MEHMET ÇOBAN
388 şiiri ve 168 yazısı kayıtlı Takip Et

MEKKE'DE 12 YIL



(HZ.MUHAMMED’İN SA. ÖRNEKLİĞİ)

MUKADDİME / ÖNSÖZ

Tarihi olayları incelerken değerlendirmemiz gereken, lastik örneğidir. Elinize beyaz bir lastik alın. Uzatabildiğiniz kadar uzatın. Üzerine siyah kalemlerle üçer beşer milim aralıklarla çizin. Sonra lastiği bırakın. Lastik normal haline geldiğinde rengi beyaz mı olacaktır, yoksa siyah çizimlerden dolayı grileşecek midir?

Tarih; yaşanan olayların önemli anlarının not alındığı bilgiler toplamıdır. Önemli olaylar, neye göre önemlidir? Önemlilik görece bir kavram olarak sürekli değişkendir. Ancak bildiğimiz tarih, savaşları, kavgaları, mücadeleleri önemli görür. O nedenle tarih deyince genellikle kan kokusunu, acıları, gözyaşları aklımıza getiririz. Mesela; tarihlerimiz medeniyet adına yapılan, hastanelerden, okullardan, yollardan, fabrikalardan, insanların sosyal dinlenme tesislerinden, gezi park alanlarından, edebiyattan, sanattan söz etmez. Etse de üzerinde yeteri kadar durmaz.

Lastik örneğinde olduğu gibi tarih, biz lastiği bıraktığımızda, renginin beyaz üzerine çizilmiş çizgiler olduğunu değil de, gri bir ton gördüğümüze benzer görüntüler içerir. Tarihin anlattıkları lastik örneğindeki gibidir. Biz sadece gri bir anlatım görürüz. Hâlbuki anlatılan olayların yaşandığı hayatın bir rengi vardır. Lastiğin gerçek rengini görebilmek için nasıl lastiği tekrar uzatmak gerekiyorsa, hayatın gerçeklerini öğrenmek için de, hayatın bütün dinamiklerini hayalimizde canlandırmamız gerekir.

Müslümanların tarihine ait, siyer, tabakat, hadis, tefsir kitaplarını okuduğumuzda, hayatın gerçeklerini değil, griliklerini öğreniriz. Bir olay üzerine gönderilen veya ayet geldikten sonra toplumda oluşan olayları anlamak için, ayetin lafzına değil, ayetin hayatta nasıl şekillendiğine, ayetle özetlenen olayların ayrıntılarına bakmamız gerekir. Aksi halde ne tarihi, ne tabakat kitaplarını, ne hadisleri ne de ayetleri gereğince anlayamayız.

Allah bize Kur’an-da bunu öneriyor. Sünnetullah kavramı içinde hayatın bütün dinamiklerini öğrenmemizi, ayetlerle birlikte hayatı değerlendirmemizi istiyor. Sünnetullah, Allah’ın yarattığı varlıklar ve varlıklara verilen hayatın yasaları değişmez. Hangi devir olursa olsun, hayatın temel dinamikleri aynıdır. Doğa içinde yaşayan insan… Yaşamak için yemek içmek zorunda olan insan. İnsanların insanlarla ilişkileri… Doğan, yaşayan, ölen insan… Yaşamında hastalanan insan… Ayrıntıları ne kadar değişirse değişsin temelde aynı yasaya tabidir. İnsanların yedikleri içtikleri değişebilir. İnsanların hastalıklarına ve tedavileri üzerine bulguların çeşitleri gelişebilir. İnsanların ayrıntıya ait zevkleri zamanla değişip gelişebilir. Ayrıntıdaki bütün gelişimler, değişimler temel yasayı asla değiştirmez. Mesela; Allah’ın resulü arkadaşı Hz. Ebubekir ile, Mekke’den Medine’ye hicret etti. Takip edenlerin korkusu hariç, yoldaki bütün çileler bugünde aynı şartlar oluşturularak yaşanabilir. Aynı dönemde, aynı yerlerde, aynı zamanları geçirerek, aynı yiyeceği, içeceği paylaşarak, aynı yollardan geçerek yolculuğun bütün dinamikleri yaşanabilir. Çekilen sıkıntılar, yorgunluklar yaşanabilir. Bu zor değil. Bugün aynı yolu lüks klimalı arabayla üç saatte alınanı, arabadan indirip aynı şartlarda günlerce yürüterek, tarihi gerçeğiyle öğretebilirsiniz.

Çağımız insanlık yaşamının günümüze göre en gelişmiş haliyle, en ilkel yaşam tarzının birlikte yaşandığı zamandır. Dünyada bugün, binlerce yıl öncesinin yaşam tarzını yaşayanlarla, günün son bilimini, teknolojisini kullanarak yaşayanlar var. İki yaşamı yaşayan insanların arasındaki temel özellikler asla değişmiyor.

Bu çalışmamızda, tarihin arka yüzünü, yani yaşamın gerçeklerini aramaya çalıştık. Hz. Resulün hayatını bize örnekleyen Allah’ı dinleyerek, resulü ve arkadaşlarını anlayabilmek için onların yaşamını hissetmeye çalıştık. Tarihin kronolojik anlatımından öte, çizgilerin derinliklerine dalmaya çalıştık. Tarih bize anlattığı fantastik, kurgusal olayları bir kenara bırakarak, sünnetullahı anlama noktasında, Allah’ın temel yasalarıyla yaşanan hayatı anlama çalıştık. Allah resulünü, arkadaşlarını bulduğumuz hayat mücadelesi içinde, korkularını, acılarını, sevinçlerini, gözyaşlarını, endişelerini yaşamaya çalıştık. Yaşam adına uydurulan yalanlardan, hayatın gerçeklerini ayrıştırarak, bize örnek olacak gerçekleri bulmaya çalıştık.

Gerçek hayatın içinden tarihçilerin çizdiği olayları, çizilen olayları, olayların kahramanların arkadaşı yoldaşı olmak kolay değildi. Çünkü tarihin griliği, grileşen tarihin kutsallığı, kutsalların dokunulmazlığı, yalanların bolluğu, yalanlarla karartılan gerçeklerin damıtılması sorunlarında işimiz kolay değildi. Her han bir gerçeği bulma, öğrenme aşkıyla yürürken, bir dokunulmaza, bir kutsala dokunmanın cesaretini bulmamız gerekiyordu. Tarihin griliği yanında, kutsallaştırılan bir döneme, insanlara ulaşmaya çalışıyorduk. Hâlbuki onlar, yaşamları erişilmez, dokunulmaz, tartışılmaz ilan edilmişlerdi. Bütün bunların gölgesinde anlatmaya çalıştığımız hayatın gerçeklerini anlatabildiysek ne mutlu…

Bizler asla zamanı zamansız yakalayamıyoruz. Ama hayat bizi her zaman zamansız yakalıyor. Ömrümüz her geçen gün azalıyor. Allah’ın bize tayin ettiği dünyadaki rolün önemi ecel yaklaştıkça artıyor. Bu nedenle, duygulardan, korkulardan, endişelerden arınıp, bize örnek gösterilen resulü ve arkadaşlarını anlamanın önemi daha da artıyor. Çalışmayı yaparken beni şaşırtan çok şey oldu. Kırk yılı aşkın inceleme, araştırmalarıma rağmen beni şaşırtan olayları yaşamak mutluluk vericiydi. Eminim okuyucular da zaman zaman çok şaşıracaklar. Ancak bilelim ki, bizi şaşırtan her olay, her anlatım, mutlak kabullerimize sesleniyorsa tepki yerine, zamana bırakıp incelemeye almamız daha doğru olacaktır.

Mutluluk, gerçeği yakalayabilmek, yakalanan gerçekler üzerine gerçekler ekleyebilmektir. Allah’ın Fatiha suresinde bize öğrettiği dua çerçevesinde, “Rabbim bizi doğrularla birlikte eyle, sapkınlardan uzaklaştır” cümlesi çerçevesinde, resulün ve arkadaşlarının hayatlarının gerçekleri bize doğru yolu gösterecektir. Hep birlikte Rabbimizin bize yol göstermesine dua ederek, ilmimizi, irfanımızı, izanımızı artırmasını, bu yolda bize bol sabır vermesini dilemeliyiz.

HZ. MUHAMMED’İN ÖRNEKLİĞİ

GİRİŞ:

Önce Müslümanlar için devamında bütün insanlık için Allah’ın gönderdiği peygamberler en güzel örneklerdir. Allah “Andolsun ki, biz size açık açık bildiren ayetler, sizden önce yaşayıp gitmiş olanlardan örnekler ve takvaya ulaşmış kimseler için öğütler indirdik” (Nur -34) “Andolsun ki, onlar sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü arzu edenler için güzel bir örnektir. Kim yüz çevirirse şüphesiz Allah, zengindir, hamde (şükre) layık olandır“ (Mümtehine -6) demektedir. Hz. Muhammed’i de, “Andolsun ki, Resulüllah, sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir örnektir” (Ahzab -21) ifadesiyle örnek kılmıştır.

Elbette Allah’ın gönderdiği elçilerin Müslümanlara ve bütün insanlığa örnekliği önemlidir. Aklımızla, muhakememizle, irademizle Allah’ın dinini anlamaya, yaşamaya çalışan bizlerin, Allah resullerinin dini anlayış ve yaşama biçimlerini kavramak, ayetleri daha doğru anlama, yaşama geçirmek olacaktır.

Allah’ın ayetlerini okumak, anlamaya çalışmak Müslümanlar için birinci kuraldır. Allah ayetlerini indirirken, “anlayıp düşünmemiz için apaçık bir Arapça ile” (Zuhruf-3) indirmiştir. Hiçbir taştırmaya imkân tanımamak üzere de “Apaçık bir dille” (Şuara -195) ayetler gönderilmiştir ki, “açık, pürüzsüz bir dille okuyalım, anlayalım ve korunalım” (Zümer -28) “Ancak Kur’an-ın indirilişinden bu yana 1500 yıl geçmiştir. Bu süre içinde Hz. Muhammed dönemindeki Arapça, yerini gelişerek farklı bir Arapçaya bırakmıştır. Değişim her dil için doğal bir süreçtir. Bütün diller değişmekten uzak kalamaz. Toplumların birbiriyle ilişkileri, edebiyatçıların, bilim adamlarının, felsefecilerin dile kazandırdığı yeni anlamlar dilleri etkilemiştir”

“Kaldı ki, tarihi süreçte Müslümanlar konuştukları Arapçayı, dini bilimler dalında geliştirerek, değiştirerek, ayetlerde geçen Arapça kelimelere farklı anlamlar yüklemişlerdir. Istılahı anlam olarak nitelenen bu anlamlar ilim dili sayılmıştır. Böylece; tefsirde, fıkıhta, hadiste metot oluşturanlar, Allah’ın ayetlerini, resulden gelen hadisleri ıstılahı, yani ilim anlamıyla değerlendirmişlerdir”

Sonuçta Arapçadaki sözcükler, lügat (sözlük) anlamlarının yanında ıstılah anlamı kazandı. Müslümanların dini eğitiminde temel olan ilah, din, İslam, Mümin, Müslüman, Dar, Rab, Mabut, Şirk, Müşrik gibi kelimeler ıstılahı anlam kazandırma yoluyla lügat anlamlarından farklı anlaşıldı.

“Bugün Türkçeye Kur’an-ın mealini yapan, tefsirlerini yazan ilim adamları, ayetlere anlam verirken, Arapça kelimelerin lügat anlamlarından ziyade, ıstılahı anlamları öne çıkarmışlardır. Bu nedenle Müslümanlar, ayetlerin indiği dönemdeki gibi fasih (açık) bir Arapça karşılığı olan anlamlarıyla değil, ıstılahı anlamlarıyla Kur’an-ı anlamaya çalıştılar” Bu durum, Müslümanların ayetleri anlama yolunda büyük karışıklıklara neden olmaktadır. Zira elimizde halkın diliyle, halkın anladığı anlamla inen Kur’an varken, mealleri, tefsirleri ilim diliyle karşımıza çıkmaktadır. İki farklı yaklaşım, iki farklı anlam, ayetleri hangi açıdan anlayacağımız konusunda yanılgılara düşürmektedir.

“Resul devrinde insanlar, ister inansın, ister inanmasın, ayetleri anladıkları dilde açık bir şekilde dinliyorlar, okuyorlar, anlıyorlardı. Üstelik yanlarında, içlerinde, ayetleri hiçbir tevile (yoruma), tavize (çıkarlara göre eğip bükmeye) çalışmayan Allah resulünün ayetleri yalın (açık, net, sade) uygulamasını görüyorlardı. Hâlbuki günümüz Müslüman’ının aklını, muhakemesini, iradesini karıştıracak çok şey var. Tarihten gelen dil değişimi, din adına türlü yorumlar, mezhebi düşünceler, siyasi şartlandırmalar, ıstılahı anlamlar, kavramlaştırma hareketleri, Müslümanları rahat bırakmamaktadır. Üstüne toplumdan, cemaatlerden, siyasi otoritelerden gelen baskılar eklenince işimizin zor olduğu aşikârdır. İster laik, ister ateist, ister şeriatçı düzen olsun, hemen hepsi, Müslümanların Allah’ın ayetlerini doğru anlamaması için çabalamaktadırlar”

Diğer taraftan günümüzde slogan haline getirilen İslam inancına ait düşünceler, anlamlar, ayetleri anlamamızdaki engellerden biri olarak karşımıza çıkıyor. “Müslümanlık budur” veya “ayetlerin anlamı budur” şeklindeki katı, kesin tutumlar, İslam’a sahip çıktığını söyleyen Müslümanların duygularını direkt etkiliyor. Müslümanların açık fikirli, sorgulayıcı, araştırıcı niteliklerinin önüne geçiyor. Allah’ın istediği akıl etme, muhakeme kurma, iradeyle kavrama yetenekleri zayıflıyor. Böylece Müslüman’ı kapalı, gelişmekten uzak insan haline getiriyor.

Sürekli gelişen bilgi, değişen kültür, 1500 yıl öncesine ulaşmaya çalışan akıl, nasıl oluyor da kesin, katı tutuma ulaşır anlaşılır değil. Zira 1500 yıl öncesine ait “Allah’ın ayetlerini sözle, uygulayarak açıklayan resul nasıl anladı, hayatına nasıl aktardı” gibi soruların doğru cevapları hemen bulunacak, üstelik slogan haline getirilecek konular değil. Bu tür soruların doğru cevabı, samimiyetle, azimle, sabırla, alçak gönüllükle bulunabilir. “Edindiği bilgiyi yeterli görerek, katılaşan, kesinleşen insanların gerçeğe ulaşması zordur. Asıl olan ilim, bilgi, gerçek, aceleciliklere sırtını çevirmiştir. Aceleci yaratılan insan, bu özelliğiyle, katı, sert tutumlar sergileyerek, gerçeklerin önüne geçer. Böylece, asıp kesen, kendinden başkasını dinlemeyen, karşısında olanı suçlayan bir toplum oluşur”

Konunun bu yöndeki önemini de dikkate alarak, Allah’ın resulü Hz. Muhammed’in hayatını değişik açılardan incelemenin önemli olduğuna inanıyorum. Amacımız tekrarları tekrar etmekten ziyade, tekrarlanan bilgiler içinden bazı özleri yakalamak olacaktır. Çalışmanın ana konusu üç bölümden oluşacaktır. Birinci bölüm Mekke’de on iki yıl, ikinci bölüm Medine’de on bir yıl ve üçüncü bölüm her iki dönemin Müslümanlar için önemi olacaktır. Allah’ın çalışmayı tamamlamamı nasip etmesi için duacıyım.

MEKKE’DE 12 YIL

Hz. Muhammed’in peygamberlik hayatının ilk dönemi Mekke’de geçmiştir. Mekke; Müslümanların toplumunu, Medine’de kurulan devleti hazırlayan dönem olmasıyla önemlidir. Özellikle bugün Müslümanların özgür olmadığı, batı adına kurulan kukla devletlerin zulmü altında yaşadığı bir dönemde, özgürlüğe nasıl ulaşılacağının temel dinamikleri Mekke’dedir. Zira Mekke, baskı ve zulüm altında yaşam mücadelesi veren Müslümanların, Medine’ye nasıl ulaştığının, devletlerini nasıl kurduklarının özlü hikâyesidir. Bu nedenle Mekke’yi anlamak, Medine’ye hazırlanmaktır inancını taşıyorum.


1. MEKKE’NİN İSLAM ÖNCESİ

Hz. Muhammed’e peygamberlik gelmeden önceki Arap toplumu genellikle barış içinde yaşıyor. Mekke’de Kâbe’nin bulunması Mekkelileri önemli kılıyor. Her yıl hacca gelen binlerce Arap, Mekke’nin ticari, siyasi hayatına paha biçilemez değerler katıyordu. Her ne kadar 580’li yıllarda irili ufaklı savaşlar çıkmışsa da, fazla uzun sürmemişti.

Arapların tarihinde Yemen Kralı Ebrehe’nin Kâbe’yi yıkmak için Mekke’ye savaş açmasının dışında, Araplar önemli bir olay yaşamamışlardı. Arabistan’ın etrafındaki birçok ülke, iktidar hırsları, fetih arzuları, ekonomik çıkarlarıyla birbirlerini yok etmeye çalışırken, Araplar barışı yaşıyorlardı. Özellikle Hıristiyan toplumlar, siyasi çıkarları, iktidar hırsları nedeniyle dinlerini oyuncak ve eğlence edinmişlerdi. Onları yakından izleyen Putperest Araplar bile bu durumdan etkilemişti. Araplar putperest olarak dinlerine sadıktılar. Çöl insanın, katılığı, netliği, yalınlığı, dinlerini yaşarken de ortaya çıkıyordu. Hatta Hıristiyan ve Yahudilerin dinlerine karşı lakayt tutumlarını gördükçe, Allah’ın saffat 167-168-169. ayetlerinde de belirttiği gibi “Putperestler, eğer öncekilere verilenlerden bizde de bir kitap olsaydı, mutlaka Allah’a samimiyetle inanan kullar olurduk!" diyorlardı. Araplar çeşitli tevil ve siyasi manevralarla olayları evirip çevirmesini bilmiyorlardı. Kabul ediyorlarsa net kabul ediş, ret ediyorlarsa net ret edişleri vardı. Sanki siyah beyaz insanlardı. Sanki Araplarda renklerin tonları yoktu. Hâlbuki etrafındaki topluluklar, Yahudiler ve Hıristiyanlar çok renkli insanlardı. Çıkarlarına göre evirilip çevrilebiliyorlardı.

Ayrıca Allah, Kasas suresinin 59. Ayetinde “Rabbin, kendilerine ayetlerimizi okuyan bir peygamberi memleketlerin ana merkezine göndermedikçe, o memleketleri helak edici değildir. Zaten biz ancak halkı zalim olan memleketleri helak etmişizdir” diyerek, cezalandırma konusunun temelinde çağrının bulunması, çağrıya karşı çıkmanın esas olduğunu vurguluyordu.

Hz. Muhammed peygamber gönderilmeden önce Araplar kendilerine göre bir yol tutturmuşlardı. Allah onların yollarını “atalar dini” olarak tarif ediyor. “Atalar dini; Arap toplumlarının geleneksel, tarihi değerlerini taşıyordu” Bu dönemi birçok Müslüman fikir adamı, cehalet dönemi veya Şirk dönemi olarak tarif etmiştir. Fetret dönemi diye tarif edenler de var. Fetret döneminden kasıt, Allah’ın gönderdiği dinin tahrif edilerek yaşamın sürdürüldüğü zamanlardır. Bu durum yeni bir peygamber gelinceye kadar sürer. Kısaca bu döneme fetret devri, yani duraklama devri denir. Bu devirde elçilerin gelmesi durdurulmuş, ayetler yeniden yeryüzüne gönderilmemiştir. Hz. Muhammed ile Hz. İsa arasında 600 yıl var. Bu dönemin çoğunluğunda Yahudiler, Hıristiyanlar tahrif ettikleri kitaplarla Allah’a uyduklarını iddia ediyorlar. Peygamberlerini, hahamlarını, rahiplerini ve âlimlerini Rab kabul ediyorlardı.

Hz. Muhammed’in peygamberlikten önceki kırk yılı şirkin egemen olduğu bir toplumda geçmiştir. Bu nedenle, Hz. Peygamber için müşrik olabilir diyenler olmuştur. Elbette hiçbir Müslüman Hz. Muhammed’e müşrikti ifadesini yakıştıramaz. Allah Şura suresinin 52. Ayetinde, “İşte böylece sana da emrimizle Kur’an-ı vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle doğru yola eriştirdiğimiz bir nur kıldık. Şüphesiz ki sen doğru bir yolu göstermektesin” demektedir. Hz. Muhammed’in kitabı, imanı bilmemesi, onun Müşrik olmasını gerektirmez. Kaldı ki, Allah insanların durumunu belirleyen hükümler göndermedikçe, insanlar hakkında da hüküm verilmez.

Arapların tarihine, toplumsal, siyasal, dini yapısına kısaca bakalım.

a. Aşiret yapısı (Dar-un Nedve)

Mekke, aşiretlerle yönetilen bir site devletiydi. O dönemde bütün Arabistan site devletleri şeklinde yönetilmekteydi. İrili ufaklı, nüfusları üç bin ila on bin arasında değişen şehirler Arabistan’ın yapısını oluşturuyordu. Mekke, içinde Allah’ın evi Kâbe’nin olmasıyla ayrı bir öneme sahipti. Yılda bir kez hac için Araplar Mekke’de buluşurlar. Kuzeyden güneye, güneyden kuzeye giden kervanlar Mekke’ye mutlaka uğrardı. Her küçük şehrin kendi yönetimini kurduğu Arabistan, etrafındaki imparatorluklara nazire yaparcasına, adı konulmamış bir birlikteliği yaşıyordu. Fakat bir imparatorluk değildi. Belki de etrafındaki Roma, İran’daki Pers, Mısır, Habeşistan, Yemen imparatorlukları, krallıkları Arabistan’daki bu yapıya bakarak uğraşmaya değmez görüyorlardı. Belki Arabistan Arap imparatorluğu olsaydı, etrafındaki devletlerin ağızlarını sulandırabilirdi. Araplar kendi aralarında küçük çaplı kabile kavgaları yapsalar da, ciddi savaşlar olmuyordu. Çöl insanının hedefindeki en önemli şey ticaretti. Mekke Araplar için Kâbe dolayısıyla adı konulmamış bir başkent, Mekkeliler, Arapların reisleri gibiydi. Araplar Mekke’ye, Mekkelilere, Mekkeliler bütün Araplara gerekli sevgiyi, saygıyı gösteriyorlardı. Zira Mekkeli Araplar Ebu Süfyan’ın dediği gibi “dinlerini ticaret yapmış” kişilerdi. Mekkelilerin Araplarla uzlaşmazlığa girmesi ticaretlerinin bitmesine neden olabilirdi.

Mekke’nin aşiretleri Mekke’nin yönetimi için temsilcilerini seçiyor. Seçilen temsilciler Dar-ün Nedve’de toplanarak Mekke’nin yönetimiyle ilgili kararları alıyorlardı.

Hz. Muhammed’in soyu Haşim oğulları aşiret temsilcilerinin toplandığı Dar-ün Nedve’deki statüde Mekke’nin reisliğini üstlenmişlerdi. Diğer aşiretler de belirlenen görevlerden sorumluydular. Kâbe’nin bakımı, Araplar arasındaki ilişkiler, Kâbe’nin ekonomik sorumluluğu, Adalet işleri, Hac organizasyonu sorumluluğu gibi birçok alanda aşiretler görev alıyorlardı. Günümüzdeki gibi bakanlıklara göre bakan değil, aşiretlere göre bakanlıklar üretmişlerdi. Her aşiret mutlaka Dar’ün Nedve’de görevliydi. Böylece Mekkeliler kendi aralarında barış yolu bulmuşlardı. Peygamberin dedesi Abdulmuttalip Mekke’nin reisiydi. O ölünce, aşiretin içinden peygamberin akraba amcalarından Hişam Bin melik (namı sonradan Ebu Cehil olarak anıldı) Mekke’nin reisliğine seçilmişti. Kısacası Peygamberin soyu Mekke’nin yönetici soyuydu. Hattab oğullarından Ömer, Umeyye oğullarından Osman, Beni Teymlerin Kureyş soyundan Ebubekir Dar-ün Nedve’de görevlendirilenlerdendi. Tarihi rivayetlere göre, Hz. Ömer Araplar arasındaki ilişkilere, Hz. Osman Mekke’nin ekonomik yapısına, Hz. Ebubekir adalet işlerine bakıyordu. Tabi bu konuda farklı görüşlerde var. Ancak görüşlerin farklılığı önemli değil. Önemli olan, Mekke’nin siyasi yapısının aşiretler arasında kurulan bir konsorsiyumla veya parlamentoyla oluşmasıydı. Mekkeliler arasında sağlanan bu barış, birlik bütün Arapları yakından ilgilendiriyordu.

Mekke’de aşiretlere bağlı olmayan, Mekke’ye sonradan gelen insanların, kölelerin yönetimde hiçbir hakları yoktu.

b. Putperestlik (Ebu Süyfan’ın deyimiyle “bizim dinimiz ticaretimizdir”)

Araplar kendilerinin İbrahim’e dayandıklarını söylüyor. İbrahim’in yaptığı Kâbe’ye sahip çıkıyor. Allah’a inanıyorlardı. Ancak, Kâbe’nin içini putlarla doldurmuşlar, Allah ile birlikte putlarına da tapıyorlardı. Tarihi bilgilere göre Kâbe’de Araplara ait 360 civarında put vardı. 360 put, Arap kabileleri tarafından Kâbe’ye konulmuştu. Hemen her kabilenin, site devleti, kabileyi temsil eden putları vardı. Putlar Arapların tarihindeki önemli şahsiyetlere aitti. Bazen önemli şahsiyetlerinin yanında, önemsizler de Kâbe’ye put olarak girmişti. Mesela İsaf ve Naile putları, Mekkeli iki kişinin anısını taşıyordu. Bu iki kişi, İsaf erkek, Naile kadın, Kâbe’nin içinde gizlice buluşarak zina yaparken yakalanmışlar. Mekke’nin yasalarına göre öldürülüp, gelen gidene ibret olmaları için Kâbe’nin önünde direklere bağlanmışlardı. Ancak sıcaklardan kokmasınlar diye cesetleri gömülüp, putları yapılarak Kâbe’nin önüne dikilmiş. Gelen geçen görüp ibret alsınlar diye de, putların üzerine suçlarıyla cezaları yazılmış. Fakat sonraki yıllar nasıl olduysa olmuş, Kâbe’nin dışındaki bu putlar, ilah ve ilahe olarak Kâbe’ye konulmuştur. Kısacası Kâbe’ye konulan her putun bir tarihi vardı. Putların simgelendiği kişiler Arapların tarihinde, iyilikleriyle, kahramanlıklarıyla, kötülükleriyle öne çıkanlardı. Sanki bugünkü birleşmiş milletler veya çeşitli devletlerin kurdukları paktlar gibi, Araplar da kendi aralarında birliktelikler oluşturmuş. Bugünkü insanların kurdukları paktlara, bayraklarını, devlet başkanlarının, devlet kurucularının büstlerini yerleştirdikleri gibi, putlarını Kâbe’ye yerleştirmişlerdi. Biriz, birlikteyiz, barış içindeyiz vurgusu Araplar arasında bu şekilde gerçekleştiriliyordu. Elbette Mekke ile kavgalı olanlar putlarını getirip Kâbe’ye koyamıyorlardı.

Allah Mekkelilerin dinini şirk olarak tarif ediyor.


DİNİN GÖNDERİLDİĞİ DÖNEMDE, ARABİSTAN’IN TOPLUMSAL YAPISI

1. Şirk / Müşriklik / Müşrikler

Şirk; ortaklık anlamını taşımaktadır. Bugünkü dilimize de şirk-et, yani ortaklık et, şirket=ortaklık olarak girmiştir. Şirk eden, yani ortaklık edene Müşrik, yani ortak olan anlamı verilmektedir. Eğer bu açıdan bakılırsa, denilebilir ki, Türk Ticaret Hukuku şirk (şirket), şirkler (şirketler) hukuku ve müşrik (ortak), müşrikler (ortaklar) hukuku olarak değerlendirilebilir. Belki de şirk ve müşrik kelimelerinin en doğru anlamı bu olsa gerekir.

Putperestler, tarihlerinde yaşamış kişilerinin simgelerini put yaparak Kâbe’ye koyuyor. Onları Allah’a ortak koşuyorlardı. Allah’ın yaratma sıfatının dışındaki, yönetme, yasa koyma, yardım etme, koruma, idame ettirme, yaşatma, şefaat etme gibi konularda Arapların ilahları (putları), Allah’a ortak kılınmışlardı. Allah yöneticidir, yasalarını belirler, insanları korur, insanları yaşatır, insanlara yardım eder, şefaat eder. Araplar Allah’ın bu vasıflarına putlarını da dâhil ederler. Böylece, putlarının da, insanları yönettiğine, yaşam için yasalar koyduğuna, insanları koruduğuna, yardım ettiğine, şefaat edeceklerine inanırlar. Arapların bu inancı, Allah’ı müşrik ilan etmektir. Zira Arapların şirk (ortaklık) inancı, ilahlarının da Allah ile beraber aynı haklara sahip olduğudur. Dolayısıyla Allah onlara göre putlarının ortağıdır. Onlar bu yaptıklarıyla Allah’a şirk koşarken, dolaylı olarak Allah’ı da müşrik ilan etmiş oluyorlardı.

“Allah Arapların bu inancına, müşrik olarak nitelendirmelerine şiddetle karşı çıkar. Asla Arapların putlarıyla ortak (müşrik) olmadığını açıklar. Allah onların, Allah’ın şirk ettiği (ortaklık ettiği) dolayısıyla ilahlarına müşrik (ortak) olduğu iddialarına karşılık, “bütün bunlar sizin uydurmanızdan ibarettir” der.

“Arapların Allah’a yaklaşamayacaklarına inanmaları, bu nedenle kendileriyle Allah arasında aracılar edinmesi olarak ortaya çıkan putperestlik, ateizmden farklı bir dindi. Ateizm, Allah’ı ret eden mantığa sahipti. Ateistlerin aksine Araplar en büyük ilah (tanrı) olarak Allah’ı kabul ediyorlar. Kâbe’nin en büyük ilah olan Allah’ın evi olduğuna inanıyorlar. Kâbe’nin içine koydukları putların Allah’ın dostları olduğuna, Allah katında kendilerine yardım edeceklerine inanıyorlardı. Bir bakıma Araplar, Allah ile dostluklarını kanıtlamak için, en çok sevdiklerini Allah’ın evine yerleştirerek Allah’a jest yapıyorlardı”

Arapların putlarını ilah edinmeleri açık, seçikti. Yahudiler ve Hıristiyanlar âlimlerini, rahiplerini, hahamlarını Rabb kabul ederlerken açık, seçik değillerdi. Düşüncelerinin, yaptıklarının, âlimleri, rahipleri, hahamları ilah noktasına getirdiğini bilmiyorlardı. Allah onlara bu gerçeği Tövbe suresinin 31. Ayetinde, “Allah’ı bırakıp bilginlerini, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i Rabbler edindiler. Hâlbuki onlara ancak tek ilaha kulluk etmeleri emredildi. O’ndan başka tanrı yoktur. O, bunların ortak koştukları şeylerden uzaktır” diyerek açıkladı. Yahudi ve Hıristiyanların bu gerçeğe itirazlarının karşılığında, Allah’ın resulü Hz. Muhammed onlara “sizler âlimlerin, rahiplerinin, hahamların görüşlerine din demiyor musunuz” diyerek yaptıklarını hatırlattı. Onlar âlimlerinin, rahiplerinin, hahamlarının görüşlerine din diyorlar. Allah’tan geldiğine inandıkları ayetlerle, âlimlerin, rahiplerin, hahamların görüşleri eşitliyorlardı. Allah rahmet eylesin Seyyid Kutup Fizilal Kur’an adlı tefsirinde bu ayeti, naklettiği rivayetlerle destekleyerek açıklıyor.

2. Haniflik / Hanifler

“Haniflik, fıtrata uygun doğru / temiz yol üzerinde olmak veya İslam’dan önceki tek tanrıya inanıştır şeklinde tarif edilmiştir” Klasik tarihler, putperestlerin içinde, putlara tapmayan, tek ilaha inanan insanların olduğundan söz eder. Bazı tarihçiler de bu görüşe karşı çıkar.

Hz. Muhammed’in peygamberlik gelmeden önce putperest olamayacağına inanan Müslümanlar, peygamberi Hanif olarak kabul ederler. Elbette akıl sahibi olanlar peygambere putperestlik iddiasında bulunamaz. Ancak Müslüman olmayanların böyle bir görüş bildirmeleri doğaldır. Aksini düşünmek olası değildir. Zaten Müslüman olmayanların doğru düşüneceğini, düşünmesi gerektiğini düşünmek hatadır.

Cehaletin hükümran olduğu dönemler için, Allah’ın, İsrâ suresinin 15. Ayetinde “Kim hidayet yolunu seçerse, bunu ancak kendi iyiliği için seçmiş olur; kim de doğruluktan saparsa, kendi zararına sapmış olur. Hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü üslenmez. Biz, bir peygamber göndermedikçe azap edecek değiliz” demektedir.

Allah’ın din, kitap, peygamber göndermediği toplumlara, dinden, kitaptan, peygamberden sormayacağı gerçeği ayetlerde belirtilmektedir. Hz. İbrahim’in sorgulamalarıyla ilgili örnekler, insana verilen aklın, muhakemenin, iradenin yaratıcıyı bulma, yaratılan varlıklara zulmetmeme, adalet içinde, iyi insan olma fıtratının zaten insanda var olduğudur. Bu nedenle kitabın, dinin gönderilmediği dönemlerde, İnsan kendisine verilen, akılla, muhakemeyle iradeyle, fıtratına (yaratılışına) uygun, iyi insan, zulmetmeyen insan olmaktan sorumlu olacaktır.

Bu bağlamda, belki de Hanif diye nitelendirilen insanlar, akıl, muhakeme, iradeyle zaten kabul ettikleri Allah’a saygı gösterirken, Kâbe’deki putlara tapmanın anlamsızlığına inanmış ama direkt karşı çıkmamış olabilirler. Diğer taraftan toplumda iyi, adil insan olarak, diğer insanlara zulmetmeme, hak yememe karakterine sahip oldukları da düşünülebilir.

Hanifliği din olarak algılarsak, Hz. Muhammed’in Hanif dinine sahip olduğuna dair kesin delillere rastlanamamıştır.

3. Yahudilik / Yahudiler

Arabistan’da, siyasi baskılar veya başka nedenlerle Arabistan’a yerleşmiş Yahudiler vardı. Arabistan dışındaki ülkelerde baskı, zulüm gören Yahudiler, barış ortamında yaşamak için Arabistan’a gelip yerleşmişlerdi. Onlar Arabistan’ın çeşitli şehirlerinde yaşadıkları gibi, kendilerine şehir kuran Yahudi toplulukları da vardı. Medine’nin merkezinde, Yahudiler Arap topluluğundan daha çoktular. Hayber şehri de tamamen Yahudilere aitti.

Mekke’de Yahudilerin yoğunlukla yaşadığına dair herhangi bir bilgiye rastlanmıyor.

4. Hıristiyanlık / Hıristiyanlar

Arabistan’daki Hıristiyanlar Yahudiler gibi yerleşik değildi. Çok az Hıristiyan’ın bazı şehirlerde yaşadığından söz edilir. Tarihi bilgilerde Mekke’de Hıristiyan olarak yaşayan Varaka bin Nevfel’den söz edilir.

Varaka bin Nevfel hakkında rivayet edilenleri şu şekilde özetleyebiliriz. “Hz. Muhammed’in eşi Hatice’nin kuzeniydi. Nasturi rahibi olan Varaka Mekke’nin rahibi ve vaiziydi. Nasturiler batıdaki Hıristiyanlardan farklı olarak Asyalı Hıristiyanların ürettiği bir Hıristiyanlık mezhebiydi. Tevrat’ı, İncil’i biliyordu. Bunları Arapçaya tercüme etmişti. Muhammed’in Hatice ile olan evliliğinde başkanlık etmişti. Genelde kabul görmüş klasik kaynaklarda Hatice’nin Muhammed’i ilk vahyin ardından Varaka’ya durumu açıklaması için götürdüğü geçer. Varaka anlatılanları dinledikten sonra olayın bir vahiy olduğunu, Muhammed’e peygamberlik verildiğini, eğer genç olsaydı onun destekçilerinden olmak istediğini belirtir”

Varaka bin Nevfel, Müslümanların tarihindeki tartışmalı şahsiyetlerden biridir. Bilgili bir rahip ve vaiz olan Varaka, Tevrat, Zebur ve İncil’i de kapsayan Kitabı Mukaddes’e hâkimdi. Zaman, zaman Varaka’nın dinler tarihi konusunda İslam peygamberini eğittiği, bu bilgilerin Kuran’a kaynak teşkil ettiği iddia edilir. Gerek İslam âlimleri, gerekse Allah’tan gelen ayetler böyle bir iddiaya şiddetle karşı çıkmaktadır.

5. Aşiretlerden farklı topluluklar

Mekke’de; aşiretlere bağlı olmayan, toplumun zayıf, yalnız insanları ve köleler yaşıyorlardı. Bu toplulukların Mekke’nin yönetiminde hiçbir etkileri yoktu. Yolda kalmışlar, yoksullar, fakirler, köleler. Bir aşiretin halkı olmayanlar. Mekke’nin zenginleri tarafından himaye edilmeyenler. Ekseriyet olmasa da, Mekke’nin halkı sayılıyorlardı. Zenginlerin köleleri durumunda olan yabancılar da Mekke’nin halkı olarak yaşıyorlardı.

c. Arapların organizasyonu hac

Araplar için hac çok önemliydi. Mekkeliler Allah’ın evi kabul ettikleri Kâbe’ye sahip çıkarak Araplar üzerinde egemenlik kuruyorlardı. Putperestler en büyük ilah kabul ettikleri Allah’a gösterdikleri saygı, sevgi için hacca geliyor. Mekkeliler hacca gelenlere misafirperverlik yapıyor. Gelenler de, hediyelerini, satacakları ürünleri getirerek ticareti geliştiriyorlardı. Hac esnasında, ibadet için kurulan organizasyonların yanında, ticaret için kurulan panayırlar önem kazanıyordu.

