DilsizFilozof
0 şiiri ve 1 yazısı kayıtlı Takip Et

Ölümün kıyısında



ÖLÜMÜN KIYISINDA
Yürüyordum. İçimde öylesine garip bir his vardı ki, tarif edemem. Tıpkı bir düğüm gibi, kalbim ile dilim arasında sıkışmış, gün yüzüne çıkmak için savaş veriyordu. Bir taraftan içinde bulunduğum durumu düşünüyor, bir taraftan da bu durumu sorguluyordum. Derin düşüncelere boğulmuş, çınar ağaçlarının peş peşe dizildiği bir caddede ellerim cebimde küçük adımlarla yürüyordum. Ne olduğunu bile anlayamadan, şiddetli bir gök gürlemesinin ardından hızlı bir yağmur başladı. Birkaç saniye de yerini doluya bıraktı. Her bir damlası adeta ceviz büyüklüğündeydi. Daha fazla ıslanmamak için adımlarımı büyüttüm, hatta giderek hızlanıp koşmaya başladım. Ancak tüm bu çabam boşa idi; sudaki balıklar kadar ıslanmıştım artık. Koşmayı bıraktım ve yürümeye devam ettim. Kocaman caddede ara sıra geçen arabalar ve yalnız başına yürüyen hayvanlar dışında kimsecikler yoktu. Onlar da benim gibi evsiz barksız ve kimsesizdi.
Neyse ki dolunun yağması çok uzun sürmedi ve yerini ince bir yağmura bıraktı. Yağmurun her bir damlası çınar yapraklarına çarpıp oradan sekiyor ve yere doğru düşüyordu. Başımı gökyüzüne doğru kaldırdım ve su damlacıklarının hızla düşüşünü seyrettim. Sığınacak bir yer bulana kadar yürümeye devam ettim. Uzunca bir süre yürüdükten sonra, yoldan aşağıda kalan sağ taraftaki büyük İncir ağacının dibindeki eve yöneldim. Köhne, yıkık bir görüntüsü olmasına rağmen, içeride birileri var mı yok mu hiç düşünmeden, kendimi hızla içeriye attım. Kapıdan içeri girer girmez, bir sessizlik sardı her yanımı. Sağa sola bakındım ama kimsecikler yoktu. Çok da düşünmedim. Koridorun hemen girişinde bulunan büyükçe olan odaya girdim. Sırılsıklam olmuştum. Üstümdeki ıslak elbiseleri çıkarıp doğruca duvarın dibinde duran yırtık ve küflenmiş kırmızı kanepeye yöneldim. Eğildim ve kanepenin sağına soluna baktım ama herhangi bir şeyle karşılaşmadım. Oradan çıkıp yan odalarda gezinmeye başladım. Sonunda bir metre boyunda ince uzun bir metal parçası buldum. Hemen eğildim ve yerden onu aldım, hızlı adımlarla soluğu kanepenin yanında aldım. Elimi yukarı kaldırdım ve var gücümle kanepeye sert darbeler indirdim. Tümünü parçaladıktan sonra işime yarayacağını düşündüğüm kumaş parçaları ile birkaç parça sunta parçasını bir kenara ayırdım. Geriye kalanı da yakmak için bir köşeye bıraktım. Soğuktan tir tir titriyordum. Hemen cebimden çakmağı çıkarıp, duvar dibine topladığım odun parçalarından bir kısmını orta alana getirdim ve tutuşturdum. Islak kıyafetlerimi de ateşe doğru uzattığım bir tahta parçasının üzerine koydum. Sunta parçasının üzerinde oturup ellerimi dizlerimde birleştirdim. Başım öne doğru gidip geliyor, gözlerim ara sıra ateşe dalıp gidiyordu.
