaşkın şaşkın olanları izleyen Zıpzıp’ı, kafese yerleştirildi. Kaya:

-Korkma minik tavşan. Sana kötülük yapmayacağız dedi. Zıpzıp, kafesin içinden nasıl kurtulacağını düşünmeye başladı. Baykuş, Zıpzıp‘ın anne ve babasına, gördüklerini anlattı. Gece bastırınca, birlikte yola koyuldular. Baykuş, alçaklardan uçarak, onlara yolu gösterdi. Bahçedekiler kafeste, Zıpzıp’ı buldular. Zıpzıp ağlamalı bir sesle:

-Beni bağışla anneciğim, dedi. Bir daha her şeyle ilgilenmeyeceğim. Kardeşlerimden ayrılmayacağım dedi. Hiç ayrılmadı bir daha.

KURT İLE TAVŞAN
Bir gün tavşanın evinde yiyecek kalmamış yavruları da açmış yanına çağırmış ben yiyecek bulmaya gideceğim kapıyı kimse açmayın demiş yavrular tamam anne demişler
Anne tavşanı takip eden aç kurt evin kapısına vurmuş açın yavrularım ben geldim yavrular açmış kapıyı gelenin kurt olduğunu fark eden en küçük yavru tavşan saklanmış diğerlerini ise kurt yemiş gidip göl kenarına yatmış eve gelen anne tavşan yavrularını bulamamış çıkmış küçük yavru saklandığı yerden çıkıp annesine her şeyi anlatmış anne tavşan arama çıkmış kurdu göl kenarında uyur halde bulmuş sessizce yaklaşıp karnını kesmiş yavruları çıkarıp kurdun karnını taşla doldurup dikmiş kurt uyanıp ayağa kalkmış oh be karnım bir güzel doydu deyip yoluna devam etmiş

Ben yemek seçmem anneannemde harika yemekler yapardı her defa
Bestili bile güzel yapardı anneannem onun kadar güzel yapan yok
Kayısıdan yapılır kayısılar ağaçtan toplanır temizlenir ezilir kevgirde yada şiranede süzülür bez yada temiz bir naylona serilerek bağ damına çıkartılır 1 hafta yada 4 haftaya kadar damda kuruması için beletilir sonrasında afiyetle yenirdi
Eskiden evlerde kedi beslenirmiş evi haşaratlardan korusun diye bağa gittikçe dedem serbest bırakırmış ama kedi yol bulup nereye giderlese oraya gelirmiş
Hamdi dayıma dedemle anneannemi sorduğumda bana sundukları
Annem, babamla bizim aramızda sürekli köprü görevi görürdü
Söz gelimi biz akşamları dışarı çıkamazdık öyle ki lisede, hatta üniversitede (yüksek okul )okurken bile geceleri arkadaşlarımla buluşamazdım arada bir birkaç saatliğine izin alabilirsem o zaman çıkardım Gülük mahallesindeki evimizde zil olmadığı için eve geldiğimde avluya(hayata) bakan pencereyi hafifçe tıklatırdım. Babam uyumuş olurdu annem yavaşça kapıyı açar adeta suçluymuşuz gibi yavaşça içeri alırdı beni. Ben gelmeden asla uyumazdı. Ben içeri girdikten sonra yatağına yatardı. Lisede öğrenciliğim döneminde geç saate kadar (sınav dönemlerinde) ders çalışırdım babam uyurdu ama annem uyumaz uykumu kaçırmak , beni biraz dinlendirmek için ya bir bardak çay getirir veya kayısı suyu üzüm kurusu gibi meyve getirirdi.
Yine annem sayesinde öğretmen oldum. Şöyle ki eskiden üniversite sınavları merkezi değildi her okul sınavını kendisi yapıyor ve kendisi duyuruyordu.
İstanbul üniversitesi Orman fakültesinden yedeklerden kayıt yaptırabileceğim bildirildi. Hazırlıklarımı yaptım. İstanbul’a gitmek üzere terminale gidip otobüs saatimi bekliyordum. Yalnız bu okulda okursam ya ev tutup evde kalacaktım ya da özel yurtlarda kalacaktım yani aileme maddi yönden büyük yük getirecektim
Babam İstanbul da okumama razı oldu. Ben tek başıma İstanbul otobüsünün saatini beklerken annem koşarak elinde sarı bir zarfla terminale geldi zarfı bana uzattı açıp gelen haberi okudum Balıkesir Necati Eğitim Enstitüsünü kazandığımı bildiriyordu yazı. İstanbul da okumaktan vazgeçip biletimi değiştirdim çünkü bu okul yatılıydı. Üstelik devlet hesabına para yatıracaktım yani babam sadece cep harçlığı gönderebilirdi ayrı bir masraf beni ve ailemi çok yıpratırdı.
Bu bahsettiği şeyler kork değil saygıdan kaynaklanıyordu. Hem sever hem de sayarsın onu üzmemek için gece sokağa çıkamazdık sokaklar şimdi ki gibi rahat değildi saat dokuzdan kimse kalmazdı televizyon yoktu çoğu evde radyo bile yoktu bu sebepten erken yatardık
Deden önce orman bakım memuru olarak çalıştı. Oradan orman fidanlığına muhasebe memuru olarak geçti tabi o dönemde maaşlarda azdı 6 çocuğu okutmak kolay değildi yine de o hepimizi okutmaya çalıştı bu arada orman fidanlığı kapatılınca babamın tayini Adana tarafına Feke’ ye çıktı az bir maaşla 6 çocukla orada geçinmek kolay değildi bu yüzden istifa etti şansıda yaver gitti Kayseri belediyesine muhasebe memuru olarak geçti ben ortaokul ve liseyi şimdiki Kayseri lisesinde okurken