Hacca gelecek her kabilenin Kâbe’de kendilerini temsil eden putları vardı. Kâbe’de putları bulunmayan kabilelerin Mekke ile ilişkisinin olmadığı, Arapların kendi aralarındaki organizasyondan uzaklığı söz konusuydu. Müslümanların Medine’de iken hac etmek için yola çıktıklarında Kâbe’de putları yoktu. Ancak hacca gidecek Müslümanların Mekke’den Medine’ye hicret edenlerin olması, Medine’nin eskiden Kâbe’ye putunun konulmuş olması, Arapların tavrını değiştirmiyordu. Arapların olay çıkar, hazırlıksızız diyerek Müslümanların ilk hac ziyaretine karşı çıkarak, bir sonraki hacca Müslümanları davet etmeleri, onların hacca duyduğu saygıyı, sevgiyi, verdiği önemi gösteriyordu. Müslümanlar putperestliği ret edip başka bir dine girmiş olsalar da, putperestler Müslümanların hac etmesine izin vererek, hacca verdikleri önemi gösterdiler. Öyle anlaşılıyor ki, Allah ve Kâbe olguları, putperestlerle Müslümanları aynı çatı altında toplamaya yetiyordu. Müslümanlarla, putperestlerin Allah, Kâbe olgularında birleşmeleri değerlendirilebilirdi.

d. Hılful fudul

Hılful fudulu oluşturanları, Türkçeye Mekke’deki, sağduyu sahipleri, erdemliler topluluğu olarak çevirebiliriz. Topluluk, 580’li yıllarda Arap kabileleri arasında süregelen savaşlar sonucunda ortaya çıkan anarşi ortamında, can, mal güvenliğinin sağlanması, zayıfların, güçsüzlerin korunması, zulmün önlenmesi gibi amaçlarla, toplumda sözü geçen, saygın, iyi niyetli kişilerin önderliğinde kurulan, Hz. Muhammed’in de toplantılarına katıldığı barış cemiyetidir.

Erdemliler topluluğu sadece tarihsel bir kurum değil, aynı zamanda, farklı dünya görüşlerine sahip olsalar da, temel ahlâkî ilkelerde anlaşan insanların zulmü engellemek için uzlaşmalarının bir toplumsal sorumluluk olduğunun ifadesidir.


Hılful Fudul antlaşmasının yemini şöyledir.

1- Mekke’de, ister oranın halkından olsun isterse dışarıdan gelen insanlardan olsun, bir kişinin zulme uğradığını gördükleri zaman onunla birlikte olacaklardı.

2- Mazlumun hakkı zalimden alınıncaya kadar zalimin karşısında olacaklardı. Başka bir ifadeyle mazluma hakkı iade edilinceye kadar mazlumla bir tek el gibi –yekvücut- olacaklardı.

3- Deniz, bir tek tüyü ıslatıncaya kadar, Sebir ve Hıra dağları yerlerinde kaldığı müddetçe ve maişette(mali durumda) tam bir eşitlik sağlanana dek bu maddeler geçerli olacaktı.

Hz. Muhammed’in peygamber olduktan sonra bile, Medine’de hılful fudul aklına gelince, “hayatının en önemli, en şerefli görevi, birlikteliği” demiştir. Böyle bir kuruluşa, Müslümanların yönetmediği tüm topluluklarda ihtiyaç var.

Tarihi bilgiler Hz. Muhammed’in otuz beşli yaşları geçtikten sonra Mekke’nin yakınlarındaki Hıra mağarasına giderek, orada yalnız kaldığından söz ediyor. O’nun gittikçe sıklaşan Hıra mağarasında yalnız geçirdiği vakitleri için, Müslüman fikir adamları değişik fikirler üretirler. Elbette üretilen fikirler, Hz. Muhammed’in Hıra’da geçirdiği zamanlar için olumlu olsa da, gerçekte O’nun Hıra’da ne tür şeyler düşündüğü konusunda yeterli bilgilere sahip değiliz. Bu yönde Hz. Resul’den gelen hadis kültüründeki bilgilerin de yeterli olduğu söylenemez. Genelde Hz. Muhammed’in Hıra’daki arayışı şeklinde özetlenen fikirlerin, O’nun neyi aradığı konusunda söylenenlerin gerçekliği tartışılır. Zira yalnız bir insan neyi düşündüğünü söylemez ise, tahmin etmek zordur. Resulden de hıra ile ili detaylı haberlerin gelmediği muhakkaktır. Belki de Müslüman fikir adamları Hz. Peygamberin Hıra’daki dönemine ilişkin fantastik bir tarih üretme ihtiyacıyla Hıra hakkında çok şey söylemişlerdir. Hepimizin bildiği gibi, tarihi galipler yazmakta, üretilen tarihlerde gerçek dışı birçok hikâye anlatılmaktadır. Diğer taraftan, bir kişiye, bir dine inanan insanların, kişi ve inançlar hakkında fantastik hikâyeler uydurma içgüdüsü, Hz. Muhammed hakkında da gerçek dışı birçok hikâyenin üretilebileceği varsayımını güçlendirmektedir. Zira galiplerin tarihi fantastik hikâyeler ve hikâyelerin kahramanlarıyla ünlüdür. Hikâye üretmek, kahramanlar üretmek galiplerin genel anlayışıdır. Hemen her düşüncenin, ideolojinin, dinin kahramanları vardır. Bütün mesele kahramanların gerçek olup olmadığıdır. Allah Rahmet eylesin, biz çocukken annemin okuduğu Ahmediye ve Siretünnebi kitaplarından akla, mantığa aykırı, sırf inananların “Allah, Allah” sözleriyle dinleyebileceği, gerçek olmadığı bugün için tartışılmayacak kadar açık hikâyeler dinledik.

Bilgilere göre, toplumdaki olayları değerlendiren, insanlığın kurtuluşu için arayış içinde olan Hz. Muhammed’i Allah Hıra’da ayetleriyle şereflendirmiştir. İlk ayet olan “Oku” emrine karşılık resulün “ben okuma bilmem” dediği rivayet edilir. Hz. Muhammed’in zaten okuryazarı az olan Mekke toplumunda okuma bilmeyenlerden olduğu çoğunluk görüşüdür. Ancak zekiliğiyle, çalışkanlığıyla övülen Hz. Muhammed’in okuryazar olmaması düşündürücüdür. Bir taratan zekiydi, çalışkandı, insanlık erdemleriyle en uç noktadaydı diyeceğiz, diğer taraftan okuma yazma bilmezdi diyerek cahillerden sayacağız. Böyle bir çelişki akla yatkın değil. Peygamberin okuryazar olmadığını destekleyecek mahiyetteki tarihi rivayetlerinde sahihliği tartışılır. Birçok tarihi liderin okuryazar olduğu halde, yanlarında okuyan yazan, yazman bulundurarak onlara okuttuğu, yazdırdığı gerçeğini unutmamak gerekir. Bu nedenle resulün bazı olaylarda, kendisi okumayıp sahabeye okutması okuryazar olmadığını kanıtlamaz. Belki de resul bilerek kendisi okumayıp sahabeye okuttu ki, hem statü farkını gösterdi, hem de etrafındaki arkadaşlarını olaylara iştirak etti.

Aslında Alak suresindeki “oku” emrinin devamında, okuma eyleminin hangi noktadan ele alındığı anlaşılmaktadır. Oku eyleminin sadece okuryazar olanların gerçekleştirdiği okumayı bilme değil, anlamak olduğu aşikârdır. Oku emrine bu açıdan bakıldığında, Alak suresinin ilk 1 den 8.ci ayetlerindeki “Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir aşılanmış yumurtadan yarattı. Oku! Rabbin, en büyük kerem sahibidir. O Rab ki kalemi öğretti. İnsana bilmedikleri şeyi öğretti. Gerçek şu ki, insan azar. Kendini kendine yeterli gördüğü için. Kuşkusuz dönüş Rabbi’nedir” ifadelerden anlaşılacağı gibi, okuma tarzı bildirilmiş, yönlendirilmesi yapılmıştır.

Okuma tarzı, yani anlama tarzı önemlidir. Buna düşünce literatüründe düşüncenin düşünmenin metodu (usulü) denilmektedir. Okumanın usulü, düşünmenin usulü farklı kavramlar olarak karşımıza çıkar. Doğru okumak, doğru düşünmek, sonuçlara ulaşmak noktasında önemlidir. Putperest Arapların, yaratan Rabbin adıyla okumayan bir toplum olduğu bilinmektedir. Mekkeli okuryazarlar okurken Allah’ın adıyla değil putlarının adına okuyorlar. Müslümanların bismillahirrahmanirrahım “Rahman ve Rahim Allah’ın adıyla başlarım” ifadesi yerine onlar “Lat adına, Menat adına” ifadeleriyle başlıyorlardı. Sadece isimler adına başlamak önemli değildi. Onlar okudukları her olayı putperest düşüncelerinin bakış açısıyla anlıyorlardı. Nasıl ki bugün ülkemizde yaşayanların çoğunluğu okumalarını Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş mücadelesinden ve Mustafa Kemal Atatürk üzerinden okuyorlarsa, o günde Araplar putperestlik açısından okuyorlardı. Kısaca bugün Türkiye’de yaşayan insanların çoğunluğu için okuma tarzı Kemalizm’dir. Olaylara, kültürlere ilişkin bütün okumalar Kemalizm’e göre yapılır. Türkiye Cumhuriyetindeki okullarda verilen eğitim düzeni, tarihi, hayatı, sosyal ve kültürel bilgileri Kemaliz tarzıyla (usulüyle) okutur. Sonuçta Kemalizm tarzıyla okuyanlar, Kemalizm tarzına (metoduna) göre düşünürler. Günümüzde; Hıristiyanlığa, Yahudiliğe, laikliğe, ateizme, Budizm’e, Kapitalizme, Hümanizme vs. okuma tarzları öne çıkmaktadır. Farklı okuma tarzlarına göre okuyanlar bir araya geldiklerinde anlaşamazlar. Zira her okuma tarzı metodik olarak insanlara bakış tarzı, akıl, mantık kazandırır. Farklı okumalar, farklı bakış tarzları, farklı akıl, farklı mantık oluşturur.

Bugün Müslümanlar arasında da farklı okuma tarzları oluşmuştur. Kültürel açıdan, radikal, tasavvufi, mezhebi, siyasi, selefi okuma tarzları öne çıkarken, bilimsel açıdan, tarihi, hukuki, okuma tarzları vardır. İçinde yaşadığımız toplumda Müslümanlar arasındaki okuma tarzları bir inanç olarak etkisini sürdürmektedir. Her okuma tarzı Müslümanlar tarafından kendi başına yeterli görüldüğünde, birbirlerinden farklı din edinmelerine neden olur. Okuma tarzlarını din edinenlerin de birbirlerini anlamaları, birbirlerini okumaları imkânsızlaşır.

Alak suresindeki ilk ayetlerin vurguladığı gerçek, okuma tarzıyla ilgilidir. Toplum genel olarak putperestliğe göre okumalarını yapar. Putperestliğin yanında o gün Yahudilik, Hıristiyanlık, Haniflik de bir okuma tarzıdır. Ancak bazı insanlar bu okuma tarzının dışına çıkabilir. Yani toplumun öğretilerini çelişkili, akıl dışı görebilir. Nitekim her toplumda bu tür insanlar, içinde yaşadıkları düzenlere, düzenin inançlarına karşı pasiftirler. Ne taraftırlar ne de karşı taraftadırlar. Zaten karşı taraf olduklarında, topluma, otoritesine isyan başlamış demektir.

Hz. Muhammed’in peygamberlik gelmeden önceki okuma tarzı neydi? Sorgusunda elbette Allah’ın O’na öğrettiği okuma tarzı değildi. Nitekim Allah Şura suresinin 52. Ayetinde belirttiği gibi, “İşte böylece sana da emrimizle Kur’an-ı vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle doğru yola eriştirdiğimiz bir nur kıldık. Şüphesiz ki sen doğru bir yolu göstermektesin” demektedir. Ayetten de anlaşıldığı gibi, Hz. Muhammed din nedir, iman nedir bilmiyordu. Dolayısıyla Allah’ın dinine göre okuması yoktu. İşte bu gerçek Alak suresinde açıkça ortaya konuluyordu. Hz. Muhammed kitaba ve imana göre okuma bilmiyordu. Burası kesin. Ama okuryazar olup olmadığı kesin değil.

Allah ayetlerini göndererek insana yeni bir okuma metodu (tarzı) öğretiyor. Resulüne “Sen bundan sonra Rabbinin adıyla oku” diyor. O güne kadar Rabbinin adıyla okumayan Hz. Peygamberin hangi tarzla okuduğu hakkında bilgimiz yok. Putperestliğe göre okumadığı noktasında hem fikiriz. Ancak Haniflik üzerine okuduğu konusunda net değiliz. Bu yönde bilgiler olsa da, bilgilerin tatmin ediliciliği tartışılır. O gün putperestlik tarzıyla okuyanlar, insana öğretilen yeni okuma tarzına karşı çıkıyorlardı. Onlar biliyorlardı ki, okuma tarzları değişirse, yani artık bundan sonra Rabbin adıyla okurlarsa, bütün hayatları değişecekti.

“Bugün ilkokul, ortaokul, lise, üniversite hayatında Kemalizm’e göre okuyanların Allah’ın ayetlerini anlaması zordur. Atatürk adıyla okumaya başlanan eğitim, kültür, hayat tarzı, Rabbin adıyla okunmaya başlayınca bütünüyle değişmek zorunda kalacaktır. İçinde yaşadığımız toplumda Kemalizm adına oluşturulan değerler olan, laiklik, demokrasi, cumhuriyet, ilericilik, çağdaşlık, bilim, felsefe, ekonomi, hukuk kavramları, Rabbin adıyla okununca farklı değerlere ulaşacaktır. Bugün toplumun en temel çelişkilerinden biri, Kemalizm adına okunarak geliştirilen, oluşturulan bu kavramları, Müslümanlık adına okumaya çalışmalarıdır. Onlar böyle yaparak, hem Kemalizm’in okuma tarzıyla, hem İslam’ın okuma tarzıyla çelişmektedirler”

Diğer taraftan günümüzde Müslümanlar, “kapitalizm-Müslümanlık, Sosyalizm-Müslümanlık, Hümanizm-Müslümanlık, Laiklik-Müslümanlık, Monarşi-Müslümanlık, Demokrasi-Müslümanlık, Cumhuriyetçilik-Müslümanlık adlarına okuyarak okumada ortaklık kuruyorlar. Böylece, sadece Allah adına okuma tarzının dışına çıkarak tevhitten uzaklaşıyorlar. Kendi içyapılarındaki mezhebi, tasavvufi, fıkhi, felsefi, tarihi, selefi okuma tarzlarını da, tevhidi okuma tarzlarını da ideolojik okumalarına ekleyerek, okuma tarzlarında büyük bir şirket (ortaklık) kurmaktadırlar”

70’li yıllarda, faizsiz bankacılık meşhurlaşmaya başlamıştı. Ekonomi okuyan biri olarak “faizsiz bankacılık üzerine” sunum yapmakla görevlendirildim. Konu üzerinde detaylı araştırmalar yaparak sunum için hazırlandım. Sunum günü gelince, dinleyicilere tahta üzerinde bankacılığın yaptığı işlemleri sıraladım. Sonra yok etme metodunu yoluyla anlatmaya başladım. Bankacılığın hangi sorunları çözdüğü, Müslümanların oluşturacağı bir toplumda bankacılığın çözdüğü sorunların hangi yollarla çözüleceğini anlattığım zaman, bankacılık sektörüne ihtiyaç kalmadığı görüldü. Zira bankacılık sektörü kapitalist düzenin sorunlarını çözmek için üretilmişti. Allah’ın insanlara emrettiği düzenin kapitalizmle hiçbir ilgisi yoktu. Aslında hazırlanırken konuyu böyle düşünmemiştim. Anlatırken ulaştığım sonuca kendimde şaşırdım. Dinleyicilerden özür dileyip, “görüldüğü gibi İslam’a göre oluşturulacak bir toplumda, Müslümanların devletinde bankacılık sektörüne ihtiyaç kalmadı” diyerek konuşmayı bitirdim. Gerçekten banka ne yapıyordu? İnsanların paralarını koruma altına alıyor. Parayı faiz yoluyla çalıştırarak para kazanıyor. İnsanların para transferlerini gerçekleştiriyor. Senetleri, çekleri tahsil ediyordu. Dört temel konuda çalışan bankacılıktan faizi kaldırdığımızda, üç konu kalıyor. Paraların korunması, para transferleri, yani havale işlemleri, senetlerin çeklerin tahsil işlemleri… Müslümanların oluşturacağı devlet, farklı birimler oluşturarak bu sorunları çözebilir. Kaldı ki, havale işlemlerini bugün posta idaresi bankalardan daha güzel yapmaktadır. Borçlulara borç verme işlemleri zaten Tövbe suresinin 60. Ayetinde zekât dağıtımındaki kurallarla çözülmektedir. Karzıhasen, yani karşılıksız borç verme, Müslümanların kuracağı devlette önemlidir. Elbette borç verme, hibe işlemleri, Müslümanların oluşturacağı devlette, günümüzdeki suiistimalleri önleyecek tedbirleri alarak, daha iyi uygulanabilir. Günümüzde ise bu tür hibe işlemlerine, tarafgirlikler, torpiller girerek ihtiyacı olmayanlar almaktadır. İhtiyacı olanlar ise yine boynu bükük ortada kalmaktadırlar. Kapitalist okuma tarzının dışında düşündüğümüzde, bankacılık sektörünün toplumlar için çok da gerekli olduğu düşünülemez. Kaldı ki, günümüzün kapitalist teorisyenleri bile, faizin oturmuş, dengeli bir toplumda sıfır olacağı görüşündedirler. Onlara göre, toplumda faizi oluşturan etken ekonomik dengesizliklerdir. Zaman içinde fiyatların artması, yani enflasyon faizin temel kaynağıdır. O nedenle 70’li yıllarda Hanefilerin görüşlerini temel alan Diyanet İşleri başkanlığı, enflasyon oranındaki faizin, faiz olmadığı görüşünü ifade etmiştir.

Okuma tarzını Allah’a göre yapanların, günümüzde üretilen, cumhuriyet, demokrasi, laiklik, kapitalizm, ateizm, sosyalizm, milliyetçilik kavramlarına, geçmişte üretilen, fıkhî, mezhebi, tasavvufi kavramlarına farklı yaklaşacakları muhakkaktır.

Allah, Alak suresinde Hz. Muhammed’e vahye göre okuma metodunu öğretmiştir. Okuma yönünden resulün sünnetine uymak, vahye göre okuma metodunu anlamak ve uygulamak olacaktır. Bugün Müslümanların meal okumalarının, vahye göre olduğu tartışılır. Meal okuyanlara baktığımızda, geçmişte oluşturulan mezhebi, tasavvufi, fıkhi, tarihi okuma metotlarıyla veya günümüzde üretilen radikal, siyasi, ideolojik okuma metotlarıyla ayetleri okuduğu ortaya çıkacaktır.

“Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir aşılanmış yumurtadan yarattı. Oku! Rabbin, en büyük kerem sahibidir. O Rab ki kalemi (yazmayı) öğretti. İnsana bilmedikleri şeyi öğretti. Gerçek şu ki, insan azar. Kendini kendine yeterli gördüğü için. Kuşkusuz dönüş Rabbi’nedir” Ayetler insana durumunu anlatarak Yaratan adıyla okumayı inananların gerçekleştirmesini ister. Allah’ın emrettiği bu tarzla okuma gerçekleşmedikçe, insanlar ideolojik, siyasi, mezhebi, fıkhi, tasavvufi, kelâmı (felsefi) okuma tarzlarının etkisinden kurtulamayacaklardır. Etkilerden kurtulamayanlar Müslümanlar, Kur’an okumalarını, siyasi liderlere, Müslüman fikir adamlarına, mezhep imamlarına, tefsircilere, şeyhlere, parti liderlerine göre okumak zorunda kalacaklardır. Hâlbuki Allah’a göre okumak, Allah’ı, ayetlerini ve dinini anlamanın tek yoludur.

Hz. Resulün Mekke’deki faaliyet dönemi değişik açılardan incelenir. Bunlar;

a. Gizli dönem

Klasik tarihler Hz. Peygambere ilk ayet geldiğinden itibaren geçen altı aylık veya üç yıllık süre içinde, peygamber dinini gizli tebliği etti demektedirler. Peygamber Müddesir suresindeki “Ey örtüsüne bürünen, kalk insanları uyar” emri gelinceye kadar, gizliliğini sürdürdü görüşünü ileri sürüyorlar.

Bazı tarihçiler gizli dönemin olmadığı görüşündedir. Gizli dönemin varlığını ileri sürenler, “Alak suresi geldiğinde peygamber korkmuş, titreyerek eve gelmiş ve karısı Hz. Hatice onun üzerini örtmüştür. Müddesir suresi örtüsünün altında titreyen insana görevini hatırlatmaktadır” diye olayı özetlemişlerdir.

Klasik tarihlere baktığımızda gizli dönemin olduğu görüşünün ağırlık kazandığını görüyoruz. Bildiğiniz gibi, Müslümanların devleti Osmanlı birinci dünya savaşında yıkılmıştır. Bundan sonraki süreçte, Müslümanların yaşadıkları topraklarda irili ufaklı birçok devlet kurulmuştur. Osmanlının merkezi Anadolu’da da Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur. Türkiye Cumhuriyeti çıkardığı yasayla halifelik yetkilerini Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinin yetkisine bırakmıştır. Bu olaylardan sonra bazı Müslümanlar açık mücadelenin bittiğini, gizli dönemin başladığını söyleyerek, kendilerine göre bir tebliğ ve mücadele metodu seçmişlerdir. Günümüzde gizli dönemin varlığını ileri sürenlerle, yoktur diyenler arasında ciddi fikir ayrılığı vardır. Bu ayrılık bazen birbirlerini tekfir noktasına gitmiştir.

3.Mart.1924 yılında çıkarılan 431 sayılı kanunun 1.maddesi “Hilafet halledilmiştir. Hilafet hükümet ve Cumhuriyet makam ve mefhumunda esasen mündemiç olduğundan hilafet makamı mülgadır” şeklindedir. “Buna göre Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Türkiye Cumhuriyeti Hükümetleri Müslümanların halifesidir. Bu kanun Türkiye Cumhuriyetinde laikliğin kabulünden sonra değiştirilmemiş olup, halen geçerliliğini korumaktadır. Kanunun özü, hilafetin hak ve yetkilerini tek kişinin tekelinden alıp, Türkiye Büyük Millet meclisi veya Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin yetkisine vermektir. Ancak Türkiye Büyük Meclisinin veya Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinin hilafet makamının yetkilerini kullandıkları söylenemez” Tabi bundan sonra da kullanmayacaklarını söylemek mümkün değildir. Kanun çıkışından bu yana düzeltilmemiş, değiştirilmemiştir. O günden bu yana laiklik, şeraitçilik konusunda sürekli kavga yaşanmış iken, soldan, sağdan, muhafazakârdan iktidarlar gelmişken, niçin kanunun değiştirilmediği veya kaldırılmadığı düşündürücüdür. “Müslümanların halifesi veya hilafet konusundaki gerçek, halen Türkiye Cumhuriyeti Meclisi veya hükümetleri yasal olarak Müslümanların halifesidir” Ama fiilen yetkiler kullanılmamaktadır. Tarihi kaynaklar o dönemde kanunun bu şekilde çıkarılmasının nedeninin, halifeliğin kaldırıldığı anda, Müslümanların Cuma namazı kılamayacaklarına dair Hanefi mezhebinin görüşüdür. O gün mecliste bu yöndeki şiddetli tartışmalar kanuna yön vermiştir. Hâlbuki Mustafa Kemal, halifeliğin tamamen kaldırılacağı noktasında kararlıdır. Ancak bu kararlılık gösterememiştir. İlk meclisteki üyeler, halifeliği tamamen kaldırmamışlardır. “Bugün Müslümanlar Türkiye Cumhuriyeti Meclisinin veya Hükümetinin hilafetinde Cuma namazlarını kılmaktadır. Zira halifeliğin kaldırıldığı 3.Mart.1924 günü, Mustafa Kemal Atatürk’ün emriyle, 429 sayılı kanun çıkarılarak diyanet teşkilatı kurulmuştur” Hilafetin makamına ait yetkilerin Türkiye Büyük Millet Meclisine veya Türkiye Cumhuriyeti Hükümetlerine devredildiği gün, diyanet teşkilatının kurulması manidardır. Bir bakıma sanki Osmanlı devletinin yapısında bulunan Padişahlığın yerine Türkiye Büyük Millet Meclisi, şeyhülislamlığın yerine Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur. Osmanlı devletinin yıkılışının ardından kurulan devlete verilen bu şekil anlamlıdır. Henüz bu şekli değiştirecek bir yasal işlem yoktur. Halifeliğin kaldırıldığı, diyanet reisliğinin kanunla kurulduğu gün, 20 Nisan 1924 tarihinde yürürlüğe giren 1924 anayasası da kabul edilmiştir. Böylece üç kanun Türkiye Cumhuriyetinin şeklini belirlemiştir. 03.Mart.1924 günü çıkarılan üç kanun, 1924 anayasası, halifeliğin kaldırılarak halifelik yetkilerinin Türkiye Büyük Millet meclisine ve Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerine devri, diyanet reisliğinin kurulması… Türkiye’de alevi kesimler, sol kesimler, Türkiye Cumhuriyeti dinden arındırıldı deseler de, aslında devletin yasal boyutu, tamamen dine dayalıdır. Bu durum, 10 Nisan 1928 yılında laikliğin kabulüyle değişmemiştir. Sadece anayasadan “devletin dini İslam’dır” ibaresi kaldırılmış ama halifeliğin kaldırılmasıyla ilgili kanun değiştirilmemiş. Diyanet reisliği kaldırılmamıştır. Zira diyanet reisliğinin varlığı, devletin resmi organı olarak görevlerine devam etmesi, devletin dinsel yüzünü göstermektedir.

Bir zamanlar Müslümanların liderliğini yapmış olan Osmanlı devletinin yıkılışından sonra meydana gelen merkezdeki, yani Anadolu’daki olaylar şu şekilde gelişmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Hilafetin yetkilerini Meclisine ve Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerine devretmiştir. Yönünü batıya çevirerek yasalarının tamamını batıdan aktarmış, eğitim düzenini, yaşamını batıya göre düzenlemiştir. Anadolu’daki Müslümanların hacca gidişleri yasaklamış. Müslüman ülkelere, halklarına sırtını çevirmiştir. Bu olaylardan sonra Müslümanlar başlarının çaresine bakmak zorunda kalmış. Kurtuluşları ve eskisi gibi devletlerine kavuşmak için fikirler üretmişlerdir. İşte bütün bu gelişmeler sonucunda birçok Müslüman fikir adamı, başa yani peygamberin tebliğe başladığı döneme dönüldüğü iddiasıyla, gizli dönem tartışmasını başlatmışlardır. Ancak Müslüman toplumların çoğu, gizlenecek bir şeyin olmadığı görüşünü öne çıkararak mücadelelerini, vakıflar, dernekler, partileşmeler yoluyla sürdürmüşlerdir. Osmanlı toplumunda da var olan, tarikatlar, cemaatler işlevlerini gizlilik dışında sürdürmüşler. Her ne kadar, çeşitli nedenlerle tarikatlar, cemaatler üzerine gidilerek kapatılmış olsalar da, siyasi olaylarda partileri destekleyen, batıdan çevrilen yasalara bir şey demeyen tarikatlar, cemaatler özgürce hayatlarını devam ettirmişlerdir. Dönemde gizliliği savunanlar ise, mevcut devlet tipinin Müslümanlara ait devlet olmadığı, hilafetin tamamen kaldırıldığı, devlet yöneticilerinin çıkarları doğrultusunda Müslümanların kandırıldığı görüşünü ileri sürmüşlerdir.

Klasik tarihlerde gizli dönemden söz edenler, dönemdeki olayları şöyle sıralarlar. Resulün karısı Hz. Hatice’ye dini açıklaması, karısının önerisiyle Varaka bin Nevfel ile görüşmelerin yapılması, Hz. Muhammed’in yakın arkadaşlarına dini tebliğ etmesidir. Peygamberin karısı Hz. Hatice peygambere tam desteğini vermiş. Başlarına gelen şeyin ne olduğunu anlamak için kuzeni Varaka Bin Nevhel ile görüşme yapmışlardır. Tarihi bilgilere göre Varaka bin Nevfel, Mekke’de yaşayan bir Nasturi papazıdır. Bütün konuşmaları dinledikten sonra “Ya Muhammet sana gelen Cibrili Emin’dir. Müjdeler olsun sana. Allah seni kendisine resul seçmiştir. Eğer dini tebliğe başladığın günlere ulaşırsam seni tasdik ederim” demiştir. Peygamberin din tebliğine başladığı dönemde Varaka’nın yaşamadığı rivayet edilmektedir. Hz. Muhammed Müddesir suresiyle, “kalk toplumu uyar” talimat verilinceye kadar, dinini insanlara gizlice anlatmıştır. Bu ifade peygamber döneminde gizli dönemin olduğunu söyleyenlerin görüşüdür. Gizli dönemi savunanlar kendi aralarında görüş ayrılığı yaşayarak, gizli dönemin altı ay veya üç yıl olduğu konusunda tartışmışlardır.

Tartışmalı konular olan peygamberin Varaka Bin Nevfel ile görüşmesi ve gizli dönem, Müslümanların Mekke döneminin kendilerine örnek alınması konusunda önemli ayrılıkları yaşatmıştır.

Giz dönemde Varaka Bin Nevfel’le götürülen konu Hz. Muhammed’in resul olarak görevlendirilmesidir. Anlatım tarzından, Hz. Muhammed’in Allah tarafından resul seçilmesine ikna olmadığı, bu nedenle Varaka Bin Nevfel’e gittikleri yargısı çıkar. Peygamberlikle görevlendirilenin Allah’ın sözüne inanmayıp, bir insan olan Varaka’nın sözüne inanması düşündürücüdür. Yani anlatılan olayla sanki Hz. Muhammed kendi aklıyla, muhakemesiyle, kalbiyle ikna olmamış, Varaka’nın anlatımlarıyla ikna olmuştur. Böyle bir sonucu aklı başında Müslümanların kabul etmesi zordur.

Gizli dönemi kendilerine örnek alıp, mücadelelerini gizlilik içinde sürdüren anlayış konuyu abartmıştır. Anlatımlarında rivayet yoluyla gelen gizliliği sanki tebliğde temel yasa (Allah’ın kesin hükmü) gibi algılamışlar. Gizli dönemi yaşamanın gerekliliğine, hatta mecburiyetine inanmışlar, alenileşmeyi gerçekleştirme yolunda, birçok kurallar üretmişlerdir. Gizlilikler içinde sürdürülen faaliyet, insanların birbirine güvenme konusundaki yapılarını altüst etmiştir. Faaliyetlerini gizli yürütenler, insanların konuşmalarına bakarak, bizden, bizden değildir yargılarında bulunmuşlardır. Grup liderleri ve gurupların kendi arasındaki ilişkilerle örülen dünya, bizden başka çok grup var söylemleriyle güç kazandırılırken, işin gerçeği farklı olmuştur. Gerçeklerin ortaya çıkması her zaman mümkündür ve gerçekler ortaya çıkınca bütün güvenler yıkılır. Diğer taraftan gizlilik ilişkilerine olumlu bakmayan düzenlerin bütün dikkatini üzerlerine çekme ihtimali her zaman birinci sırada olmuştur. Zira her düzen bilmediği şeyi en büyük tehlike olarak kabul eder. Bildiği şeylere karşı da tedbirlerini alır. O nedenle, gizlilik Müslümanların elini kolunu bağlarken, toplumsallaşamamayı, bütün dikkatleri üzerine çekmeyi, rahatça İslam’ı tebliğ edememeyi gündeme getirmiştir.

Peygamberin hayatında var olduğu söylenen gizli dönemde, Allah resulünün dinini sadece güvendiği yakın arkadaşlarına açıkladığı, topluma alenen din tebliğinin yapılmadığı ifade edilmektedir. Onlara göre Resul bu dönemde, sırrını saklayacak arkadaşlarına peygamberliğini açıklamıştır. “Sana bir şey söyleyeceğim, kabul etmesen de ben açıklayıncaya kadar sırrımı kimseye açıklamayacaksın” diye tembihlediği rivayet edilir. Gizli dönemde peygamber “kabul etmese de, benim sırrımı kimseye açmaz” diye inandığı kişilere peygamberliği açıkladığı söylenir. Peygamberin çocukluğundan beri arkadaşı olanlara, güvene dayalı olarak yaptığı bu açıklamaların çok az kişiye yapıldığı söylenir. Tarihi bilgilere göre, Hz. Ebubekir , Hz. Osman , Hz. Ali gibi şahsiyetlere bu dönemde tebliğ yapıldığı söylenir. Bunlardan Hz. Ali henüz o dönemde küçük bir çocuktur.


b. Tebliğin alenileşmesi

Tebliğ; sözün, düşüncenin, eylemin topluma bildirilmesidir. Peygamberler, Allah’ın ayetlerini, emrettiği dinini, emirlerini, bilgilerini insanlara bildirmekle görevlidir. Tebliğ ifadesinin içinde sadece bildirme yoktur. Bildirmenin içinde açıklama görevi de bildirene yüklenmiştir. Allah İbrahim suresinin 4. Ayetinde “İnsanlara iyice açıklasın diye her peygamberi yalnız kendi kavminin diliyle gönderdik” Duhân suresinin 13. Ayetinde “Nerede onlarda öğüt almak? Oysa kendilerine gerçeği açıklayan bir elçi gelmişti” Ve Rahman suresinin 4.ayetinde Rabbi “O’na açıklamayı öğretti” Ahzab suresinin 21.ayetinde “resul sizin için güzel bir örnektir” ifadesiyle, resulün açıklamaları, uygulamaları tebliğden sayılmıştır. Kısaca inananlar, resulün tebliğ ettiği gibi tebliğ etmek, resulün açıkladığı gibi açıklamak, resulün ayetleri uyguladığı gibi uygulamak zorundadırlar.

Müddesir suresinde Allah resulüne “Ey örtüsüne bürünen. Kalk uyar. Rabbini üstün tut. Elbiseni temiz tut. Kötü şeyleri terk et. Yaptığın iyilikleri başa kakma. Rabbinin rızası için sabret” diyerek, gönderdiği vahiyleri insanlara duyurmasını istemektedir.

Şuara suresinin 214.ayetinde “önce akrabanı uyar” ifadesiyle tebliğ faaliyetinin ilk hedef noktasını belirlenmiştir. Tebliğ faaliyetinde ilk uyarılacaklar akrabalardır. Sonra topluma tebliğ yapılacaktır. Allah resulü Hz. Muhammed ayetlerin yönlendirmesiyle akrabaları uyarmış, sonra topluma yönelmiştir.

Müddesir suresinde “kalk uyar” sözünden sonra, Rabbini büyükle “yani her şeyden üstün tut, Rabbine hiçbir şeyi denk kılma”… Elbiseni temiz tut. Kimliğini, kişiliğini, yaşamını temiz tut anlamındadır. Ayetteki elbiseni ifadesinin, üstümüze giyinilen elbise olarak alınması ayetin dar çerçevede anlaşıldığını gösterir. Bir insanın kimliği, kişiliği, hayatı, tıpkı elbisesi gibi insanları kuşatır. Dolayısıyla insanlar, insanları kimlik, kişilik karakterinden, hayatlarını yaşayış biçiminden değerlendirirler. İnsanın kendisine giydirdiği kimlik, kişilik, hayat biçimi onun elbisesidir. İnsan Allah’ın emrettiği şekilde kimliğini, kişiliğini, hayatını oluşturursa, elbisesini temiz tutmuş, insanlığa tertemiz bir görüntüyle örnek olmuştur. Zaten ayetin devamında “kötü şeyleri terk et” ifadesi, kişiliğinden, kimliğinden, hayatından kötü şeyleri uzaklaştır. Onlardan uzak dur. Kötülük kişiliğinde, kimliğinde, hayatında varsa onları terk et, böylece elbiseni temizle denmektedir. Sonra tertemiz insanlara yönel, onlara iyilik yap, ama asla iyiliklerini başlarına kakma. İyilikleri başa kakma düşüncesi, insanın iyiliklerine karşılık beklemesidir. Hâlbuki karşılık beklenen iyilik, iyilik değildir. Karşılık beklenen iyilik ticarete dönüşen bir alışveriştir. İnsanın bedensel hizmet görerek ücretini istemesi veya malını, parasını vererek karşılığında bir şey istemesi gibidir. Hâlbuki gerçek iyilik, iyiliği ticarete dönüştürmemek, emek karşılığında bir şey istememektir. Başa kakma daha çok, iyiliğe karşılık iyilik beklemek gibi algılanır. Yani ben sana iyilik yaptım, sen de bana yapmalısın beklentisine girmektir. Paranın olmadığı zamanlarda biliyorsunuz ticari hayatta takas denilen bir alış veriş usulü vardı. Herkes ürettiği malı pazara götürür, kendisinin üretemediklerini ürettiklerini vererek alırdı. Yani malla malı takas ederlerdi. İşte iyilik karşılığın da iyilik beklemekte, sanki paranın olmadığı zamanlardaki takas usulü ticaret gibidir. Allah resulüne iyiliği hiçbir şeyle takas etmemesini, karşılığında bir şey beklememesini söylemektedir. Böylece tebliğ metodunda, sözün nakli, açıklanması, uygulanması, elbisenin temiz tutulması, kötü şeylerden uzaklaşılması, iyilikler karşılığında beklentiye girilmemesi gibi unsunlar tebliğin temelini teşkil etmektedir.