Birden irkildim. Gözlerimi ovuşturup hemen ayağa kalktım. Soğukkanlı bir şekilde etrafıma bakındım, kimseyi göremeyince köşedeki odun parçalarının arasından ince uzun olan bir parçasını elime aldım ve kapıya doğru sessizce yürümeye başladım. Ses gitgide artıyordu. Kafamı öne doğru uzatıp tüm dikkatimi sesin geldiği yöne verdim. Muhtemelen benim gibi evsiz ve barksız biridir diye düşündüm, ama yine de dışarıdakinin kim ya da ne olduğunu, beni neyin beklediğini bilmiyordum. Ellerimin arasında sıkıca tuttuğum odun paçasını başımın üstüne kaldırdım ve sessizce beklemeye başladım. İçeri adım atar atmaz odunu kafasına indirmeyi planlıyordum.
Sessizliğimi bozmamak için kendimi zorluyordum. Terlemeye de başladım üstelik. Yavaşça kafamı öne uzattım gördüğüm manzara karşısında ağzım açık bakakaldım. Elimdeki odunu yere atıp dışarıya çıktım. Küçük, ufacık beyaz renkli tüylü bir köpekti beni karşılayan. O denli açıkmış görünüyordu ki kalça kemikleri dışarıya fırlamıştı. Üstelik çokta ıslanmıştı. İçimden bir ses onu içeri almamam gerektiğini söylerken; bir ses de onu içeri almalısın, o da senin gibi sığınacak bir yer arıyor diyordu. Ne yapmalıydım, doğru olan neydi bilmiyorum. Düşünüyordum hani, ben her ne kadar kimsesiz ve yapayalnız olsam da kullanabileceğim ellerim ve ayaklarım vardı. Kendimi ısıtmak için odun parçalayıp ateş yakabiliyor, bir şeyler ekip biçebiliyordum. Ama onun böyle bir imkânı yoktu, çünkü onda, bendeki gibi mevcut olan bir yeti yoktu. Muhtemelen bizi farklı kılan da bu yetiydi. O, ateş yakıp kendisini ısıtabilecek kadar ilerisini düşünemiyordu. Ya da karnı acıktığında yarınına yemek saklamak, toprak parçasını çitlerle çevirmek gibi bir edimi de yoktu. Oysa ben, hiçbir canlının yapamadığını yapabilecek bir güce sahiptim, taşa toprağa, şeylere şekil verebiliyor ve bunlar üzerine düşünebiliyordum.
Aklımdan geçen her şeyi bir kenara bıraktım o an ve köpeğe yaklaştım. Yavaşça eğildim ve göğsünden kavrayıp onu kucağıma aldım. İçeri girip ateşin başucuna oturdum. Isınsın diye onu da ateşe yakın bir mesafeye koydum. Başını ön ayaklarının arasına alıp sessizce uzandı. Öylesine masum bakıyordu ki dayanamadım kulaklarından yakaladım. Kendime doğru çekip onu kucağıma aldım. Sıska ve çelimsiz, minicik bir burnu vardı. Elimi başına uzatıp kafasını okşamaya başladım. Gözlerimin içine bakıyordu anlamsızca. Kim bilir, belki bir şeyler geçiyordu içinden; belki de benim gibi onun da bakışlarının ardında acı dolu bir geçmiş yatmaktaydı. Anlaşılan o geceyi yalnız geçirmeyecektim. Onu tekrar yere bırakıp oturduğum sunta parçasının başucuna birkaç parça sunta ve kanepeden kopardığım bez parçalarını koyup uzandım. Tam karşımda duruyordu. Sessizce onu seyre daldım. Ateşin yanı başında, derin düşünceler arasında yavaşça gözlerimi yumdum.