Sadık dayım tornacı olmuş ve daha sonra bandırmaya yerleşip soğuk hava depolarının sorumlusu olmuş Sadık dayıma sordum Bandırma serüveniniz nasıl başladı üç kardeş Bandırma üç kardeş Kayseri Hamdi dayın mesleği dolayısı ile buraya gelince bayramda falan ziyarete geliyorduk denizini temizliği beğenip bandırmaya yerleşmeye karar verdim taşındığımızda Filiz ablan iki yaşındaydı Bandırmada büyüdü okudu üniversiteyi gazete haber ve televizyon bölümünü okudu evlendi evlendiği günün ertesi atama kağıdı geldi görev yeri Kayseri yazıyordu kağıtta bu nedenle hayatlarını Kayseri de şekillendirdiler Kayseri ye bir daha döner miyiz bu konuda kararsızım neden dersen burada mezar yaptırdım gerçi orada da mezar ve ev var ama bilmiyorum beni korkutan İstanbul depremi buraları da etkiler çünkü fay hatları buralardan geçiyor bir de yaşlılığımızdan korkuyorum yengenle ikimize yetememek konusunda endişeliyim
Yılmaz dayına gelince Kayseri de sanayi torna işleri öğretmiştim usta etmiştim fakat istemedi İstanbul’a gitti orada kendince işler yaptı sonraları bizlerden görerek hayatını Bandırmada kurdu köye yerleşip çiftlik kurdu



Yılmaz dayım çoğunlukla İstanbul’da yaşamayı seçtiği için Kayseri’ye dönmemiş bandırmanın köyüne yerleşmiş organik hayatla çok mutlu İstanbul’dayken dedeme telefon açmış baba ben şimdi evlenmeyeceğim sen Mehmet i evlendir demiş böylelikle evlilik sırası Mehmet dayıma geçmiş birkaç yıl sonra Yılmaz dayım evlenmek istediğinde Sadık dayım komşunun torunuyla tanışmasını istemiş ve

böylelikle Asiye yengemle evlenmişler

Mehmet dayım organize de işine devam etti ayrıca biz küçükken örgü işi yaptığını hatırlıyorum bekarlığın sağcı solcu olaylarına meyil etmiş dedemin sayesinde başaramamış
Annemde ise fazla bir değişiklik yok ehliyet aldı ama sürmeye cesareti yok ee okumak konusunda da yengesinin ve abisinin sözünü dinlememiş onun pişmanlığını yaşıyor babamla ben arabada sınava giderken eski yaşantılar hakkında konuşuyorduk biz üç kardeş doğmadan önce bayram kahvaltılarına dedemlere gidiyorlarmış lakin annem istemeyerek gidiyormuş bunu duymak bende şok etkisi yarattı çok şaşırdım sebebini sordum bilmiyorum dedi bana göre ise Hayrı dayımdan mütevellit gitmek istemiyordu

