Bahtiyar Dostuma
Akşam, dünyanın başka bir yerinde yeniden doğmak üzere bizi terk etmiş; ay ise henüz karanlığın tam kalbine oturmak için sırasını beklemekteydi. Şehir ışıkları; sokakları ve geniş caddeleri aydınlatmakta zorlanıyor, yorgun düşüyordu. Çoğu sokak lambası kırılmış, kentin kuytu köşeleri zifiri karanlığa teslim olmuştu. Arkadaşımla buluşmak için kestirme olsun diye ara sokakları tercih ettim; ancak oralar ana caddeden çok daha karanlık, çok daha tekinsizdi. Geç kalmış olmanın telaşı mı yoksa karanlığın bu çetin
siyahlığı mı beni daha çok geriyordu, bilemiyordum.
Girdiğim ilk ara sokakta henüz birkaç adım atmıştım ki, ayağımın yumuşak, yün gibi bir şeye bastığını hissettim. O an duyduğum acı dolu bir “hav” sesiyle gerçeği anladım. Küçük, kara kuru bir köpeğin canını yakmıştım. Karanlığın içinde bir gölge gibi kaybolan bu küçük yaratık, o an beni fena korkuttu. Hemen geri çekildim; reflekslerim beni bir korunma aracı aramaya itti. Yerlerdeki yeni kesilmiş ağaç dallarını karanlığın içinde güçlükle fark edip elime ilk gelen çalıyı kaptım. Köpek benden ürküyordu, ben ise köpekten...
Sonunda orta bir yol bulduk. Aramızda güvenli bir mesafeyi koruyarak öylece birbirimize baktık. Karanlığa öyle bir karışmıştı ki, çenesinin altındaki o hafif kırlaşmış tüyler olmasa varlığını seçemeyecektim. Bu karmaşık duygularla yanından uzaklaştım. Elimde tuttuğum küçük dal parçasının budaklarını kırarak sessizliğe ses katıyor, kendimi teselli ediyordum.
Günyüz Caddesi’ne çıktığımda, adeta ismine yaraşır bir aydınlığa kavuştum. Yollar ışıl ışıl, caddeler neşeliydi. İnsanlar sel gibi akıyordu. Ben tepeden aşağı inerken karşıdan iki kadın ve bir erkek bana doğru geliyordu. Dal gibi zayıf bir kızın, iri yarı adamın arkasına, sanki bir siper ararmış gibi saklandığını fark ettim. Bir şeyden ürkmüştü. Dönüp arkama baktığımda gördüm ki; bizim o uzlaşmaz minik köpek, salına salına arkamdan geliyordu. Belli ki kız o küçük gölgeden korkup
babasının ardına gizlenmişti.
Ben durunca köpek de durdu. Mesafesini koruyor ama beni bırakmıyordu. Grup yanımdan geçerken “İyi akşamlar” dedim. Genç kadın
babasına fısıldadı: “Tanıyor musun
baba?”
Adam şaşkın, “Yoo, tanımıyorum. Neden sordun?” deyince kızın sesi uzaklaşırken duyuldu: “Hiç... Sanki tanıdık bir yüz gibi geldi. Selam da verince bir yerden gözüm ısırdı herhalde.”
Gülümseyip yoluma devam ettim. Arkamda minik takipçim, aynı güvenli boşluğu bırakarak geliyordu. Yolun karşısına geçecekken, büyük bir lambanın altında kulaklarını dikmiş bana bakan bir çift iri köpek fark ettim. Elimdeki çalıdan aldığım cesaretle ilerledim. Yanımdaki küçük
dostum, sanki benden güç alıyormuşçasına onlara doğru hırsla havladı. Ağzımdan gayriihtiyari, “Dur, Siyah Kaplan!” sözü döküldü.
Yol arkadaşım, kendinden dört kat büyük iki köpeğe karşı müthiş bir başkaldırı içindeydi. İri köpeklerden biri sadece bakıyor, diğeri ise havlayıp havlamamak arasında tereddüt ediyordu. Adeta, “Oğlum bak git, başını yakma,” der gibi bakıyorlardı; ama bizimki saldırı hazırlığındaydı. Baktım durum kötüye gidiyor; savunma için aldığım o dal parçasını diğer köpeklere doğru fırlattım. Tercihimi zayıf olandan, belki de o kısa yürüyüşün yarattığı taze
dostluktan yana kullanmıştım. Gürültü ve hırıltıların arasından güç bela kurtulup yolumuza devam ettik.
O sırada yanımızdan geçen bir traktörün rö
morkunda, süt varillerinin arasında oturan, kendisi de varil ebatlarında bir kadın şoföre bağırdı: “Biraz yavaş herif, sütleri döküyorsun!”
Gece kuşları, kavak ağaçlarının tepelerinde son şarkılarını fısıldıyordu. Ay nihayet tüm görkemiyle belirdi. Şehirle köy arasında kalmış bu mahallede her şey ortalamaydı; kuşlar bile avazı çıktığı kadar bağırmıyordu. Aslan parçası hâlâ yanımdaydı. Ne ‘git’ diyebiliyordum ne de ‘kal’... İki arada bir derede kalmıştım; neredeyse arkadaşımın evine varmıştım.