Alenileşmek, yani gizlilikten uzak olmak, önemli bir terimdir. Tebliğin alenileşmesini şöyle anlamak gerekir. Tebliğ eden kişi tebliğ ettiklerini anlıyor ama tebliğ edilen kişi anlamıyorsa buna tebliğ denmez. Asıl olan, tebliğ edilen kişinin, tebliğ edilenleri anlamasıdır. Bu nedenle, eğer tebliğ eden tebliğ ettiği şeyi kendisi anlıyor ama tebliğ edilen muhatabı anlamıyorsa, vahiy açıklanmış değildir. Allah ayetlerinde “anlayasınız diye sizin konuştuğunuz dille, apaçık bir Arapça ile vahiyleri gönderdik” diyor. Bu ifadeyi iyi anlamak gerekir. “Ben yaptım oldu, görevimi yerine getirdim, tamam” demek mümkün değil. Tebliğ edilenin kabul edilip edilmemesi önemli değildir. Önemli olan tebliğ edilen kişi, tebliğ edileni hiçbir tartışmaya gerek duymadan anlayacaktır. Böylece inansa da, ret etse de, tebliğ edilen açıkça anlayarak kabul veya ret edecektir. Bunun anlamı öncelikle tebliğ eden neyi, nasıl tebliğ edecek çok iyi bilecek. Dini anlatırken gelecek sorulara yeterli cevapları verecektir.

Açıkla, açıklanacak şeyi bil, öğren, tatmin ol anlamlarını da içerir. Yani açıklayacak kişi, tebliğ ettiğini en iyi şekilde bilecek, öğrenecek, tatmin olacaktır. İnsan kavrayamadığı, tatmin olmadığı şeyi açıklamakta zorlanır. Karşı sorularda bocalar. Kem küm etmeye başlar. Tebliğ eden tebliğ ettiği konularda sorulara cevap veremezse, kem küm etmeye başlarsa, tebliğ edilen tebliğ edilene güvenmez, inanmaz. Güvenmediği, inanmadığı yetmiyormuş gibi, tebliğ edenin zayıf düştüğünü anlarsa dalga geçer, karşı saldırıya geçer. Böyle bir durum büyük polemiklerin yaşanmasına neden olur. Bu nedenle tebliğ eden kişi, tebliğ edeceği konularda detaylı bilgelere sahip olması gerekir. Anlama, açıklama, uygulama konusunda örnek teşkil etmek tebliğin içindedir. Tebliğ ediyorum ama aslında ben anlamadım. Tebliğ ediyorum ama aslında ben hayatımda bu emri uygulamıyorum. Demenin doğru olmayacağı muhakkaktır. Tebliğin de bu şekilde olmayacağını ayetlerde görmekteyiz. İnanç, düşünce, bilgi söz ve eylem birliğinin tebliğde esas olduğunu ayetlerin özünden anlıyoruz. Eğer tebliğ eden kişinin inancı, düşüncesi, bilgisi, sözü ve eylemi çelişirse, tebliğden uzaklaşıldığı gibi, tebliğ eden kişi dinini doğru temsil etmemiş olacaktır. Allah resullerine bu konularda uyarılar yapmıştır. Benzeri uyarılar inananlar için de yapılmıştır. Kaldı ki, konunun sosyal, psikolojik boyutu da bunu gerektirir. Düzgün insan, güvenilir insan formülasyonu gereği, hiçbir insan, inancı, düşüncesi, bilgisi, sözü ve eylemi çelişeni düzgün, güvenilir insan olarak kabul etmez, güvenmez. Güvenilir olmayan bir resulden söz etmek zordur. Elbette devamında güvenilir olmayan bir Müslüman’dan da söz etmek zordur. Her şeyden önce inanç güvenilir olmayı gerektirir. Zaten Allah ayetlerinde güvenilir olmamayı münafıklık / riyakârlık olarak tanımlıyor. Güvenilmeyen insan münafıktır / riyakârdır. Bu tabirler Müslümanlara hiçbir zaman yakışmaz.

Allah resulü tebliğin alenileşmesi çerçevesinde ne yapmıştır?

Resulün alenileşme konusunda yaptıklarını anlamak günümüz Müslümanları için önemlidir. Muhammed alenileşme çerçevesinde, Allah’ın gönderdiği ayetleri, önce akrabalarına, sonra topluma ve toplumun otoritesine hiçbir gizliliğe mahal bırakmadan olduğu gibi açıklamıştır. Resul hiçbir zaman kuşdiliyle konuşmamıştır. Yani, yanlış anlarlar veya anladıklarında başıma, başımıza bela gelir düşüncesiyle, sözlerini geveleyerek, evirip çevirerek anlaşılmaz hale getirmemiştir. Sözler eğilip bükülmemiş, olduğu gibi alenen açıkça ifade edilmiştir. Darıltırız, gücendiririz, şimdi yanlış anlar, zaten azıcık imanı var. O da çıkıp gitmesin. Henüz gelen ayeti anlayacak kapasitesi yok gibi bahanelerin ardına düşmemiştir. Allah’ın gönderdiği her ayeti olduğu gibi topluma okumuş, açıklamış. Bunu yaparken “usvetül hasene” en güzel üslubu kullanmıştır.

Akrabaları, toplum, toplumun otoritesi, yani toplumun yöneticileri Allah’ın gönderdiği ayetlerle muhatap olduklarında, inançları, ideolojileri, taptıkları, gelenekleri, anlayışları, hayatları, olduğu gibi ayetlerin açıkladığı değerlerle karşı karşıya gelmiştir. Kimlikleri, kişilikleri, hayata dair değerleri ayetlerle değerlendirilmiştir. Ayetler onları karar aşamasına getirmiş, hayatın her noktasından değişime çağırmıştır.

Tebliğle birlikte, o güne kadar toplumun inandıkları tanrıları, tarihsel değerleri, toplumsal değerleri, gelenekleri, düşünceleri, inançları, kültürleri, yaşamları, makamları, mevkileri, zenginlikleri değişecektir. Mekke’nin efendileri efendiliklerini bir kenara bırakarak insan olacaklardır. Köleleriyle kendilerini eşitleyeceklerdir. Kız çocuklarını öldürmeyecekler. Tanrılarına tanrı demeyecekler. Atalarından öğrendiklerini yeniden değerlendirip ayetlerin yanlış dediklerine yanlış diyecekler, doğru dediklerine doğru diyecekler. Kısacası yeni bir insan olacaklar.

Alenileşmeyle yapılan şey, insan yeni bir insanlığa çağrılır. Toplum yeni bir toplumsal anlayışa / yapıya çağrılır. İnsanlara yeni bir hayat vaat edilir. Toplumsal yapılarına, mevkilerine yeni bir yapı, yeni bir mevki biçilir. Köleleriyle kendilerini eşitlemeleri istenir.

Mekkeliler bu gerçekleri olduğu gibi kavramışlardır. Gönderilen ayetlerle, Allah resulünün açıklamalarıyla gerçekler, onlar istemese de bütün çıplaklığıyla ortaya konulmuş. İnsanların kulakları patlatılıncaya kadar tebliğe devam edilmiştir. Mekkeliler acaba “Muhammed şöyle mi demek istedi, böyle mi demek istedi” gibi ikilemlere düşmemişlerdir.

Müslüman olanlar putperest toplumdan, inançları, yaşamları, idealleri, hayata dair yorumlarıyla tamamen ayrılmışlardır. Dolayısıyla tebliğ, inançta, bilgide, yaşamda, ayrışma doğurmuştur.

Mekke’de yaşayan toplum ve yöneticileri özet olarak,

1. Allah’ın insanların yaşamına dair uygulanacak yasalarda tek otorite olduğu, bundan sonra yaşamlarına dair kurulacak düzene (dine) ait kuralları Allah’ın vahiylerine göre yapmaları gerektiğini,

2. Bireysel, toplumsal olarak yaşadıkları tüm kuralların Allah tarafından din olarak tarif edildiğini, bu nedenle Allah’ın gönderdiği kurallara uymadıklarında İslam’ın dışına çıkacaklarını,

3. Kendilerine yol gösteren, yön veren, geçmişteki ve yaşamlarındaki fikir adamlarının, yöneticilerin, sevilen, sayılan insanların, toplumu yönlendirme, topluma yasa yapma konularında otorite kabul edildiğinde onları ilahlaştırmış olduklarını,

4. Allah’ın otorite olarak tek olduğu, hiçbir insanı veya başka bir varlığı ilahlık (otoriterlik) konusunda kendisine ortak veya vekil kabul etmediğini,

5. Toplumun önderlerini, yöneticilerini otorite kabul ederek, ilahlıkta (yöneticilikte, yasa koyuculukta) Allah’a ortak (şirk) koştuklarını,

6. Allah peygamber göndererek insanları kendi yasalarıyla oluşturulan yaşama düzenine (dinine) çağırdığını,

7. Çağrıya uymayanların sorumlu olacaklarını, bundan dolayı cezalandırılacaklarını,

8. Allah’ın yardımına, vaadine, korumasına hiçbir varlığın ortak olamayacağını,

9. Allah’ın fethine, zaferine, hidayetine, resul seçip göndermesine, hangi ayeti gönderip göndermeyeceğine, kimsenin karışamayacağını, ortak olamayacağını,

10. Mekkelilerin putlarıyla simgeleyip Kâbe’ye yerleştirdikleri tarihi isimlerin, insanların, liderlerin, kahramanların, yöneticilerin, Allah’ın hiçbir sıfatına ortak olmadıklarını olamayacaklarını, yardım edemediklerini edemeyeceklerini, korumadıklarını koruyamayacaklarını, yönetemediklerini yönetemeyeceklerini,

11. Hesap günü suçlu bulunanların affedilmesine yönelik şefaat hakkının sadece Allah’ta olduğunu, hiçbir varlığa şefaat yetkisinin verilmediğini,

Açık seçik anlamışlardır. Kimileri anladıklarında hoşlanmamışlar, karşı çıkmışlardır. Kimileri de, iman etmişler, bir daha hata yapmamak, asla geri dönmemek üzere atalarının dinini terk etmişlerdir.

Günümüzde Müslümanlar dine dair tebliğlerini alenileştirmişler midir?

Günümüzün Müslümanları, Mekke’de Müslüman olanlar gibi bir daha dönmemek üzere yanlış inançlarından dönmüşler midir?

Bu sorulara evet demeyi çok isterdim. Ne yazık ki günümüzde İslam dininin tebliği alenileşme kavramından uzaktır. Günümüzde İslam dinini alenileştiremeyen Müslümanların önlerindeki engelleri,

1. Bilgisizlik

2. Anlamazlık

3. İnançsızlık

4. Bilinenleri kuşdiliyle anlatmak

5. Baskı ve zulümden çekinmek

6. Hayati hesaplar içinde olmak

7. Gerçeği başkasının açıklamasını beklemek

8. Bilgiçlik taslamak, başkalarını gerekli tebliği yapmamakla suçlamak

9. Allah’ın hesap görücülüğünü unutarak, insanları hesaba çekmek

10. Müslümanların başlarına gelenlerden dolayı kin ve intikamla dini algılamak, insanlara kin ve intikamla yönelerek, Allah’ın dinini intikam aracı olarak kullanmak...

11. Müslüman ülkelerdeki siyasi, kültürel faaliyetlerden etkilenerek, batının güdümündeki siyasi organizasyonlar içinde var olmaya çalışmak

Şeklinde sıralayabiliriz.

Günümüzde mezhebi, tasavvufi, cemaat anlayışları çerçevesinde anlaşılmaya çalışılan ayetler bir türlü resulün anlattığı şekilde anlaşılmamaktadır. Allah’ın elçisi sadece Allah’a çağrı yaparken, günümüzde Müslümanlar mezheplerine, tarikatlarına, cemaatlerine çağırmakta, mezhep imamlarını, tarikat şeyhlerini, cemaat önderlerini ön plana çıkararak kutsamaktadırlar. Kutsadıkları insanların görüşlerini, Allah’ın ayetlerinin önüne koyarak, Allah’ın ayetlerinin anlaşılmasına engel olmakta, uygulamasını kaldırmaktadırlar.

Kur’an çalışmaları veya dini öğrenme faaliyetleri Osmanlı medreselerindeki “benim oğlum bina okur döner yine okur” mantığına dönüşmüştür. Beş, on, yirmi, otuz yıl, hatta kırk yıldır süren Kur’an-ı anlama çalışmaları, “anlaşılır” dediğimiz Kur’an-ı hala niye anlamadığımızı sordurmaktadır. Sanki Kur’an çalışmalarını yıllardır sürdürenler, “Kur’an anlaşılmaz” diyenlere kızarken, yıllardır Kur’an-ı anlama çalışmaları yaparak, Kur’an-ın anlaşılmazlığını ispat eder gibidirler. Görünen o ki, Kur’an çalışmaları yapan Müslümanlar, yıllardır anlamaya çalıştıkları Kur’an-ı anlamadıkları için uygulamaya geçememektedirler. Ne zaman geçecekleri de bilinmemektedir.

Bugün akrabalara, topluma, toplumun otoritesine / yani toplumu yönetenlere Allah’ın gönderdiği ayetler açıklanıyor, açıklanmıştır demek zordur.

Toplumun konuştuğu, tebliğ edenin konuştuğu dil farklıdır. Tebliğ eden toplumun anlamadığı dille Allah’ın ayetlerini, dinini açıklamaktadır. Allah’ın toplumun anlayacağı dilde ayetlerini göndermiş olmasının mantığı günümüzün tebliğinde geçerli değildir. Bugün Müslümanlar mümkün olduğu kadar topluma, toplumun otoritesine, başlarına bela gelmeyecek şekilde dini tebliğ etmeyi öne çıkarmaktadırlar.

Toplumda, Ayetlerin ele aldığı tevhit, şirk, mümin, din, kâfir, münafık, ilah kelimelerinin anlamları dışında din anlaşılmaktadır. Tebliğ edenler, toplumun kendilerini rahatsız etmeyen anlamlarıyla insanlara ayetleri tebliğ ederek, tebliğ görevi yerine getirdiğini zannetmektedirler. Hâlbuki yanlışa, eğriye karşı tebliğ rahatsız edicidir. Yanlışta, eğride olanları rahatsız eder, kızdırır, öfkeden deliye döndürür. Yanlışta olanı rahatsız etmeden tebliği düşünmek, resullerin hayatlarını bilmemektir.

Günümüz din tebliğinin özü, Allah’ın gönderdiği ayetlerin özüne göre tebliğ değil, muhafazakârlık anlayışıyla tarihten gelen dini insanlara tebliğ etmektir. Tarihten gelen dinin Kur’an-da öğretilen dinle ilgisinin olmadığını hemen herkes bilmektedir. Hatta dinden yana olmayanlar bile, günümüzdeki Müslümanların din anlayışının Kur’an-la, resulle hiçbir ilgisinin olmadığını biliyorlar. Müslümanlar bu duru çok iyi bildikleri halde konu tebliğe gelince, başımız belaya girmesin hesabına, tarihsel dinin terimlerini, anlamlarını kullanarak tebliğ etmenin duygusal tatminine ulaşırlar.

Günümüzün Müslümanları içinde yaşadıkları toplumdan inançları adına, inançta, sözde, yaşamda, idealde ayrışmış değillerdir. Yaşamları, içinde yaşadıkları toplumun yasalarına uygun, sohbetleri İslam üzerinedir.

Resul devriyle günümüzü doğru değerlendirebilmek için, şu soruları dikkatle takip etmemiz gerekiyor.

Günümüzde, Allah’tan başka ilah edinilenler var mıdır?

Günümüzde, Müslümanlar Allah’ın dini yerine, tarihten gelen Atalarının dinine mi uymaktadır?

Günümüzde, inananlar Allah’ın istediği Müslümanlar mıdır?

Günümüzde, toplum Allah’ın ayetlerinde cemaat-i İslam olarak tarif ettiği toplum mudur?

Günümüzde Müslüman toplumlarının yöneticileri Nisa suresinin 59.ayetinde sözü edilen “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e ve sizden olan ülülemre (idarecilere) de itaat edin” denilen yöneticiler midir?

Müslümanların ülkelerine ve dünyaya Allah’ın dinini açıklama amaçları nedir?

Bu soruların cevapları netleşmeden, topluma ve yöneticilerine netleşen cevaplar açıkça bildirilmeden tebliğin alenileşmesinden söz edilemez.

Şimdi bu sorulara karşılık,

“Günümüzde Müslümanların Allah’tan başka ilahları vardır.

Günümüzde Müslümanlar Allah’ın dini yerine atalarından gelen dine uymaktadırlar.

Günümüzde Müslümanlar Allah’ın istediği Müslümanlar değildir, olmak için çalışan insanlar vardır.

Günümüzde Müslümanların oluşturduğu toplum İslam cemaati değil, kökenleri Müslüman topluma ait, laik-Müslüman, demokrat-Müslüman, ateist-Müslüman, sosyalist-Müslüman, kapitalist-Müslüman, milliyetçi-Müslüman, muhafazakâr-Müslüman dindarlar topluluğudur. İçlerinde İslam-i hassasiyetleri olanlar vardır. Onlar da, çeşitli cemaatler, tarikatlar, mezhepler çerçevesinde kümelenmişlerdir. Bazıları da bütün bunların dışında küçük gruplar halinde oluşmuş marjinal fraksiyonlardır. Toplum birbirini ötekileştiren, suçlayan gruplardan oluşmaktadır. Toplum içindeki diğer dinlere bağlı, Hıristiyanlar, Yahudiler vs. vardır.

Günümüzde Müslümanların yöneticilerinin Nisa suresinin 59.ayetiyle ifade edilen yöneticilerle hiçbir ilgisi yoktur.

Günümüzde Müslümanların ülkelerine ve dünyaya dinlerini hangi içerikle, özle tebliğ edeceklerine, tebliğ edişlerinin amacına yönelik netleşen düşünceleri yoktur”

Dersek yanlış olur mu?

Veya çok acımasız mı olur?

Hayır dersek mesele yok. O zaman doğrularını bulmak zorundayız. Eğer evet dersek, o zaman tekrar düşünmemizde yarar vardır. Allah’ın ayetleriyle olayları yeniden değerlendirmekte yarar vardır.

Allah resulü Mekke’de dini alenileştirdiği andan itibaren tepkiler farklı olmuştur.

Dikkate almama, alay devri:

Mekke’de ilk tebliğin şaşkınlığını geçiren, toplum ve otoritesi peygamberi dikkate almamıştır. Kelimenin tam anlamıyla “Muhammed Hıra’da kafayı bozdu” anlamına gelecek tavırlar sergilemişlerdir. Aralarında gelen ayetleri, Hz. Muhammed’in peygamberliğini tartışmışlar. Peygamberlik gibi büyük bir makama Abdulmuttalibin yetimi Muhammed’in yakışmayacağına karar vermişlerdir. Peygambere inananların çoğunun, yoksullardan, kölelerden, fakirlerden oluştuğunu gördüklerinde alayları artmıştır. Tabi Hz. Ebubekir’in, Hz. Osman’ın Müslüman olduklarını duyduklarında büyük şaşkınlık yaşadılar. Ama onların Hz. Muhammed’e yakın arkadaşlığını düşünerek normal saydılar. Kısacası tebliğin ilk döneminde dinin tebliği toplum ve otoritesi için bir tehdit oluşturmamıştır.

Peygamberi, Müslümanları ciddiye alma devri;

Zaman geçtikçe Müslümanların sayısı artmaya başlamıştır. Müslümanlar arttıkça, üstelik aşiretlerin güçlülerinden Müslüman olanlar çoğaldıkça, Mekkeliler olayı ciddiye almaya başladılar. Müslümanların artışı böyle giderse, toplumda ikilik çıkacağına, başlarına bela geleceğine inandılar. Olaya el koymak adına araya Ebu Talib’i sokarak peygamberin niyetini öğrenmeye çalıştılar. Peygambere yaptıkları tekliflerin dikkate alınmadığını gördüklerinde de hakarete uğradıklarını düşündüler.

Tehdit devri:

Mekke’nin önderleri olan aşiret reisleri, tekliflerinin dikkate alınmadıklarını görünce “Muhammed böyle tavır alırsa, tekliflerimizi geri çevirirse başı büyük belaya girer” diye tehditler savurmuşlardır. Peygamberin aşireti Mekke’nin yönetici sınıfındandır. Bu nedenle toplumun diğer aşiretleri direkt olarak peygamberi karşılarına alamamaktadırlar. Peygamberin aşireti ise ikiye ayrılarak bir kısmı resulün arkasındadır. Özellikle amcası Ebu Talib’in peygamberi himayesine alması Mekkelilerin resule karşı yapacakları ciddi eylemleri önlemiştir. Ancak toplumun yoksullarından, fakirlerinden, eşraftan olmayanları, Müslüman olduklarında ciddi şekilde tehdit edilmişlerdir.

Tehditler daha sonraki dönemde baskı ve zulme dönüştü. Baskı ve zulüm dönemi ileride ayrı bir başlık altında incelenecek.

Günümüzde Müslümanların konumu nedir?

Öncelikle din tebliğini alenileştirme konusunda yeterli olmayan Müslümanların bugünkü durumunu dikkatle analiz etmeliyiz.

Müslümanlar bu haliyle, toplum ve otoritesi tarafından,

Dikkate alınmama devrini mi?
Alay devrini mi?
Ciddiye alınma devrini mi?
Tehdit devrini mi yaşamaktadırlar?

Sorulara verilecek doğru cevaplar, Müslümanların konuyu anlamalarına neden olacaktır.

c. Baskı ve zulüm

Tehdit devri çok kısa sürdü. Tebliğin net oluşu, İslam’ı Mekke’nin bütün evlerine taşıdı. Adeta her evde putperestler için bir yangın başlamıştı. Ortada konuşulan konular açıktı. Hiçbir tevile gerek kalmıyordu. Putperestlerin “acaba, şöyle mi demek istedi, böyle mi demek istedi” şeklindeki saptırıcı sorgulamalara, peygamber net, kesin cevaplar veriyordu. Mekke’nin önderleri istiyordu ki, ayetler kendilerine bir pay versin. Konumları, mevkileri, zenginlikleri zarar görmesin. Ama hiçbir ayet onlara pay vermiyordu. Aksine ayetler onların durumunu, çok açık, net bir şekilde sorguluyordu. Ayetlere göre insanlar arasında sınıf farkı yoktu. Her insan Allah’ın yarattığı varlıktı. Hiç birinin diğerine üstünlüğü yoktu. İnsanların aşiretlere, kabilelere sahip olması sadece değerlerini iyilikle, güzellikle paylaşmak içindi. Zenginlikler paylaşılmak için Allah tarafından insanlara verilen bir nimetti. Konumunu, mevkiini, aşiretini, zenginliklerini insanlar üzerinde egemenlik unsuru görenler Allah tarafından eleştiriliyordu. Din Allah tarafından, insanlara verilen nimet farklılıklarını paylaşarak insanlar arasında eşitliği sağlamak için gönderilmişti.

Mekke’nin putperestleri anladılar ki, gelen ayetler onlara hiçbir ayrıcalık vermiyor. Üstelik Ebu Süfyan’ın söylediği, “dinimiz bizim ticaretimizdir” mantığını ters yüz ediyor. “En güzel alış verişin Allah katındaki hesaptan yüzünün akıyla çıkmak” olduğunu vurguluyordu. İnsanların dünyada kazandıklarını, Allah yolunda harcamadıkları zaman hiçbir anlamı yoktu. Hani anlamının yokluğu bir kenara, zenginlikleri insanın başına dert getiriyor. Zenginlikler insanı Allah katında hesaba götürüyordu.

“Dünyada sana şu kadar mal, şu kadar zenginlik verildi. Sen bu zenginliklerle ne yaptın?”

“Dünyada sana mevkiiler, makamlar verildi. Sen mevkilerini, makamlarını nasıl kulandın?

“Zenginlikler; fakirlere, yoksullara, ihtiyaç sahibi olacaklara, yolda kalmışlara, yetimlere harcanması gerekirken, harcandı mı?”

“Mevkiiler, makamlar; toplumda adaleti, huzuru, barışı sağlamak için kullanılması gerekirken, barış ve adalet sağlandı mı?”

Hz. Peygamber, karısı Hatice, Hz. Ebubekir, Hz. Osman zenginliklerini Allah yolunda harcamak konusunda mükemmel örneklik teşkil ettiler.

Günümüzde sahabelerin yaptığı gibi, zenginlikleri Allah yolunda harcayan kaç kişi var?

Hesabını Allah’a vereceğinin bilincinde, dünyadaki zenginlikleri Allah’ın verdiğine inanarak, Allah yolunda harcayan kaç kişi var?

Bugün Müslümanlar bir ev yapar kapılarının üstüne “Mülk Allah’ındır” yazar. Eğer ev birkaç katlı ise, katlardan birkaç tanesi kiralıksa, Allah rızası için, fakire, fukaraya, öğrenciye tutalım deseniz asla kabul etmezler. Etraflarındaki insanlardan daha çok kira isterler. Elbette günümüzde olumlu örnekler de var. Ancak Mekke’deki gibi bir yangın halinde toplumu sarmış değildir. Hâlbuki Mekke’de zengin Müslümanlar, aşiretten olan Müslümanlar, Allah için yardımlarını bir ateş gibi topluma sunmuşlar. Sundukları yardım ateşleri, baskı altındaki Müslümanların acılarını dindirme yolunda büyük öneme sahip olmuştur. Eğer bugün hala o yardımlar hatırlanabiliyorsa, gücü binlerce yılı aşıp günümüze kadar gelebiliyorsa, o gün toplumu nasıl etkilediğini anlamak gerekiyor. Bugün Müslümanların yaptıkları yarınlarını etkileyebiliyor mu? Sorgusunda her Müslüman inanarak soruya cevap vermelidir. İdealler, düşünceler, davranışlar gelecek yılları sarstığı müddetçe toplumları değiştirici özelliklere sahiptir. Bir saat sonra unutulacak ideallerin, düşüncelerin, davranışların hiçbir kıymeti yoktur. Hele büyük şeyler yapıyoruz. Büyük idealler gerçekleştiriyoruz edası içinde, sözlerin anlamsız şekilde dolaştırıldığı toplumlarda değişim rüzgârları estirmek zordur. Mekkeli Müslümanlar, başlarında resul olmak üzere, değişim rüzgârını kıyamete kadar estirmesini bildiler. Allah’ın ayetlerinden aldıkları idealleri, düşleri, düşünceleri, davranışları bir hayat biçim olarak, canlarını, mallarını ortaya koyarak yaşadılar. Ne mutlu onlara ki, Allah’ın razı olacağı şeyi yapmaktan dolayı mutluydular. İnsanlığa en güzel insanlık örneklerini tarihe yazdırarak hayatlarını yaşadılar.

Mekke’de Resul tebliğlerinde saldırgan değildi. Gelen ayetler, Mekkelilerin inançlarına, bilgilerine, tavırlarına, akıllarına, mantıklarına hitap ediyordu. Ama asla putperestlerin kişiliklerine, kimliklerine karşı söylenmiş hakaret içeren sözler değildi. Allah En’âm suresinin 108. Ayetinde “Allah’tan başkasına tapanlara sövmeyin; sonra onlar da bilmeyerek Allah’a söverler. Böylece biz her ümmete kendi işlerini cazip gösterdik. Sonunda dönüşleri Rablerinedir. Artık O ne yaptıklarını kendilerine bildirecektir” Diyerek, Müslümanların şu veya bu nedenle Mekkeli putperestlere sövülmesini, hakaret edilmesini yasakladı. Bundan böyle Müslümanlar putperestlere veya tanrılarına, “aptal, geri zekalı, terbiyesiz, sapık, vicdansız, akılsız, manyak, deli, zırdeli, ne idüğü belirsiz, hayvan, böyle bir insan olamaz” gibi kelimelerle, terimlerle hitap etmeyeceklerdi. Günümüzdeki gibi, hoşlanmadığınız bir görüşünden, inancından, sözünden dolayı söylediğimiz tüm hakaret anlamlı sözler Müslümanlara yasaklanmıştı. Bugünse Müslümanlar aralarında hakaret içeren sözcükleri ne bol kullanıyorlar!

Mekkeliler sorgulamalara söyleyecek laf bulamıyorlardı. Bugün birçok Müslüman’ın yaptığı gibi, siyasetçilere, zenginlere, mala, mülke, kürke tamah yoktu. Çıkarlar için Allah’tan gelen ayetler eğilip bükülmüyordu. Sorgulamalar karşısında Mekke’nin önderleri sıkıştıkça sıkışıyorlar. Köşeye sıkıştıkça, panik oluyor, panik oldukça saldırganlaşıyorlardı. İlk dönemler toplumun fakirleri, köleleri Müslüman olurken Mekkelileri rahatsız eden fazla bir şey yoktu. Ama aşiret mensuplarından, soylularından da Müslüman olmaya başlaması, Dar’un Nedve’de (Mekke yöneticilerinin toplandığı ev) toplanan aşiret reislerini çılgına çeviriyordu. Çünkü aşiret mensuplarına bir şey diyemiyorlardı. Aşiretten olanlara bir şey diyemeyen soylular, aşiretten Müslüman olanların gözlerinin önünde Müslüman fakirlere, kölelere, yoksullara baskı uygulamaya başladılar. Amaçları, zengin, soylu, aşiretten Müslümanların vicdanlarını rahatsız etmekti. Tabi onların bu politikaları tutmadı. Zira aşiretten Müslüman olanlar, hele aşiretinin lideri konumunda olanlar, zulüm gören köleleri satın alarak kurtardılar. Fakirleri himayelerine aldılar.

Himaye (kefillik) Arap toplumunun önemli olgularından biriydi. Aşiretten olanların himaye gücü, aşiretler arasında yasa gibiydi. Araplar arasındaki himaye (kefillik-kefalet) anlayışı bugüne kadar güçlü bir şekilde gelmiştir. Hatta öyle ki, Mekke’ye, Medine’ye geçici veya daimi yaşamak için gelenler mutlaka bir kefile ihtiyaç duymaktalar. Kefili olmayan geçici ve daimi olarak Mekke’de, Medine’de kalamaz. Anlayışın bugüne kadar gelişi, Arapların tarihsel değerlerine bağlılıklarını gösteriyor. 1500 yıldır değişmeyen bu anlayış öyle görünüyor ki, bundan sonra da değişebilecek gibi değil. Belki de himaye anlayışı, modern devlet anlayışlarında, devletin resmi organlarının yasa gereği verdiği oturma izninden daha güçlüdür. Zira herhangi bir olumsuzlukta yasayla verilen oturma izinleri için, devletin devleti suçlaması söz konusu olmayacaktır. Hâlbuki kefillik (himaye) anlayışında, himaye edilen kişi herhangi bir olumsuz davranışa girerse, devlet kefilin üzerine yürüyor. Kefili sorumlu tutuyor. Böylece devlet yasayı uygulayabiliyor. Devletin yasal olarak oturma izni vermesi durumunda, olumsuzluklarda devletin bir bölümü, diğer bölümü için niçin oturma izni verdin diyemiyor.

Araplarda himaye altına alarak insanlara kefil olmak aşiret mensuplarına aittir. Eğer aşiret mensuplarından birisi Müslüman olduktan sonra bile herhangi birin himayesi altına almış olsa, aşireti himaye edilen kişiye sahip çıkıyordu. Zira himaye aşiretlerin onuruydu. Onur ise o günlerde, Araplar arasında en önemli değerlerden biriydi. Böylece himayenin gücüyle aşiretlerin Müslümanlara dolaylı sahip çıkması sağlanıyordu. Himaye konusunda, Peygamberimiz, karısı Hz. Hatice, Hz. Ebubekir, Hz. Osman, Hz. Hamza, Hz. Ömer en etkili şahsiyetlerdi. Onlar himayeleri ile fakirleri, köleleri kanatları altına alarak, baskılara, zulümlere karşı çıkıyorlardı. Ama kölelerini satmayarak işkenceye devam edenlere bir şey yapamıyorlardı.

Baskı ve zulümler nedeniyle Müslümanlar çok acı çekiyorlardı. Bazı Müslümanlara yapılan baskılar tahammül edilecek gibi değildi. Zengin Müslümanlar bütün imkânlarını kullanarak baskılardan bunalanlara yardım ediyorlardı. Ancak yetişemedikleri durumlar da oluyordu. Allah resulüne bu tür haberler geldiğinde “onlara sabır tavsiye” ediyor. Ayetler de bu yönde geliyordu. Baskılara karşı Müslümanların şiddetle karşılık vermeleri kabul edilmiyordu. Değilse bazı genç Müslümanların zulüm yapanlara karşı şiddete başvurma teklifleri vardı. Onlar zulüm yapanlara hadlerini bildirebileceklerini söylüyordu. Ama peygamberimiz bu teklifleri asla kabul etmiyordu. Çünkü o zaman Mekke’de kan gövdeyi götürebilirdi.

Baskı ve zulümler karşısında bazı Müslümanlar hicret yapmak istediler. Peygamber onlara izin verdi. Habeşistan’ın onlar için güvenli olacağını söyleyerek, Müslümanları oraya gönderdi. Böylece ilk hicret Habeşistan’a yapılmış oldu. Habeşistan’a, Medine’ye yapılan hicretlerin sonunda Müslümanların Medine’de devlet kurması, hicrete ayrı bir anlam kazandırdı. Hâlbuki işin gerçeğine baktığımızda, baskı ve zulümden bunalan Müslümanlar Mekke’den kurtulmak için, arkalarında peygamberlerini, Müslümanları bırakıp gitmişlerdi. Hatta birçoğu, evini, barkını, karısını, çocuklarını bırakıp gitmişti. Bugün böyle bir şey olsa, bazı Müslümanlar mücadelenin tam orta yerinde, evini, yurdunu, karısını, çocuğunu, dava önderini, dava arkadaşlarını bırakıp başka ülkelere göç etse (hicret etse) ne deriz? Oh iyi yaptınız mı deriz? Yoksa başka şeyler mi söyleriz? Bu konuda iyi düşünmek gerekir.

Habeşistan’a gidenler kurtulacaklardı ama Mekke’de kalanlar ne olacaktı? Bu belli değildi. Peygamberler gönderildiği yerden başka yere Allah’ın izni olmadan gidemiyor diye biliniyordu. Onun için Resul Mekke’nin dışına çıkamıyordu. Ancak bu görüşün çok doğru olduğu söylenemez. Zira Resul karısı Hz. Hatice’nin, amcası Ebu Talib’in ölümünden sonra yalnız kaldı. Evinde Hz. Hatice, toplumda Ebu Talib peygambere büyük destek sağlıyordu. Desteklerinin yanında, peygamberin karısı Hz. Hatice’ye bağlılığı, amcası Ebu Talib’i çok sevmesi, ölümlerinden sonra büyük üzüntüler yaşamasına neden oldu.

Mekke’de işler çığırından çıkmış, Mekke’nin putperest önderleri baskı ve zulmü artırmışlardı. Peygamber belki bir pencere açılır umuduyla Mekke’den 120 km. ilerideki Taif’e gitti. Taif’te on gün kalarak, Taif halkına, Taif’in önderlerine Allah’ın ayetlerini tebliğ etmeye çalıştı. Ancak Taif’in liderleri Mekkelilerden daha beter çıktı. Çocukları toplayarak peygamberi taşlattılar. Çocuklar Allah’ın resulünü her gördükleri yerde taşlıyorlardı. Resulün taşlardan aldığı yaralanmış, üstü başı kan revan içinde kalmıştı. Üzgün, bitkin bir şekilde Mekke’ye geri döndü. Ama Mekkeliler peygamberi Mekke’ye sokmamak için her türlü tedbiri almışlardı. Hz. Muhammed Mekke’ye giremiyordu. Mekke’nin dışındaki dağlarda üç gün bekledi. Mekke’ye geri dönebilmesi için kendisini himaye edecek kişiler aramaya başladı. Hemen hiç kimse Mekkelileri karşısına alarak himaye etmek istemiyordu. Putperestlerden Mutim bin Adiy isimli bir şahıs, Mekkelileri karşısına alarak “ben Muhammed’i himayem altına alıyorum” dedi. Peygamberimiz üç günün sonunda Mutim Bin Adiy’in himayesinde Mekke’ye girebildi. Arapların örfündeki kefillik bu sefer işe yaramıştı. Ancak Mekke eski Mekke değildi. Müslümanların bir kısmı Mekke’yi terk etmiş, Mekke’de kalanlara Mekke zindan olmuştu.

Ülkemizde partilere oy veren bazı Müslümanlar, resulün Mekke’ye bir putperestin himayesinde girişini kendilerine delil gösteriyorlar. Onlara göre, baskı ve zulümden kaçınmak için, hâkim rejimin partilerine oy vererek kendimizi garanti altına almalıyız. Peygamber de, hâkim rejim Mekke Putperestlerinin zulmünden kurtulmak için müşriklerin himayesini kabul etmişti. Ebu Talib’in, Taif dönüşü Mutim bin Adiy’in peygamberi himaye altına almaları onlar için delildi. Böyle söyleyenler günümüzün partilerini Mutim bin Adiy ile eşitliyorlardı. Putperest Arapların himaye (kefillik) konusunun nasıl bu dönemde partilere oy vermeye tevil edildiğine bir türlü akıl erdiremiyorum. Öyle anlaşılıyor ki, Müslümanlardan bazıları kendi çıkarları için her türlü yorumu yapabiliyorlar. Hâlbuki onların bu tür tevilleri, partilere oy vermemekten daha tehlikeliydi. Bir kere bazı Müslümanların “düzenin zulmünden kurtulmak için, düzenin partilerine oy vermek gerekir” demeleri, hem düzeni, hem partileri İslam dışı, küfürde görerek kendileri için daha tehlikeli konuma getiriyordu. Bugün bazı Müslümanların, kendilerini düzene karşı korumak için parti kurmaları da aynı tür yorumlara neden olabiliyor. Nitekim düzene sadık partiler, bir partiyi ele geçirmiş veya kendi adlarına parti kurmuş Müslümanları takiyye (gizlenme) yapmakla suçluyor. Zira Müslümanların bu mantıkla parti kurmaları veya partileri desteklemeleri, düzenin partilerinin iddialarını kuvvetlendiriyor.