Hayri dayım tüpçü olmuş

Babam Hamdi Çıklaiblikçi 01 ağustos 1945 tarihinde Kayseri de dünyaya gelmiş Kayseri Lisesi dahil üniversite yıllarına kadar Kayseri de eğitim görmüş eskiden üniversite imtihanı genel değilmiş her okul veya her bölüm kendi içerisinde ayrı ayrı imtihan düzenlermiş babama mektup gelmiş İstanbul Üniversitesi Mühendislik Fakültesi orman mühendisliği bölümünü kazandınız diye benim tahminim bu bölüme olan ilgisi lise yıllarından geliyor büyük babam Abdullah Çıklaiblikçi Kayseri belediyesinden önce orman işletme müdürlüğünde orman memuru olarak çalışıyormuş babamda yaz aylarında orada çalışır ve şimdi ki Hisarcık ın üst tarafında bulunan Kıran ardı Kayseri Kent Ormanındaki piknik alanı bölgesindeki ağaçlara plaka çakarak ağaç kütük defterine ağaçları kayıt edermiş orman mühendisliği bölümünü kazanınca valizini toplamış İstanbul’a okul kaydını yaptırmak üzere evden ayrılmış eskiden otobüsler düven önünden kalkarmış evleri de gülük mahallesinde yani çok yakın babam otobüse oturup hareket saatini beklerken eve bir mektup gelmiş büyük annem Emine okuma yazma bilmiyor ama postanın babama geldiğini öğrenince koşarak yetiştiriyor gelen mektup Balıkesir parasız yatılı öğretmen okulundan gelmiş babam bunun karar değiştirip otobüsten inmiş Balıkesir de okuyarak Türkçe Edebiyat öğretmeni olmuş 1969 yılında annem Ayşe Çıklaiblikçi ile evlenmişler 1970 yılında ben doğmuşum babamın ilk tayin yeri Malatya Atatürk Orta okulu bu yüzden bende Malatya doğumluyum ama 1 ay sonra Kayseri ye gelerek Kayseri nüfusuna kayıt ettirmişler bu yüzden nüfus cüzdanımda Kayseri yazıyor benim doğumum çok zor geçmiş doktorlar benden ümidi kesmişler anneyi kurtarmaya çalışıyoruz demişler bu yüzden babamda eğer kurtulursa adı Kurtuluş olsun demiş ikimizde hayatta kalmışız büyük babamda İlhan koymuş olmuşum İlhan Kurtuluş benim doğumumdan sonra annem rahatsızlanmış ve 6 ay Heybeli Ada da tedavi görmüş bu süreçte bana büyük annem bakmış büyük babamın aldığı özel mamalarla büyümüşüm bebekken tombiş ve sarışınmışım ilk okula kadar da saçlarım favori ve kulaklarımı kapatırmış büyük babam belediye ye götürdüğünde bayan memurlar çok severlermiş özellikle kirpilerimin uzun oluşuna bayılırlarmış babaannem 5 yaşında mahalle okuluna yazdırmış o dönemde okula küçük çocuk almıyorlar babaannem benim oğlumda yaparız demiş 1 ay sonra resmi kayıtım yapılmış küçük olduğum için komşumuzun kızı Hülya ile aynı sınıftaydık Hülya her gün benim elimden tutar okula götürür getirirdi eğitimime katkılarından dolayı çok severim okul yıllarından aklımda kalan öğretmen tahtaya benim adım Ali yazardı bütün sınıf tekrarlardı benim adım Ali aradan cırtlak bir ses benim adım Kurtuluş Kayseri den sonra babam askerden geldi ve Malatya da 1. Sınıfa devam ettim babamın Malatya dan sonraki tayin yeri Bandırma oldu ilkokul 2.sınıfa orada devam ettim bu arada Malatya da 1975 yılında kardeşim Barış Çıklaiblikçi dünya ya geldi 1986 yılında üniversiteyi kazanınca tekrar Kayseri ye geldim babaannemlerin yanında okumaya devam ettim üniversite yıllarımda annem vefat etti eşim Asumanla tanıştık Kayseri ikamet yerimiz oldu büyük babamın babamdan olan 3 torunu var ben Barış ve berk şimdi anlatacağım hikayeyi üçümüzde biliriz belki diğer torunları da bilir Melik isminde bir çocuk diğer bağa çalışmaya gittiğinde karnı acıkan anne tavşanın geldiğini ve peşinden yuvadan 2 tane daha yavru tavşanın çıkması anne tavşanında dede benim yavrularımda aç demesi büyük babamın da ekmeğini tavşan ailesi ile paylaşması sosyal medyada bu gün bu konular çok fazla işlenmekte o zamanlar sosyal medya yoktu masallar vardı çocuklar masallar ile büyürdü babaannemin halka su böreği sülalede ve komşular arasında meşhurdu herkes çok severek yerdi okuma yazma bilmezdi ama her işini becerir hangi otobüse bineceğini nerede ineceğini bilirdi
Annemi herkes severdi çünkü genel itibarı ile iyilik yapmayı severdi
Babam Türk filmlerindeki babacan öğretmen rolüne sahipti öğrencilerinde fakir olan babasız olan varsa yardımcı olur okuması ekmek sahibi olabilmesi için özellikle yardım eder sırtındaki paltosunu verdiği bir çok kitabını verdiği öğrencileri çok olmuştur bir çok yerde İstanbul da yolda yaşı ilerlemiş öğrencisiyle zaman zaman karşılaşırdık hatta Kayseri Adliyesinde görevli emeklilik yaşına gelmiş bir hakim soy ismimden dolayı bana babamı sormuştu Malatya dan öğrencisiymiş telefonla görüştürürdüm her karşılaşmamızda bana hatırını sorardı Kayseri ye geldiğinde ziyarete çayınızı içmeye geliriz dediğimde olmaz telefon açarsın öğrenci hocasının ayağına ziyarete gider demişti

FİLİZ YILDIZ
Yukarıda da bahsettim biraz Sadık dayımın kızı 20 Eylül 1974 doğumlu İzmir iletişim fakültesi radyo işleri nedeni ile yurt dışına bile gittiler

GÜLŞAH GÜRKAN
Dedemle anneannemin Yılmaz dayımdan olan torunları Gülşah abla burdur da veterinerlik okudu Gürkan abi elektronik okudu
Yapmış olduğum çalışmayı anlattığımda bizim pek anımız yok sadece özel günlerde ve tatilde görüşürdük dediler