Her tarafım tutulmuş, bedenim kaskatı kesilmişti. Ateş çoktan sönmüştü. Güneş doğmuş ve etraf apaydınlık olmuştu. Köpeğe baktım, onu göremedim. Ayağa kalktım yavaşça. Kollarımı olabildiğince geriye doğru açtım. Ağzı o denli açtım ki esnerken biran yırtılacak zannettim. Neyse ki biraz rahatlamıştım. Kapıya doğru yürüdüm ve dışarı çıktım. Yağmurun en sevdiğim yanı buydu işte: Her taraf pırıl pırıl olmuş, mis gibi güzel toprak kokusu geliyordu burnuma. Üstelik yağan yağmur sadece kaldırımları ve yolları değil, bizim üzerimizdeki kiri pası da alıp götürüyordu. Bizim ufaklık, köşedeki incir ağacının altında bulduğu bir bez parçası ile oynuyordu. Birkaç saniye onu izledikten sonra küçük adımlarla yürümeye başladım. Hala karnım çok açtı. Cebimde bir kuruş dahi para yoktu. Üstelik o olmaksızın da karnımı doyuramazdım. Bu yüzden bir an önce bir şekilde para bulmalıydım. Böylesi bir durumda, düşünüyordum hani ama çokça da bir seçeneğim yoktu. Ya bir iş bulacaktım, ya birilerinin cebinden parasını çalacaktım ya da yaşamaktan vazgeçecektim. Annemi, babamı ve kardeşlerimi; yeryüzündeki en değerli varlığım olan ailemi kaybettiğim o kara günden beri çekmediğim rezillik kalmadı. Yaş ile dolan gözlerimi sildim ve yolda karşıma çıkan ağaç, taş, kaldırım ne buldumsa tekmeledim. Neydi benim ya da ailemin suçu günahı, neyin bedelini ödüyorduk biz?
Burası benim bilmediğim bir ülke, bilmediğim bir kültür ve o kültürün üyeleri ile dolu bir yerdi. Rengimle, konuşmamla, yemek yiyişim ve hatta giyimimle her zaman farklı oldum ve bütün dikkatleri üzerimde topladım. Bana öylesine tiksinerek ve imrenerek bakıyorlardı ki adeta canlı canlı yerin dibine doğru batıyordum. Kendimi hayatım boyunca hiçbir zaman bu kadar kötü hissetmemiştim. Aynaya bakmayalı o kadar uzun zaman olmuştu ki; kendimden, kendi yüzümden şüphe eder olmuştum. Düşünüyordum hani bazen, gerçekten ben korkunç, iğrenç bir görünümde miyim diye? Olan biteni almıyordu işte, almıyordu bu kahrolası küçük beynim.
Hiçbir insana zarar vermeyi aklımın ucundan bile geçirmezken ben; bana ve sevdiklerime yapılmayan eziyet ve işkence kalmadı. Ben onlar gibi değildim, her seferinde kendimi alıkoyuyor ve kimseye zarar vermemek için özen gösteriyordum. İnandığım bir şey ya da bir kanunun varlığından korktuğum için değil; sadece aynı şeyin bana yapılmasını doğru bulmadığım için. Çünkü onların bana verdiği zarar canımı yakıyordu ve ben başka insanların canının yanmasını istemiyordum. İstemeden de olsa bazen çalıyor, bu yüzden de çevremdeki insanlara zarar veriyordum biliyorum. Ama bunu istediğimden ya da sevdiğimden dolayı değil, ayaklarım üşüdüğünde ayakkabı giymek, ellerim üşüdüğünde eldiven takmak, karnım acıktığında yemek yemek, kısacası yaşamımı sürdürebilmek için yapıyordum. Yaşadığım toplum bir şeyler üretmeme, ekip biçmeme imkân verecek bir toplum değildi ki. Alışmıştım gökyüzüne doğru yükselen dumanları seyretmeyi. İlginçtir ki burada gökyüzüne doğru gökdelenler yükseliyordu ve bunun adına da medeniyet diyorlardı. Sanırım bu benim sahip olmadığım bir şeydi. Çünkü böylesi bir toplumda üretime katılabilmek için onlar gibi bir tenim, dilim, onlar gibi bir din mensubu olmalıydım. Ne yazık ki inandıkları yüce Tanrı beni onların ülkesinde, onların dilinde ve renginde yaratmamıştı. Belki dillerini, dinlerini hatta duygu ve düşüncelerini öğrenebilirdim, ama ben annemi ve babamı, doğduğum anı değiştiremezdim asla. Ne benim ne de bir başkasının bunu değiştirecek gücü yoktu. Onlar bunu bildikleri halde bakışlarıyla beni neden aşağılıyor, varlığımı her seferinde neden yok sayıyorlardı bilmiyorum.