Mekke’nin baskı ve zulüm dönemine dönersek, bu dönemlerde resul bir taraftan Müslümanlara yapılan baskılara üzülüyor, diğer taraftan da baskı ve zulümlere karşılık bir rahatlama imkânı arıyordu. O dönemlerde gelen ayetler, Enam suresinin 34.cü ayetinde ifade edildiği gibi, “Andolsun ki senden önceki peygamberler de yalanlanmıştı. Onlar, yalanlanmalarına ve eziyet edilmelerine rağmen sabrettiler. Sonunda yardımımız onlara yetişti. Allah’ın kelimelerini (kanunlarını) değiştirebilecek hiçbir kimse yoktur. Muhakkak ki peygamberlerin haberlerinden bazısı sana da geldi” Diyor ve Peygamberi sabra davet ediyordu. Müslümanlara geleceğe dair umutlar dağıtıyordu.

Allah Araf suresinin 167. Ayetinde “Rabbin, elbette kıyamet gününe kadar onlara en kötü eziyeti yapacak kimseler göndereceğini ilan etti. Şüphesiz Rabbin cezayı çabuk verendir. Ve O çok bağışlayan, pek esirgeyendir” Diyerek, Mekke’nin baskıcı, zulüm yapan önderlerini tehdit ediyordu. Bir gün mutlaka işler tersine dönebilirdi. Tabi ateşin yani, baskı ve zulmün içinde olanla, ateşin dışında olanların durumu değerlendirmesi zordur. Ateşin içinde olan hemen ateşin sönmesini ister. Ateşten kurtuluşun hemen gelmesini ister. Ateşin dışında olan ise, kendisi yanmadığı için sabrı tavsiye eder. Ateşin ileride daha büyük nimetlere dönüşeceğinden söz eder. Hatta tarihler sonra, o gün Müslümanlara yapılan baskılar olmasaydı. Müslümanlar baskı ve zulümlerden hicret etmek zorunda kalmasalardı. Ne Medine’de devlet kurulurdu. Ne de Müslümanlara fetih ve zafer gelirdi. Şeklindeki yorumlar rahatça yapılabilir. Ama bu tür yorumları yapanlar bilsinler ki, ateşin içindeyken bu tür yorumları yapabilmek imandır.

Allah Nahl suresinin 110. Ayetinde “Sonra şüphesiz Rabbin, eziyet edildikten sonra hicret edip, ardından da sabrederek mücadelesini sürdürenlerin yardımcısıdır. Bütün bunlardan sonra Rabbin elbette çok bağışlayan, pek esirgeyendir” Demektedir. Süreklilik her zaman önemlidir. Hani günümüzde çokça gördüğümüz kötü örnekler bu ayete ters düşmektedir. Hayatlarının bir bölümünde Allah yolunda mücadele eden, bu yolda işkence, eziyet gören, daha sonra feraha kavuşanların, bir daha böyle şeyler yaşamamak için, Allah yolundaki mücadelelerden uzaklaşmaları, Allah katında kabul edilmemektedir. Ne yazık ki bu tür olumsuz örnekler günümüzde oldukça fazladır.

Herhalde bazı Müslümanlar eziyet ve işkencelerin nedeninin imanları olduğunu, inandıkları için başlarına bu tür felaketlerin geldiğini düşünmüş olacaklar ki, Allah Ankebut suresinin 10. Ayetinde Müslümanları uyarıyor. “İnsanlardan kimileri vardır ki: "Allah’a inandık" der; fakat Allah uğrunda eziyete uğratıldığı zaman, insanların işkencesini Allah’ın azabı gibi tutar. Hâlbuki Rabbinden bir nusret gelecek olsa, mutlaka, "Doğrusu biz de sizinle beraberdik" derler. İyi de, Allah, herkesin kalbindekileri en iyi bilen değil midir?” Gerçekten bu konuya Müslüman olanlar çok dikkat etmeliler. Aksi halde Allah’a büyük iftira etmiş olacaklardır.

Hemen her peygamberin inananlarına toplumların liderleri büyük zulümler yapmışlardı. Resulde gelen rivayete göre, Allah resulü işkencelerden bunalan Müslümanlara “Andolsun ki, geçmiş ümmetlerin derileri demir taraklarla taranırdı da yine onlar imanlarından dönmezlerdi” diyerek, önceki müminlerin daha çok işkence gördüklerini, bundan da pişmanlık duymadıklarını ifade ediyordu.

Elbette eziyet ve işkencelerin, baskıların, zulmün kutsanacak bir yanı yok. “Allah’ın zaferi, hidayeti, fethi mutlaka zulüm, işkence gören topluluklara vaat edilmiştir” demek zordur. Eziyet, sıkıntı istenmez. Müslüman’a düşen görev, eziyet ve işkence görmek için uğraşmak değil, başına geldiğinde sabırla, azimle inancında durmaktır. Hayat her şekilde geçiyor. Önemli olan her an inancına sadakat gösterebilmektir. Sahabelerin yaptığı buydu. Hiçbir sahabe, inancını açıklarken, Allah yolunda mücadeleyi seçerken, eziyeti, işkenceyi, baskıyı, zulmü istemediler. Sadece başlarına geldiğinde sabretmesini, azimle inançlarına sarılmasını bildiler.

Günümüzde Müslümanlara baktığımızda, baskı, eziyet, işkence, zulüm, Müslümanlar için tehlike sayılıyor. Bu konuda bazı Müslümanlar Bakara suresinin 195. Ayetini delil göstererek, bakın Allah bile “Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın” diyorlar. Hâlbuki ayetin tamamı, “Allah yolunda harcayın. Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. Her türlü hareketinizde dürüst davranın. Çünkü Allah dürüstleri sever” şeklindedir. Aslında ayette tehlikeli olan şey, ellerinizde bulunan malları Allah yolunda harcamamaktır. Yarın hesaba çekilirken, Allah dünyada verdiği zenginlikler için soracaktır. “Dünyada sana verilen zenginlikleri nasıl kullandın, nerelere harcadın?”

Evet, hemen hepimiz düşünmeliyiz. Allah’ın verdiği zenginlikleri nasıl değerlendiriyoruz?

d. Karşı teklifler

Allah resulünün tebliğ faaliyeti hızla sürüyordu. Her geçen gün İslam’ın tebliği toplumda etkisini sürdürüyor. İlk anda sadece fakirlerin, kölelerin sahip çıkacağı zannedilen tebliğe, toplumun her kesiminden insanlar evet diyordu. Bu durum Mekke’nin putperest yöneticilerini rahatsız etmeye başladı. Hafife aldıkları peygamberi muhatap almaya başladılar. Peygamberin amcası Ebu Talip, Mekkeliler ile yeğeni arasındaki ihtilafın büyümesini istemiyordu. Çünkü Ebu Talip inanıyordu ki, ihtilaf büyüdükçe yeğeninin başına kötü şeyler gelebilirdi. Tabi ki, Ebu Talip Allah’ın resulüne ne tür bir gelecek biçtiğini bilemezdi. İnsani yapısıyla olayları değerlendiriyor, yeğenine olan sevgisini öne çıkarıyor, başına kötü şeylerin gelmesini istemiyordu.

Tarihi bilgilere göre, Hz. Muhammed dan Mekkelilere uzlaşı içeriğinde hiçbir teklif gitmedi. Ancak Mekkeliler bir zamanlar çok sevdikleri, arkasından gittikleri Mekke’nin lideri Abdulmuttalib’in de hatırına binaen, torunu Hz. Muhammed ı kendilerine göre anlamaya çalıştılar. Zira Mekkelilerin geleneklerinde Peygamberimizin soyu Mekke’nin liderliği için Dar-ün Nedve’de görev alan soydu. Belki de babası Abdullah ölmeseydi, soyundan Hişam Bin Melik, yani namı diğer Ebu Cehil yerine babası Mekke’nin lideri olabilirdi. Bu gerçeği de bilen Mekkelilere, “acaba Hz. Muhammed’in kafasında Mekke’nin reisliği mi var?” sorusunu sorduruyordu. Onlar aşiretin bölünmesi yerine gerekirse Muhammed’i Mekke’nin reisi yapabilirlerdi. Zaten aleyhinde hiçbir düşünceleri yoktu. Üstelik toplumda sevilen sayılan biriydi. Peygamberin amcası Ebu Talib’e bu yönde düşüncesinin olup olamayacağını sormaya karar verdiler. Ebu Talib’e gelip, “Eğer Muhammed’in din iddia etmesinin altında, Mekke’nin reisliği, para pul, mevki, makam, kadın varsa, biz ona mal mülk veririz, mevki ve makam veririz, Araplar içindeki en güzel kadınla evlendiririz” dediler. Allah resulü bu teklifi duyunca amcasına “Vallahi bir elime güneşi, bir elime ayı verseler, ben yine de davamdan dönmem” diye cevap verdi.

Günümüzde bazı Müslümanların İslam’ın en iyi şekilde tebliği ve temsili için içinde bulundukları düzenlerde mevki makam peşinde olduklarını görünce, davranışlarının resulün davranışından ne kadar uzak olduğunu anlamaktayız. Hâlbuki Allah’ın resulü de “Mekke’nin reisliğini ele geçireyim. Ondan sonra bir punduna getirir düzeni değiştiririm” veya “Dar-ün Nedve’de görev alayım. Oradaki etkin davranışlarımla dine en güzel şekilde hizmet eder, tebliğlerimi sürdürebilirim” diyebilirdi. Ancak Hz. Muhammed böyle demedi. Aksine, “parada, pulda, kadında, reislikte, mevkilerde, makamlarda gözü olmadığını, bütün meselenin davasına hizmet etmek” olduğunu söyledi. Çünkü sürdürdüğü dava kendisine ait bir dava değildi. Sürdürdüğü dava Allah’ın ona emrettiği dindi. Belki kendisinin ürettiği bir din olsaydı. İdeallerini, hedefini ona göre tasarlayıp, iktidarı düşünebilirdi.

Ancak tebliğinin esası, Allah’ın diniyle, iktidara oynamak, mevki makam kazanmak, para pul, mal zengini olmak değildi. Tebliğin özü, esası, din ne Hz. Muhammed’in, ne de herhangi bir insanındı. Dinin sahibi Allah’tı. Dinin hedefini, amacını, ilkelerini insanlar değil Allah koyuyordu. Elbette dini insanlar üretseydi, ürettikleri dinin hedefini, amacını, ilkelerini koyabilirlerdi. Allah resulüne gönderdiği ayetlerle, neyi nasıl yapacağını ayeti gönderirken bildiriyordu. “Rabbiniz size kitabı ve hikmeti indirendir” Hikmet; ayetlerin anlam ve yaşama aktarılışından ibarettir. Hikmet lügatlerde; “bilgelik, anlayış, kavrayış, Allah’ın insanlar tarafından anlaşılamayan amacı, gizli sebep, öğüt verici söz, fizik, felsefe anlamlarında” kullanılmıştır. Allah’ın resulü, gönderilen ayetlere göre hareket etmez zorundaydı. O kendine göre hedef, amaç, ilke belirleyemezdi. Bugün Müslümanların yaptıkları gibi, kendine göre, “İslam’ın hedefi, amacı, ilkeleri şudur” demiyordu. Bugün Müslümanlar bulundukları ülke şartlarına göre İslam dininin hedefini, amacını, ilkelerini göre belirleyerek, birbirleriyle hedef, amaç, ilke kavgası veriyorlar. Eğer farklı cemaatlerden, tarikatlardan, mezheplerden, ülkelerden Müslümanların temsilcilerini bir araya getirseniz ve onlara “İslam’ın hedefi, amacı, ilkeleri nedir” diye sorsanız, belki birkaç kişinin aynı şeyi söyleyeceğini göreceksiniz. Ancak bugün onların birçoğu;

- Kimi siyaset yaparak,
- kimi ıslahat hareketlerine yönelerek,
- Kimi içten içe devletleri ele geçirme metodu uygulayarak,
- Kimi gizli örgütler kurarak,
- Kimi terörize hareketler oluşturarak,
- Kimi kültür hayatında etken olarak,
- Kimi devir iman devri deyip İslam’ın hukuki kurallarını bir kenara koyarak,
- Kimi özel ibadetlere dalarak,
- Kimi laikleşerek,
- Kimi sosyalistleşerek,
- Kimi kapitalistleşerek,
- Kimi tamamen dünyevileşerek,
- Kimi hümanistleşerek,

İslam’ın amacından, hedefinden, ilkelerinden söz edeceklerdir.

Diğer taraftan, batılıların, doğuluların, Müslüman ülkelerin başlarında bulunan siyasi erklerin, Müslümanlardan beklentileri var. Belki de birçok Müslüman grubun kendilerinden beklenen beklentilere göre de cevap aramaktadırlar. Örneğin,

- Laikler, Müslümanlıktan, Müslümanlardan ne bekliyor?

- Sosyalistler, Müslümanlıktan, Müslümanlardan ne bekliyor?

- Kapitalistler, Müslümanlıktan, Müslümanlardan ne bekliyor?

- Müslüman ülkelere sömürgeciliği şiddetli şekilde uygulayan, Amerika ve Avrupa, Müslümanlıktan, Müslümanlardan ne bekliyor?

- Müslümanların ortasında kurulan, Yahudilerin şeriatçı İsrail devleti, Müslümanlıktan, Müslümanlardan ne bekliyor?

- Hümanistler, Müslümanlıktan, Müslümanlardan ne bekliyor?

- Ateistler, Müslümanlıktan, Müslümanlardan ne bekliyor?

- Müslümanların yaşadıkları ülkeleri yöneten iktidarlar, cumhuriyetler, krallıklar Müslümanlıktan, Müslümanlardan ne bekliyor?

- Müslümanların yaşadıkları, Hıristiyanların, Budistlerin kurdukları, Amerika, Avrupa, Afrika, Asya ülkelerindeki toplumlar, devletin yöneticileri Müslümanlıktan, Müslümanlardan ne bekliyor?

“Müslümanlar genellikle beklentilere göre İslam anlayışlarını şekillendirirler” dersek, büyük ihtimalle yanlış olmayacaktır.

İslam’ın hedefi, amacı, ilkeleri konusunda, Müslümanlar ile Müslüman olmayanlar arasında elbette farklar olacaktır. Ancak bu konuda en büyük farklar İslam’a inananlar arasındadır.

Bütün bunlar Müslümanların Allah resulünün hedef, amaç, ilke belirlemediğini, Allah’ın emrettiği hedefe, amaca, ilkelere göre hareket ettiğini anlayamadıklarının göstergesidir.

Ne yazık ki, günümüzde Müslümanlar İslam dinini referans göstererek, İslam’ın hedefini, amacını, ilkelerini kendilerince belirleyerek, İslam’ı dünyevileştirmişlerdir.

Bunun nedeni Müslümanlar kendi amaçlarını, hedeflerini, ilkelerini, beklentilerini İslam’ın amaçları, hedefleri, ilkeleri, beklentileriymiş gibi göstermeleridir.

Mesela ülkemizden bazı örnekler verirsek,

- İslam gelecek, vahşet bitecek
- İslam gelecek, toplumda adalet ve huzur hâkim olacak
- İslam gelecek, ekonomik sorunlar çözülüp, refah sağlanacak

Gibi cümlelerin, aslında Allah’ın gönderdiği ayetlerle hiçbir ilgisi yoktur. Zira İslam gelince, vahşet bitmeyebilir. İslam gelince toplumda adalet, huzur hâkim olmayabilir. İslam geldiğinde ekonomik sorunlar çözülmeyebilir. Refah topluma hâkim olmayabilir. Çünkü bütün bunların oluşmasında Müslümanların iktidarının gücü önemlidir. Ancak Müslümanların güçlü olması, Müslümanların iktidarının güçlü olması yetmeyebilir. Toplumun tutumu, yabancı ülkelerin Müslüman ülkeye karşı davranışları, doğal afetler, savaşlar, adaletin, huzurun, ekonomik refahın sağlanmasında etkili olacaktır. İslam’ın toplumda uygulanır olması, bir sihirbazlık değildir. İslam uygulanmaya başladığında “okus fokus” hesabı her şey sütliman olmayacaktır. Bütün siyasal, sosyal, doğal şartlar bir araya gelerek, İslam inancına göre toplum şekillenecek, böylece yeni bir düzen kurulacaktır. Meselâ; tam düzen kuruldu, her şey hazır ama düşman bir ülke saldırıya geçti. İşte size bir savaş durumu. Savaşın bütün olumsuzlukları toplumda gerçekleşecek. Belki de, İslam’ın uygulandığı bölgeler işgal edilecek. Geleceği bilemeyiz. Bu nedenle gelecekte neler olacak bilemeyiz. Yapabileceğimiz şey, ilkelere, kurallara tam bir inançla iyiyi, güzeli gerçekleştirmeye çalışmak olacaktır.

Ayetlerin özüne baktığımızda, Allah adaleti, huzuru, barışı emrederken, zaferin, fethin, refahın kendisinin elinde olduğunu beyan etmiştir. Yani insanlar zafer için, fetih için, refah için hayatlarını yaşayabilirler. Ancak onlara zaferin, fethin, refahın gelmesi Allah’ın elindedir. Allah isterse Müslüman toplumları, zaferle, yenilgiyle, fetihle, işgal edilmeyle, refahla veya sıkıntılarla imtihan edebilir. Nitekim Allah Bakara suresinin 155. Ayetinde, “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma (fakirlik) ile deneriz. Sabredenleri müjdele!” demektedir. Allah’ın bu denemesinin önüne kim geçebilir? Müslüman iktidarlar, toplumlar, her şeyi planlayıp tam işleri oturttuk, “oh işler tamam, şimdi refah zamanı, huzur zamanı” dediklerinde, Allah’ın ayette sözü geçen imtihanlardan biriyle karşı karşıya gelmelerini kim engelleyebilecek? İnananlar acaba, ayette ifade edildiği gibi, başlarına gelene karşı, azimle, kararlılıkla (sabırla) durarak, inançlarından vazgeçmezler mi? Yoksa şüpheye düşüp İslam’dan, inançlarından vazgeçerler mi? Öyle geliyor ki, kendilerini zafere, barışa, refaha endekslemiş Müslümanlar bu durumda İslam’dan şüpheye düşeceklerdir. Onun için Allah ayetlerinde sürekli uyarıyor. Sakın “hedefiniz, amacınız, ilkeniz, zafer, refah, fetih olmasın. Bu sizin elinizde değildir”

Bugün Müslümanların Kur’an çalışmaları veya İslam çalışmaları adı altında yaptıkları faaliyetlerin neticesini alamadıklarında, “öyle yapıyoruz olmuyor, böyle yapıyoruz olmuyor” deyip sürekli metot arayışı içine girmeleri, acaba gerçekten İslam’ın hedefiyle, amacıyla, ilkeleriyle mi ilgilidir? Yoksa kendi hedefleriyle, amaçlarıyla, ilkeleriyle mi ilgilidir? Bu konuda Müslümanlar devlet olamamış resullerin hayatlarını anlatan ayetleri çok iyi kavramalıdırlar. İslam’ın hedefinin sadece devlet olduğu bilincinden hareket ederek, bütün çalışmalarını buna göre planlayan Müslümanların, Allah’ın iktidarı da bir nimet olarak verdiğini bilmeleri gerekir. Aksi halde, kendi söylemleri içinde kendi labirentlerini oluştururlar. Bu gün Müslümanların içinde bulunduğu durum, kendilerinin oluşturduğu labirente benzer. Labirentin içinde oraya buraya dönüp durmaktadırlar. Halbuki İslam bir labirent değildir. Allah ayetlerinde bütün çıkış yollarını belirlemiştir.

Çıkış yolu konusunda Müslümanlar Allah’ın resulünü kendilerine örnek edinmeleri gerekir. İşte o gün, Peygambere yapılan teklifler peygamberi hiç ilgilendirmemiştir. Çünkü Allah resulü kendi aklıyla, mantığıyla hedefler, amaçlar, ilkeler koyarak kendi labirentini oluşturmamıştır. Resul, Allah’ın kendisine bildirdiği çıkış yollarında azimle, sabırla yürümüştür. Resule yapılan tekliflerin benzeri, küfür iktidarları tarafından günümüzün Müslümanlarına yapılsa, günümüzün Müslümanları hemen teklife evet derler. Kaldı ki, günümüzün Müslümanları kendilerine teklif edilmeden bile, İslam’a göre oluşturulmamış yönetimlerde mevki, makam kapma yarışı içindedirler. Ortalıkta dolaşan demokrasi, laiklik propagandalarının etkisiyle, İslam’ın ilkeleri, hedefi, amacı akla bile gelmemektedir.

Allah’ın resulü Mekkelilerin teklifini ret ettiğinde Mekkelileri çok kızdırmıştı. Kızgınlıklarını fakir Müslümanlara, kölelere işkence yaparak teskin etmeye çalıştılar. Ancak Mekkeli putperestlere yaptıkları işkenceler çare olmamıştı. Allah’ın resulü tebliğlerinden vazgeçmiyor. Hemen her yerde tebliğlerini sürdürüyordu. Arapların eğlence merkezlerine, ticaret için kurulan panayırlara, hac için gelenlerin çadırlarına giderek ayetleri okuyordu. O çadırlarda içkili, eğlenceli, rakkaselerin dansları eksik olmuyordu. Resul buralarda insanlar eğleniyorlar, içiyorlar, kadınları dans ettiriyorlar demiyordu.

Mekkeliler İslam’ın tebliğini önlemek için sürekli çare arıyorlardı. Sonunda kendilerince mükemmel bir çare buldular. Buldukları çare, bir yıl Allah’ın gönderdiği dinin uygulanması, bir yıl da putperestliğin uygulanmasıydı. Onlar akıllarınca, kendi dinleriyle, Allah’ın dininin mukayesesini yaptırarak, dinlerini üstün çıkarmak istiyorlar. Dolaylı olarak Allah’a ve Allah’ın dinine karşı tuzak kuruyorlardı. Hani ikinci dünya savaşından sonra, Rusya ve Amerika Yalta’da bir araya gelerek, dünyayı bölüşmüş, kendi nüfuz alanlarına aldıkları ülkelerde kendi rejimlerini uygulayarak hangisinin daha iyi olduğunu göstermek istemişlerdi ya, onun gibi bir plandı Mekkelilerin teklifi. Hatta Rusya ve Amerika, en çarpıcı örneklemeyi Almanya’yı ikiye bölerek, batısında Kapitalizm, doğusunda Komünizm uygulayarak göstermek istemişti. Netice Kapitalizm kazandı. Zira kapitalizm çıkarcı mantığıyla kazanacağını biliyordu. Mekkeliler de tıpkı kapitalistler gibi “dinimiz bizim ticaretimiz” diyorlardı. Kapitalistler içinde de kapitalizm, kazanmak için kurulmuş bir düzendi (dindi) . Bırakın yapsınlar, bırakın kazansınlar mantığını esas alan kapitalistler için, kazanmanın önünde her yol mubahtı. Binlerce yıl öncesinden de olsa, Arapların mantığı, Amerikan kapitalistlerinin mantığıyla aynıydı. Boşuna Avrupalılar kapitalizmi biz bulduk diye seviniyorlardı. Araplar inanıyorlardı ki, eğer dünyevi kavramlarla Hz. Muhammed ile mücadele ederlerse, mal mülk, para, mevki, makam, şan şöhret peşinde olmayan Muhammed’i kesinlikle alt edeceklerine inanıyorlardı. Onlar Müslümanların da kendileri gibi eninde sonunda dünyaya yenileceklerine inanıyorlardı. Eğer tekliflerini peygamber kabul ederse, ellerindeki bütün gücü birleştirerek, putperestliğin en güzel din olduğunu göstereceklerdi. Onlara göre zaten peygamberin etrafında fakirler, yoksullar, köleler çoğunluktaydı. Üstelik Müslümanlardan zengin olanlar, zulüm görenlere yardım ederek güç kaybetmişti. Müslümanlarla putperestlerin sosyal, ekonomik durumu dikkate alındığında, bir yıl Allah’ın dini, bir yıl putperestlik denenirse, deneme de putperest önderler kendilerini şanslı görüyorlardı. Onlar buna inanarak Allah’ın resulüne “bir yıl senin dininle, bir yıl bizim dinimizle Arapları yönetelim” dediler. Değilse kazanacaklarına dair hesapları, kitapları tutmasa asla teklif etmezlerdi. Onlar belki de binlerce kere düşünerek, kazanacaklarından emin olarak, tekliflerini peygambere ilettiler. Arapların teklifine karşılık Allah Kafirun suresini gönderdi.

1. Ey Muhammed! De ki: "Ey kâfirler!
2. "Ben sizin taptıklarınıza tapmam."
3. "Benim taptığıma da sizler tapmazsınız."
4. "Ben de sizin taptığınıza tapacak değilim."
5. "Benim taptığıma da sizler tapmıyorsunuz."
6. "Sizin dininiz size, benim dinim banadır."

Sureyi, o günkü dilden bu güne çevirerek okursak,

Ey Muhammed, de ki, Ey yalanlarıyla gerçekleri örtüp, ortalığı karartanlar,

Ben sizin emrine girdiklerinizi tanımam, sizin gibi, yalanlar üzerine kendime bir hayat kurmam,

Sizler de, benim emrine girdiğim, hayatımı ona göre yaşadığımın emrine girmezsiniz, benim gibi yaşamazsınız,

İşin gerçeği şudur ki, bugün de gelecekte de, sizin üzerinde yürüdüğünüz, yaşadığınız yola girecek değilim.

Görüyorum ki sizler de, inandığım, yürüdüğüm, yaşadığım yola girecek değilsiniz.

Herkes kendi yolunda yürüsün. Sizin yolunuz sizin, benim yolum benim olsun.

İnkâr edenlerin içlerinden geçenleri bilen Allah, resulüne yolunu çizdirerek, onların tuzağını boşa çıkardı. İnkâr edenler, Allah ile ilahlarını yarıştırmak isterken, Allah bu sureyle böyle bir yarışmanın içine girmedi. Allah’ın yolunun hiçbir şekilde, insanların çıkarlarına, yalanlarına göre kurulan yollarla yarıştırılamayacağını bildirdi. Eğer Allah’ın resulü Mekkelilerin dediği gibi, bir yıl putperestliğe, bir yıl İslam’a göre hayat kursaydı, öncelikle batıl bir yolla Allah’ın hak yolunu eşitlemiş olacaktı. Bu mümkün değildi. Zaten Allah’ın din göndermesindeki amaç, putperestlik düşüncesiyle karartılan inançların, hayat tarzlarının berraklaştırılması değil miydi? Allah’ın yolunu inkâr edenler hangi cesaretle, batıl yollarını Allah’ın aydınlık yoluyla yarıştırmak istiyorlardı? Allah onların haddi aşmalarına, haddini bilmezliklerine karşılık, sert bir dille değil, yolları ayırarak cevap veriyordu. Elbette gerçeklerin üstünü örten, yalanlarıyla hayatlarını yaşayanlar bir gün yok olup gideceklerdi. Allah katındaki gerçek buydu. Ama bunu inkâr edenler bilmiyorlardı. Onlar kısa dünya hayatlarında, her şeyi kendilerine göre hesap ediyorlardı. Onların hesabı varsa elbette Allah’ında mutlaka bir hesabı vardı.

Yollar ayrıldı. Tuzak bozuldu. Allah’a inananlara netlik, Allah’ın yolunda azimle, kararla yürüme anlayışı hâkim oldu. Allah’ın resulü ve arkadaşları bu özle yaşadılar. Mekkelilerin tuzaklarına düşmediler. Mekkelilerin kurnazca önlerine sundukları dünyevi kavramlara aldanmadılar.

Ancak onlardan sonra böyle oldu mu? İnsanlar çıkarlarını, yalanlarını, hırslarını, bencilliklerini hayatlarının gayesi yapmadılar mı? Müslüman’ım diyerek, Allah’ın yolunda yürüdüğünü söyleyenler, siyasi, ekonomik hırslarına yenilerek, dünyevileşmediler mi?

Bugün Müslümanların yaşadıkları ülkelere bakalım.

Bazıları, Allah’ın yolundan uzak, batının egemenliğinde, batı tipi düzenler içinde yaşamıyorlar mı?

Bazıları geçmişin krallıklarını insanlar üzerinde egemen kılmışlar, batının güdümünde günlerini gün etmiyorlar mı?

Allah’ın şeriatını uyguladığını söyleyen ülkeler bile, gerçekte Allah’ın yolunda yürümeyip, yalanlar üzerine yaşamıyorlar mı?

İnsanlara çıkarları doğrultusunda zulüm yapmıyorlar mı?

İçlerinde her türlü fitneyi, fücuru (kötülüğü) yaşatmıyorlar mı?

Ve bütün bu gerçekler varken, Allah’ın yolunda yürüyeceğini söyleyen Müslüman gruplar, içinde yaşadıkları düzenler tarafından, “haydi size düzenimizi değiştirmeden imkân verelim, inandıklarınızı uygulayın” deseler koşturmayacaklar mı? Onlara, “hayır biz batılın egemen olduğu bir yerde, gerçeklerin, hak yolun uygulanacağını sanmıyoruz. Ne zaman gerçekten Allah’ın yasaları topluma hâkim oldu o zaman gerçek yolu buluruz” mu diyecekler?

Mekkeliler Allah’ın resulünü “bir yıl bizim dinimizle, bir yıl senin dininle yaşayalım, hangisi iyiyse devam edelim” diyerek dünyevileşme çukuruna çağırırken, Allah kafirun suresini göndererek, resulü bu çukurdan uzak tuttu. Bugün dünyevileşmek çukurunun, yanındaki, başındaki, içindeki Müslümanlar, Allah’ın ayetlerini dinleyerek, resulü örnek alarak çukurdan uzak duruyorlar mı? Yoksa çukura düşmek için hazır mı bekliyorlar? Yoksa çukura zaten düşmüşte, çukurdan çıkmamak için Allah’ın ayetlerini tevil mi ediyorlar?

Bütün bu soruların göstergesi, gerçekte insanların yaşadıkları yolun, yani dinin, yozlaştırılması veya saf, temiz tutulması konusunda başarılı olamadıklarıdır. Dünyevileşmek olgusunda sonuç, Müslümanların çıkarlarına yenilerek, kendi hedef, amaç, ilkeler noktasında Allah’ın yolunu (dinini) bulandırdıklarıdır.

Fetihleriyle, zaferleriyle övülen tarihin çocukları olarak yetiştirilen Müslümanlar, batıya karşı yenilmişliğin şaşkınlığı, tekrar eski günlere dönmenin hırsıyla Allah’ın yolunu anlamak istemiyorlar. Allah’ın ayetlerine dikkatle bakıldığında, ayetlerin özü, insanların fetihler, zaferler yolunda yok olup gitmelerini değil, insanlık erdemlerini en yüksekte tutarak, insanlığa yeni bir ufuk, yeni bir çizgi kazandırdığı görülecektir. Onun için Allah zafer benim elimde, fetih benim elimde, hidayet benim elimde demektedir. Neyin fetih, neyin zafer, neyin hidayet olduğunu Allah belirleyecektir. İnsanlar kendi düşünceleriyle zaferi, fethi, hidayeti tarif edebilirler. Ancak insanların bu tarifi, tanımı Allah tarafından kabul edilecek midir? Elbette hayır! Öyle görünüyor ki, kendilerine göre zafere, fethe şartlanmış insanlar, Allah’ın ayetlerini anlama yolunda, kendilerine bir duvar örüyorlar. İnsanların kavramları, düşünceleri, tanımlarıyla ayetlerin gerçeklerini örtüyorlar. Nasıl Mekkeliler ayetler ile kendi aralarına, anlayışlarını, çıkarlarını koyup, ayetlere karşı kör, sağır, dilsiz oldularsa, dünyevileşen Müslümanlar da aynı şeyi yapıyorlar. Müslümanların İslam adına ürettikleri kavramlar, ayetleri anlamanın önüne dikiliyor. Her üretilen kavram ayetlerin anlamını, insana, zamana, şartlara göre daraltıyor. Hâlbuki Müslümanların dini kavramlar üretme gayreti ayetleri anlamak için. Ama böyle olmuyor. Üretilen kavramlar gelecekte insanların ayetleri anlamasının önüne duvar oluyor. Okunan ayetler o duvarlara çarpınca, insanlar kavramlarına göre ayetleri tevil etmeye başlıyorlar. Bir bakıma dini kavramlar üretme veya kavramlaştırma hareketi de, İslam’a ait değerleri dünyevileştirme olarak ortaya çıkıyor.

İslam’a göre dünya gelip geçici bir yer iken… İnsanlar kısa zaman içinde yaşamlarını tamamlayıp gideceklerken… Böyle inanan Müslümanlar Allah adına, İslam adına dünyayı mamur kılmak için, inkâr edenlerden daha fazla dünyevi projeler ürettiler. İslam gelince dünya şöyle olacak, dünya böyle olacak dediklerine baktığınızda, sanki Putperest Mekkelilerin din anlayışı bugün Müslümanların inancı olmuş. Aynı putperest Mekkeliler gibi, din, ilah yarıştırmasının içine girmektedirler.

İslam geldiğinde, toplumlar şöyle olacak, ekonomi böyle olacak. Müslümanların kurduğu devletler şöyle olacak, böyle olacak gibi tasarımlarına baktığınızda, Müslümanlar aslında ne yapıyorlar? Sorgusunda, sanki Müslümanların oluşturacağı düzenler ile bir bakıma inkâr edenlerin düzenleri kıyaslanmış oluyor? Kapitalistlerin, sosyalistlerin, laiklerin, kralların kurduğu düzenler ile Allah’ın yolu karşılaştırılıyor? Mekkelilerin de asıl amacı bu değil miydi? Allah’ın Kafirun suresini göndererek bu yaklaşıma, bu anlayışa karşı çıkmadı mı?

Dünyevileşmek adına geleceğe vaat, Allah tarafından ret ediliyor. Mekkelilerin yolu dünyevileşmek adına sağlam adımlarla yürünülen bir yoldu. Allah’ın yolu ise dünyevileşmekten uzak, ilkeleri, hedefleri, amaçları putperestlikten başkaydı. Kafirun suresiyle Allah’ın resulü Mekkelilere, ben sizin gelecek için tasarımladığınız dünyalık bir yolda olamam, ben kendi yolumda yürürüm, siz kendi yolunuzda yürüyün demiyor muydu?

Allah ayetlerinde insanlığa kısa, öz, bir yol emrediyor ve “Ey insanlar sizi imtihan için gönderdiğim dünyada, Rabbinize, yarattıklarına sevgiyle, saygıyla yaklaşan, adaleti esas alan, verilen nimetleri hakça paylaşan bir yaşam kurarak, kötülükten uzak, iyiliği hâkim kılan insan olarak yaşayın” demiyor mu? Böyle davranmaktan sorumlu tutulan, imtihan edilen bir insan olarak, dünya için, gelecek için ne düşüneceğiz?

- Kapitalistler gibi, zenginleşmenin, güçlü devletler olmanın yolunda mı yürüyeceğiz?

- Krallar, tiranlar, imparatorlar gibi, ilkelerini, ideallerini, amaçlarını gerçekleştirmek için, insanları oradan oraya koşturan, savaşlarda öldüren, zenginliklerini dünya üzerinde devasa yapıtlar için harcayan mı olacağız?

Bu sorular, sorgular çerçevesinde Allah Kafirun suresiyle yolları ayırıyor. Müslümanların asla bu sorulara evet diyemez. Müslümanların görevi, güçlü iktidarlar kurmak, zenginlik, devasa yapılar, saraylar, camiler, hanlar, hamamlar, köprüler, evler yapmak değil, insanlık arasında en güçlü adaleti sağlamak. İnsanların özgürce, Allah’ın nimetlerinden yararlanma, Allah’a karşı imtihanlarını sağlıklı gerçekleştirme yolunda imkân sağlamak. Allah’ın yarattığı her varlığa, canlıya, cansıza, insana zarar vermesini önlemek, her varlığın haklarını korumak. İster Müslüman olsun, ister olmasın bütün insanların insanca yaşam haklarına güvence olmaktır. Elbette Müslümanlar da yaşam için gerekli, evler, barınaklar, yapılar yapacaklardır. Ancak bunlar, azameti, kibri, zenginliği gösteren değil, mütevazı, insana, insanlara saygı duyan, yaşamlarını kolaylaştıran yapılar olacaktır.

Öyle inanıyorum ki, Mekkelilerin Allah resulüne getirdikleri tekliflerin özü henüz kavranmış değildir. Bu öz kavranamayınca elbette Kafirun suresi de kavranmayacaktır.

Günümüzde bazı Müslümanlar, Kafirun suresinden, Allah’ın yolundan gitmeyen iktidarları ret etmeyi, beşeri düzenlerden uzak durup, Allah’ın insanlara emrettiği düzeni kabul etmeyi anlıyor.

Elbette bu özler Kafirun suresinde var. Ancak Kafirun suresinin anlattıkları sadece bu değil. Müslümanların zenginlikleriyle, inkâr edenlerin zenginliklerini kıyaslamak… Müslümanların Allah’ın emirleri doğrultusunda kuracağı düzenin, beşeri düzenlerden daha mutlu, daha zengin, daha refah bir hayat sunacağını iddia etmekte, Kafirun suresiyle ret edilmiştir. Çünkü Allah’ın düzeni (dini) hiçbir dinle (düzenle), dünyevi kavramlarla kıyaslanamaz, karşılaştırılamaz. Kadı ki, mutluk, zenginlik, refah görece kavramdır. İnançlara, kültürlere, duygulara göre değişir. Müslümanların beklediği mutluluk, zenginlik, refahla, İslam’a inanmayanların beklediği mutluluk, zenginlik, refah değişir. Ne yazık ki, günümüzde Müslümanlar, Allah’ın yoluyla, beşeri düzenlerin yolunu kıyaslama, karşılaştırma yoluyla Mekkelilerin resule önerdiklerini yapıyorlar. Böylece beşeri düzenleri inkâr etseler de, karşılaştırma yaparak Allah’a ters düşüyorlar. Allah, her şeyin hâkimi, yöneticisi olarak, hiçbir hâkimle, yöneticiyle kıyaslanamaz. Allah’ın düzeni, hiçbir düzenle, karşılaştırılamaz, kıyaslanamaz. Bu yönde üretilecek her türlü fikir, uygulama Kafirun suresiyle ret edilmiştir. Allah’ın ayetlerinin tamamı dikkate alındığında, Müslümanların, mutluluk, zenginlik, refah kavramları yeniden şekillenecektir.