Emine ve Serap
Ah canım babaannem ne kadar da çömer biriydi çocukluk anılarımda hafızamda kalanlar arasında ne zaman babaannemlere gitsek mutlaka elimize para sıkıştırması vardı bende Serapla birlikte mahalledeki bakkala koşup bir şeyler alırdık bu rutin olarak hep böyleydi tabi sonra büyüdük üniversiteye gittim Konya Selçuk’a tabi ara ara gelirdim tatillerde sınav sonralarında dedemle beraber otogara giderdik babam götürürdü dedem mutlaka bana harçlık verir otobüs hareket ederken ağlardı bende ağlardım otobüste aslında benim duygusallığım dedeme çekmiş televizyonda haber izlerken bile çok ağlardı trafik kazalarına şehit haberlerine dayanamazdı gazete okurken bile çok ağladığını gördüm babaannem çok iyi yürekli bir kadındı hiç kimse hakkında kötü düşünmezdi Bandırmadaki oğullarını çok özlerdi yaşlanmadan önce sık sık giderdi en son yanılmıyorsam uçakla İstanbul’a oradan feribotla Bandırmaya geçti babamla çok mutluydu tabi kaç yaşına gelirsen gel çocukların senin gözünde küçüktür hepsi de belki de o yüzden babaannemi kaybettiğimizde babam halam amcalarımın hepsi çok göz yaşı döktüler dedemde tabi Allah rahmet eylesin mekanları cennet olsun

İLKNUR MELİKE
Dedem ve anneannemi yazmak benim için çok zor oldu önem verdiklerim olarak
Annem dedemin beşinci evladı birazda yaramazmış bizlere fırsat vermese de şöyle anlatayım küçükken dışarıdan çocukların sesi gelmiş annemde merakla dışarı bakarken çocukların kavgası esnasında taş gelip anneme çarpmış kaşı yarılıp dikiş atılmış annemin canının yandığını gören dedim çocukları uyarıp tokatlamış ikinci defada dizine tığ batmış
Dedem disiplinli bir kişi olduğu için sinirli görünürdü fakat herkese de yetmeye çalışırdı 6 evladına da dört dörtlük çeyiz Türkiye’nin her güzelliğini bulabileceğiniz şekilde gelinlerini kızından ayırmamış
Annem babamla görücü usulü olarak 1987 evlenmiş dedem bir tek bu konuda hata yapmış annemde evet demekte hatalı başka birine evet diye bilirdi
1988 de ablam dünyaya gelmiş 12 gün yaşayıp ölmüş ablam bu konuda şanslı çünkü şuan dedemle anneanneme sarılarak yatıyor 1992 ben doğmuşum 7 aylık ve doktorların ihmali ile oksijensiz kalıp hayatıma engelli olarak devam etmişim aslında ölebilirmişim hayatta kalmayı Nezahat yengeme borçluyum üç kişinin kıymeti ve değeri çok fazla bende dedem anneannem ve yengem
Babamın babası 1989 da vefat ettiği için iki dede sevgisi yaşamadım babaannemde beni sevmedi bu çok belli fakat anneannemle dedem bendeki bu sevgi eksikliğini fazlası ile kapattı bence
Bebekliğim fazla yanlarında geçemedi tedavi nedeni ile Ankara ve İstanbul da olurdum dedem görmek için Ankara ya gelmiş Sadık dayım ve Filiz ablamla beraber hatta Filiz ablam hediye getirmiş bana üç bebek o bebekler şuan durmuyor ama yurt dışından bana aldığı cüzdanı hala saklarım
Dedem ve anneannem yeniliğe hep açıklardı dedem maaşının bir bölümünü de anneanneme verirdi anneannemde torunlarına haçlık verirdi 50 100 bayramlarda da dedem ayrı anneannem ayrı verirdi anneannemin yemekleri de güzeldi bayram masasında yahni hiç eksik olmazdı ben seviyorum diye kuru börekte yapardı
Dedem sadece misafirleri değil torunlarını bile ayakta karşılayan adamdı dedemin anlattıklarını dinlerken hayale dalardım kendimi dedemin yaşadığı dönemlerde hissederdim
Dedemin anne özlemi hiç bitmezdi annesizliği aklına geldikçe türkü bile söylerdi

Pencereden kar geliyor aman annem
Gurbet bana zor geliyor aman annem
Gurbet bana zor geliyor ben öleyim
Sevdiğimi eller almış aman annem
O da bana ar geliyor aman annem
O da bana ar geliyor ben öleyim
Kekliğimi doyurdular aman annem
Kanadını ayırdılar anam annem
Kanadını ayırdılar ben öleyim
Bu nasıl yaraymış aman annem
Beni senden ayırdılar aman annem
Beni yardan ayırdılar ben öleyim

Kara gözlüm efkarlanma gül gayrı
İbibikler öter ötmez ordayım
Mektubunda diyorsun ki gel gayrı
Sütler kaymak tutar tutmaz ordayım

Ah çekerim resmine her bakışta
Bir mahzunluk var o boyun büküşte
Emin ol ki her sigara yakışta
Sanki duman tüter tütmez ordayım

Mor dağlara karargahlar kurulur
Eteğinde bölük bölük durulur
On dakika istirahat verilir
Tüfekleri çatar çatmaz ordayım

Dağlar taşlar bu hasretlik derdinde
Sabır sebat etmez gönül yurdunda
Akşam olur tepelerin ardında
Daha güneş batar batmaz ordayım