Bir motosiklet vızıldayarak yanımızdan geçti. Kaskı olmayan sürücünün peşinden bizimki bir süre koştu. “Tamam,” dedim, “artık onun peşine takılır gider.” Tam o sırada geri döndü, bir insan vakarıyla kaldırıma çıktı ve yine bana yöneldi. Aradaki mesafeyi açmak için adımlarımı hızlandırdım. Kocaman demir kapılı bir bahçeye daldım. Bahtiyar, havuz kenarında telefonla konuşarak bir ileri bir geri yürüyordu. Beni görünce gülümsedi. Telefonu kapatıp yanıma geldi, sıkıca sarıldık.
“Geç kaldın koca adam!” dedi neşeyle.
“Acelen mi vardı?” dedim, “Sıradan bir akşam sohbeti işte... Oturalım da yolda başıma gelen macerayı anlatayım sana.”
Havuz kenarında oturacak bir yer bakarken, gözlerim kapıya takıldı. Bizim aslan parçası, az ötede öylece durmuş bizi izliyordu. Bahtiyar, “Kime bakıyorsun?” diyerek o tarafa döndü. Bir anda donakaldı; oturduğu sandalyeden fırlayıverdi. Bahtiyar’ın ayağa kalkmasıyla köpek birkaç adım geri kaçtı. Onca iri köpeğe kafa tutan o cesur yürek, Bahtiyar’ı görünce sinmişti.
Bahtiyar, yumuşak bir sesle seslendi: “Kuku? Hadi oğlum, gel buraya...”
Şaşırma sırası bendeydi. Yahu, adı bile varmış: “Kuku.” Ama Kuku, kulaklarını dikmiş; gelmekle kaçmak arasındaki o ince çizgide asılı kalmıştı. Bahtiyar yaklaştıkça o geri gidiyordu.
“Bahtiyar,” dedim, “sen bir otur hele. Kuku’yu bir de ben çağırayım.”
Dizlerimi yere koyup elimle işaret ettim. Kuku başını sağa sola sallıyordu, sanki beni tartıyordu. Sonra aniden yelkenleri indirdi; yanıma gelip bacaklarımın arasında bir kedi gibi dolanmaya başladı.
“Hadi gelsene Kuku, bak Bahtiyar çağırıyor,” dedim ama oralı olmadı.
Masaya döndüğümde Bahtiyar’a sordum: “Anlatsana gözüm, nedir bu işin aslı?”
O da bana gülümsedi: “Asıl sen anlat koca adam, bu samimiyet nereden geliyor?”
Durumu özetledim: “Dostluğumuz küçük bir acıyla, yanlışlıkla patisine basmamla başladı. Sonra bir yol arkadaşlığına dönüştü. Ya senin hikâyen?”
“Ah koca adam, sorma...” dedi Bahtiyar iç çekerek. “Kuku uzun süredir bendeydi. Birlikte büyüdük sayılır. Bir hafta evvel parkta gezdirirken
serbest bıraktım. Gidip başka bir köpeğe yakınlaşmak istedi; sahipleri çok sert tepki gösterdi, ağır konuştular. Canım sıkıldı, Kuku’ya bağırdım, hatta hırsımdan yanındaki çiçeğe tekme savurdum. O an o kadar kırıldı ki bana, çekti gitti. Arkasından baktım, ‘uzağa gidemez, döner’ dedim ama dönmedi. İlanlar verdim, her yeri aradım, haber çıkmadı. Ve çakal, şimdi senin peşinde çıkageldi! Hayatın cilvesi işte...”
Gözlerim Kuku’daydı. Kapının eşiğine uzanmış, hâlâ bizi gözetliyordu. Çaylarımızı söyledik. Garson masaya yaklaştığında ikimizin de kapıya baktığını görünce, “Hay köpoğlu hay, şuna bak hele!” diyerek Kuku’ya doğru hamle yaptı.
Bahtiyar bir hışımla yerinden fırladı: “Hey! Sakın ona dokunma!”
Garson şaşkın, “Neden abi?” dedi.
Bahtiyar, gururla ve
sevgiyle cevapladı: “Çünkü o benim
dostum.”
Garson gülümsedi: “Öyle mi abi? Hemen mutfaktan bir şeyler getireyim ona, ne sever?”
Bahtiyar, Kuku’ya bakıp fısıldadı: “Sizin mutfakta bulunan şeylerden değil o... Şimdi bana dargın ama ben gönlünü almasını bilirim.”
Garson uzaklaştı. Bahtiyar yerine oturdu, gözleri Kuku’nun üzerindeydi. Kuku ise hâlâ bir gölge gibi orada, eşikte; kırgınlığını ve sadakatini aynı sessizliğe sığdırarak bizi izlemeye devam ediyordu.
14 Temmuz 2016