Allah resulü, Mekkelilerin tekliflerine Kafirun suresiyle cevap vererek, kendisinin asla böyle bir kıyaslama, karşılaştırmaya giremeyeceğini. Yollarının kesinlikle ayrı olduğunu… Hiç kimsenin zorlanmadığını… Herkesin kendi yolunda yürüyeceğini vurgulayarak, tuzağa düşmüyor. Bugünde Müslümanların düşüncelerini Kafirun suresiyle bütünleştirerek, Allah’ın yolunda yürümeyenlerin tuzaklarına düşerek, Allah’ın dini (düzeni) ile beşeri düzenlerin kıyaslanmasına, karşılaştırılmasına girmemesi gerektiği aşikârdır.

Allah’ın yolunu inkar edenler, dünyevi kavramlarına Müslümanları entegre etmeye çalışıyorlar. Müslümanların da kendileri gibi dünyevi kavramlarla konuşmalarını istiyorlar. Mekkeliler kendi kavramlarına inanıyor, Muhammed’in yoluyla kıyaslandığında galip çıkacaklarına inanıyorlardı. Allah; bırakın kıyaslamayı, karşılaştırmayı, yaşam içinde yarıştırmayı bile kabul etmedi. Hâlbuki günümüzde Müslümanlar, İslam adına ürettikleri kavramları, beşeri düzenlerin kavramlarıyla, kıyaslıyorlar, karşılaştırıyorlar. Böylece Kafirun suresinin tersine hareket ediyorlar. Bilmiyorlar ki, çıkar düzenlerinin kavramları daima insana cazip gelir. Çünkü çıkar düzeninin kavramları insanların arzularına, heveslerine hitap eder. Hâlbuki Allah’ın ayetlerinde öğrettiği kavramlar, çıkarları değil, sevgiyi, paylaşmayı, insanlarla, doğayla bütünleşmeyi sağlar. İki inancın kavramları birbirinden farklıdır. Ayrı dünyalar oluştururlar. Asla kıyaslanamazlar.

Sizin dininiz size, sizin kavramlarınız size, sizi idealleriniz size, sizin amaçlarınız size, sizin ilkeleriniz size, bizimkiler bize… Herkes kendi yoluna… Yollarımızı ayırdık. Asla kıyaslama, karşılaştırma yapmayız. Allah’ın dini (düzeni) deneme tahtası değildir. Rabbimiz Allah, hiçbir varlıkla eşitlenemez, kıyaslanamaz, karşılaştırılamaz. Dediğimiz gün, Kafirun suresi Müslümanların kalbinde yer bulacaktır.

c. Dar-ül Erkam

Tarihi bilgilere göre, Peygamberliğin 5. veya 6. yılında tebliğ faaliyetlerine ilişkin eğitim ve öğretim çalışmaları Dar-ül Erkam’ın evinde yapılmaya başladı.

Erkam b. Ebi Erkam el-Mahzun Mekke’nin kenarında, safa tepesi eteklerinde evi olan bir zattı. Müslüman olduktan sonra, evini tamamıyla İslam’ın tebliğ ve eğitim faaliyetlerine adadı. Özellikle baskı dönemlerinde Müslümanlar, geceleyin putperestler eğlenirken Erkam’ın evine gidiyorlar. Orada sabaha kadar gelen ayetleri okuyorlar. Ayetler üzerine tefekkür ediyorlardı. Çoğu zaman Resulün de bu okumalara katıldığı rivayet edilir. Evin Mekke’nin kenar kısımlarda oluşu, gözlerden ırak, sessizlik içinde, çalışmaların güvenilir bir ortamda yapılmasını sağlıyordu.

Erkam’ın evinde yapılan çalışmalar Müslümanların yetişmesinde önemli rol oynadı. Birçok yeni Müslüman, bir araya gelip ayetler üzerinde eksikliklerini tamamladılar. O nedenle tarihe Erkam’ın evi, İslam tebliğinin temel taşı olarak geçti. Sonraki yıllar, Erkam’ın evini Müslümanlar örnek alarak, Kur’an okuma evleri kurdular. Tarikatların, cemaatlerin, mezheplerin oluşturduğu dergâhlar, medreseler, okuma evleri Erkam’ın evinin örnekliğiyle oluştu. Her ne kadar, birçoğu amacından saparak, bu evlerde (dergâhlarda) İslam’da olmayan bidat ibadetler gerçekleştirdiyse de, toplumun eğitiminde evler önemli roller oynamaya devam etti. Günümüzde Müslümanların Kur’an okuma çalışmaları hızla sürüyor. Mevcut evlere ek olarak, internet üzerinden oluşturulan odalar, Erkam’ın evinin yansıması olarak kendini gösteriyor.

O gün, Müslümanlar okudukları ayetlerin gereğini yapma konusunda birbirlerini destekliyorlar. Gelen ayetlere “işittik ve itaat ettik” prensibiyle inanıyorlardı. Bugün Müslümanların Kur’an okuma çalışmalarının Dar’ül – Erkam’ın evindeki çalışmalarla ilgisi yok. Günümüzde Müslümanların Kur’an okumaları “işittik ve itaat ettik” prensibinden uzakta sürüyor. Okumalardan edinilen bilgilerle kimlik, kişilik oluşturma, hayata ayetlerin anlattığı dini aktarma konusunda eksiklikler var. Eksiklik şekilden öte, işin özüne ait.

Hz. Ömer’in Müslüman oluşuyla birlikte, Müslümanlar tebliğlerini büyük bir gövde gösterisine dönüştürdüler. O güne kadar toplumda tebliğ faaliyetini açıkça yapan Allah’ın Resulüydü. Her ne kadar Müslüman olduğuna ilişkin hakkında ihbar alınanlar yakalandıklarında İslam’ı anlatmış olsalar da, bu anlatım tebliğin temel dinamiklerini tam olarak yansıtmıyordu. Kur’an-ı resulden başka ilk okuyanın İbn-i Mesut olduğu konusunda rivayetler var. Rivayetlerle ilgili farklı görüşleri dile getirmenin anlamı yok. Ancak on bin nüfuslu Mekke’de, Müslümanların Erkam’ın evindeki ayet okumalarını dışarıya taşıması uzun sürmüştür. Müslümanlara yapılan baskılar Erkam’ın evindeki gizli eğitimi doğurmuştur.

Hemen her toplumda, farklı düşünceler, farklı ideolojiler, farklı dinler toplumsal söyleme geçmeden önce, günümüzde hücre evleri denilen evlerde benzeri eğitimleri sergilemişlerdir. Gizlilik, egemen olan her düzenin hiç hoşlanmadığıdır. Her ne kadar egemen güçler, toplumdan gizli iş çevirse de, toplumun kendilerine karşı gizli iş çevirmesine razı olmazlar. O nedenle, Mekkeliler de, Müslümanların gizli buluşmalarını takibe aldıkları, Müslüman olduğundan şüpheye düştüklerini takip ettikleri tarihi bilgilerde geçiyor.

İçinde yaşadığımız düzende, kendisinden gizli çalışmalara razı olmuyor. Nitekim 70’li, 80’li yıllarda sıkça gördüğümüz, üç beş kişinin bir araya gelerek eğitim çalışması yaptığı konuları, düzenin egemen güçleri, devlete karşı hücre çalışması olarak nitelemiş, yapanları cezalandırmıştır. Hatta üç beş kişinin bir araya gelerek yaptığı dini öğrenme çalışmalarını, “devleti yıkmak için gizli faaliyet sürdürmek” olarak değerlendirmesi düşündürücüdür. Böyle garip suçlamalar, söylemler devletin polisleri, savcıları, hâkimleri tarafından yapılmıştır. Sayfalar dolusu iddianameleri bugün okursanız, gülmekten kırılırsınız. Sanki komedi gibidir. Suçlamaları insan aklının alması mümkün değildir. Düşünebiliyor musunuz? “ Üç beş kişi bir araya gelse, devletten gizli herhangi bir kitap okusa, devletin egemen güçleri bundan huylanıyor” Neden? Hatta o kadar ileriye gidiyorlar ki, bu üç beş kişinin, binlerce askeri, binlerce polisi olan, kocaman bir devleti yıkabileceğini iddia edecek kadar gülünç duruma düşüyorlar. 90’lı, 2000’li yıllarda da düzen kendisinden gizli faaliyet gösterenlerin üzerine, eskisi kadar yoğunlukta olmasa da gidiyor. Çağımızda gördüğümüz bu gülünç durumlar, aynen Mekkeli putperestlerde de görülüyordu. Mekkeli putperestlerde ulaşamadığı bilgilerin varlığına inanıyor, Müslümanları bildiklerini sıkı takibe alıyorlardı.

Gizlilik her zaman toplumda bir güç olarak algılanmıştır. Gerçekte de böyledir. Zira bilinmeyen, insanın düşüncelerini alabora eder. Bilinmeyene karşı büyük merak doğar. Üstelik bilinmeyen çoğu zaman tehlikeli kabul edilir. Hâlbuki bilinen şey ne kadar büyük olursa olsun, aşılabilir. Mesela; dünyanın en yüksek tepesi insanın önüne engel olarak çıksa, insan onu gördükten sonra aşmanın yollarını arar. Ama bilmediği şey konusunda hiçbir hesap yapamaz. Bu açıdan Dar-ül Erkam Mekkeliler tarafından keşfedilinceye kadar önem kazanmıştır. Zira oraya gelen Müslümanlar kendilerini güvende hissetmişler. Rahatça ayetleri okuyarak bilmediklerini öğrenmişlerdir. Ancak toplumda İslam’ın sürekli yayıldığını gören, hisseden putperestler, ortada kendilerinin bilmediği bazı olayların yaşandığını düşündükçe deliye dönmüşlerdir. Günümüzün devletleri de deliye dönüyorlar. Kendileri her türlü gizli teşkilatları kurarken, toplum içinde kendilerine karşı gizlilik istemiyorlar. Onların gizli teşkilatları evine, barkına, arkadaşına, akrabana, eşine, çocuklarına kadar ulaşırken, onlar asla gizliliğe tahammül edemiyorlar. Onlardaki bu bencillik, büyük bir haksızlık, eşitsizlik olarak ortaya çıkıyor. Yani devletler halkının bütün hayatına gizli bir şekilde müdahale edebilecekler, ama kendilerine karşı gizli faaliyet yürütülmesine razı olmayacaklar. Bu büyük bir haksızlıktır. Aynı zamanda büyük saygısızlıktır. İktidar olarak, devlet görevinde bulunanların kendilerinde bu tür hakları görmesi gariptir. Hâlbuki devletler halka hizmet için kurulur. Devlette görev alanlar halkın maaşlı memurlarıdır. Düşünebiliyor musunuz? Bir iş yeriniz var, orada memurlar, işçiler çalışıyor. Onlar size karşı gizlice teşkilatlanıyorlar. Sizin hakkınızda her şeyi biliyorlar. Ama siz onlar hakkında gizlice bir çalışma yapsanız hemen sizi suçluyorlar. Ne kadar mantıksız değil mi? İşte devletin, devlet görevlilerin durumu böyle bir şeydir.

Toplumsal muhalefette düşüncelerini açıkça söyleyemeyen, çalışmalarını açıkça paylaşamayanların gizlenmeye mecbur kalması, egemen güçlerin haksız baskılarından kaynaklanmaktadır. Ne var ki, bu tür haksızlığa uğrayanlar, gün gelip kendileri iktidar olduklarında, şikâyet ettikleri baskılardan daha fazla baskı yapma eğilimini gösterirler. Özelikle iktidar değişimlerinin olduğu dönemlerde, değişimi gerçekleştirenlerin topluma uyguladıkları baskılar eskisinden beter olmuştur. “Gelen gideni aratır” esprisi her zaman kendini göstermiştir.

Baskının, zulmün altında edinilen bilgilerin, yaşanılan yaşamların değeri, elbette ki baskısız, zulümsüz dönemlerden daha değerlidir. Bu açıdan baskı ve zulüm altında geçen günler kutsanıyor gibi olsa da, asla baskı, zulüm kutsanamaz. Allah’ın gönderdiği ayetlerin özünde, Müslüman’ın her durumda ihlâsını (samimiyetini) koruması, üzerine düşen görevleri gereğince yapması esastır. Allah; baskı, zulüm döneminde de, baskısız, zulümsüz dönemlerde de insanın imtihan edildiğini bildirmektedir.

Mekkeli Müslümanlar, Dar’ül Erkam’daki faaliyetleriyle imtihanlarını yerine getirmişlerdir. Elbette daha sonra gelen baskısız, zulümsüz dönemlerde de imtihanlarının gereğini yerine getirmişlerdir. Allah yolunda samimiyetle hayatlarını ortaya koyanlar, mutlaka huzurdaki hesapta karşılığını bulacaklardır.


d. Boykot

Mekkeli putperestlerin alay devri, tehdit devrine, tehdit devri baskı ve zulüm devrine geçmesine rağmen İslam’ın tebliği devam ediyor. İnsanlar Müslüman olmaya devam ediyordu. Yapılan baskılar karşısında Müslüman olanlar İslam’dan döneceklerine, sabrediyorlar, ölüyorlar, böylece her türlü sıkıntıya direniyordu. Baskılar arttıkça güçlü olan Müslümanlar kardeşlerine sahip çıkıyor. Ancak her zaman yetişemiyorlardı. Bu nedenle bazı Müslümanlar Habeşistan’a hicret ettiler. Mekke’nin önderleri Habeşistan’a giden Müslümanları geri istediler. Habeşistan’ın kıralı Necaşi Müslümanları vermedi. Mekke’nin elçilerini geri gönderdi. Baskı altındaki Müslümanların Mekke’deki Müslüman zenginler tarafından korunması. Hz. Muhammed Aleyhisselâmın amcası Ebu Talip, Abbas ve Hamza tarafından korunması. Mekkelilerin elini kolunu bağlarken, ortaya bir de egemenliği kendilerine ait olmayan Habeşistan çıkmıştı.

Habeşistan ayrı bir devlet, ayrı bir toplum, Müslümanlar gibi kitap gönderilen Hz. İsa’yı takip eden bir topluluktu. Onların Hz. İsa’yı yüzde yüz doğru takip ettikleri konusunu bir kenara koyarak, putperestliğe karşı oluşta, Hıristiyanlarla Müslümanlar aynı konumdaydılar. Müslümanların Habeşistan’da sıcak karşılanmaları, Habeşistan kralı Necaşi’nin koruması altına girmeleri, Mekkeliler için önemliydi. Artık Mekkelilerin karşısında bir devlet vardı. Üstelik bu devlet, ticari merkez olarak Araplarca önemliydi. Dinini ticaret olarak gören Araplar, ticari ilişkileri olan devletle ilişkilerini bir çırpıda atamazdı. Eskiden beri Habeşistan’la sıcak ilişkileri olan Arapların böyle giderse ilişkileri bozulabilirdi. Diğer taraftan kendilerine bir kapı bulan Müslümanlar her fırsatta Habeşistan’a giderse, bir de Hz. Muhammed Aleyhisselâm hicret eder, Habeşistan’ı putperestliğe karşı örgütlerse, bu durum Araplar için hiç iyi olmayabilirdi. Kuzeylerinde Hıristiyan Roma İmparatorluğu, güney batısında Hıristiyan Habeşistan’ın oluşu Araplar için tehlike arz edebilirdi. Her iki Hıristiyan toplulukla Hz. Muhammed Aleyhisselâm ile anlaşırsa durum hiç iyi olmazdı. Habeşistan tam Müslümanların istediği gibi davranıyordu. Müslümanları koruma altına alıyor. Mekkelilerle ilişkilerinin bozulmasını göze alıyor. Siyasi, ekonomik, toplumsal strateji açıdan Mekkeliler için durum gittikçe kötüye gidiyordu.

Mekkeliler olayların çığırından çıktığına inanmaya başladı. Yapılan tespit, olaylar Mekke’yi aşarak Habeşistan’a ulaşınca, Mekkelilerin Araplar nezdinde ki iktidar gücü zayıflayacaktı. Arabistan toplulukları, Müslümanları elinden kaçıran, içlerindeki ayrılığı bitiremeyen olarak görecekleri Mekke’nin önderlerine karşı güvenlerini kaybedeceklerdi. Mekke’nin dışına çıkmayan İslam tebliği, devletlere, bütün Araplara yayılabilirdi. Özellikle Habeşlilerin Müslümanlara karşı içten davranışları, Mekke’nin putperest önderlerini psikolojik olarak bitirmişti. Deliye dönmüşler, ne yapacaklarını bilemiyorlardı. Birbirlerine düştüler.

Dar’ün Nedve’de çok sert kavgalar başladı. Bütün suçu Haşim oğulları soyuna atıyorlardı. Her ne kadar Mekke’nin yönetici soyu Haşim oğulları olsa da, Haşim oğullarının Dar’ün Nedve’deki temsilcisi Hişam bin Melik (Ebu Cehil) aralarında olsa da, diğer soylar artık Haşim oğullarını karşılarına alma durumuna geldiler. Haşim oğullarına ültimatom gönderdiler. Ültimatomun konusu “Muhammed’i korumayacaklar, kendilerine ya sağ, ya da ölü teslim edecekler, eğer sağ teslim ederlerse ve Mekkeliler Muhammed’i öldürürlerse kan davasında bulunmayacaklardı” Konunun başından itibaren Araplar da soya bağlılığın ne kadar önemli olduğunu vurgulamıştık. Aşiretten olmak, aşiretine sahip çıkmak, Araplar arasında onur meselesiydi. Haşim oğulları, putperestliğe karşı olsa bile, Dar’ün Nedve’deki temsilcileri olan Hişam Bin melik (Ebu Cehil) peygambere karşı alınan karara imza atsa bile, Haşim oğulları Abdullumuttalibin yadigârı Hz. Muhammed Aleyhisselâma sahip çıktılar. Haşim oğullarının aileleri anlaşarak ortalığa fısıltılı haberler yayıyorlar. Muhammed’in kendilerinde olduğunu söylüyorlardı. Bir yatak yapıp içine kendi çocuklarını yatırıyorlardı. Herhangi bir saldırıya karşı şaşırtmaca yapmaktaydılar. Hâlbuki kendilerinde olduğunu söyleyen ailede peygamber olmazdı. O başka bir yerde olur, orada gizlenirdi.

Haşim oğullarının Hz. Muhammed Aleyhisselâma, Müslümanlara bu şekilde sahip çıkması Mekkelileri iyice kızdırdı. Boykot kararı alarak ilan ettiler. Boykotun maddeleri uzun değildi. Boykot kararını peygamberin aşiretine karşı uygulamaya başladılar. Tarihi bilgilere göre boykot kararı iki maddeden oluşuyordu.

“Haşim oğullarından ve Abdulmuttalip oğullarından kız alınmayacak, onlara kız verilmeyecek

Haşim oğullarıyla ve Abdulmuttalip oğullarıyla alış veriş kesilecek. Hiçbir şey satılmayacak, hiçbir şey alınmayacak”

Mekkelilerin amacı, Müslümanları, onları destekleyen Haşim oğullarını köşeye sıkıştırmaktı. Her ne kadar Müslümanlardan Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve bazı ileri gelen Müslümanlar farklı soylara aitseler de, Mekkeliler onların soylarını direkt muhatap almadılar. Ancak hangi soydan olursa olsun Müslümanların tamamını boykot etmeye karar verdiler. Diğer soylar Haşim oğulları gibi içlerinden çıkan Müslümanlara sahip çıkmıyorlardı. Hz. Muhammed Aleyhisselâmın Haşim oğulları içinde çok seviliyor olması. Abdullmuttalibin Haşim oğulları arasında çok sevilmesi. Abdullah’ın yetimi Muhammed’in dedesi tarafından aşirete emanet edilmesi… Haşim oğulları için Hz. Muhammed’e sahip çıkmak, dinden öte anlamlar ifade ediyordu. Ama diğer soylar için konu bu kadar önemli değildi. Mekke’nin geleceği için aralarından çıkan Müslümanlar feda edilebilirdi. Gerçi boykot süresince Haşim oğullarından başka soylarında Müslümanlara sahip çıktığını görüyoruz.

Mekke’de yaşayan aşiretlerin bir araya gelerek Haşim oğullarını karşılarına almaları, Haşim oğulları tarafından geçmişten gelen bir kavganın da ateşlendiğini düşündürüyordu. Geçmişten gelen kavga, Dar’ün Nedve’de yönetici soy hangi aşiret olacak kavgasıydı. Uzun yıllar Haşim oğulları yönetim yetkisini elinden bırakmıyor. Hiçbir aşirete yöneticilik konusunda prim vermiyordu. Ancak Hz. Muhammed Aleyhisselâmın din tebliği, şartların bu noktaya gelişi, Mekke’nin aşiretlerinin eline fırsat verdi. Onlar ellerine geçirdikleri bahaneyi çok iyi kullanmak istiyorlardı. Din kavgası, putperestliğin esas alınması, Kâbe’nin korunması adı altında, gizliden gizliye Mekke’nin, dolayısıyla Arapların liderliğine oynamayı hedefliyorlardı. Nitekim Medine’de Müslümanların devleti kurulduktan sonraki dönemde, resulün vefatından sonra meydana gelen iktidar savaşlarının altında da, liderlik kavgasında hangi aşiretin esas alınacağı konusu yatıyordu. Hz. Ebubekir Teym soyundan, Hz. Ömer Hattab oğullarından, Hz. Osman Ümeyye oğullarından, Hz. Ali Haşim oğullarındandı. Bildiğiniz gibi Ümeyye oğullarından Muaviye Hz. Ali’nin hilafetine karşı çıkarak savaşı başlatmış. Sonunda hilafeti ele geçirerek Emevi devletini kurmuştu. Abbasiler de aynı şekilde soy kavgasıyla Müslümanların başına iktidar olmuşlardı. Soyların iktidar kavgası ne din, ne kardeşlik tanıyordu. Soyların iktidar kavgası her şeyin üstünde tutularak, din de, kardeşlikte buna göre şekillendiriliyordu.

Mekkelilerin Haşim oğullarına karşı ilan ettikleri boykot, aslında Mekke’nin ve uzantısında Arapların liderliğinin kavgasından başka bir şey değildi. Boykot acımasız şekilde Haşim oğullarını, Müslümanları karşısına almıştı. Müslümanların zenginleri, elinde avucunda ne varsa Allah yolunda harcamışlardı. İslam’ın gelişinin yedinci yılında başlayan boykot üç yıl gibi uzun bir süre devam etti. Günümüzün deyimiyle boykot tamamen bir ötekileştirmekten ibaretti. Toplumun geneli, toplumun bir bölümünü köşeye sıkıştırmış. Toplumsal ilişkileri kesmiş. Müslümanların Mekke’de yaşamalarını zorlaştırmıtı. Bildiğiniz gibi, günümüzde de bu tür ötekileştirmeler var. Mesela, gizli bir şekilde;

1. Toplumda bazı kesimler arasında kız alış verişi yasaktır
2. Bazı kesimler bazı kesimlerle ticari alış verişi bırakmışlardır.

Ülkemizde bürokrat ve askeri kesim bir zamanlar yeşil sermaye olarak nitelendirdiği Müslümanların ticari şirketlerinden alış veriş etmemeyi, ihalelerine katmamayı öne çıkardılar. Tabi aynı şekilde Müslümanlar tarafından karşılık verildi.

Alevilerden, romanlardan kız almamak, toplumsal ilişkiler kurmamak, akraba ilişkileri kurmamak gibi olgular, tarihten beri getirilen kinlerin birikintisi olarak, boykot mantığında sürüyor. Aynı şekilde bazı toplumların soy inançları, aşiretlerine bağlılıkları, aşiret kuralları, aşiretler arasındaki ilişkiler için konulan kurallar, boykot mantığının uzantısı olarak görünüyor.

Günümüzün boykotlarında, baskı ve zulüm Mekke’deki gibi acımasız değil. Mekkeliler hem boykot yapıp, hem işkence yapıyorlardı. Günümüzde toplumun bir kesimi diğer kesime işkence etmiyor. Ama aralarına boykot kavramına girecek kurallar koyarak boykotu devam ettiriyorlar. Günümüzün sessiz, kemikleşmiş boykotu Mekkelilerin boykotundan beter olarak değerlendirilebilir. Veya günümüzde de İslam düşmanları, Müslümanların yükselişinden korkarak Mekke’deki gibi boykotlar uygulayabilir. Bütün bunlar etki tepki olarak, inananların yaşama vuracakları damga ile belli olacaktır. Alaylar, sözlü tehditlere, sözlü tehditler işkencelere, işkenceler boykotlara ulaşabilir. Bütün bunların kaynağı İslam’a karşı olanların endişelerine, korkularına ve güçlerine göre değişecektir.

Toplumsal ötekileştirme, toplumların birbirine karşı uyguladıkları sosyolojik, siyasi, ekonomik bir boykottur. Hemen her çağda, ötekileştirme eğilimi toplumun geneline hâkim olanların uygulamalarında görülmüştür. Toplumun egemen güçleri, kendi iktidarlarının tehlikeye girdiğini gördüğü anda, boykotun şiddetini artırmış, uzantısında işkence ve zulümleri gündeme getirmiştir. Ne yazık ki Müslümanların egemen olduğu dönemlerde de bu tür durumlar meydana gelmiştir. Mesela Müslümanların kuralları arasında da, erkeklerin gayri Müslim bir kadını alabilmesi, ama Müslüman kadınların gayri Müslimlerle evlenememesi bir nevi boykottur. Toplumların kendilerini koruma iç güdüşü, putperest, Müslüman, Hıristiyan, etnik köken fark etmiyor. Kendi aralarında güçlü olabilmek, etnik veya inanç açısından karışıp yozlaşmamak adına, ötekileştirerek, boykot hükümleri uygulanmıştır. Mekkelilerin boykot kuralları olarak ilan ettiklerine bakınız.

Kız alınmayacak verilmeyecek
Ticari ilişki kesilerek, mal alınmayacak verilmeyecek

İlk kural, toplumsal, insani akrabalıkların oluşturulması, insanlık kardeşliğinin devamını sağlamak, böylece toplumsal ayrışmaları derinleştirmemek adına atılacak adımların akamete uğratılması olarak görülüyor. Eğer insanlar birbirlerinden kız alışverişi yapmazlarsa, akrabalıklar kesilmiş olacaktır. Hâlbuki Allah “Akrabalık bağlarının kesilmemesini” emrediyor. Ülkemizde “muhacir veya macur” diye nitelediğimiz, batıdan ülkemize göç eden Müslüman Türk kardeşlerimizden bazılarının, uyguladıkları, Allah izin vermiş olsa da “akrabalardan kız almamak, akrabalara kız vermemek” evlilikleri mutlaka, akraba dışından yaparak, boykot mantığını yıkan, akrabalık ilişkilerini genişleten kavram olarak, toplumların insanlık arasında gelişmesini sağlamaktadır. Elbette bu hükme varırken, İslam’ın akrabalar arasında evliliğe izin vermesi, insanlık arasında akrabalığı daraltıcı olarak görülmemelidir. Allah bu konuda engel getirmeyerek insanların insanlarla ilişkilerini artırmıştır.

İkinci kural ticari ilişkilerin kesilmesi, toplumların yaşamsal kaynağıdır. Zira ticaret, üretilen mal ve hizmetlerin, toplumda, insanlıkta paylaşılmasının diğer bir adıdır. Hibe şeklinde, karşılığı alınmadan yapılan paylaşımların ötesinde, ya takas yoluyla, ya da parayla değer biçilerek yapılacak karşılıklı alış verişler, üretimdeki kısıtlı imkânların, toplum içinde bollaştırılması olarak karşımıza çıkar. Mesela bir toplum, toprağının, ikliminin cinsiyle belirli ürünleri el ederken, onları satarak üretemediği ürünleri alır. Yine aynı şekilde belirli konularda uzmanlaşan insanların emeklerini satın alarak, beceremediğimiz işleri yaptırırız. Böylece işlerimizin aksamasını engelleriz. O nedenle, ticari hayatı, doğal olarak yaşamın temelidir, değerlendirebiliriz.

Mekkeliler tüm zekâlarını ortaya koyarak, dünyadaki insanlık yaşamının temeline boykot uygulamışlardır. Haşim oğullarının, Müslümanların akrabalıklar kurarak soylar ve bütün insanlık arasında yayılmasını engellemek istemişler. Ticari ilişkileri keserek, yaşam kaynaklarının kanallarını kesmek istemişlerdir.

Mekke’deki boykota karşı, gerek Haşim oğulları, gerekse Müslümanlar bütün güçleriyle direndiler. Müslümanların bütün insanlığı kuşatıcı anlayışları, davranışları, toplumların genelinin Müslümanlara, Haşim oğullarına sıcak bakmalarına neden oldu. Aşiretlerin liderleri boykot kararında ısrar etseler de, aşiretlerin halkları, kendilerine zarar vermeyen, üstelik her türlü fakire, ihtiyaç sahibine yardıma koşan, boykot altındayken bile yardımlarına koşmaya çalışan Müslümanları görünce, liderlerini takip etmeyi bırakmışlardır. İlk dönemler gizliden gizliye Haşim oğullarına, Müslümanlara yardım eden putperest toplum, boykot ilerledikçe sesini yükselterek, “bu kadar olmaz” demişlerdir.

Mekke’nin önderleri, boykotunda fayda sağlamadığını, aksine boykotun bütün Arapları karşısına alacağının bilincine varmaya başladı. Boykot; Mekke önderlerinin, kişisel hırslarının din adına uygulamaya geçirilmesi olarak algılandı. Boykot, insanlık dışında kabul edilmeye başlandı. Bundan sonraki bölümlerde ayrıntılı inceleyeceğimiz, Müslümanların tutumu toplumu yanlarına çekti. Özellikle kafirun suresiyle Müslümanlar ile putperestler arasında yol ayrımının kesinleşmesi, Hz. Muhammed Aleyhisselâmın ve Müslümanların Mekke’nin yönetimine hırslanmaması, buna karşın Mekkeli önderlerin iktidarları için her şeyi yapabilecek davranışları sergilemesi, toplumun tepkisine yol açtı. Toplumdaki tepkiler artmaya başlayınca, Mekke’nin önderleri tamamen kaybedecekleri anladılar. Çare olarak boykotu bitirdiler.

Mekkelilerin boykotu ne getirdi?

- Müslümanlar ile Hz. Muhammed Alahisselâma toplumun geneli sahip çıktı

- Toplumun geneli, boykota karar veren aşiretler dahi, boykot döneminde önderlerinin yaptıklarını onaylamadılar

- Toplumun putperest önderleri boykota devam ederlerse iktidarını kaybedeceklerini anladılar.

- Müslümanlar ile putperest önderler arasında yol ayrımı iyice kesinleşti.

Peki, günümüzde boykot uygulanıyor mu? Elbette;

- Müslümanların kendi aralarında uyguladığı boykotlar var. Mezhepçilik, mealcilik, tarikatçılık gibi kavramlarla ortaya konulan kurallar, Müslümanlar arasında kesin bir boykotlaşmayı ortaya koymaktadır. Özellikle sapık, din dışı ilan edilen mezhep, ekol ve benzeri oluşumlara karşı, Müslüman toplumun genelinin boykotu çok acımasızdır.

- Türkiye cumhuriyetini kuran irade, batıcılığı esas alarak, ülke siyasetinde, yaşamında, ister geleneksel, ister kurana göre yaşanan Müslümanlığa boykot uygulamaktadır.

- Doğu toplumundaki bazı aşiretler, koydukları aşiret kurallarıyla, dışındaki toplumlara boykot uygulamaktadırlar.

- Bugün açıkça dillendirilmese de, yaşama geçeceği anda, ortaya çıkan tartışmalardan anlaşılıyor ki, toplumun bazı kesimleri, bazı kesimlerinden kesinlikle kız alıp vermez. Evlilikler kurmaz.

- Toplumun bazı kesimi, diğer kesimlerin ürettiği mal ve hizmetlerin ticari alışverişini yapmaz.

Yasa olarak toplumda var olmayan, ama toplumsal örf olarak gelen boykot kuralları, ne yazık ki günümüzde yasalardan daha güçlüdür.

Bugün zihinlerimizde var olan boykot, kimi zaman inanç, kimi zaman fıkhi hüküm, kimi zaman örfi kaynaklı ortaya çıkmaktadır. Elbette her inanç varlığını ortaya koyabilmesi için belirli kurallar koyacaktır. Kuralların olması ise, kuralların içinde kalan ile dışında kalan arasında fark doğuracaktır. Kuralların içinde kalanlar iktidar olduklarında, ister istemez dışında kalanlara karşı tavır alacaklardır. Onların kural dışı davranışlarını boykot edeceklerdir. Ancak Allah Müslüman’a her konuda adil olmasını, insanların inançlarına, yaşamlarına baskı yapmamasını, özellikle yaşamlarını tehlikeye sokmamasını emretmektedir. Allah’a, dinine, Müslümanlara savaş açmayan topluluklara karşı, barışı, huzuru sunması gereken Müslüman, Allah’ın ayetlerinde anlatılan insandır. Allah’ın ayetleriyle kendini geliştiremeyen insan, elbette aklına, bilgisine, örfüne, tarihine göre kendini geliştirecektir. İnsanların aklı, bilgisi, örfü, tarihi ise, insanları ayırmakla meşguldür. Allah’a olan inanç, ayetlerin gösterdiği bilinçle, aklın, bilginin, örfün, tarihin ayırdıklarını birleştirir. İnşallah Müslümanlar Allah’ın istediği bilince ulaşarak kafalarındaki boykot düşüncesini kaldırırlar.

Boykot düşüncesini derinliğine incelediğimiz zaman, hem boykot uygulamasında, hem de boykotun bitirilişinde, toplumun aşiret anlayışı, akrabalık bağları etken olmuştur. Elbette insanların birbirine davranışları da etkilidir ama,h aşiret insanlarının aşiretlerine sahip çıkışı, ideolojik, dini, düşünce, felsefi bütün değerleri ikinci plana itmiştir. Aşiretçilik anlayışı, bugünkü dilimizde etnik köken veya genişlemesinde ırkçılık olarak kendini gösterir. Eski deyimle kavmiyetçilik anlayışı boykot düşüncelerinde etkendir. Taraf olma duygusu, aidiyet olgusunun uzantısı olarak, boykotlarda etkilidir. Günümüzün dünyasında Arap, Türk, Fars denilince hemen Müslümanlar akla gelir. Hâlbuki bu üç ırktan insanların içinde, Hıristiyan, Musevi, ateist, laik, Budist olanlar vardır. Sportif faaliyetlerde, kazakların, Taciklerin, Macarların, Azerilerin, Kafkasların toplumumuzda sempatiyle karşılanması, özellikle batılılara karşı mücadelelerinde desteklenmesi, aşiret veya kavmiyetçilik anlayışının uzantısı olarak, din, ideoloji tanımaz. Atilla’nın torunları olarak, Macarların Hıristiyan olmasına rağmen hun kökenli olmalarından dolayı ülkemizde sempati kazanması başka türlü değerlendirilemez. Kazaklar, Tacikler, Kafkaslar, Azeriler, Rusya’nın egemenliğinde yaşarken solcu, komünist yetiştirildiler. Müslümanlıkla ilgileri kesildi. Genç nesillerinin İslam’la diyalogu koparıldı. Buna rağmen ırksal bağlar nedeniyle, onları sempatiyle karşılarız.

Aşiret veya ırksal bağları kuvvetli olan bütün toplumlar, taraf olma noktasında, dinleri, ideolojileri bir kenara bırakarak, aidiyet duyduğunu toplumdan yana olurlar. Aynı ırktan olanların birbiriyle din, ideoloji kavgası vermesini dikkate alarak, böyle değildir dememiz zordur. Ne yazık ki, geçmişte, bugün, eski deyimle kavmiyetçilik, yeni deyimle ırkçılık anlayışı, bütün etkenliğini toplumlar üzerinde sürdürmektedir. Hatta öyle ki, günümüzde çokça duyduğumuz “Türklerden başkası doğru dürüst Müslüman olamaz” diyen Türk toplumunun inancına karşılık, “Müslümanlık Araplarla özdeşleşmiştir” diyen Arap toplumunun inancının altında, inançtan çok ırkçılık anlayışı yatmaktadır.

Her türlü anlayışın olumlu olumsuz yanları vardır. Doğrulara karşı olan ırkçılık anlayışı olumsuz iken, doğrudan yana ırkçılık anlayışı olumlu görülebilir. Ancak bu bakış açısı, çıkarlara göre hareket etmek olarak nitelenecektir. Mekke’deki boykot, aşiretçilik, yani ırkçılık anlayışının, Müslümanlara karşı yapılan boykotta olumlu sonuçlar doğurduğu, aşiret anlayışının, akrabalık bağlarının boykotu çözdüğü, bitirdiği unutulmamalıdır. Allah’ın gönderdiği İslam dininin önündeki en büyük engel atalar dinidir. Atalar dinini incelediğimizde karşımıza kavmiyetçilik, yani ırkçılık çıkar.


Toplumların temel değerlerini oluşturan, örf, inanç, kültür birikimi, günümüzde millet olarak tarif edilir. Allah toplumu oluşturan örfe, inanca, kültüre Allah ayetlerinde atalar dini diyor. Dolayısıyla günümüzün millet tarifini oluşturan millet anlayışı, Allah’a göre atalar dinidir. Geçmişte resulün karşısına atalar dini putperestlik dikilmişti. Bugün de toplumların atalar dini Allah’ın ayetlerinin karşısına dikiliyor. Üstelik günümüzün millet tarifinde, din olgusu, milleti oluşturan etmenlerden biri görülerek küçültülüyor. Böylece millet üst kavram olarak ortaya çıkarılıyor ve yaşamın bütününe hâkim kılınıyor. Hâlbuki Kur’an-da millet Arapça kökenli olarak din anlamındadır. Ve din insan yaşamının bütün yönlerini kapsar.