Aramıza dağlar girmiş koskoca
Meraklanma gönlüm dağlardan yüce
Bir gün değil beş gün değil her gece
Yatağıma yatar yatmaz ordayım

Bahar geldi koyun kuzu koklaştı
İki aşık senelerdir bekleşti
Kara gözlum düğün dernek yaklaştı
Vatan borcu biter bitmez ordayım
Bekir Sıtkı Erdoğan
1926’da Karaman doğdu. Kuleli Askeri Lisesi ve 1948’de Kara Harp Okulu’nu bitirdi. Kıta subaylığı yaptı. Bu arada Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nden de mezun oldu. Heybeliada Deniz Lisesi’nde edebiyat öğretmenliği yaptı.
Halk şiiri geleneğini gününün koşullarıyla bağdaştırarak hece ölçüsüyle, bazen de aruz vezniyle şiirler yazdı.
Türkçe’nin inceliklerini yansıtan, duygulu şiirlerinden bazıları bestelendi. Rubai türündeki şiirleri Hisar Dergisi’nde yayınlandı.
Bekir Sıtkı Erdoğan’ın Eserleri
ŞİİR:
Bir Yağmur Başladı (1949-1957)
Dostlar Başına (1965)
Kışlada Bahar (1970)
Binbirinci Gece
Bestelenmiş Şiirleri:
Kara Gözlüm Efkarlanma Gül Gayri (1963)
Ve Ben Yalnız (1968, Müzik: Selmi Andak)
Hasret (1970, Müzik: Georges Moustaki; Aranjman: Georges Moustaki - Le Meteque)
Hancı (1977, Müzik: Gatson Rolland; Aranjman: Paul Mauriat - Toccata)
ÖDÜLLERİ
1973’te Cumhuriyet’in 50. Yılı Şiir Yarışmasını 50. Yıl Marşı ile kazandı. Marşı Necil Kazım Akses besteledi.
Bekir Sıtkı Erdoğan’ın Şiirlerinden Örnekler
KIŞLADA BAHAR
Kara gözlüm, efkarlanma gül gayri
İbibikler, öter ötmez ordayım
Mektubunda diyorsun ki: ’Gel Gayri’
Sütler kaymak tutar tutmaz ordayım
Ah çekerim resmine her bakışta
Bir mahzunluk var o boyun büküşte
Emin ol ki, her sigara yakışta
Sanki, duman tüter tütmez ordayım
Mor dağlara karargahlar kurulur
Eteğinde bölük bölük durulur
On dakika istirahat verilir
Tüfekleri çatar çatmaz ordayım
Dağlar taşlar bu hasretlik derdinde
Sabır sebat etmez gönül yurdunda
Akşam olur tepelerin ardında
Daha güneş batar batmaz ordayım
Aramıza dağlar girmiş koskoca
Meraklanma gönlüm dağlardan yüce
Bir gün değil, beş gün değil, her gece
Yatağıma yatar yatmaz ordayım
Bahar geldi koyun kuzu koklaştı
İki aşık senelerdir bekleşti
Kara gözlüm, düğün dernek yaklaştı
Vatan borcu biter bitmez ordayım
BİN BİRİNCİ GECE (Hancı)
Gurbetten gelmişim, yorgunum hancı
Şuraya bir yatak ser yavaş yavaş
Aman karanlığı görmesin gözüm
Beyaz perdeleri, ger yavaş yavaş
Sıla burcu burcu... ille ocağım
Çoluk çocuk hasretinde kucağım
Sana her şeyimi anlatacağım,
Otur baş ucuma, sor yavaş yavaş
Güç bela bir bilet aldım gişeden
Yolculuk başladı Haydarpaşa’dan
Hancı n’olur, elindeki şişeden
Birkaç yudum daha ver yavaş yavaş
Ben o gece, hem ağladım, hem içtim
İki gün, diyardan diyara uçtum
Kayseri yolundan, Niğde’yi geçtim
Uzaktan göründü, Bor yavaş yavaş
Garibim, her taraf bana yabancı,
Dertliyim; çekinme, doldur be hancı
İlk önce kımıldar hafif bir sancı
Ayrılık sonradan kor yavaş yavaş
Bende bir resmi var, yarısı yırtık
On yıldır evimin kapısı örtük
Garip bir de sarhoş oldu mu artık
Bütün sırlarını der yavaş yavaş
İşte hancı ben, her zaman böyleyim
Öteyi ne sen sor, ne ben söyleyim
Kaldır artık, boş kadehi neyleyim
Şu bizim hesabı, gör yavaş yavaş

Hafızası da kuvvetliydi belki de benim hafızam dedeme çekmiştir tarihte ve matematikte de iyi idi bir gün bana pi sayısını sordu bilemedim lisede matematik öğretmiyorlar mı dedi matematik hayatın kendisi kızım dedi bir dairenin çevresinin çapına bölümü ile elde edilen sayıdır. Bu oran her daire için aynı değeri aldığından, pi sayısı bir matematiksel sabittir. Pi sayısı π sembolü ile gösterilir.
Dede ben sözelciyim matematik işlemiyoruz dedim
Allah Allah dedi
Aslında çok anı var fakat en önemlilerini aktarıyorum sizlere
Üç tekerlekli kırmızı bisiklet aldık bağa gittik dedem hızlı sürme diye uyarmasına rağmen hızlı sürüp düşmüştüm dizim yaralanıp kabuk bağladı