Tüm bu anlattıklarım işte beni ben yapan gerçek yaşamım; mülteci bir ailenin kimsesiz kalan hırsız çocuğu, siyah ve malik ırkından olan ben. Bu sorularla boğuşurken aklıma çok güzel bir fikir geldi. Koşarak gece sabahladığım harabeye gittim. Öylesine hızlı koşuyordum ki ne yoldaki çukurlar ne de yola park edilmiş arabalar, hiçbir şey hızımı kesmedi. Soluğu harabenin önünde aldım. Öylesine yorulmuştum ki, nefes nefese kalmıştım. Ellerimi dizlerime dayayıp birkaç dakika hızlı hızlı nefes alıp verdim. Baya da terlemiştim. Ter damlaları şakaklarımdan aşağıya iniyordu. Başımı kaldırdım ve etrafıma dikkatlice baktım. Gözlerimle görebildiğim ve ellerimle dokunabildiğim, üzerinde eylemde bulunacağım bu alan benim yaşama olabilirdi. Ben artık burada yaşayabilir, yağmurdan ve soğuktan korunabilirdim. Nihayetinde burası boş ve kimsesiz bir yerdi. Böylece her gece farklı bir parkta ve duvarın dibinde uyumaktan da kurtulacaktım. İçimde küçük bir heyecan ve sevinç uyandı o an. Uzun zamandan sonra ilk defa içten bir gülümseme geldi yüzüme.
Zaman kaybetmeksizin yolun sonundaki çöp konteynırının başında aldım soluğu. İşe ilkin pencereleri kapatmakla başlayacaktım. Bunun içinde çevreye yakın ne kadar atık alanı ve çöp konteyneri var ise hepsini gezecektim. Kafamı çöp kovalarına daldırıp o pis kokuyu içime çekiyor ve içinden çıkardığım metal, karton, plastik parçalarını kollarımın altına sıkıştırıp harabenin girişine bırakıyordum ve aynı hızla tekrar yola çıkıyor, başka çöp kovalarına dalıyordum. Çok kısa bir sürede epey malzeme toparladım. Pencereleri karton ve demir çubuklar yardımıyla kapattım. Artık ne rüzgâr ne de güneş ışığı içeriye girmiyordu. İçerisi çok karanlıktı. Bu durum hiç hoşuma gitmedi. Pencerelerden birini sabah güneşini görebilmek için açtım. Şimdi içeriye hem ışık giriyordu hem de sabah güneşinin doğuşunu seyredebilecektim. Bunca işin arasında yemek yemeyi unutmuştum. Gerçi yemek yiyecek param da yoktu. İlk defa aç kalmıyordum; günlerce aç ve susuz uyuduğumu biliyorum. Etrafta ki odun parçalarını bir köşeye topladım ve karanlığın çökmesini beklemeye başladım. Bu gece son bir defa daha çalacaktım.