Ülkemizin toplumsal yapısı, farklı ırklardan oluşurken, İslam dini ortak noktadır. Ancak;

Müslüman Türk toplumlarda oluşmuş, İslam – Şamanist din anlayışı.

Müslüman Kürt toplumlarında oluşan, İslam – Yezidlik din anlayışı.

Müslüman Fars toplumlarında oluşan, İslam - Zerdüşt din anlayışı.

Müslüman Araplarda var olan, İslam – putperest dini anlayışı.

Yahudilikten Müslüman olmuş olanların, İslam – Musevi din anlayışı

Hıristiyanlıktan Müslüman olmuş olanların, İslam – Hıristiyan din anlayışı

Etkenliğini sürdürmüştür. Hâlbuki bu toplumlar yüzlerce yıl önce Müslüman olmuşlardır. Müslüman olduklarından itibaren Allah’ın ayetleriyle netleşmeleri gerekirken, önceki dinlerinin kültürleriyle İslam’ı birlikte yaşamayı gerçekleştirmişlerdir. Böylece topluluklar, İslam diniyle, önceki dinleri arasında ortaklık kurarak yeni bir din üretmişlerdir. Ürettikleri dinin saf İslam’la hiçbir ilgisi yoktur. Sonuçta Allah’ın “dini halis kılın” ifadesi yaşamda gerçekleşmemiştir. Onlar Allah’ın ayetlerinin yol göstermesinden çok, örflerinin, eski dinlerinin gösterdiği yola uymuşlar. Yıllarca yaşadıkları hayatın oluşturduğu anlayış, yaşama biçimi, gittikçe kemikleşerek, ayetlerin anlaşılmasının, hayata aktarılmasının önüne geçmiştir. Bugün Arap, Fars, Türk, Kürk toplumlarının İslam dini anlayışı, Allah’ın Kur’an-da bildirdiği dinden uzaktır.

Mekke’deki boykota dönecek olursak, Mekke’deki boykotun kırılmasında yararı olan aşiret / ırkçılık anlayışı, daha sonra Allah’ın dininin yerine geçerek, ayetlerin yeryüzünde uygulanmasını engellemiştir. Resul zamanında parlayan ufak tefek tartışmalar. Resulden sonraki dönemde ayyuka çıkmış, Müslüman toplumları Allah’ın yolundan uzaklaştırarak, kavimlerin, Irkların, soyların birbiriyle kanlı mücadelelerine neden olmuştur. Bugün, yakınlaşmanın, ortaklaşa hareket etmenin temel kriteri, inançlar olma yerine, ırklardır. Bazı mezheplerin oluşması… Müslümanlar arasında birçok mezhebin kemikleşmesi… Mezhepler içinden hak ve batılların ayrılması. Günümüzde siyasi, ideolojik organizasyonların oluşması, dikkatle izlenirse, ırksal yaklaşımların, dini, ideolojik yaklaşımlardan daha etken olduğu görülecektir. Hâlbuki Allah katındaki gerçek iman, atalar yolunu terk edip, toplumların ürettiği ilahları, anlayışları terk ederek, ayetlerin çizdiği yola girmektir. Müslümanlara düşen görev, olumluları en güzele, olumsuzları olumluya dönüştürecek gayretin içinde olmalarıdır. İnsanlarda, toplumlarda var olan, her türlü kötü, olumsuz eğilimler, dinamiğinde bir enerjiye sahiptirler. Müslüman; bütün bu enerjileri olumluya çevirmesini bilerek, ayetlere göre dini yaşamış olacaktır. Dünyadaki imtihanın esası da budur.

e. Mû’cize olgusu

Peygamberlere inananlar, peygamberlerin birçok mucize gösterdiğine inanırlar. Günümüzde neredeyse peygamber kavramı eşittir Mucize demektir. Yani Peygamber deyince hemen mucize akla gelir. Sanki normal insanla, peygamberi ayıran önemli ölçü peygamberdir. Tarih içinde anlatılan mucizelerin rivayetlerinin tarihsel boyutunu ele alabiliriz. Tarihe konulan bilgilerin kesinlik konusundaki tartışmalar tarihçilere ait. Bu yönde gelen bilgiler tarihçiler tarafından incelenebilir. Ancak burada tarih araştırması yerine, Allah’ın gönderdiği ayetlerde mucize konularının nasıl geçtiğine bakmanın yararlığı olacağına inanıyorum. Sonuçta, Müslümanlar inançlarını oluştururken, Kur’an-ı esas alacaklardır. Çünkü Müslümanların inancını tarih veya tarihten gelen tartışmalı bilgiler oluşturmayacaktır. Eğer Müslümanların inançlarını, tarih veya tarihten gelen bilgiler oluşturursa, o zaman ayetlerin indiği döneme, yani başa dönmüş oluruz. Zira Allah; inançlarını tarih veya tarihten gelen bilgilere göre oluşturanların inancına “ATALAR DİNİ” demektedir. Atalar dini, Allah’ın gönderdiği bilgilerin dışında, insanların kendi yasalarına, örflerine, kahramanlarına, liderlerine, kutsal saydığı değerlere göre üretilen dindir. Bütün bu değerler insanların ideolojilerini, inançlarını, düşüncelerini, yaşam biçimlerini oluşturduğunda, bireysel, toplumsal din (yaşama düzeni) haline gelir. Allah’ın resulleri aracılığıyla gönderdiği ayetler, insanları atalarından gelen dinden ayırarak, Allah’ın dinine çağırır. Allah’ın çağrısına uyan insanlar, inançlarını, düşüncelerini, yaşam biçimlerini, Allah’ın dinine yani, bireysel, toplumsal yaşama düzenine göre yaparlar. İnsanlık tarihinde, bu iki farklı yaklaşım, insanlık yolunun ayrımı olarak karşımıza çıkar.

Mucizeyle ilgili ayetlere geçmeden önce, mucize kelimesinin anlamı üzerinde durmamız gerekiyor.

Ülkemizin resmi sözlüğü Türk Dil Kurumunun sözlüğünde;

Mucize; isim, din bilimi. (mu:cize) Arapça mu’cize olarak başlangıç tarifinden sonra,

1. isim, din bilimi: Peygamberlerin kendilerine inanmayan insanlara, peygamberliklerini ispat etmek amacıyla, Allah’ın iznine bağlı olarak gösterdikleri, olağanüstü olaylar, hâller, tansık (aklın alamayacağı kadar olağanüstü olay)

2. İnsanları hayran bırakan, tabiatüstü sayılan olay

3. İnsan aklının alamayacağı olay

"Şırınga nasılsa umduğumdan çok daha iyi bir tesir yaptı ve zavallı Hacı Ömer, bunu benim bir mucizem gibi gördü." - R. N. Güntekin

4. sıfat Olağanüstü, şaşırtıcı

"Onların aşkı ve evlilikleri zaten bir mucize değil miydi?" - T. Buğra

Gördüğünüz gibi, mucize kelimesi, sadece din kültürü içinde geçmemektedir. Edebiyatçılar, şairler de, mucize kelimesini kulanmışlar. Şaşkınlık veren, ama aslında doğal, olabilecek, sıradan olayları mucize olarak değerlendirmişlerdir.

“Şimdi size mucize gibi bir hikâye anlatacağım” diye başlayan sözlerle anlatılan hikâye de, aslında anlatılan bütün olaylar, her insanın başına gelebilecek sıradan olaylardır. Sıradan olayların ardı adına gelmesi, umulmadık şeylerin insanın başına gelmesi, insana mucize gibi gelir.

Her birimiz günlük konuşmalarımız içinde mucize kelimesini kullanarak, bir başkasına çarpıcı gördüğümüz bir olayı anlatma gereği duymuşuzdur. Harika bir doğal manzaranın içine düştüğümüzde, “sanki bir mucizenin içindeyim, öyle müthiş ki” diye tarif ettiğimiz şey, aslında karşımızda duran, içinde yaşadığımız doğal bir andır. Tabiatın bir parçasıdır.

Bu yöndeki örnekleri dilediğimiz kadar çoğaltabiliriz.

Ülkemizin geçmişinde kullanılan Osmanlıca diline Arapçadan geçen mucize kelimesi, Osmanlıca Lügatte; (Ferit Develioğlu)

Mû’cize; (Arapça) acz kökünden gelmektedir. (Mûcizat; tansık, tansuk, aklın alamayacağı olağanüstü olay) dini teyit maksadıyla ve Allah’ın emriyle peygamberler tarafından yapılan ve halkı hayrette bırakan harikulade işler, hareketler, haller.

Sözlük anlamında genellikle aklın alamayacağı olağanüstü veya insanı şoke eden şaşırtıcı olaylar olarak nitelenen mû’cize, ıstılahı anlamda (din bilimi anlamı), sadece peygamber’in Allah’tan aldığı izin ile gösterdiği olağanüstü, şaşırtıcı olaylar olarak anlatılır. Peygamber dışında herhangi bir insanın, olağanüstü, şaşırtıcı olay sergilemesi keramet olara k nitelendirilmiştir.

Lügati anlamda görüldüğü gibi mû’cize ACZ kökünden gelmektedir. ACZ kökünden aciz bırakma üretilerek, mû’cizevi olayların aciz bıraktığı anlatılmıştır. Eğer insanların aciz kaldığı olayları sıralarsak, insanların hayatında insanı, insanları aciz bırakan o kadar çok olay vardır ki, saymakla bitmez. İnsanı aciz bırakan güçlü düzenler. İdeolojiler, yasalar. Doğal faaliyetler. Toplumsal faaliyetler, felaketler. Siyasi olaylar. Savaşlar... Görünce şaşkınlığa uğradığımız, ne söyleyebileceğimizi bilemeyeceğimiz canlı cansız varlıklar. Ve aşk… Aşkın her türlüsü, âşık olanı aciz bırakarak mucizevîliğini, insanlık tarihinde sürdürmüş, sürdürmeye devam etmektedir.

Bugün dünyanın birçok yerinde karşılaştığımız eski tarihi eserlerin azameti, yapıldığı tarihleri dikkate aldığımızda, insanlığı şaşırtmaktadır. Aletlerin, devasa makinelerin, vinçlerin olmadığı bir dönemde yapılan eserlerde kullanılan, taşların mermerlerin, oralara nasıl taşındığı, nasıl işlendiği, nasıl yerleştirildiğini anlamak zordur. Sanki o dönemlerde sihirli bir el değmiş gibidir. Sihirli elin yarattığı mucize gibidir. Üç bin, dört bin yıl öncesinde yapıldığı belirtilen eserlerin azameti, içlerinde taşıdıkları sırlı yapılanmaları, çağımızın modern insanının kafasını bile karıştırmaktadır. Bütün bunları nasıl yaptılar?

Surelerin geliş sırasını dikkate alarak, Mekke dönemindeki mucize konusunu ilgilendiren ayetleri öncelikle ele almamız gerekiyor. Sunumlarımızın Medine dönemine ait bölümü geldiğinde, o zaman, Medine’de gelen ayetlerdeki mucize konusunu ele alabiliriz.

Mekke’de indirilmiş, dilimize meali, tefsiri mucize olarak verilen bazı ayetler bundan sonraki bölümlerde bulacaksınız. Ayetleri verirken bazı konulara dikkat gösterdik. Ayetlerin başındaki parantez içindeki numaralar surelerin indiriliş sırasını belirlemektedir. Mesela; (37) Kamer 1-4: olarak verildiğinde, (37) suresinin nüzul (indiriliş) sırasını, kamer sure adını, 1-4 ayetleri ifade etmektedir. Okuyucuların buna göre okumaları gerekmektedir.

(37) Kamer 1-4: Kıyamet saati yaklaştı, ay yarıldı. Onlar bir (ayet) mucize görürlerse hemen yüz çevirerek, eskiden beri süregelen bir büyüdür derler. Yalanladılar ve arzu ve heveslerine uydular. Hâlbuki her iş mutlaka günü gelince gerçekleşecektir.

(39) A’râf 73: Semud kavmine de kardeşleri Salih’i (gönderdik). Dedi ki: Ey kavmim! Allah’a kulluk edin; sizin O’ndan başka tanrınız yoktur. Size Rabbinizden açık bir delil gelmiştir. O da, size bir (beyine delil) mucize olarak Allah’ın şu devesidir. Onu bırakın, Allah’ın arzında yesin, (içsin); ona kötülük etmeyin; sonra sizi elem verici bir azap yakalar.

(39) A’râf 103-106: Sonra onların ardından Musa’yı mucizelerimizle (ayetlerimizle) Firavun ve kavmine gönderdik de o mucizeleri inkâr ettiler; ama bak ki, fesatçıların sonu ne oldu! Musa dedi ki: “Ey Firavun ben âlemlerin Rabbi tarafından görevlendirilmiş bir elçiyim. Allah’a karşı gerçekten başkasını söylememek, benim üzerime borçtur. Size Rabbinizden açık mucize (delil) getirdim. Artık İsrail oğullarını benimle gönder. (Firavun) dedi: Eğer bir mucize (ayet) getirmiş isen, hakikaten doğru söylüyorsan göster onu bakalım” Bunun üzerine Musa asasını yere attı, birden o açıkça bir ejderha oluverdi.

(39) A’râf 132-133: Ve dediler ki: "Bizi sihirlemek için ne mucize (ayet) getirirsen getir, biz sana inanacak değiliz. Biz de mucizeler (ayetler) olarak onların üzerine tufan, çekirge, haşere, kurbağalar ve kan gönderdik; yine de büyüklük tasladılar ve günahkâr bir kavim oldular.

(39) A’râf 146: Yeryüzünde haksız yere böbürlenenleri ayetlerimden uzaklaştıracağım. Onlar bütün mucizeleri (ayetler) görseler de iman etmezler. Doğru yolu görseler onu yol edinmezler. Fakat azgınlık yolunu görürlerse, hemen ona saparlar. Bu durum, onların ayetlerimizi yalanlamalarından ve onlardan gafil olmalarından ileri gelmektedir.

(43) Fâtır 25: Eğer seni yalanlıyorlarsa (üzülme), onlardan öncekiler de yalanlamışlardı. (Oysaki) peygamberleri onlara açık deliler (mucizeler), sahifeler ve aydınlatıcı kitap getirmişlerdi.

(45) Tâ-Hâ 22: Bir de elini koltuğunun altına sok ki, bir başka mucize (ayet) olmak üzere o, kusursuz ve lekesiz beyazlıkta çıksın.

(45) Tâ-Hâ 72: Dediler ki: "Seni, bize gelen açık açık mucizelere (delillere) ve bizi yaratana tercih edemeyiz. Öyle ise yapacağını yap! Sen, ancak bu dünya hayatında hükmünü geçirebilirsin."

(45) Tâ-Hâ 133: Onlar: (Muhammed) bize Rabbinden bir mucize (ayet) getirmeli değil miydi? Dediler. Önce gelen kitaplardakinin apaçık delili (Kur’an) onlara gelmedi mi?

(47) Şu’arâ 4: Biz dilesek, onların üzerine gökten bir mucize (ayet) indiririz de, ona boyunları eğilip kalır.

(47) Şu’arâ 15: Allah buyurdu: Hayır (seni asla öldüremezler)! İkiniz mucizelerimizle (ayetlerimizle) gidin. Şüphesiz ki, biz sizinle beraberiz, (her şeyi) işitmekteyiz.

(47) Şu’arâ 154-155: Sen de ancak bizim gibi bir insansın. Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi bize bir mucize getir. Salih: İşte (mucize – aslında ayette mucize geçmiyor) bu dişi devedir; onun bir su içme hakkı vardır, belli bir günün içme hakkı da sizindir, dedi.

(47) Şu’arâ 204: (Durmadan mucize talebiyle) onlar bizim azabımızı mı çarçabuk istiyorlardı?

(48) Neml 12-13: Elini koynuna sok da kusursuz bembeyaz çıksın. Dokuz mucize (ayetler) ile Firavun ve kavmine (git). Çünkü onlar artık yoldan çıkmış bir kavim olmuşlardır. Mucizelerimiz (ayetlerimiz) onların gözleri önüne serilince: "Bu, apaçık bir büyüdür" dediler.

(49) Kasas 35: Allah buyurdu: Seni kardeşinle destekleyeceğiz ve size öyle bir kudret vereceğiz ki, ayetlerimiz (mucize yardımlarımız) sayesinde onlar size erişemeyecekler. Siz ve size tabi olanlar üstün geleceksiniz.

(49) Kasas 48: Fakat onlara tarafımızdan o hak (Peygamber) gelince: "Musa’ya verilen (mucizeler) gibi ona da verilmeli değil miydi?" dediler. Peki, daha önce Musa’ya verileni de inkâr etmemişler miydi? "Birbirini destekleyen iki sihir!" demişler ve şunu söylemişlerdi: Doğrusu biz hiçbirine inanmıyoruz.

(50) İsrâ 59: Bizi, ayetler (mucizeler) göndermekten alıkoyan tek şey, öncekilerin bu ayetleri yalanlamış olmasıdır. Nitekim Semud kavmine, açık bir mucize olmak üzere bir dişi deve vermiştik. Onlar ise, (bu deveyi boğazladılar ve) bu yüzden zalim oldular. Oysa biz ayetleri ancak korkutmak için göndeririz.

(51) Yûnus 13: Andolsun ki sizden önce, peygamberleri kendilerine açık deliller (mucizeler) getirdiği halde (yalanlayıp) zulmettiklerinden dolayı nice milletleri helak ettik; zaten onlar iman edecek değillerdi. İşte biz suçlu kavimleri böyle cezalandırırız.

(51) Yûnus 20: Ona (Muhammed’e) Rabbinden bir ayet (mucize) indirilse ya! Diyorlar. De ki: Gayb ancak Allah’ındır. Bekleyin (bakalım) ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.

(51) Yûnus 74-76: Sonra onun arkasından birçok peygamberi kendi toplumlarına gönderdik. Onlara deliller (mucizeler) getirdiler. Fakat onlar daha önce yalanladıkları şeye inanacak değillerdi. İşte haddi aşanların kalplerini biz böyle mühürleriz. Sonra onların ardından da Firavun ve toplumuna Musa ile Harun’u ayetlerimizle (mucizelerimizle) gönderdik, fakat onlar kibirlendiler ve günahkar bir toplum oldular. Katımızdan onlara hak (mucize) gelince: "Bu elbette apaçık bir sihirdir" dediler.

(51) Yûnus 97: Kendilerine (istedikleri) bütün ayetler (mucizeler) gelmiş olsa bile, elem verici azabı görünceye kadar inanmayacaklardır.

(52) Hûd 53: Dediler ki: Ey Hud! Sen bize açık bir delil (mucize) getirmedin, biz de senin sözünle tanrılarımızı bırakacak değiliz ve biz sana iman edecek de değiliz.

(52) Hûd 64: Ey kavmim! İşte size ayet (mucize) olarak Allah’ın devesi… Onu bırakın, Allah’ın arzında yesin (içsin). Ona kötülük dokundurmayın; sonra sizi yakın bir azap yakalar.

(52) Hûd 96: Andolsun ki Musa’yı da ayetlerimizle (mucizelerimizle) ve apaçık bir delille gönderdik.

(Ayetin orijininali= Vela gat Erselna Musa, bi ayatina ve sultanin mübin) (Bu ayeti Elmalılı Ahmet Hamdi Yazır, “Celâlim hakkı için Musâyı da âyetlerimizle ve bir sultanı mübîn ile gönderdik” şeklinde orijinal mealinde vermiştir. Ancak onun mealini de günümüze çevirenler Hamdi Yazır’a iftira edercesine, “Andolsun Musa’yı da âyetlerimizle ve apaçık bir belge ile gönderdik” şeklinde çevirerek, hem Kur’an-a, hem de Hamdi Yazır’a ihanet etmişlerdir”. Ayete Muhammed Esed “VE GERÇEK ŞU Kİ, Biz Musa’yı ayetlerimizle ve apaçık bir yetkiyle” manasını vererek orijinaline uymuştur. Diğer meal verenlerin neredeyse tamamı, mucize kültürünün etkisinde kalmışlardır)

(54) Hicr 81: Biz onlara ayetler (mucizelerimizi) vermiştik; fakat onlardan yüz çevirmişlerdi.

(55) En’âm 25: Onlardan seni (okuduğun Kur’an’ı) dinleyenler de vardır. Fakat onu anlamalarına engel olmak için kalplerinin üstüne perdeler, kulaklarına da ağırlık verdik. Onlar her türlü mucizeyi görseler bile yine de ona inanmazlar. Hatta o kâfirler sana geldiklerinde: "Bu Kur’an eskilerin masallarından başka bir şey değildir" diyerek seninle tartışırlar.

(55) En’âm 35-37: Eğer onların yüz çevirmesi sana ağır geldi ise, yapabilirsen yerin içine inebileceğin bir tünel ya da göğe çıkabileceğin bir merdiven ara ki onlara bir ayet (mucize) getiresin! Allah dileseydi, elbette onları hidayet üzerinde toplayıp birleştirirdi, o halde sakın cahillerden olma! Ancak işitenler çağrıya gelir. Ölülere gelince Allah onları diriltir, sonra O’na döndürülürler. O’na Rabbinden bir ayet (mucize) indirilseydi ya! Dediler. De ki: Şüphesiz Allah (ayet) mucize indirmeye kadirdir. Fakat onların çoğu bilmezler.

(55) En’âm 109: Kendilerine bir ayet (mucize) gelirse ona mutlaka inanacaklarına dair kuvvetli bir şekilde Allah’a ant içtiler. De ki: Ayetler (Mucizeler) ancak Allah katındandır. Ama ayet (mucize) geldiğinde de inanmayacaklarının farkında mısınız?

(56) Sâffât 14-15: Bir ayet (mucize) görseler alay ederler. Bu apaçık bir büyüden başka bir şey değildir derler.

(60) Mü’min 22-23: Bunun sebebi, peygamberleri kendilerine apaçık deliller (mucizeler) getirdikleri halde, inkâr etmeleri idi. Allah da kendilerini tutup yakalayıverdi. Doğrusu O, kuvvetlidir; azabı da pek çetindir. Andolsun ki biz Musa’yı ayetlerimiz (mucizelerimiz) ve güvenilir bir sultan (apaçık hüccetle) olarak gönderdik.

(60) Mü’min 28: Firavun ailesinden olup, imanını gizleyen bir mümin adam şöyle dedi: Siz bir adamı "Rabbim Allah’tır" diyor diye öldürecek misiniz? Hâlbuki o, size Rabbinizden apaçık mucizeler getirmiştir. Eğer o yalancı ise yalanı kendisinedir. Eğer doğru söylüyorsa sizi tehdit ettiğinin (azabın), bir kısmı olsun gelip size çatar. Şüphesiz Allah, haddi aşan, yalancı kimseyi doğru yola eriştirmez.

(61) Fussilet 15: Ad kavmine gelince, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve: Bizden daha kuvvetli kim var? Dediler. Onlar kendilerini yaratan Allah’ın, onlardan daha kuvvetli olduğunu görmediler mi? Onlar bizim ayetlerimizi (mucizelerimizi) inkâr ediyorlardı.

(63) Zuhruf 48: Onlara gösterdiğimiz her bir ayet (mucize) diğerinden daha büyüktü. Doğru yola dönsünler diye onları azaba uğrattık.

(70) Nahl 44: Apaçık (deliller) mucizeler ve kitaplarla (gönderildiler). İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman için ve düşünüp anlasınlar diye sana da bu Kur’an’ı indirdik.

(72) İbrahim 5: Andolsun ki Musa’yı da: Kavmini karanlıklardan aydınlığa çıkar ve onlara Allah’ın (geçmiş kavimlerin başına getirdiği felaket) günlerini hatırlat, diye ayetlerimizle (mucizelerimizle) gönderdik. Şüphesiz ki bunda çok sabırlı, çok şükreden herkes için ibretler vardır.

(72) İbrahim 9: Sizden öncekilerin, Nuh, Âd ve Semud kavimlerinin ve onlardan sonrakilerin haberleri size gelmedi mi? Onları Allah’tan başkası bilmez. Peygamberleri kendilerine deliller (mucizeler) getirdi de onlar, ellerini peygamberlerinin ağızlarına bastılar ve dediler ki: Biz, size gönderileni inkâr ettik ve bizi kendisine çağırdığınız şeye karşı derin bir kuşku içindeyiz.

(81) Nâzi’ât 17-21: Firavn’a git, çünkü o azdı. De ki; arınmağa gönlün var mı? Seni Rabbine ileteyim de O’dan korkasın. O’na en büyük delili (mucizeyi) gösterdi. Fakat o, yalanladı, karşı geldi.

(84) Rûm 58: Andolsun ki biz, bu Kur’an’da insanlar için her çeşit misale yer vermişizdir. Şayet onlara bir ayet (mucize) getirsen inkârcılar kesinlikle şöyle diyeceklerdir: Siz ancak batıl şeyler ortaya atmaktasınız.

(85) Ankebût 50: "Ona Rabbinden ayetler (mucizeler) indirilmeli değil miydi?" derler. De ki: (ayetler) Mucizeler ancak Allah’ın katındadır. Ben ise sadece apaçık bir uyarıcıyım.

(96) Ra’d 7: Kâfirler diyorlar ki: Ona Rabbinden bir ayet (mucize) indirilseydi ya! Sen ancak bir uyarıcısın ve her toplumun bir rehberi vardır.

(96) Ra’d 27: Kâfir olanlar diyorlar ki: Ona Rabbinden bir ayet (mucize) indirilmeli değil miydi? De ki: Kuşkusuz Allah dilediğini saptırır, kendisine yöneleni de hidayete erdirir.

(96) Ra’d 38: Andolsun senden önce de peygamberler gönderdik ve onlara da eşler ve çocuklar verdik. Allah’ın izni olmadan hiçbir peygamber için ayet (mucize) getirme imkânı yoktur. Her müddetin (yazıldığı) bir kitap vardır.

Ayetlerden sonra, mucize konusuyla ilgili bazı tespitler yapmak gerekiyor. Bunlar;

1. Araplar Yahudi ve Hıristiyanlarla kurdukları ilişkiler nedeniyle, onlardan Musa ve İsa peygamberin mucizeler getirdiği duymuşlardı. Peygamberlerin mucize göstermesine dair kültür, Yahudiler, Hıristiyanlar tarafından sürekli anlatılmaktaydı. Gerçeğinde onların inandığı mucizeler nasıldı? Ne şekilde oluşmuştu? Bu konuda hiçbir ciddi çalışma yapmamış. Toplumları etkilemek için peygamberleri hakkında fantastik (olağanüstü) kurgular üretmişlerdi. Dolayısıyla Araplar peygamberlik gibi bir olayla karşılaşınca mucize kültürünü dillerine dolamaya başladılar. Bu nedenle sürekli Hz. Muhammed Aleyhisselamdan, İsa ve Musa gibi mucizeler göstermesini istediler. Böyle yaparak Hz. Muhammed Aleyhisselamı güç durumda bırakacaklarına inanıyorlardı. Neticede Yahudi ve Hıristiyanların mucizeler hakkında uydurdukları fantastik hikâyeler gerçek dışı olsa da, Araplar için ellerinde bir koz olarak bulunuyordu. Hz. Resulü güya sıkıştırıyorlardı. Zira mucize diye anlattıkları olaylar akıl alıcı değildi.

Aslında, putperest Arapların da mucize istediklerine yönelik ayetlerin orijinalini incelersek, Araplar bugün bizim bildiğimiz mucizeye benzer deliller istememişlerdi. Onlar resulden, “madem resullük iddian var, bize öyle bir delil getir ki, bizim aklımız dursun, şaşkın kalalım. Bugüne kadar bilmediğimiz bir şey olsun. Biz sunduğun delilin bir insan tarafından getirilemeyeceğine inanalım” demek istiyorlar. Bu anlamda resulü sıkıştırıyorlardı. Değilse putperest Arapların bile kültürlerinde meallerde, tefsirlerde yer alan mucizelere ait bilgiler yoktu.

2. Mucize konusunu araştırırken, meal, tefsir veya mucize hakkında kitap yazanların çalışmalarını incelediğimde karşıma çıkan en büyük mucize (çarpıcı olay), mucize olarak dilimize çevrilen, mucize olarak anlatılan ayetlerin orijinalinde mucize kelimesinin geçmemesiydi. Hatta Kur’an-ın Arapçasının tamamında mucize kelimesi geçmiyordu. Yukarıda verdiğim ayetlerin hiç birinin orijinal Arapça metninde mucize kelimesi geçmiyordu. Ayet veya beyine (delil) olarak geçen kelimeler, Müslümanların meal, tefsir kültürüne mucize olarak aktarılmıştı. Bu durum gösteriyor ki, nasıl Araplar Yahudi ve Hıristiyanlardan etkilenerek mucize kültürünü dillerine dolamışlarsa, aynı şekilde Müslümanlar da etkilenerek mucize kelimesini dillerine dolamışlardır. Gerçekten, meal, tefsir yazarlarının mucize kelimesiyle tercüme ettikleri ayetlerin orijinaline bir bakınız. Ayeti kendi orijinaliyle okuduğunuzda başka anlam, çeviriyi mucize olarak yaparsanız başka anlam çıktığını göreceksiniz.

Mesela; (39) A’râf 103: Sonra onların ardından Musa’yı ayetlerimizle Firavun ve kavmine gönderdik de onlar ayetlerimizi inkâr ettiler; ama bak ki, fesatçıların sonu ne oldu?

Şimdi bu ayete verdikleri meal üzerinden okursak, “Sonra onların ardından Musa’yı mucizelerimizle Firavun ve kavmine gönderdik de onlar mucizelerimizi inkâr ettiler; ama bak ki, fesatçıların sonu ne oldu?

Yine: (85) Ankebût 50: "Ona Rabbinden ayetler indirilmeli değil miydi?" derler. De ki: ayetler ancak Allah’ın katındadır. Ben ise sadece apaçık bir uyarıcıyım.

Bu ayeti de verdikleri meal üzerinden okursak; "Ona Rabbinden mucizeler indirilmeli değil miydi?" derler. De ki: Mucizeler ancak Allah’ın katındadır. Ben ise sadece apaçık bir uyarıcıyım.

Şimdi Müslümanlar örnek verdiğim bu ayetleri hangi çeviriye göre okuyacaklar? Her iki okuyuş farkında Müslümanların kafalarında meydana gelen düşünce farkı olacak mı?

Mucize olarak çevrilen, ayetlerin orijinalindeki ayet=beyyine (delil) gibi kelimelerin asıl anlamları dururken, çeviricileri hangi düşünce, hangi saik (yönlendirici), ayeti = mucize, beyyineyi yani delili = mucize olarak çevirtmiştir.

Eğer gerçekten kelime kelime ayetler dilimize çevrilmiş, tefsirlerde anlatılmış olsaydı, bugün meallerde, tefsirlerde sözü geçen mucizelerin hemen hiç biri olmayacaktı. Ne yazık ki, 1500 yıllık kültürü kendilerine temel alan Müslümanlar, aynı putperest Araplar gibi, Yahudi ve Hıristiyan kültürlerinin yönlendirmesi, mucize olgusunun kafalarında yer etmesi nedeniyle, ayet, delil gibi kelimelere mucize anlamı vermişlerdir. Tabi bu ayetlere mucize kelimesi verenler ilk Müslümanlar değildi. Mucize kelimesi tefsirlere, meallere daha sonraki yıllarda girmişti. Bu durum Müslümanların Allah’ın ayetlerinden etkilenme yerine, Yahudi ve Hıristiyan Kültüründen etkilendiklerini gösteriyor. Sizde eğer Arapça okumayı biliyorsanız, meallerdeki, tefsirlerdeki mucize çevirisiyle bize aktarılan ayetlerin orijinaline bakarak tespitimi görebilirsiniz. Eğer Arapça okumayı bilmiyorsanız, bir bilenin yanına giderek, “hocam ben şu ayetlerin orijinalini okumanızı istiyorum” diyebilirsiniz. Arapça kelime olan, ayet, beyyine (delil), mucize kelimeleri Kur’an-ın orijinal metninde geçmelidir. Mucize kelimesi geçmediği halde, ayet, beyyine gibi kelimelere mucize anlamını vermek, ayetlerin anlamını vermek değil, aksine belirli bir kültürden etkilenerek, şartlanarak ayetlerin anlamını değiştirmek olacaktır.

3. Mucize kelimesinin kökü olan ACZ kelimesinin geçtiği Kur’an-ın Arapça metnindeki ayetler;

Maide 31, cin 12, Fatır 44, Enfal 59, Hud 72, Zariyat 29, Şuara 171, Saafat 135, Kamer 20, Hakka 7, Hac 51, Nur 5,24,37, Ahkaf 32, Tövbe 2,3, Enam134, Yunus 53, Hud 33, Nahl 46, Ankebut 22, Zümer 51 ve Zuhruf 31 bunlardır. Asıl mucizeyi ilgilendiren ayetler bunlar olmasına rağmen bu ayetler mucize olarak çevrilmemiştir. Ya “Allah sizi aciz bırakır” ya da “Siz Allah’ı aciz bırakamazsınız” diye çevrilmiştir.

4. Resulün Mekke dönemine ilişkin siyer ve hadis kitaplarında anlatılan bütün mucizevî olaylar, ya sahabeler tarafından yanlış telakki edilmiş, ya uydurulmuş, ya da günümüze çeviri yapanlar bu tür haberlerdeki kelimeleri kökünden, esasından ayrı olarak aynı meallerde, tefsirlerde yaptıkları gibi mucize olarak yorumlamış. Kitaplarına mucize olarak tercüme etmişlerdir.

5. Kamer suresinin başında “kıyamet yaklaştı, ay yarıldı” ifadesinin geçmiş fiil olarak kullanılmasını, ayın yarılmasıyla ilgili mucize olarak algılamış, hakkında birçok fantastik hikâye üretmişlerdir. Annemin bize çocukken okuduğu siyer kitabında, “ayın ikiye bölündüğü, bölünen parçasından birinin gökten peygambere doğru gelerek, peygamberin sağ kolundan bedenine girdiği, diğeri parçasının da sol kolundan bedenine girdiği, göğsünden bütün olarak çıkıp yerine yerleştiği” anlatılmaktadır. Hâlbuki biz bugün ayın ikiye bölünüp dünyaya gelmesiyle nasıl bir durumun meydana geleceğini gayet iyi bilmekteyiz. “Ay yarıldı” ifadesini, tıpkı ayetlerde geçen “sura üfürüldü” “Ölüler diriltildi” “Mizan kuruldu” ifadeleri gibi anlamalıyız. Bu ayetlerde de geçmiş fiil kullanılmakta ama gelecekten haber vermektedir. Allah geleceğe ait birçok olayı, gerçekleşmedeki kesinliği belirtmek için, olacak değil, oldu, gelecek değil geldi, yarılacak değil, yarıldı, dirilecek değil, diriltildi, kurulacak değil, kuruldu. Üfürülecek değil üfürüldü. Şeklinde kesinleştirerek belirtmektedir.

Yine Peygamberin göğsünün çocukken yarıldığına dair haberler. Resulün başının üstünde O’nu güneşten korumak için sürekli dolaşan bulut. Ve diğer anlatılan bütün mucizevî olaylar toplumların birbirinden etkilenmesiyle ortaya uydurma haberlerdir. Peygamberde bir özellik görmedikleri için sürekli “sen de bizim gibi bir insansın, sende herhangi bir farklılık yok. Gerçekten peygambersen bize bir delil getir” diyen Araplar, herhalde peygamberin kafasının üstünde sürekli dolaşan bulut görselerdi, gözleriyle gördüklerini yalanlamazlardı. Ama peygamberin kafasının üstünde herkesin göremeyeceği bir bulut dolaşmışsa, ne biz, ne de putperestler bunu bilemez ki, böyle bir şeyin olmayacağını ayetleri okuyanlar çok iyi bilir.

Görünen o ki, ne putperestler, ne Yahudiler, ne Hıristiyanlar, ne de Müslümanlar, mucizesi olmayan bir peygamber kabul etmemişler. Mucizevî hikâyeler uydurarak amaçlarına ulaşmışlardır. Mucizesiz peygambere inanmış olmanın aşağılanma kompleksi… Peygamberlerini üstün göstermek için mucizevî olaylar uydurma eğilimi… Allah’ın peygamberlerini üstünlük açısından yarıştırarak egolarını tatmin etme gayreti. Ne yazık ki, tarihimizi, günümüzü mucizevî olaylarla doldurmuştur.
Çağımızın modern ideolojileri de aynı noktadan hareket ederek, kendilerine fantastik hikâyeler, bilim kurgular, olağanüstü kahramanlar yaratmışlardır. Aşağılanmaktan, diğer toplumlarla eşitlenmekten, üstünlük sağlamaktan geçen tüm düşünceleri içinde barındıran nedenlerle toplumların ürettiği olağanüstü hikâyeler geçmişte mucize olarak tarif ediliyordu. Amerikan’ın Rambo’yu bireysel üstünlüğün sembolü olarak. Geçmiş hikâyeler içinde bulunan, Herkül, Samson, Masis gibi bireysel güçlü kahramanlar. Çevrilen bütün bilim kurgu filmleri. An’a, geçmişe, geleceğe yönelik fantastik hikâyeler mucize yaratmanın çabasından başka bir şey değildir. İnsanlar ürettiklerinin ne kadar saçma olduklarını bilseler de, üretmenin amacına uygun olarak kültürlerine, eğitimlerine alarak, topluma dayatırlar. İşin ilginci Amerikan sinemasının, güçlü insan motifleri çizen filmleri daha çok seyredilmiştir. Hele bilim kurgu filmleri neredeyse klasikler arasına girecektir. Mesela “uzay yolu” dizisi klasikler içinde sayılıyor bile. Halbuki hepimiz biliyoruz ki, güçlü insan figürleri ile bilim kurguların hepsi uydurma hikayelerdir.