Dedemi yanı benim en güvenli kalemdi

Küçüklüğümü anımsadığımda şöyle bir olay daha hafızamı yokluyor
Bağa gitmiştik ben ve pelin 2. Sınıfa gidiyoruz selin ana okuluna bağımızda bir yol vardı babamlar arabaları park etti eşyalar taşınacak bizim araba beyaz arkası danalık babam selinle beni arabada bıraktı üç köpek arabamıza hücum etti büyük ve siyah benleri vardı bir ağlıyoruz bir kurtulmaya çalışıyoruz ama nafile uzun çabamız sonucu selini arabadan çıkarmayı başardık koşup haber verdi bizimkilere dedem dayım ve babam koşup kurtardılar beni olaydan sonra dedem o yolumuzu kapattırdı meğer babam köpekleri görüp bırakmış İlknur heyecanlanır da yürür demiş kendi kendine belki de ben o olaydan mütevellit korkuyorumdur hayvanlardan

Ben lisede iken Şuayip Türk dönmez hocam sayesinde fazla roman okumaya başlamıştım kendisi dil anlatım hocamız ders anlatmazdı kitap okuttururdu sınav sorularını verirdi biz evde çalışıp sınava girerdik bu kitap okuma konusunda Hamdi dayımdan da etkilenmiştim edebiyat hocalarımız sürekli değişirdi en son Orhan karabulut hocam fark etti
Sen bu şiir ve okuma işini hobi olarak yapma meslek haline getir dedi o şekilde başladı yazarlık dedem bunu fark edip kızdı bana ilk defa sen derslerine çalış memur ol o tür işleri boş ver bunun üzerine dedemin yanında şiir yazmaz kitap okumazdım sadece dersimi çalışırdım sonraları bilgim arttıkça kızma sebebini öğrendim geçmişte bir çok şair yazar ceza almışlar

. Sürgün denince akıllara gelen bir düşünce adamı – Namık Kemal

Belki de en fazla sürgüne uğrayan yazarımız Namık Kemal’dir. İlk sürgün yeri olarak Gelibolu’ya gönderilen Namık Kemal, sırasıyla Magusa, Midilli, Rodos ve Sakız Adası’na sürgüne gönderilerek tüm hayatının neredeyse tamamını sürgünde geçirmiştir. Vatan Yahut Silistre, Akif Bey, Gülnihal, Nevruz Bey, Zavallı Çocuk,
Tarih-i Ata, İrfan Paşa’ya Mektup, Rüya, Silistre Muhasarası,
Kanije Muhasarası, Karabela, İntibah, Mes Prisons Muahezesi, Bahar-ı
Daniş, Silistre Muhasarası, Cezmi, Tahrib-i Harabat-Takib ve Hikmetü’l-Hukuk gibi birçok eserini gittiği sürgün yerlerinde kaleme almıştır.

2. Haksızlığa uğradığını düşünen bir vatansever – Mehmet Akif Ersoy

“Arkamda polis hafiyesi gezdiriyorlar.Ben vatanını satmış ve memlekete ihanet etmiş adamlar gibi muamele görmeye tahammül edemiyorum ” diye kaleme aldığı bir yazısında bu konuda ne kadar kırgın olduğunu gözler önüne seren Mehmet Akif Ersoy 11 yıl Mısır’da sefil hayatı sürdü. 63 yaşında vefat etmesine yakınken İstanbul’a geri dönmeye karar veren Mehmet Akif, vapur Çanakkale’den geçtiği esnada İstanbul’un camiilerini görüp ağlamaya başlar.

3. Hem yurt içi hem de yurt dışında sürgün hayatı yaşayan usta bir yazar – Refik Halit Karay

Refik Halit Karay yazıları sebebiyle, diğerlerine istinaden hem yurt içi hem de yurt dışı olmak üzere, Çorum, Ankara, Bilecik, Halep ve Beyrut gibi yerlere sürgüne gönderilmiştir. Bu sürgün hayatında ise “Memleket Hikayeleri” gibi klasikleşmiş eserini kaleme almıştır.
İşte o sürgün hayatına dai

Memleke Hikayeleri’nden bir pasaj:
Yıllardan 1923 ve aylardan galiba Nisan, 35 yaşına yeni basmış-
tım. Lübnan’da Beyrut’a yakın Cünye kasabasında denize bakan bir evdeyim.
Lübnan kıyılarında Nisan, İstanbul’un Temmuz’u çocukluğumdan
beri adet edindiğim gibi sabah erkenden uyanım; gene âdetim üzere kahvemi
elimle pişirip içtim; memleket adetlerine uyarak da kekik çekilmiş
zeytinyağına ekmeğimi banarak kahvaltı ettim; bahçeye çıktım. Gül, yasemin,
fulya hiç bakılmadıkları, su yüzü görmedikleri halde, denizin, kı-
rağının, iklimin tesiriyle durup dinlenmeden katmer katmer açtıkları için
etraf renk ve rayiha içinde. Peki amma vakit nasıl geçer?”