Karnımın gurultusu hiç dinmiyordu. Karanlık çökmüş ve kömür dumanından olsa gerek etrafı saran yoğun sisten göz gözü görmüyordu. Bu benim açımdan iyi bir durumdu. Karanlıkta, hele ki sisli havada daha hızlı hareket ediyor ve çabucak izimi kaybettiriyordum. Birkaç sokak dolandım. Bu esnada bazı bakkal dükkânları karşıma çıktı ama bulunduğum yere yakın olduklarından dolayı bir şeyler çalmaktan çekiniyordum. Harabeden biraz uzaklaştıktan sonra gözüme bir bakkal dükkânını kestirdim. Köşenin başında duraksadım ve birkaç dakika sessizce gözlemledim. Çok hızlı nefes alıp veriyordum. Bu serin havada terlemeye bile başlamıştım. İki kişinin içeri girmesinden faydalanarak kapının önündeki mavi renkli ekmek dolabına gözümü diktim ve kafama beremi geçirip bulunduğum noktadan ok gibi fırladım. Kimse beni fark etmemişti. Çok temkinli hareket ediyordum. Yavaşladım ve bulunduğum yerde duraksadım. Kimse beni fark etmesin diye iyice eğildim. Sağıma soluma, sürekli etrafıma bakıyordum. Bir çırpıda soluğu ekmek dolabının yanında aldım. Yavaşça ekmek dolabının kapısını açtım; içerisinden bir tane ekmeği kaptığım gibi kapısını bile kapatmadan koşmaya başladım. Arkamdan bağırdıklarını hatırlıyorum ama öylesine hızlı koşuyordum ki bir sefer dahi dönüp arkama bakmadım. Yol boyunca hiç durmadım. Kendimi hemen içeri atıp derin bir nefes çektim. Kimseye yakalanmadan gelebilmiştim. Ter damlaları su olup aktı şakaklarımdan. Biraz soluklandıktan sonra ateş için ayırdığım odun parçalarına doğru gittim. Kafamdaki bere terden ıslanmıştı. Onu da kafamdan çıkardım ve attım. Hava soğuktu ama ben ısınmıştım. Ateş yakmaktan da vazgeçtim. Olduğum noktaya bıraktım kendimi. Sırt üstü sunta parçasının üstüne uzanıp sessizce düşünmeye başladım…
Aklıma geliyordu ailem, sevdiklerim, yaşadığım yer ve diğer insanlar. Bizler nasıl birbirimizin yüzüne bakıyorduk? Hiç mi utanç duymuyor, hiç mi kendimizden nefret ettiğimiz anlar olmuyordu? Sokaklarda kendi türdeşlerimizin, tıpkı bizler gibi can taşıyan insanların parçalanıp yok oluşunu, bizim gibi bir canlının acılar içinde kıvrandığını gördüğümüz halde bu durumdan nasıl rahatsızlık duymuyorduk? Ne oldu da, nasıl oldu da bu kadar duyarsızlaştık bilmiyorum. Öylesine yıpranmıştım ki, artık ayırt etme gücümü, olaylar arasında bağıntı kurup karşılaştırma yapabilme yetimi, kısacası muhakeme kabiliyetimi yitirmiş gibiydim. Doğrusu çok da umursamıyordum bunu. İyi ya da kötü denen şeyin ne olduğu, doğru ya da yanlış denen şeyin ne olduğu çok da umurumda değildi. Çünkü bunlar da insanlar tarafından belirlenmiş ve diğer şeyler gibi insanlar tarafından yaratılmıştı. Genel geçerlikleri de muhtemelen çoğunluğa dayanıyordu ya da bir güce. Tüm bu sorular aklımda iken yaşamımı sürdürüyor olabilmem de ilginçti. Aslında çok defa intihar etmeyi aklımdan geçirdim ama onu da bir türlü beceremedim. Düşündükçe bunları, sahip olduğum tüm yetilerden, aklımdan, kendimden nefret ediyordum. Ağlamaklı oldu gözlerim. Derin bir iç çektikten sonra tüm bu soruları bir kenara bıraktım ve doğruldum. Ekmeği elime aldım, zaman kaybetmeksizin ağzıma götürüp