Geçmişte Yahudiler, Hıristiyanlar bu tür uydurma üretimlerini toplumlarına dayatarak bir kültür oluşturmuşlardır. Aynı şekilde onlardan geri kalmayan Müslümanlar da aynı yolu takip ederek, siyerlerini mucizelerle doldurmuşlar. Hatta yetmemiş âlimlerinin hayatlarını kerametlerle doldurmuşlar. Bunlar yetmemiş bütün yalanlarını meallere, tefsirlere sokmuşlardır. Bereket versin Kur’an-ın Arapça orijinali elimizdedir. Bütün bu üretimlerinin yalan, uydurma olduğunu, mucize kelimesinin Kur’an-da geçmediğini, mucize olarak anlatılan ayetlerin aslının, ayet veya delil anlamındaki kelimeler olduğunu görüyoruz. Böyle bir sonuca vardığımızda, Allah’ın dinine karşı yapılan sapkınlığın boyutlarını düşünemiyoruz. Merak edenler baksınlar, Kur’an-ın aslında mucize kelimesi geçmemektedir.

Hemen her devlet, hakimiyetini sağlamak, üstünlüğünü göstermek, toplumları etkilemek için, eğitimlerine üstün kahramanlar, üstün varlıklar, mucizevi olaylar katarlar. Tarihlerini mucizevî olaylarda, üstün kahramanlarla, üstün varlıklarla süslerler. Ülkemizde de Mustafa Kemal Atatürk’ün yerleştirildiği makam budur. Onun hakkında üretilen fantastik hikâyeler, mucize üretme eğiliminden kaynaklanır. Toplumlar mucizelere inanmasalar bile, varlıklarının bekası için mucize yaratmanın peşine düşerler.

Ateist felsefeyi esas alıp dini bütün değerleri yok sayan, sol veya komünist düşünce sahipleri de aynı yoldan geçerek, kendilerine kahramanlar, fantastik olaylar yaratmışlardır. Che Guavera, Lenin, Marks, Stalin, Mao gibi uluslar arası kahramanların yaratılması… Ülke içinde birçok solcu, komünist kişilerin olağanüstü olaylarla süslenerek kahramanlaştırılması… Müslüman toplumların içinde bulunan, cemaatlerin, tarikatların liderleri, şeyhleri hakkında ürettikleri olağanüstü bütün olaylar… İnsanların yapılarında var olan mucize kültüründen kaynaklanmaktadır. Mucize üreten toplumların dini, ideolojisi yoktur. Hemen her din, ideoloji mensubu mucizevî olay üretme konusunda birbirleriyle yarışırlar. Bugün Laik Kemalistlerin ürettiği fantastik olayların tartışılması, sorgulanması, olumsuz değerlendirilmesi mümkün değildir. Yasayla korunur hale getirilmiştir. Dini cemaatlerin, tarikatların liderleri, şeyhleri için ürettikleri ve adına keramet dedikleri olayların, sorgulanması, tartışılması mümkün değildir. Anında dışlanır, sapık kâfir ilan edilirsiniz. Bu noktada, dindarlar, ateistler, laikler birbirinden farklı değillerdir.

6. Mucize konusunu iyice anlamınız için size iki tavsiyem var. Birinci tavsiyem, Kur’an mealinin tamamını bir wörd (yazı programı) dosyası olarak indiriniz. Veya tümünü bir wörd dosyasına kopyalayınız. İkincisi; yazım programındaki bul değiştir menüsünden, bütün mucize kelimelerini ayet veya delil yap diyerek değiştiriniz. Sonra o meali baştan sona okuyunuz. Göreceksiniz ki, bugüne kadar okuduğunuz Kur’an meallerinden daha farklı bir meal ortaya çıkacaktır. Ve siz bunu yaparsanız, kendisi mucize olan ama içinde mucize geçmeyen bir kitap okuyacaksınız. Böyle bir durumda, daha önceden hatırladığınız bütün mucizevî olaylar başka bir anlam kazanacaktır.

Öyle görünüyor ki, ne kadar meal okuyan, okutan, çeviren varsa, tarihte var olan mucize kültüründen etkilenerek okumaktadır.

Öyle görünüyor ki, ne kadar tefsir okuyan, okutan, yazan varsa, tarihte var olan mucize kültüründen etkilenerek okumaktadır.

Günümüzde Kur’an, mezheplerin, tarikatların, siyerlerin ürettiği ıstılahı (ilim dili) anlamıyla okunmakta, meal verilmekte, tefsir edilmektedir. Mucize konusunun Kur’an-a bulaştırılmasının anlamlarından biri de budur. Bugün neredeyse hiç kimse mucizeden bahsetmeyen bir Kur’an kabul etmez noktasındadır. Yani bugün Kur’an-da mucize kelimesi geçmez dediğinizde, insanların yüz hatlarını bir göreceksiniz. Sanki size Kur’an-ı inkar eden birine bakar gibi bakarlar. Bu tepki, normal, sıradan insanların tepkisi olsa neyse, ne yazık ki bu tür tepkiler, din ilimleri üzerine eğitim almış kişilerde daha çok görülmektedir.

KISACA: Mucizevî olaylar uydurmak, inananların içinde bulunduğu aşağılık kompleksinden kaynaklanmaktadır. Diyelim ki, İnanan toplumlar şu veya bu nedenle aşağılık kompleksine kapıldılar. Peki, Müslümanların içinden çıkan ve değerleri anlatılırken Müslüman ilim adamları niçin Kur’an-ın aslında mucize olarak geçmeyen kelimeleri, mucize olarak anlattılar? Niçin mucize olarak meal verdiler? Mucize olarak tefsir yaptılar? İşte konunun asıl can damarı burasıdır. Bir inancın âlimleri toplumlar gibi aşağılık kompleksine kapılırsa, Allah’ın kitabı raflara kaldırılır. Din kültürü cehalet batağına saplanır. Ne yazık ki bugün, Yahudilerin, Hıristiyanların, Müslümanların içine düştüğü durum budur.

Allah’ın gönderdiği bütün resuller, elini taşın altına koyarak, alın terlerini akıtarak tebliğ mücadelesini gerçekleştirmişlerdir. Onların yaşantılarında öyle sihirbazlar gibi, “okus bokus haydi hop oldular, bittiler olmamıştır” Eğer onların elinde böyle güçler olsaydı, ne terlerler, ne zahmet çekerler, ne üzülürler, ne öldürülürler, ne yaralanırlar, ne acı çekerler ne de başaramadıkları için Allah’a yönelip “Ya Rabbi biz elimizden geleni yaptık, artık sen bilirsin” derlerdi. Hâlbuki Allah’ın ayetleriyle bize öğrettiği peygamberlerin hepsi insandır. İnsani zaafları taşımaktadır. Aynı diğer inananlar gibi, Allah’ın dinini yaşamaktan sorumludurlar. Aynı diğer inanırlar gibi öldükten sonra hesaba çekileceklerdir. Bu eşitlik, bu adalet Allah tarafından defalarca ayetleriyle bildirilmiştir. Allah’ın kendilerine takdir ettiği olağanüstü olaylardan başka herhangi bir olağanüstü olay yaşamamışlardır. Onların her birinin yaşayacağı olağanüstü olaylar her insanın yaşayabileceği olaylardır. Mesela; köle olarak başlayıp büyük devletler kuran insanlar sadece peygamberler değildir. Mesela; sıfırdan dünyanın en zengini olan insanlar sadece peygamberler değildir. Mesela; tebliğleriyle binlerce, milyonlarca insanları arkasından yürüten sadece peygamberler değildir. İnsanlık tarihinde böyle olağanüstü olaylar gerçekleştiren yüzlerce insan vardır.

Kur’an dikkatle okunduğunda görülecektir ki, putperest Arapların kendilerini yok edecek bir delil, bir eylem, bir hareket istediklerinde, Allah geçmiş topluluklardan örnek vererek, böyle bir şeyin olması durumunda geri dönüşün mümkün olmayacağına dair ayetler göndermiştir. Yani toplumları yok edecek felaketler geldiğinde artık geri dönüş yoktur. O zaman inanmaları da bir şey ifade etmez.

Diğer taraftan doğadaki her olay, olağanüstü, şaşırtıcıdır. Biz onları sürekli gördüğümüz için, onlarda sıra dışı bir şey görmeyiz. Ama şunu unutmayın. Hayatında hiç güneşi görmemiş birine güneşi göstersek. Yine hayatında yıldızları, ayı görmeyen bir insana yıldızları, ayı göstersek… Şaşkınlığından ne yapacağını bilmez. Dünyada ülkemiz insanlarının görmediği öyle değişik, meyve, hayvan, doğal manzara var ki, gördüğünüz zaman bırakın aklınızın şaşmasını, dilleriniz tutulur. Tıpkı “devekuşu” gibi başını yere gömerek, içinde bulunduğu doğadan dışarıya çıkamayanlar, dünyayı sadece gördükleri, sıra dışı saymadıkları olarak kabul ederler. Eğer bugün, resul devrinde yaşayan herhangi bir Müslüman, mesela resule en yakın, en sadık olan HZ. Ebubekir, bugünü görse herhalde neye uğradığını şaşırır. Uçaklar, gemiler, bilgisayarlar, internet üzerinden haberleşmeler, sohbetler, uydular… Herhalde o kendini artık dünyada falan zannetmez. Hani bir yana gerçekten Hz. Muhammed Aleyhisselam, o günden bu zamana gelmiş olsa Hz. Ebubekir’den farklı mı olur? Kur’an insanlara sürekli dolaşmayı, yeryüzündeki ayetlerini görmeyi tavsiye ediyor. Öyle inanıyorum ki, bilim, teknoloji böyle giderse, bugün bizim kullandığımız birçok elektronik alet çöpe atılacak. Ve biz ölümlerimizden iki, üç asır sonraya gidebilsek, herhalde dünyada olduğumuza inanmamız güç olur.

Şöyle etrafınıza, tarihinize bir bakın. Kur’an-da anlatılan olağanüstü olayların hemen hepsi günümüzde sanki sıradan bir olaymış gibi, haberlerde geçiyor. Şehirleri, kasabaları yok eden, hortumlar, sel felaketleri, depremler, yanardağ patlamaları, tusinamiler, savaşlar… Günümüzde gördüğümüz ve sıradan saydığımız olayların tufandan, diğerlerinden farkı ne? Herhalde, Kur’an ayetleri günümüze iniyor olsaydı, anlattığı olağanüstü felaketlere hiç kimse gülmezdi, hiç kimse de olağanüstü diye bakmazdı. Hemen herkes “bütün bunlar normal şeyler, sen bizi şaşırtacak başka bir şey söyle” diye söylenirlerdi.

Her Müslüman bütün samimiyetini ortaya koyarak, gerek meal okurken, gerekse tefsir okurken, ayetlerin orijinaline bakmalıdır. Arapça bilmeyenler bile unutmamalıdırlar ki, din kültürü içinde kullandığımız birçok kelimenin aslı Arapçadır. Arapça olan kelimeler bugün ülkemizdeki insanın kültüründe vardır. Örneğin işte sadece bir kelime, ayet meallerinde, tefsirlerde mucize olarak çevrilen bütün kelimelerin orijinali ya ayet, ya beyyine (yani delil) dir. Ayetin orijinalinde ayet veya beyyine (delil) geçen kelimeleri hangi maksatla mucize diye çevirerek insanların kafasını karıştırmışlardır? Böyle yapmanın ilimle, bilimle ne ilgisi vardır? Bu tür hatalar basit bir hata mı, yoksa Allah’a, dinine, ayetlerine karşı yapılmış büyük bir ihanet midir? Bu yönde Müslümanlar dikkatli düşünüp, adil kararlar vermek durumundadırlar.

MEKKE’Yİ SOSYOLOJİK AÇIDAN ANALİZ (1)

Hz. Muhammed Aleyhisselamın Mekke’deki mücadelesinde, toplumu Müslümanlar, Müşrikler açısından incelemek gerekiyor. Şunu unutmayalım ki, mevcut düzene karşı yeni bir inanç ortaya çıktığında, toplumların yeniyi kabul etmeleri kolay değildir. Toplumsal düzene karşı olan düşünceler toplumu yönetenleri, düzenden çıkar sağlayanları etkiler. Yürürlükteki düzenden, siyasi, ekonomik, sosyal çıkar sağlayanlar, mevcut düzende kendilerine göre yer bulmuşlardır. Çıkar sağlayan her grup yıllar içinde kendi varlıklarını, konumlarını toplumlara, ahlaki, örfi, yasal ve bilimsel olarak kabul ettirmişlerdir. Artık onların durumu toplumda normal hale gelir. Sanki onların konumları olağandır. Birileri onların konumlarına bir şey söylese, onlardan önce toplum karşı çıkar. Bu durum marazi bir olaydır. Yani hastalıklıdır. Hastalığın psikolojik, sosyolojik boyutları vardır. Toplum tarafından kabullenme… Dünyadaki diğer toplumlar tarafından normal karşılama… Artık yaşanan hayatın, yaşanması gereken hayat olduğu bilgisini, bilincini öne çıkartır. Egemen güçler, toplumda oluşan bu genel kabul doğrultusunda hareket ederler. Onlar kendilerini toplumu, besleyen, büyüten, koruyan olarak görürler. Hem toplum, hem onlar, egemen güçler olmazsa yaşamın biteceğine inanırlar. Bugünde aynı mantık vardır. Toplumlar üzerinde kurulu burjuva, siyasetçisiyle, bürokratıyla, sanayicisiyle, esnafıyla, kendileri olmazsa hayat biter anlayışını her fırsatta vurgularlar. Yıldızların dengesini sağlayan, yer çekim, merkezkaç arasındaki denge gibi, egemen güçlerle, toplum arasında gizli bir denge kurulur. Günümüz terminolojisi buna düzen diyor. Düzen sadece yasal yapılaşma değildir. Düzen aynı zamanda, toplumu oluşturan, siyasi, felsefi, kültürel, ananevi, yasal göstergelerin tümüdür. Yaşamı baştan sonra etkiler, düzenler. Allah ayetlerinde buna DİN diyor. Tarihten gelen yaşam biçimlerini etkileyen, egemen güçlerin çıkar sağladığı, halkların genel kabulleriyle gerçekleşen, örfler ATALAR DİNİ olarak ayetlerde bize anlatılmaktadır.

Toplumlar yıllar içinde kendilerine özgür ahlaki yapı oluşturur. Toplumlarda doğan, büyüyen, gelişen insanların ahlaki yapıları, bireysel olarak bazı küçük farklılıklar taşısa da, genelde toplumsal ahlakın sınırlarında dolaşır. Oluşan toplumsal ahlaklar, örfün, yönetimlerin, siyasi organizasyonların, sınıfsal katmanların karakterine yansır. Mesela, geçmişte hür insanların bazı insanları köle olarak almaları, hatta bunun için başka toplumların hayatlarına saldırmaları ahlaksızlık olarak kabul edilmez. Pazarlarda kadın erkek ayırt etmeksizin, hayvanlar gibi kontrol edilerek satılması da ahlaksızlık olarak kabul edilmez. Zira toplumların oluşturduğu ahlak, artık o dönemin insanlığınca kabul edilmiştir. Günümüzde Anadolu erkeklerinin genelevine gitmesi, toplumun genelince ahlaksızlık sayılmaz. Belki marjinal olarak, bireysel tiksintiler veya dini boyutlardaki ahlaki edinimler ile, bu tür ilişkiler ahlaksızlık olarak nitelense de, toplumun geneli bu durumu onaylar. Bugün feminist hareket içindeki kadınlar bile, kadına şiddeti, kadınlara yapılan haksızlıkları, baskıları konuşurken, genelevlerinde, barlarda, pavyonlarda çalıştırılan kadınların haklarını savunmazlar. Hatta bu tür yerlerde kadınların çalıştırılmasına karşı çıkanları suçlarlar. Hâlbuki bu tür yerlerde çalışan insanların, oralarda gönül rızasıyla çalıştıklarını kimse iddia edemez. Oralardaki insanlar, oralara baskıyla, şiddetle, türlü tezgâhlarla düşürülmüş insanlardır. Ama ne yazık ki, oluşan toplumsal ahlakta, bir erkek, evliyken bir başka kadın bulacağına, böylece eşine, evine ihanet edeceğine, ihtiyaçlarını genelevlerinden karşılayabilir. Genelevine gitmeyi, eşine, evine, ahlaki edinimlerine ihanet saymaz. Bugün toplumsal yargıda genelevleri, ailelerin sigortası olarak görülürken, evlenecek gençlerin cinsel eğitim yuvası olarak da görülmektedir. Bu tür yapılanmanın oluşturduğu ahlakın anlaşılması insanlık erdemleri, eşitliği, adaleti açısından mümkün değildir. Çünkü genelevlerinde çalıştırılmaya zorlanan her kadının, ailesinin hayatına müdahale edilmiş, insanlık yerlere serilmiştir. Bugün görüyorsunuz, siyasetçiler, fikir adamları, kadın haklarını savunan sivil toplum kuruluşları, insanlık hakları açısından her türlü söylemi yaparken, kimse genelevlerindeki kadınlardan etmemektedir. Sanki onların durumuyla ilgilenmek, arınmış insanlık erdemlerine leke düşürecektir.

Aynı şekilde devletlerin de oluşturduğu toplumsal ahlak vardır. Yine her ideolojinin, dinin, felsefi fikirlerin toplumlarda oluşturdukları toplumsal ahlak vardır. Batıdaki baronların, düklerin oluşturduğu burjuva anlayışı… Kapitalizmin oluşturduğu sermaye sınıfı… Demokrasi düzenlerinin oluşturduğu çıkarcı politikacılar… İşine geldiği gibi haberleri yorumlayan, haber bulamadığı zaman maşa başı haber ve yorumlara sarılan medya grubu… Kendilerini toplumun üzerinde efendi gören akademik, bürokrat insanlar… Fikirleriyle toplumu düzenlediğini, topluma yön verdiğini düşünerek, toplumu kendilerinin kobayları zanneden fikir adamları… Yasayı uygulayan savcıların, hâkimlerin tutum ve davranışları… Ülkemizdeki yöresel töreler… Doğudaki kast sistemleri… Daha sayabileceğimiz bütün toplumsal ayrıntılar ve bu ayrıntılar üzerine oluşan düzenler, kendilerine göre bir ahlaki yapı oluşturmuşlardır.

Toplumsal düzenler istikrar içindeyse, mevcut yapılanmayla ilgili toplumsal ahlak edinmişler, bu ahlakı topluma kabul ettirmişlerdir. Böyle bir durumda toplumun geneli mevcut yapılanmaya karşı tepkisizdir. Hatta düzene karşı fikir üretenlere, mevcut durumu ahlaki açıdan tartışanlara tepkilidirler. Toplumların yönetiminde egemen olan politikacılar, fikir adamları, toplumsal ahlaki dengeye kavuşturmak için, toplumsal ahlakla ilgili, felsefi, bilimsel mantıksal temeller oluşturmuşlardır. Yani; toplumun mevcut ahlaki yapısının, o çağa ait bilimsel, felsefi yapısı kesinleştirilmiştir. Böylece oluşan toplumsal ahlak, felsefi, bilimsel değerlere göre, ya toplumsal örf, ya da devletin yasaları olarak uygulanmaya başlar.

Onun için mevcut örfe, yasalara, düzene karşı çıkan tüm düşünceler ayrılıkçı, anarşist, bozguncu olarak değerlendirilir. Demiştik ki, toplumsal yapının ahlakından yararlanan gruplar vardır. Bunlar, politikacılar, sermaye, fikir adamları, bürokratlar, akademisyenler ve medyadır. Geçmişte çıkar grupları farklı isimlerle anılmıştır. Mesela Kur’an-da sermaye grupları Karun, fikir ve bilim adamları Haman, yöneticiler de, Firavun, Nemrut olarak isimlendirilmiştir. Krallar, padişahlar, İmparatorlar, Sezarlar… Dini kurumlar açısından, batıda hahamlar, rahipler… Müslüman toplumlarda tarikat şeyhleri, mezhep imamları, cemaat önderleri… Uzak doğuda lamalar vs. Etnik köken olarak, üstün ırklar, aşiret ağaları, baronlar, dükler, uzak doğudaki kast sistemleri… Sermaye sahipleri, zenginler sınıfı olan sermayedarlar, toprak ağaları veya bugünkü deyimle çiftlik sahipleri, fabrikatörler… Hemen her toplumda benzer görüntüler sergilenir. Fikir ve bilim adamları; medya grubu, akademisyenler, bürokratlar, medrese uleması vs. Bütün bu guruplar toplumsal düzenin oluşturduğu ahlaki yapıda kendilerini destekleyen, çıkar üreten, değer yargılarına, örflere, yasalara sahiptirler.

Toplumlarda kendilerine özgü ahlaki tablolar oluşmuş, dengeye kavuşturulmuş iken, bir düşünce, inanç, ideoloji, felsefi akım ortaya çıkıp, toplumsal yapıdaki oluşan dengeyi, değiştirecek fikirler ortaya koyuyorsa, düzenden çıkar sağlayan tüm kuruluşları karşısında bulur. Böyle bir durumda bütün çıkarcılar, aralarındaki kavgayı bırakır, tek vücut (millet) olarak karşı saldırıya geçerler. Bugün ülkemizde uygulanan Kemalizm, bütün grupların çıkarlarını sağlayan bir ahlaki yapı oluşturmuştur. Ülkenin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk üzerinden oluşturulan ahlaki yapı, toplumsal düzendeki bütün sorunları yaşatır. Kadınlar genelevlerinde satılır. Rüşvet alıp başını gider. Suiistimal, iltimas siyasetin başköşesine oturur. Çalışmadan çıkar sağlayanlar, alın terleriyle emeğini kazananların haklarına saldırır. Toplumda ahlaksızlık her yere girmeye başlar. Beyaz kadın ticareti, beyaz zehir ticareti ilkokullara kadar iner. Hırsızlık toplumda yaygınlaşır. Hırsızların gönderildiği cezaevleri hırsızlık üniversitesi haline getirilir. Bütün bu oluşumlara karşı bu düzen değişmelidir diye bir ses yükselse, Kemalizm, Atatürkçülük, Mustafa Kemal Atatürk çıkar gruplarınca karşınıza dikilir. Sanki bütün bu ahlaksızlıkların, sorunların banisi, koruyucusu Kemalizm, Atatürkçülük, Mustafa Kemal Atatürk gibi gösterilir. Oluşan bu ahlaki yapı ne yazık ki, çıkar sağlayan grupların, medyası, bilim adamları, eğitmenleri, akademisyenleri, din adamları tarafından topluma, toplumsal düzenin ahlaki yapısı olarak dayatılır. Yasa koyucular ve yasa uygulayıcılar el birlik buna destek verir.

Peki, bütün bu gruplar düzenden çıkar sağlarken, halk toplumsal yapının neresindedir?

Toplumlar incelendiğinde, dünyanın hemen her toplumunda görülecektir ki, halk düzenden çıkar sağlamasa da, düzende sürekli kullanılsa da, hatta sürekli düzende hakları yenilerek mağdur edilse de, mevcut durumu ahlaksızlık olarak değerlendirmez. Günümüzün moda deyimiyle hemen her toplumda “bu düzen böyle gelmiş, böyle gider” mantığında hareket eder.

Mekke toplumu aşiretlerden oluşmakta, aşiretler içinden seçilen temsilciler tarafından yönetilmekteydi. Onlar Dar-un Nedve’de toplanarak yönetimlerini gerçekleştirmekteydi. Aşiretlerin zenginleri olsa da, aşiretin her ferdi zengin değildi. Böylece aşiretlerin içindeki ekonomik farklılıklar bütün topluma yansıyarak ekonomik farklılıklar oluşturuyordu. Aşirete mensuplar, aşiretten zengin olanlarla aynı soydan olsalar da, zenginlik aralarında paylaştırılmazdı. Diğer taraftan özellikle Habeşistan’dan getirilen siyahî köleler / cariyeler (kadın köleler), toplum nüfusu içinde bir hayli yer tutarken, Mekkeliler onları nüfus sayımlarında saymazlardı. Günümüzde de doğu toplumları içinde, ailelerin erkekleri kız çocuklarını saymıyorlar. Böyle bir mantık nasıl, nereden üretildiyse, kadınları / kızları yok sayan ataerkil bir toplumsal ahlaka sahiptiler. Mekke’de kölelerin sayılmaması, onların insan yerine konulmamasının bir sonucu olarak ortaya çıkıyordu. Bu tür davranışların Mekkelilerce ahlaksızlık sayılması söz konusu değildi.

Toplumsal ahlak sistemi, düzen, yasa, örf, din olarak, toplumca kabul edildiği dönemlerde, mevcut yapılanmayı tersyüz edecek fikir, ideoloji, din ortaya çıktığında, çıkarlarına ters düşen gruplar retlerini açıkça ortaya korlarken, çıkar grupları tarafından beslenen toplumdaki insanlar da karşı çıkar. Aslında toplumsal yapılanmadan çıkar sağlamayan halk, mevcut düzeni değiştirecek fikirlerin kendilerine yarayacağını bilir. Buna rağmen, oluşan yapının etkisini sürdürüyor olması, yeni fikirlerin geleceğine dair kuşkuların olması, çıkarcıların onları gözetiyor olması, yeniye karşı çıkmalarına neden olmaktadır. Ancak; çıkar gruplarının gücü zayıfladığında halk, güçlenen diğer çıkar gruplarının safına hemen geçer. Bunun nedeni günün deyimiyle halkın derdi siyaset, din, ideoloji, felsefe değil “ekmek kavgasıdır”

Günümüzün sosyoloji bilimine “SİYASET SOSYOLOJİSİ” adıyla yeni bir bölüm eklenmiştir. Hatta birçok ülkede siyaset sosyolojisi genel sosyolojiden ayrı bir bölüm olarak sunulmaya başlanmıştır. Siyaset sosyolojisinin toplum analizinde, toplumu oluşturan insanların %20 veya %25’nin toplumun yönetimiyle ilgilendiği, geri kalanlar için yöneticiler kim olursa olsun fark etmediği… Yine; toplumun söz edilen yüzdelerin dışındaki çoğunluğun, toplumu düzenleyen, ideoloji, yasa, felsefe, din konusunda ısrarcı olmadıkları, hangisi uygulanıyorsa ondan oldukları… Her türlü kavganın %20 veya %25 arasında olduğu ifade edilmiştir. Yani toplumun %20 veya %25’i arasında, ekonomik, etnik, politik, ideolojik, felsefi, dini kavgaların yaşandığı, düzen değişimlerini, düzenlerin otoritesini sağlayanların bu gruba dâhil olanların olduğu ifade edilmektedir. Toplumun geneli “el düğün ile gelen bayram” ifadesinde hareket etmektedir. Ülkemizde de gördüğümüz gibi, tepede yönetim için kavga verenler, seçimle, darbeyle veya atamayla geldiklerinde, kendilerini halka onaylattırarak meşruluk iddiasında bulunmuşlardır. Hâlbuki demokrasilerde bütün seçimleri “para=sermaye” kazanmaktadır. Bunu görmenin çıplak gerçeği, halktan oy isteyenler hiçbir zaman fakirler değildir. Zenginler, (sermayedarlar, akademisyenler, bürokratlar, fikir adamları, bilim adamları) yönetim için oy ister, fakirler onaylar. Eğer fakirlerden bir grup parti kursa, tabelasını asacak parayı dahi bulamazlar. Bulsalar da astırılmazlar.

Yine, çıkar gruplarına karşı çıkan, ama sadece fakir gruplarından olmayan, zenginler (sermayedarlar, akademisyenler, bürokratlar, fikir adamları, bilim adamları) sınıfından olan bir grup, düzeni temelden değiştirmek için harekete geçse, hatta mevcut düzenin yasalarına göre parti kursa, düzene egemen olan çıkar gruplarınca asla kabul edilmez. Partileri kapatılır. Devlet düşmanı, toplum düşmanı olarak ilan edilir. Çünkü oluşan toplumsal ahlak bir çıkar çatışmasından ibarettir. Çıkar çatışması, devletinin ideolojisine, dinine, örfüne, yasalarına yansır.




MEKKE’DEKİ PUTPEREST TOPLUM


Mekke’deki toplumda, Allah’ın peygamberi Hz. Muhammed’in tebliğlerine ciddi tepkiler, çıkar gruplarınca yapılmıştır. Dar-ün Nedve’de toplanan çıkar grupları ve onları destekleyen toplumun zenginleri, düzenlerinin bozulmaması için aşamalı olarak, alay, tehdit, baskı, boykot gibi faaliyetlerin öncülüğünü yapmışlardır. Tabi buna karşılık Müslüman olanların içindeki, geçmişte çıkar grupları içinde bulunan, zenginler sınıfı, Hz. Ebubekir, Hz. Osman, Hz. Ömer ve diğerleri gibi, birçok zengin Müslüman, Hz. Hatice ve peygamberimize arkadaşlık ederek, maddi, sosyolojik paylaşımlarıyla toplumu kucaklamışlardır.

İslam’ın tebliğinden itibaren Mekke toplumunun putperestleri, sosyal statüsüne göre şöyle şekillenmişlerdir.

1. Putperest düzenin elebaşları (Dar-un Nedve)
2. Putperest düzeni korumak için örgütlenenler
3. Putperest düzenin elebaşlarını destekleyen, Müslümanlara karşı aktif mücadele içinde olanlar
4. Müslümanlara antipati (pasif soğukluk) duyan ama aktif mücadeleye girmeyenler
5. Müslümanlara karşı nötr yani pasif olanlar
6. Olayları seyreden köleler
7. Müslüman olmayıp, Müslümanlardan yana olanlar
8. İslam’ı tebliğden etkilenmiş ama henüz Müslüman olmayanlar

Mekke’deki toplum İslam’ın tebliğinden itibaren, saydığımız sekiz sınıfa ayrıldı. Gün geçtikçe, sınıfların Müslümanlara bakış tarzında değişiklikler oldu. Hatta sayılan gruplar arasında tartışmalar yaşandı. Özellikle boykot döneminde putperest toplumun grupları arasında ciddi çatışmalar oldu.

Mekke’de oluşan sekiz sınıfa benzer ayrışmalar aşağı yukarı, toplumsal yapıyı değiştirmeyi hedefleyen bütün, ideoloji, felsefi, fikri, dini faaliyetlerde görülmüştür. Bu yapılanma, siyaset sosyolojisinin çalışma alanına girmiştir. İlk iki madde, yani düzenin elebaşları, düzeni korumak için örgütlenenler, toplumsal yapı içinde %20 veya %25 içindedir. Diğer altı sınıf toplumun genelini oluşturmaktadır. Bugün içinde yaşadığımız toplumsal yapıyı değiştirmeye yönelik siyasi, ideolojik, felsefi, dini karşı çıkış olsa, mevcut düzen içinde, bütün bu sınıflar oluşacaktır. Kemalist rejimin elebaşları, Kemalist düzeni koruyan örgütleşmeler olacaktır. Sonra toplum kendi içinde ayrışacak, düzeni korumak adına aktif mücadeleye girenler, düzeni değiştireceklere antipati duyanlar, olaylara nötr, yani pasif olanlar, düzeni değiştirecek faaliyetleri yapanlara sempati duyanlar, değişimden yana olup henüz karar veremeyenler olacaktır.

Mekke’de İslam’ın tebliğinde, toplumda oluşan bu sınıflaşmalara karşı, Peygamberimizin ve Müslümanların tutumları nasıl olmuştur.

1. İslam bütün sınıflara eşit derecede tebliğ edilmiştir. Hatta eşitliği bozacak bir olayı, Allah Abese suresinin 1-12. ayetlerinde; “yüzünü ekşitti ve geri döndü. Âmânın kendisine gelmesinden ötürü... Belki o temizlenecek. Yahut öğüt alacak da o öğüt ona fayda verecek. Kendini muhtaç görmeyene gelince, sen ona yöneliyorsun, Oysaki onun temizlenip arınmasından sen sorumlu değilsin. Fakat koşarak sana gelen ve korkarak gelenle, sen ilgilenmiyorsun. Hayır! Şüphesiz bunlar bir öğüttür, Dileyen öğüt alır” Diyerek kınamıştır.

Soylu, köle, zengin, fakir, özürlü ayırt etmeksizin, Allah’ın ayetleri bütün Mekkelilere ulaştırılmıştır. Elbette sadece Mekkelilere değil, hac dönemlerinde hacca gelen Araplara, kervanlarla gelip giden yabancılara, fırsat bulundukça Yahudi ve Hıristiyanlara İslam tebliği gerçekleştirilmiştir.

Mekkeli putperest Arapların liderleri, zenginleri, gelen ayetlerde kendilerine ayrıcalık beklemişlerdir. Onların bu istekleri hiçbir zaman Allah tarafından kabul edilmemiştir.

Günümüzün Müslümanlarının tebliğlerinde, bürokrat, akademik, siyasi, zengin sınıflara karşı özellikle yöneltilen çalışmalar, resul tarafından yapılmamıştır. Bugün Müslümanlar; aralarında var olan, zenginler, akademisyenler, siyasiler, başka dinlerden dönen insanlar ile övünerek, tebliğdeki eşitliğe açık veya gizlice karşı çıkmış olmaktadırlar. Elbette Müslümanlar her zaman İslam’a girenler nedeniyle övüneceklerdir. Ancak bu övünme, gururlanılan sınıflar dolayısıyla olursa, İslam’ın dışına çıkılmış olacaktır. Fakirlerden, yoksullardan, özürlülerden Müslümanlar çoğaldıkça sevinmeyen, ama bir akademisyen, bir sermayedar, bir bürokrat, bir fikir adamı Müslüman olduğunda yeri göğü yıkan Müslümanlık anlayışının İslam’la ilgisi yoktur.

2. Mekke’de Resul, İslam’ın tebliğinde, hangi sınıf olursa olsun hiç birine, açıkça karşı çıkışlarda bulunmamış. Elinden geldiğince İslam’ın tebliğini öne çıkarmıştır. Hatta bazı Müslüman gençler Müslümanlara baskı yapanlara karşı şiddet kullanma eğilimlerini dile getirdiklerinde, asla razı olmamıştır. Hz. Hamza ile Hz. Ömer’in Müslüman oluşlarıyla Müslümanlar güçlenmişler ise de, bu gücü baskı aracı olarak kullanmamışlardır. Müslümanların aleyhlerinde bulunanlara karşı duruşları, inanç, fikir açısından olmuş, asla alaya almak, kavgaya dönüştürmek, şiddet kullanmak gibi görüntülere rastlanılmamıştır. Tarihi bilgilere göre Müslümanlara karşı şiddet kullanan, Hz. Peygamberimize hakaret eden kişiye karşı Hz. Hamza’nın şiddet kullandığı, başını yardığı bilinmektedir. Ancak Hz. Hamza’nın o zaman henüz Müslüman olmadığı ifade edilmektedir. Hz. Hamza Müslüman olduktan sonra benzeri olayları gerçekleştirmemiştir.

3. Müslümanlara; putperestleri ve putlarını, alaya almak, hakaret etmek, sövmek yasaklanmıştır.

Bu yönde Allah En’am suresinin 108. Ayetinde “Allah’tan başkasına tapanlara sövmeyin; sonra onlar da bilmeyerek Allah’a söverler. Böylece biz her ümmete işlerini cazip gösterdik. Sonunda dönüşleri rab’lerinedir. Artık O, ne yaptıklarını kendilerine bildirecektir.” Demektedir.

Ne peygamberin ne de Müslümanların ağzından putperestler alaya alınmamış, kişiliklerine hakaret edilmemiştir. O dönemde gelen ayetler de geçen; kâfir, münafık kelimeleri, bugünkü gibi hakaret olarak algılanmıyordu.

Kâfir; gerçekleri yalanlarla örtmek, gerçekleri karartmak anlamına geliyor. Allah kâfirlerden söz ederken, “Ey kâfirler = Yani; Ey gerçeğin üzerini örtenler. Yalanlarıyla gerçekleri karartanlar” olarak sesleniyordu.

Münafık; davranışlarını çıkar esasına göre kuran, işine geldiğinde biz de sizdeniz diyerek Müslümanlara yaklaşan, işine geldiğinde putperestlere, Yahudilere, Hıristiyanlara giderek bende sizdenim diyen. İslam’a gerçeğinde inanmayan, ama inanmış görünen. Çıkara endeksli, davranışlarıyla ikiyüzlü, riyakâr olan anlamına geliyordu. Allah münafıklardan söz ederken, aslında hem Müslümanları, hem de kâfirleri uyarıyordu. Her iki topluma, “haberiniz olsun, aranızda bu tür laf götürüp getiren, çıkarları için sizleri kullananlar var” diyordu. Bu uyarı, hem Müslümanların, hem de putperestlerin işine geliyordu. Zira ikili oynayanlar asla sevilmezdi. Her ne kadar, putperestler bazı ikiyüzlü, riyakâr insanları tanıdıktan sonra, bilerek Müslümanlar arasına gönderseler de, onların kendileri içinde haber götüreceklerine inanarak tedbirlerini baştan alıyorlardı.

Günümüzde; kâfir ve münafık kelimeleri artık suçlama veya hakaret anlamında kullanılıyor. Tarih boyunca mümin, Müslüman, münafık, kâfir sözcüklerinden oluşturulan ıstılahı anlamlar, kelimelerin asıl manasından uzaklaşarak, yeni bir anlayışı Müslümanlara kazandırdı. Allah’ın ortaya koyduğu gerçeklerin üstünü örten veya Müslümanlarla inanmayanlar arasında çıkarları doğrultusunda gelip gidenlere, kâfir veya münafık dediğimizde, onlar bunu hakaret olarak algılıyorlar. Hâlbuki ayetlerin indiği dönemin dili kullanıldığında hakaret doğmuyor, bir tanım, bir tespit yapılıyordu. Tespitleriyle, tanımlarıyla Allah insanları sorguluyor, düşünmeye davet ediyor, ona göre davranmalarını istiyordu.

Bugün birine, “kardeşim, sen bu düşüncelerinde, inancınla, Allah’ın ortaya koyduğu gerçeklerin üzerini örtüyor. Yalanlarını gerçek zannediyorsun. Senin yaptığın şey, Allah’ın gerçeklerini karartmak, yalanlarını aydınlık zannetmektir” desek, ayete uygun söylemde bulunmuş, o insanı düşündürmüş olacağız.