4. Sürgünlerle geçen bir birliktelik: Abidin Dino-Güzin Dino
Sol görüşlü bir aydın olarak hayatını entelektüel bir düşünce anlayışıyla sürdüren Abidin Dino, siyasi düşünceleri yüzünden bir süre sonra sürgün hayatına mahkum edilmiştir. İlk sürgün yıllarını Türkiye’de yaşayan Abidin Dino ve eşi Güzin Dino 1952’den itibaren Paris’te hayatlarını sürdürmüştür.
Yaşadığı psikolojiyi anlamak açısından kaleme aldığı bu yazı bize iyi bir fikir kaynağı olacaktır;

“Bembeyaz Toros duvarının dibine yayılmış Çukurova’da kış, rutubetli,
yağmurlu. Kentin dolaylarında çakalların ulumasıyla, savaştan
ötürü karartmasıyla, trenlerin geceleri sanki daha tiz, daha acı düdük
sesleriyle, evin önünde adımları duyulan gözleyici sivil polisleriyle, Adana
gerçekten bir sürgün ve gurbet kenti.” (Dino 1991: 95)

5. Düşünen bir beyne olabileceklerin özeti – Ahmet Mithat Efendi

Ahmet Mithat Efendi ise döneminde Batı’nın materyalizm felsefesini öğrenerek ve buna müteakip düşüncelerini geliştirerek, konu ile ilgili yazılarını kendi çıkardığı “Dağarcık” dergisin yayınladı. Bu dergideki yazılarından biri “Duvardan Bir Sada” isimli yazısıydı. Bu yazıda ölümden sonra yaşam, maddi varlığın ruhla ilişkilerini irdeledi. İslami kesim tarafından “Müslümanlığa Sövmekle” suçlanan Ahmet Mithat Efendi, bu sebeple Rodos Adası’na sürgüne gönderildi.

6. Hapse giren ilk Türk gazetecilerden biri – Agah Efendi
Devlet üyeliğine atandıktan sonra oldu ne olduysa. Agah Efendi; Türk gazeteceliğine kattıklarıyla jurnalizmin ülkemizde gelişip belirli bir düzene oturtulmasını sağlayan en büyük gazetecilerdendir. Gazeteceliği bıraktıktan sonra Şura-ı Devlet üyeliğine atanan Agah Efendi dostlarıyla yaptığı sohbetler sebebiyle önce Bursa, sonra da Ankara’ya sürgün edildi.

7. Dünya’nın en yazar balıkçısı: Halikarnas Balıkçısı – Cevat Şakir Kabaağaçlı
Hüseyin Kenan takma adıyla, 13 Nisan 1925 tarihli yazısında “Hapishanede İdama Mahkûm Olanlar Bile Bile Asılmağa Nasıl Giderler” isimli öyküsü sebebiyle İstanbul İstiklal Mahkemesi’nde yargılanan Halikarnas Balıkçısı ‘Memlekette isyan bulunduğu sırada, askeri isyana teşvik edici yazı yazmak’ suçundan bir süre hüküm giydi. Sonrasında mahkeme başkanı Ali Çetinkaya tarafından idama mahkûm edilmek istenen Cevat Şakir Kabaağaçlı, Kılıç Ali Bey’in önerisiyle Bodrum’a sürgüne gönderildi. 3 yıllık sürgün hayatının bir kısmını ise burada tamamladı. Cezasının son yarısını ise İstanbul’da tamamladıysa da tam bir Bodrum aşığı olan Halikarnas Balıkçısı Bodrum’a dönüp yaşamını burada devam ettirdi…

8. Bir devletin mizahla imtihanını gözler önüne seren bir aydın – Aziz Nesin
ziz Nesin’i dönemin emniyet müdürü Ahmet Demir özel olarak sorgular. Bir sorgudan öte trajikomediye benzeyen bu sorgu şöyle gelişir;
‘’-Niçin yazdın bu broşürü?
-Cumhuriyet gazetesinde “Amerika’nın hudutları Türkiye’den geçer” diye büyük bir haber başlığı vardı birinci sayfasında. Bu başlık ve haber bir Türk yazarı olarak milli haysiyetime dokundu. Onun için yazdım.
-Peki, tartışalım bunu seninle, açıkla düşünceni.
-Nasıl tartışabiliriz, eşit şartlar altında değiliz ki… beni sanık olarak buraya getirmişler. Karşımda tanımadığım birçok insan. Kalın duvarlı emniyet müdürlüğünde, tabancalı insanlar arasındayım…
– Yani Rus köpeği mi olalım?
-Önce köpek olmayalım. Köpek olduktan sonra ha Amerikan köpeği ha Rus köpeği… hangisi iyi beslerse onun köpeği olunur.
-Götürün bunu… Sonrasında ise Aziz Nesin, Bursa’ya sürgüne gönderilir…