ısırmaya başladım. Sanki bir başkasıyla paylaşacakmışım da hemen bitecekmiş gibi bir his vardı içimde. Bunun için kocaman kocaman ısırıyor, çiğnemeden yutmaya çalışıyordum. Boğazımda düğümlendi büyük lokmalar. Kalktım ve koşarak kapının önüne çıktım. Sağa sola bir göz attım, yerde küçük bir plastik yoğurt kabının içinde suyun parladığını gördüm. Yarıya kadar su ile doluydu. Sanırım yağmur suyuyla dolmuştu. Hemen eğildim ve yerden aldım onu. Ağzıma götürüp kana kana içtim. Rahatlamıştım sonunda. Kabı yerine bıraktım. İçeri döndüm ve ekmeğimi tekrar elime alıp yemeye devam ettim. Yutkuna yutkuna da olsa sonunda bitirdim ekmeğimi. Karnım artık doymuştu ve ben bu gece gönül rahatlığıyla uyuyabilecektim. Uzunca bir süreden sonra bugün çok mutluydum. Hem karnımı doyurmuştum, hem de beni dış etkenlerden koruyacak bir yer bulmuştum kendime. Artık çalmak zorunda da kalmayacaktım. Çöplerden hurda toplayacak ve bu sayede para kazanacaktım. Böylece hem aç kalmayacaktım hem de çalmak zorunda kalıp kimseye zarar vermeyecektim. Çok yorgundum ve karnımın doymuş olmasının verdiği sevinçle bırakıverdim oracıkta kendimi.
Sabahın ilk ışıklarıyla beraber iki polis aracı ile bir ambulans kapının önünde aldı soluğu. Kapının önünde biriken kalabalığın arasından geçerek içeriye doğru ilerlediler. Ben hala şoktaydım. Neden gelmişti ki bunlar? Onlara doğru gidip sormak istiyordum ama hareket edemiyordum. Bir şeyler tutuyordu sanki beni. Bana doğru geldi bir tanesi. Dona kaldım adeta. Ne kaçabiliyor ne de hareket edebiliyordum. Sadece onu izliyordum. Geldi ve başucumda durdu. Elinde kahverengi kaplı bir ajanda ile mavi tükenmez bir kalem vardı. Ayağa kalktım ve burnunun dibinde dikildim. Gözlerimi gözlerinin içine dikip dikkatlice ona baktım. Bir toz bulutuymuşum gibi içimden geçti gitti. Kendime dokundum, sağıma soluma baktım. Bir anlam veremedim olan bitene. Benim içimden geçip gitti! Sırtımı döndüğümde gözlerime inanamadım. Kanlar içinde yerde yatıyordu. Cansız bir şekilde, gözleri açık bana bakıyordu. Ellerimi, yüzümü, saçlarımı, karnımı, bacaklarımı, her yerimi yokladım o an. Tutuyordum, dokunuyordum, hissediyordum ama yerde kanlar içinde yatan bendim; benim bedenimdi. Kim neden, ne için yapmıştı bunu bana? "Tanrımmm, neden ha neden?" diye haykırdım, kendimi yerden yere vurdum ama ne kimseler duydu ne de kimseler gördü beni. Çırpındım durdum kendi kendime. Dizlerimin üstüne çökmüş ağlıyordum. Omzumda bir el hissettim. İçimde bir kıpırtı, bir çarpıntı meydana geldi. Biliyordum ben ölmemiştim ve yaşıyordum. O yerde yatan bana benzeyen biriydi sadece. Kafamı çevirip yaşla ıslanmış, zorla gülmeye çalışan gözlerimi çevirdim ve bir kez daha donakaldım. Babam ve annem ellerini uzatıp ellerimden tuttular. El ele verdik ve beraber oradan çıkıp gittik…

Beğen

DilsizFilozof
Kayıt Tarihi:8 Kasım 2018 Perşembe 22:51:23

ÖLÜMÜN KıYıSıNDA YAZISI'NA YORUM YAP
"Ölümün Kıyısında" başlıklı yazı ile ilgili
düşüncelerinizi ve eleştirilerinizi diğer okuyucular ile paylaşın.


YORUMLAR


Henüz yorum yapılmamış.

Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.