9. Memleketimizin en büyük toplumbilimcilerinden biri – Ziya Gökalp
1896’da, Erzincan Askeri Lisesi’nde öğrenci olan kardeşi Nihat’in vasıtasıyla İstanbul’a gelen Gökalp, ücretsiz olduğu için Baytar Mektebi’ne kaydoldu. Burada okuduğu zamanlarda ülkenin özgürlük hareketine katılmış insanlarıyla tanışma fırsatı yakalayan, hatta İbrahim Temo ve İshak Sükûti gibi dönemin bilindik isimleriyle görüşen Ziya Gökalp sonrasında Jön Türkler’den etkilendi. İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne katıldıktan sonra. “Yasak yayınları okumak ve muhalif derneklere üye olmak” suçuyla 1898’de tutuklandı. Bir yıl cezaevinde kaldıktan sonra ise 1900’de Diyarbakır’a sürgüne gönderildi.
sürgüne gönderildi…

10. Dinamik bir beynin getirisi, bolca sorgulayan bir şair – Ahmed Arif

Genç yaşından itibaren “Türkiye Gençlik Birliği’ne” üye olan Ahmed Arif, İtalyan solcu önderlerinden P.Togliatti öldükten sonra bir şiir yazdık.
“Palmiro, Pal m ir o şanlı işçi.
Sıcak yaralarındaki barut kokusu Kesik,
onların sütü Ve kaçmıştır bebelerin uykusu
Korku katedrallerinde yarımadanın Gün görmüş meydanları Roma ’nın. Bizimledir.
Mavi mavi esen deniz meltemi Sicilya’nın güneşli kalçaları Kartpostal dalgınlığında Napoli bahçeleri.
Bizimle, bizden yanadır hava, bizden yanadır su
Bizden yanadır Sinyor de Gasperi’nin
Ve bütün sinyorların korkusu Ürkmüştür manastır fareleri”
İşte tam da bu şiir yüzünden yıllarca aylarca 3 yıl boyunca mahpusta işkence gören Ahmed Arif, sonrasında 8 aylık sürgün hayatını da Diyarbakır’da ablasının yanında tamamladı.

11. Türk Devrimi’nin sembol ismi, büyük şair – Nazım Hikmet Ran
1950 yılında çıkan af yasasıyla yıllar boyu süren mahpus hayatı biten Nazım Hikmet, çürük yüzünden yapamadığı askerliğe 48 yaşında geri çağrılınca öldürüleceğini düşünüp yurtdışına kaçtı. 1951 yılında ise vatandaşlıktan çıkartılan Nazım Hikmet, bir süre sonra eşi Vera Tulyakova ile Moskova’da yaşamını sürdürdü…

Bunlara rağmen şairliğim ve yazarlığım ağır bastı tabi memurluğu da unutmadım sosyal hizmetler okuyorum
Dedemi 19 yaşımda 03.10.2011 pazartesi öğleden sonra kaybettim
Anneannemi 23’üme girerken 14.03.2014 Cuma öğlen kaybettim anneannem dedemsiz iki buçuk yıl dayanabildi hepsi yıkımdı benim için hele 2011 yılı zaten sonrasında her yılım çöküştü

DEDE

Bu bayramda yoksun dede
Sen gideli iki yıl oldu
Dört bayramdır yoksun dede
Bir yanım hep eksik

Bizi nereden izliyorsun bilmiyorum ama
Benim bir yanım hep eksik dede
Hele sen olmayınca daha da eksildim
Dört bayramdır yoksun dede

Sohbetini daha çok dinleyebilseydim
Sen rüyalarıma girdikçe
Hiç uyanmak istemiyorum
Senin yokluğun bir yanımı daha eksiltti dede
08.08.2013

DEDEM

Yüzünü ezberleyesim var
Bembeyaz sakalını öpesim var
Gelip dertleşesim
Bir daha dönmeyesim var

Küçüklüğümü pek göremedin
Gençliğimin tam ortasında
Elveda dedin
Dedem

Öğütlerin yarım kaldı
İsteklerin hayallerin
Yarım kaldı
Onunda seninde yokluğunuzla başbaşa kaldım
21.01.2017
Ebruli

KARA TOPRAK

Dokuz yıl önce yetim
Beş yıl önce de öksüz
Kara toprak
Sana ne deyim

Hastane çocukluğumu
Sen geçliğimi aldın
Beni al dediğimde
Kırk naz edersin

Dedemi anneannemi
Nasıl aldın benden
Şimdi rüyalarım yetmiyor
Sen bir avuçluk tozun

Onları getirmiyor
Dallarımı kırdın
Ah ah
Kara toprak
22.12.2019
Ebruli

Allah rahmet eylesin

SON

Beğen

İlknur Öztürk
Kayıt Tarihi:22 Aralık 2019 Pazar 17:34:03

GEÇMİŞTEN GELEN İNCİLER YAZISI'NA YORUM YAP
"GEÇMİŞTEN GELEN İNCİLER" başlıklı yazı ile ilgili
düşüncelerinizi ve eleştirilerinizi diğer okuyucular ile paylaşın.


YORUMLAR


Henüz yorum yapılmamış.

Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Edebiyatdefteri.com'u kullanarak Çerez Politikamızı kabul etmiş sayılırsınız.