Yine birine, “kardeşim, senin tavırların hiç doğru değil, sen çıkarların doğrultusunda, bizim yanımıza gelip sizdeniz diyorsun, inanmayanların yanına gidip onlardan olduğunu söylüyorsun. İnanmayanlarla inananlar arasında laf getirip götürüyorsun. Sen aslında İslam’a inanmıyorsun, çıkarlarına inanıyorsun. Sen aslında hiçbir şeye inanmıyorsun, senin dinin çıkarların olmuş. Sen bu davranışlarınla ikiyüzlülük ediyorsun. Bu iyi değildir. Bu kimlik iyi bir şey değildir. İnsanlığa uymaz. Adam gibi dürüstçe ya inan, ya da inanma. Netleşmelisin, netleştiğinde daha onurlu, daha kimlikli bir insan olursun” desek, herhalde bir tespit yapmış, o insanın durumunun farkına vardığımızı belirtmiş ve düşündürmüş oluruz.

Günümüzde ne yazık ki Müslüman toplumlar, bırakın inanmayanlara karşı söylemlerinde dikkat göstermeyi, inandığını söyleyenleri bile, en ufak görüş ayrılığından dolayı, her türlü suçlamayı, hakareti yapma eğilimi göstererek, Allah’ın ayetlerinden, resulün örnekliğinden uzaklaşmaktadırlar. Böyle bir durum elbette ki İslam’ın tebliğiyle ilgili değildir.

Bugün Müslümanlar kraldan fazla kralcı mantığını sergilemektedirler. Din Allah’ın olmasına rağmen, Müslümanların tavırları, dini Allah’a bırakmayıp, din adına konuşmakta, din adına insanları suçlamakta, din adına insanlara hakaret ederek, Allah’a karşı çıkmaktadırlar. Resulün Mekke’deki tebliğ faaliyetinde asla bu tür görüntüler yoktur. Peygamberin arkadaşlarının İslam’ı tebliğinde bu tür görüntüler yoktur.

4. Müslümanlar sekiz sınıfa ayrılan putperest toplumla ilişkisini hiçbir şekilde koparmamıştır. Ne akrabalık, ne arkadaşlık, ne de dostluk bağlarını koparma girişiminde bulunmamışlardır. Ta ki, putperest toplum Müslümanları kendilerinden ayırdıklarında bir şey yapamamışlardır. Müslüman olan kadın kocasından, koca karısından, çocuklar ailelerinden, baba ana çocuklarından ayrılmamıştır. Akrabalık bağlarını kesmemek Mekke döneminde Müslümanların görevlerinden olmuştur.

Peki, bugün durum nasıldır?

Müslümanlar inanmayanlarla ilişkilerini nasıl kurmaktadırlar?

Bırakın inanmayanları, Müslümanlar Müslümanlarla ilişkilerini nasıl sürdürmektedirler?

İşte bu sorulara verilebilecek cevaplar iç açıcı değildir. Müslümanlar arasında, bilgisizlik / iletişimsizlik / anlayışsızlık hâkim sürmektedir. İslam’ın cehaleti ret ettiğine inanan Müslüman toplumlar ne yazık ki, cehaleti kutsar hale gelmiştir. Düşünebiliyor musunuz? Özellikle ülkemizde, doktor, avukat, prof. Doç. Savcı, Hâkim, yazar çizer olmuş nice insanımız, din konusu gündeme geldiğinde “elhamdülillah Müslüman’ım, dedem, anneannem namazlı niyazlı insanlardı ama ben din konusunu pek bilmem” diyerek cehaletini ortaya korken asla kariyerine, insanlığına, kişiliğine bir şey gelmeyeceğine inanıyor. Görülen o ki, meslek hayatında cehaleti kabul etmeyen, ama din konusunda cehaleti kutsayan bir toplum haline gelmemiz bizleri rahatsız etmiyor. Bu cehalet, insanları birbirinden koparıyor. Birazcık dini bilgiye sahip olanlar, birbiriyle kavga ederken, diğerlerini öteliyor. Din konusunda cahil olanlar, dini yaşamaya çalışanları gerici, yobaz olarak değerlendiriyor. İslam’ı hayatının temeli sayan, İslam tebliğiyle uğraştığını iddia edenler, toplumda birbirini suçlamak, hakaret etmek için bahaneler arıyor. Bu görüntülerin hiç birisi Allah’ın ayetlerine, resulün Mekke’deki yaşantısına, İslam tebliğine uymuyor.

5. Müslümanların tavırları, davranışları daima toplumu kucaklayıcı olmuştur. Müslümanların kucaklayıcı tavırları, Mekke’de gelen ayetlerin Müslümanlara koyduğu kurallar çerçevesinde oluşuyordu. Bunun neticesi olarak, putperest toplumun yapısından çıkar sağlayanların dışındaki insanlar, Müslümanlara karşı oluşta, putperestlerin önderleri, destekçileri gibi davranmamışlardır. Hz. Resulün tebliğde uyduğu kurallar, gelen ayetlerin ortaya koyduğu hukuk, putperest toplumun çoğunluğunu Müslümanlara yönlendirmiştir. İslam’a inanmasalar bile, Müslümanlara karşı ilk dönemler pasifleşmişler, sonraları ise sempati duymuşlar. Baskı ve boykot dönemlerinde de Müslümanlara sahip çıkmışlardır. Bilindiği gibi Müslümanlara ve Haşim oğullarına karşı yapılan boykotu kıran, boykotun kaldırılmasına yönelik çıkışları destekleyenler putperestlerdir.

Böylece ortaya çarpıcı bir olay çıkmıştır. Hz. Resul ve arkadaşları, ayetlerin yönlendirmesiyle yaptıkları tebliğlerle, toplum önderleriyle çatışmaya girmiş. Çatışmada Mekke halkı, kendi önderlerini dinlemez hale gelmiştir. Yani bu günkü deyimle, tebliğ faaliyetleri sonucu, Müslümanlar, putperest halkı, kendi yanlarına çekmişlerdir. Böylece putperest toplum yöneticileriyle karşı karşıya gelmişler. Veya bugünün en çarpıcı deyimiyle “Mekke’deki tebliğ faaliyetleri sonucu, Mekke önderlerinin, putperest düzenden çıkar sağlayanların altı oyulmuş, onları destekleyen halkın desteği ortadan kaldırılmıştır”

Neticede; siyaset sosyolojisinde söz edilen toplumun %20 veya %25’i arasında olan çatışmada, Hz. Resul yapmış olduğu uygulamalarla, Mekke halkını önderlerinden ayırarak Müslümanların tarafına çekmiştir. Bunun neticesinde boykot kaldırılmış. Müslümanlara yapılan baskılar azalmış. Bu durumu gören Mekke’nin önderleri Hz. Muhammed’i öldürmeden işin içinden çıkamayacaklarını anlayarak, peygamberi öldürme planları yapmaya başlamışlardır.

Tebliğ faaliyetinin özünde, inanmayan toplumu direkt karşıya almadan, onlara sahip çıkarak, antipati duyanları öncelikle pasif duruma getirmek, pasifleri sempatizan haline getirmek sonuçlaması, hidayet olgusundan ötede, sosyolojik bir ayrışma olarak ortaya çıkmıştır. Bugün sosyolojik analizlerde önceden planlanan, hesapları yapılan, ona göre uygulamaya sokulan olaylar. O gün Allah’ın takdiri ve yönlendirmesiyle gerçekleştirilmiştir.

Tebliği duyanların her biri olmasa da, topluma genel bakıldığında, toplumsal ayrışımdaki bu özellikler her zaman olacaktır. Bugün de İslam tebliği yapılırken, yönetici ve çıkar gruplarıyla, halkın ilişkilerini kesmek, halkın tepkilerini azaltmak etmek, pasif duruşlarını Müslümanlar tarafına çevirmek mümkündür. Tabi bunun oluşmasında Müslümanların tutum ve davranışları etkili olacaktır. Ancak Müslümanlar bugün böyle bir özden uzaktırlar. Bugün Müslümanlar; toplumu; kâfirleri destekleyen, dolayısıyla kâfir / müşrik sayan suçlamalarıyla, halkı kendilerinden uzaklaştırmışlardır. Hâlbuki günümün halkı temelde kendilerini Müslüman kabul eden, bilgi eksikliğiyle yanlış yapanlardan oluşmaktadır. İşin gerçeği, günümüzün politikacıları, çıkar grupları Mekke’dekilerden daha acımasız şekilde insanların haklarını gasp ederek, toplumu mağdur etmektedirler. Diğer taraftan toplum Müslüman olduğuna inanıp dururken, toplumun Müslümanlığını ret ederek işe başlayan Müslümanlar, Allah’ın ortaya koyduğu, resulün Mekke’de uyguladığı tatbikatın dışına çıkmışlardır. Hâlbuki Allah gönderdiği ayetlerde Müslümanlara metodu öğretmektedir. Allah’ın tebliğdeki metodu, toplumların atalar dininden gelen doğrularına sahip çıkmak, yanlışlarına akli, mantıki sorgulamalar yöneltmektir. Kaldı ki, ayetlerin gönderildiği dönemdeki dil, ayetlerin anlaşılmasında iticiliği değil düşündürücülüğü öne çıkararak… Gerçekleri örtene, niye örtüyorsun? İkiyüzlü davranana niye ikiyüzlü davranıyorsun? Sorguları hakaret, öteleme, ayrışma mantığının dışındaydı. Bugün Müslümanlara, topluma yönelttiğimiz, müşrik, kâfir, münafık, şirk, sapık, dinsiz, mezhepsiz gibi ifadeler, sorgulayıcı olmaktan çok, suçlayıcı, öteleyici, ayrıştırıcı anlamlar taşıyor.

SONUÇ OLARAK; Mekke’deki faaliyetlerinde Hz. Resul ve arkadaşları, toplum yapısını aralarında parçalayarak, toplum önderleriyle, toplumu karşı karşıya getirmiş. Bu tür sonucun ortaya çıkmasına, kullanılan dil, üslup, topluma sahip çıkma, akrabalık bağlarını koparmama, maddi manevi sosyal yardımlaşmayı inanmayanlara da götürme etken olmuştur. Diğer taraftan Müslümanların, ne olursa olsun asla şiddete başvurmamaları, toplumun Müslümanlardan yana tavır almalarına, kendi önderlerine karşı çıkmalarına neden olmuştur. Halk önderlerine yeter artık demiştir.

Sözünü ettiğim toplumsal bölünmeyi, Mekke dönemindeki tarihte gördüğümüz gibi, daha sonra Müslüman olanların anlattığı anılarda da görmekteyiz.

İçinde yaşadığımız toplumda, halkı önderlerinden, çıkar çevrelerinden ayıracak, üslup, metodik uygulamalar, Müslümanlar tarafından, Allah’ın ayetleri, resulün sünneti örnek alınarak bulunmalıdır. Aksi halde, Allah’ın dinine aykırı bir çalışma metodu sergilenmiş olacaktır ki, bu durum öncelikle Müslümanların, Allah katındaki hesabını zorlaştıracaktır. Ayrıca huzurdaki hesapta, dini yaşamaktan sorumlu tutulan halkın, Allah katında “Ya Rabbi, anladık ki, bize dinini açıklayanlar senin yolunu açıklamamışlar. Senin emrettiğin gibi bize davranmamışlar. Biz onlardan davacıyız” ifadesiyle karşı karşıya kalabiliriz. Böyle bir davalaşma, biz İslam’a hizmet ediyoruz derken, dünya hayatımızın hepsini yok edebilir.

Günümüz insanı; politikacılar, medya, akademisyenler, fikir adamları ve çıkar gruplarınca mağdur ediliyor. Yalanla, riyayla insanlar sürekli kandırılıyor. Buna karşın Müslümanlar topluma sahip çıkacaklarına, toplumu suçluyorlar. Hâlbuki toplum mağdurdur, sahip çıkılması gerekendir. Nasıl Mekke’de toplum sekiz sınıfa ayrılmışsa, bugünde ayrılabilir. Buna sebep olacak Müslümanlardır. Halkla bütünleşmek, halka karşı çıkmamak, halka gerçekleri zaman içinde öğretmek, halkı ötelememek Müslümanlara düşen temel görevlerdendir. Kaldı ki, bizim halkımız geleneksel Müslüman’dır. Onların atalarından aldığı din, zaman içinde değiştirilebilir, geliştirilebilir. Eğer gerçeğimize bakarsak, hemen hepimiz geleneksel Müslümanlıktan gelerek, bugün tevhidi Müslüman olmanın gururunu taşırken, geldiğimiz yere sahip çıkma görevimizi hatırlamak, Müslüman olmanın en temel görevidir. Unutmayalım ki, bizlere yol gösterenler, bizim topluma davrandığımız gibi davranmış olup, İslam’ı bize aktarmasalardı, bizim bugünlerde olmamız mümkün olmazdı. Bu durum anlaşıldığında, Müslümanların toplumsal ivmesi hızlanacaktır. Müslümanlar yönetici, çıkarcı sınıfla olan toplumsal kavgasını halka bulaştırmamalıdır. Resulün örnekliği budur. Allah’ın Müslümanlara verdiği tebliğ görevinin özü budur.



MEKKE’Yİ SOSYOLOJİK AÇIDAN ANALİZ (2)

Bundan önceki bölümde siyaset sosyolojisine göre, bir toplumun %20 veya %25’inin yönetim konularıyla uğraştığını söylemiş. Her türlü kavganın bu grup arasında olduğundan söz etmiştik. Mekke putperest toplumunun toplumsal analizini sekiz sınıfa ayırarak değerlendirmeler yapmıştık.

Aynı çerçeveden Mekke’deki Müslüman toplumu ele alarak, bazı analizler yapacağız. Öncelikle belirtmeliyim ki, Müslüman toplumun analizi Allah’ın ayetlerinde de ele alınmış. Allah Vakıa suresinin 1-15 ayetlerinde, “Kıyamet koptuğu zaman. Ki onun oluşunu yalanlayacak hiçbir kimse yoktur. O, alçaltıcı, yükselticidir. Yer şiddetle sarsıldığı… Dağlar parçalandığı… Dağılıp toz duman haline geldiği… VE SİZLER DE ÜÇ SINIF OLDUĞUNUZ ZAMAN… SAĞDAKİLER, NE MUTLU O SAĞDAKİLERE! SOLDAKİLER, NE BAHTSIZDIRLAR ONLAR! ÖNDE OLANLAR, MÜKÂFATTA DA ÖNDEDİRLER. İşte bunlar, en yakın olanlardır, Naim cennetlerinde. Çoğu önceki ümmetlerden, birazı da sonrakilerdendir. Cevherlerle işlenmiş tahtlar üzerindedirler”

Görüldüğü gibi Allah hesap gününden söz ediyor ve hesap gününde insanların üç sınıf olduğunu belirtiyor. Sağdakiler, soldakiler ve önde gidenler. Sağdakiler, kitapları sağ tarafından verilip, hesaptan aklanarak çıkanlardır. Soldakiler, kitapları sol tarafından verilip, hesaptan suçlu çıkanlardır. Önde gidenler ise, yeryüzünde inananlar arasında bulunup, toplumun önüne çıkıp, Allah yolunda, Müslümanlara, Müslüman olmayanlara iyilikte, doğrulukta, mücadelede önderlik, örneklik yapanlardır.

Mekke döneminde gelen Vakıa suresinde Allah Müslümanları iki sınıfa ayırmıştır.

Birincisi aktif olmayan yani, Allah yolundaki mücadelede pasif olan Müslümanlardır.

İkincisi Allah yolundaki mücadelede aktif olanlardır.

İkinci kısmı Putperest toplumun ilk iki kısmında incelediğimiz, putperestlerin önderleri (elebaşları), onları aktif olarak destekleyenlere karşılık, Müslümanlar arasında da, İslam’ın önderleri ve onları aktif olarak destekleyenler olarak görebiliriz.

Ayetlere dikkat edilirse, Müslümanlar başka bir düzenin egemenliğinde varlığını sürdürürken, içlerinden bazılarının mücadelede geride kalarak pasifleştiği, bazılarının öne çıkarak aktifleştiği görülecektir. Buna karşın Allah her iki toplumu da, ister öne çıkarak aktifleşsinler, ister geride kalarak pasifleşsinler, onların hesaptan aklanarak çıkacaklarını, mükâfatlandırma da aralarına fark gireceğini bildirmektedir.

Hepimizin bildiği gibi tarihi galipler yazar. Galiplerin yazdığı tarihin önemli notları, toplumsal hareketlerin kahramanlarıyla süslenir. Hiçbir zaman tarihe sıradan görülen olaylar alınmaz. Olumlu olumsuz ne kadar önemli olaylar varsa onlar tarihin satırlarına girer. Ancak tarih perspektifinden uzak sayılan, kişilerin anıları yaşamın en önemli parçalarındandır. Tarihe alınmayan bu anılarda, tarihe alınan bilgilerden daha çok insanlığın yaşamına dair bilgiler vardır. O nedenle tarihi bilgilerden çok, tarihe alınmayan, anılar, olaylar hayatın gerçeğini yansıtır. Diğer taraftan tarihi galipler yazarken, anıları halk yazar. Kahramanların yazdığı hayat özeldir ama bütün insanlığa indirgenemez. Halkın yaşadığı hayat ise, insanlığın hayatıdır. Genelde tarihi kahramanlar değiştirir desek de, asılda tarihleri değiştirenler halktır. Halkın desteğini alamamış hiçbir kahraman, hiçbir önder, hiçbir peygamber, insanlığın yaşamındaki değişimlerde etken olamaz. Ancak toplumsal değişimlerin çilesini kahramanlar çeker. Bu nedenle de, çilelerinin karşılığı onları destekleyenlerden fazla olacaktır.

Öncelikle Müslümanların tarihi Müslümanlar tarafından yazılmıştır. Bu nedenle Mekkeli putperestlerin olayları nasıl değerlendirdiğine dair bilgilerimiz mevcut değildir. Yine Müslümanların Mekke dönemine ilişkin yaşamları direkt olarak Yahudileri, Hıristiyanları, Ateşperestleri ilgilendirmediği için onların tarihinde de uzun satırlarla ele alınmış değildir. Ancak Müslümanların Mekke faslını bitirip, Medine faslına geçmeleri… Arkasından büyük bir imparatorluk kurmaları… O dönemlere damgasını vuran Roma İmparatorluğunun tamamen yıkılmasına sebep olması… İspanya üzerinden Avrupa’nın batısını… Osmanlıyla Avrupa’nın güney doğusunu egemenlik altına alması sonucunda, Müslümanları durduramayan batılılar, Müslümanları incelemeye başlamışlardır. Müslümanların yaşadığı tarihe, Müslümanlığın çıkışından itibaren bakmaya başladılar. Batılıların bakış açısıyla veya Hıristiyanların bakış açısıyla Müslümanlar, Müslümanlık incelenmeye başlayınca ortaya, Müslümanların yazdığı tarihten farklı bir tarih ortaya çıktı. Batılıların, Müslümanlığı, Müslümanların yaptıklarını, inceleyici, sorgulayıcı, eleştirici bakış tarzıyla batılılar tarafından yazılan tarihler… Yapılan değerlendirmeler elbette Müslümanları yakından ilgilendirmesine rağmen, pek olumlu karşılanmadı. Batılı tarihçilerin, felsefecilerin, sosyologların, ekonomistlerin, siyasetçilerin Müslümanlığı, Müslümanları ele alarak incelemesi, eserlerini ortaya koyması, farkında olmadan Müslümanların kendileriyle yüzleşmesini de ortaya çıkardı. Kendi içinde kendini mezhebi açılardan eleştiren Müslümanlar belki de ilk defa, kökten, genel bir sorgulamaya tabi tutuldular. Batılıların ilk zamanlar Müslümanları, Müslümanlığı tanımak isteği ile ortaya çıkan çalışmalar, dünya kültürüne yeni bir bakış açısı kazandırdı. Müslüman dünyasında, Müsteşrik, Şarkiyatçı, Oryantalist isimleriyle adlandırılan batılı bilim adamlarının, Müslümanlar, Müslümanlık üzerine yazdığı eserler, Müslümanların dışında da, Müslümanların tarihinin, Müslümanlığın yazılmasını ortaya çıkardı. Müslümanların üç kıtaya hakim olduğu, batının yenilgileri tadarak yaşadıkları kaos ortamında batılıların Müslümanlar hakkında yazdıkları, genelde Müslümanlara, Müslümanlığa hayranlık ifade ediyordu. Batılıların içlerindeki tutarsızlıklar, çelişkiler, mantıksızlıklar, adaletsizlikler karşısında, Müslümanların tutarlı, dengeli bakış açıları, kurdukları imparatorluklarda bugüne göre olmasa da, o güne göre adaleti öne çıkarışı, batılı bilim adamlarını etkiledi. Onların Müslümanlar hakkında yazdığı olumlu yazılar Müslüman ilim adamlarını da etkilemeye başladı. Ancak batılılar hayranlıklarını ifade eden yorumlar yaparken, aynı zamanda inanmadıkları Müslümanlığı, Müslümanların davranışlarını kendi mantıklarıyla özgürce tartışabiliyorlardı. Onların sorgulamaları, tartışmaları, Müslümanları tedirgin ediyor. Müslümanlar inandıkları dini, yaptıklarını batılılar gibi özgürce sorgulayamıyor, tartışamıyorlardı. Öncelikle bir Müslüman’ın İslam’ı özgürce tartışması zordu. Sonra hiç kimse, hiçbir toplum kendi yaptığını, dışındaki bir insan, toplum gibi özgürce tartışamazdı. Zira hiç kimse “ayranım ekşi” demez, mutlaka kendini haklı çıkaracak yorumlar yapardı.

Batılıların Müslümanlık, Müslümanlar hakkında yazdıkları batı dünyasını da etkilemeye başladı. Özellikle felsefe (kelam), bilim, matematik, tıp, fizik, kimya konularında batılılar doğu dünyasından, yani Müslümanlardan çok şey aldılar. Belki de, Fransız devrimini hazırlayan fikir jimnastiklerinin ilk aşamaları batılı bilim adamlarının Müslümanları incelemesiyle ivme kazandı. Her ne kadar bugün batılılar, Fransız kültür devriminin dinamiklerinde Müslümanların kültürel değerlerinin batıya çevrilmesinin etkileri olduğunu kabul etmeseler de, tarihi gerçek bu etkileşimin olduğu yönündedir. Şarkiyatçı, oryantalist veya müsteşrik olarak nitelendirilen batılı yazarların yazdıkları eserler Müslümanları etkilemeye başlayınca, Müslüman dünyasından batılıların yazdıkları eserlere tepkiler başladı. Doğal olarak her toplum koruma içgüdüsüyle kendisine yönelen, sorgulama, eleştiri, yorumlara kendini kapatır. Müslüman dünyası, dışından gelen sorgulamalara, eleştirilere, yorumlara kendisini kapatırken, mevcudunu korumak içgüdüsüyle, kendi içinde de, sorgulamayı, eleştiriyi, yorumlamayı yasaklayarak, ezberci, tutucu, sindirici bir mantığa ulaştı. Böylece Müslümanların bilim yuvaları sayılan medreseler, cemaatler, tarikatlar, siyasi yapılanmalar, katı kurallar içinde, baskıcı, tutucu oldular. Artık sorgulayıcılık, eleştirel bakış, yorumlama, sapkınlığın, dinsizliğin, mezhepsizliğin, şeytanlığın simgesi olarak görülmeye başlandı. Eğer Müslümanlardan bir kimse, Müslümanların İslam anlayışına, davranışlarına bir eleştiri getirmişse veya İslam hakkında yaptıkları yorumlarda batılı fikir adamlarının yorumlarına benzer bir yorum getirmişse, hemen müsteşriklere uymuş, onları kendine kılavuz kabul etmiş olarak değerlendirilip dışlandı. Bu tür yaklaşımların sonucu, Müslüman toplumlar daraldı, sıkıldı, sindi, açılımlarını kaybetti. Sonuçta yıkıldılar. Hâlbuki kimden gelirse gelsin, sorgulamaları, eleştirileri, yorumları dikkate alarak, kendilerini kontrol etmeyi, kendileriyle yüzleşmeyi Müslümanlar başarabilselerdi, siyasi egemenliklerine bakarak kendilerini ulaşılmaz, tartışılmaz görmeselerdi, bugünkü duruma düşmezlerdi. İnsanı, toplumları bitiren şey, sorgulanamazlık, tartışılamazlık, dokunulamazlık, yorumlanamazlık noktasına ulaşmasıdır. Bu noktaya gelen her insan, her toplum, her devlet yıkılmanın, bitmenin düğmesine basmış demektir. Kendi yıkılışının düğmesine basan insanı, toplumu, devleti başkasının yıkması gerekmez. Bu noktaya gelmeyen hiçbir insan, toplum, devlet başkaları tarafından zaten yıkılmaz. Müslüman toplumlar, batılı bilim adamlarının, İslam’a, Müslümanlara, Müslümanların yaptıklarına getirdikleri sorgulamalar, eleştiriler, yorumlar ile gerçekçi olarak yüzleşebilselerdi, kendilerini yenileme noktasında büyük adımlar atarak, güçlerini bugünde yeryüzünde devam ettirebilirlerdi. Ortaya çıkan sonuca bakarsak… Batılılar kendilerine içten ve dıştan yönelen sorgulamaları, eleştirileri, yorumlamaları dikkate alarak kendilerini geliştirmişler. Bilim adamlarıyla doğudan (Müslümanlardan) öğrendiklerini almışlar. Kendilerini yenileyerek Müslümanların egemenliğine son vermişlerdir.

Demiştik ki, tarihi galipler yazar. Galiplerin yazdığı tarih olumlu olumsuz olaylardan giderek, tarihi kahramanlar oluşturur. Mekke’den Medine’ye göç eden Müslümanların toplam sayısıyla, isimleri tarihte geçenler arasında fark vardır. Zira bütün Müslümanların tarihe geçmesi mümkün olmamıştır. Allah Müslümanları ikiye ayırmış. İnananlar, inananlar içinde önde gidenler olarak vasıflandırmıştır. Önde gidenler tarihe geçerek isimleri bize kadar gelmiştir. Demiştik ki, insanların anıları tarihi bilgilerden daha önemlidir. Çünkü anılarda olaylarla ilgili geniş ayrıntılar vardır. Müslümanların Müslüman oluşlarını, Müslüman olduktan sonraki dönemlerde yaptıklarını, olaylara katkılarını, tepkilerini dilden dile çocuklarına, yeni Müslüman olanlara aktarmalarıyla gerçekleşen bilgilerin çoğu, bugün elimize ulaşan, tabakat ve hadis kitaplarındadır.

Müslümanların, anıların toplandığı tabakat ve hadis kitaplarına bakışları çok farklıdır. Kur’an üzerine yürüdüğünü söyleyen Müslümanların geneli hadislerden, Müslümanların tarihinden uzaktırlar. Tabakat kitaplarındaki bilgileri ise gereksiz görmektedirler. Geleneksel Müslümanlık üzerine yürüyen Müslümanların bazıları ise, hadisleri, tabakat kitaplarını okumakta, Kur’an üzerine yoğunlaşmamaktadırlar. Her ikisine de uzak duran Müslümanlar, toplumun genelini oluşturmaktadır. Yani Müslümanların çoğunluğu, ne Kur’an-ı, ne de hadis ve tabakat kitaplarını okurlar. Her bilgiyi kültürüne alarak değerlendirmeye çalışan Müslümanlar ise, ne yazık ki çok azdır.

Kur’an üzerine yürüdüğünü söyleyen Müslümanların çoğu, hadis ve tabakat kitaplarında var olan bazı bilgilerin Kur’an-a aykırı, uydurma, gerçeklerden uzak bilgiler olduğundan söz ederek karşı çıkmaktadırlar. Hâlbuki gerçekten ciltler dolusu hadis ve tabakat kitaplarında, ne kadar veya yüzde kaç yalan, uydurma bilgiler vardır. Bu yönde ciddi bir araştırma da yapmamışlardır. Tarih, hadis, fıkıh ve bilimsel bilgilerin hepsini, önce Kur’an-a vurarak içlerindeki doğruları alırız iddiasında olan Müslümanların, ne yazık ki Kur’an mealleri okumaktan başka, kültürlerini geliştirecek araştırmalara girme zahmetinde bulunmadıklarıdır. Tek kitaba bağlı, alt yapısını genişletmeyen, başka açılımlara kapalı öğrenim metoduyla yürürken, sıkıştığı, sıkıştırıldığı her yerde, Kur’an-ın doğruluğuna, gerçekliğine sarılan, ayetlerden başka bilgilerin yalan olabileceğini öne süren, ayrıntılı bilgi edinmeyi zül sayan bir anlayışı sergiliyorlar. Ancak bilinmelidir ki, Kur’an ayetleri, başta resul tarafından, sonra arkadaşları tarafından yaşanarak hayata indirgenmiştir. Onların Kur’an-ı hayatlarına nasıl yansıttığını bilmek, Kur’an-ı anlama yolundaki Müslümanlar için önemlidir. Bu bilgiler ise, Müslümanların anılarını anlattığı, hadis ve tabakat kitaplarında mevcuttur. Onun için toptan ret mantığı, hiçbir zaman doğru bir mantık kabul edilmemelidir. Mesela bugün, dedelerimizin anlattığı birinci dünya savaşı ve kurtuluş savaşıyla ilgili bilgiler, tarih kitaplarında anlatılanlardan daha değerlidir. Çünkü tarih kitapları, komutanların kararları, anlaşmalar, kahramanlıklar içerir. Halkın anlattıkları ise hayat içindeki gerçekleri anlatır. Çekilen sıkıntıları, acıları, kanı, gözyaşını anlatır. Tarih kitaplarında bunların hiç biri yoktur. Hâlbuki hayat acısıyla, tatlısıyla yaşanmaktadır. Okuduklarını sadece bilgi düzeyinde okuyan, okuduklarında acıyı, sevinci hissetmeyen, gerçekleri kavrayamaz.

Bugün bize kadar ulaşan, siyer ve tabakat kitapları, resul devrinin hemen ardından başlayarak, Müslümanların kültürüne yazılı olarak aktarılmıştır. Diğer taraftan hadis kitapları resulden 150 -200 yıl sonra derlenerek ciddi külliyatlar olarak bize aktarılmıştır. Hadislerin çoğunluğu da yine resulün vefatından hemen sonra el yazması risaleler halinde sahabeler tarafından yazılarak aktarılmıştır. Elbette resul devrinde de bazı Müslümanların, resulden duyduklarını, kendi anlatımlarını, yaşadığı devre ait bazı olayları not ettiklerine dair bilgiler vardır. Diğer taraftan Müslümanların anıları dilden dile sonraki nesillere aktarılmaktadır. Aslında ilk Müslümanların Arap kökenli oluşu, sonraki Müslümanların Fars, Türk ve batı kökenli oluşları, ilk Müslümanların anlattığı anıları ayrıştırmada, anlamada önemli olmuştur. Kılığından kıyafetine, oturup kalkmasından yemesine içmesine, hemen her davranışı farklı olan etnik grupların, Arap geleneklerini din olarak algılamasıyla kültürel değerlerini değiştirme gayreti, toplumlarda ciddi tartışmalara yol açarak, hadis ve tabakat kitaplarının reddine zemin hazırlamıştır. Günümüzdeki din anlayışlarının temellerinde, hadislerin öğrettiği yaşam biçiminin şekilsel algılanmasıyla, anlamsal algılanması arasında büyük farklar vardır. Müslümanların birinci dünya savaşı yenilgisinden sonra dağılışı, birden fazla devletler halinde yaşamaya başlamaları… Yaşamlarında batının etkisinin sürmesi… Siyasi açıdan Müslüman ülkelerde özgürlük tartışmalarını başlatmış. Özgürlük tartışmaları Müslümanların Kur’an-a dönüş hareketine ivme kazandırmıştır. Kur’an-a dönüş hareketlerinin siyer, tabakat ve hadis kitaplarına bakışlarındaki farklılıklar, farklı din anlayışlarının doğmasına neden olmuştur. Müslümanların çoğunluğu, dini yaşam tarzı olmaktan çıkarırken, İslam’ı yaşam tarzı algılayanların Kur’an dışı kaynaklara bakışı, tarihten gelen kültürleri değerlendirme biçimleri derin ayrılıkları doğurmuştur. Uzun, yorucu, ciddi emek bekleyen bilgiyi edinme, değerlendirme, sonuçlandırma faaliyeti, ne yazık ki ucuza indirgenerek, kısa yoldan akli yorumlarla ayetler yorumlanarak, tarihten gelen geniş kültür kaynakları yok sayılarak, yol çizilmeye çalışılması, İslam’ı hayata geçirememe sonucu doğurmuştur. Bugün ütopik (hayali) bir İslam anlayışının, yaşama aktarılma zorluğu, çelişkisi yaşanmaktadır.

Her şeyden önce, yaşanan olaylara ilişkin bilgilerin naklinde metodik önemli ayrıntılar vardır. Bugün hemen hepimiz bilmekteyiz ki, direkt okuduğumuz bir yazının anlamıyla ilgili, her okuyan aynı noktada birleşmez. Hatta okuyanlar, yazarın yazdığı anlamda okuduklarını anlamayabilirler. Dilden dile aktarılan bilgiler bu konuda daha önemlidir. Zira her duyan insan, duyduğunu nasıl, bir sonrakine aktardı sorusu olaylara ilişkin haberlerin anlatımında çok önemlidir. Müslümanların tarihinde hadisler önemli rol oynamıştır. Resulün arkadaşlarına, sonra gelen Müslümanların önemli şahsiyetlerine ait aktarılan tarihi bilgiler, yani tabakat ve siyer kitapları, İslam’ı hayata aktarma da önemli örneklerdir.

Şimdi konuyu bazı açılardan inceleyelim…

Okuyan kişi, okuduğu şeyi, yazarın yazdığı anlamda anlamış mıdır?

Okuyanlar, aynı şeyi okusalar bile, aynı şekilde anlayabilirler mi?

Bu sorulara cevap, okuyan herkesin okuduklarını farklı anladığıdır. Genelde okurların, yazarların yazarken vermek istedikleri anlamlardan çok farklı anladıklarına şahit oluyoruz. Bu güne kadar dikkatimi çeken, yazarla okuyanlar arasındaki en önemli çelişki, Sayın Ahmet Özel’in yazdığı, İslam hukukunda ülke kavramı isimli kitaptan çıkan sonuçlardır. Kitabın ilk baskısı seksenli yıllarda yapılmıştı. O dönemlerde ülkemizde ülke kavramı Müslümanlar arasında ateşli şekilde tartışılıyordu. Ülke kavramı hakkında ilk ciddi kitap Ahmet Özel tarafından yazılıp piyasaya sürülmüştü. Ülke kavramını tartışan Müslümanların çoğu bu kitabı okuyarak, Türkiye Cumhuriyeti için Dar-ül Harp hükmünü verdiler. Hâlbuki sonradan, hocanın öğrencilerinden duydum ki, Ahmet Özel hoca bu kitabı Türkiye Cumhuriyetinin Dar-ül İslam olduğunu anlatmak için yazdığıdır. Hocayla birebir görüşme fırsatım olmadığı için, hocanın görüşü hakkında net bilgiye sahip değilim. Ancak, hocanın görüşü ne olursa olsun bu kitabı okuyanların hepsi Türkiye Cumhuriyeti için Dar-ül harp demediler. Bu yönde okuyanlarla görüşmelerimde farklı çıkarımların olduğunu gördüm. Birbirine temelden tezat bu çıkarımlar, yazanla okuyanlar arasındaki büyük anlayış farkını, en çarpıcı şekilde ortaya koymuştur. Hadis değerlendirmeleri de aynı şekilde ayrımlara sahip olmuştur. Hem hadislerin naklinde yapılan değerlendirmeler. Hem de hadislerin anlam itibariyle, ayetlere, hayat değerlerine bağlantılı yorumlar hep birbirinden farklı olmuştur.

Hemen hepimiz kabul ederiz ki, insanlar kültürleri, akıl kapasiteleri, inançları ve bakış açıları doğrultusunda okuduklarını anlarlar. Aynı şeyi okusalar bile, yazılanlar hakkında anlayışları, yorumları farklıdır. Dolayısıyla anlayışlar statik, tek değildir. Anlayışlar değişken, aktif, birden fazladır. Şimdi okuyanların okuduklarını bir sonraki nesillere aktardıklarını düşünelim. Böyle bir durumda her okuyan, okudukları hakkında farklı şeyler nakledecektir. Peki, hangisinin nakli gerçekten kitabı bize olduğu gibi tanıtacaktır? Veya hangi insanın okuduğu ayetleri anlaması diğer insanlara yüzde yüz benzeyecektir? Hele farklı dillere çevirisi (meali) yapılan ayetlerin anlaşılmasında birliktelik olabilecek midir? Bugün Arapçadan veya meallerden ayetleri okuyanlar, işte Allah böyle diyor derken, gerçekten Allah’ın söylediklerini mi söylüyorlar? Yoksa anladıklarını mı söylüyorlar? Sorularında net cevaplarımız olmayacaktır. Kimse üstüne sorumluluk alıp, ben anladığımı söylüyorum. Gerçek anlamını Allah bilir demeyecektir. Nitekim bugüne kadar gördüğüm budur ki, ayetleri orijinalinden veya mealinden okuyanlar kendilerinden yüzde yüz emin, Allah’ın konuşmasını aktarıyor gibidirler. Hâlbuki gerçek böyle değildir. Allah gönderdiği vahiyleri yüzde yüz, Allah’ın konuşması olarak aktaran tek kişi Allah’ın resulüdür. Onun dışındaki herkes anladığını nakleder.

Yine bir haberi gören, duyan insanların da, olayları nasıl değerlendirdiği önemlidir. Bilindiği gibi, sahabeler, resulden Kur’an-ı işitiyorlar. Ayetlerin yaşama aktarılmasıyla ilgili sorular soruyorlar. Resulü seyrederek onun yaşantısından dine dair hükümler çıkarmaya çalışıyorlar. Böyle bir durumda, resulden nakleden insanların, resulden işittikleri, resulde gördükleri şeyleri,

1. Anladıklarıyla aktarabilme
2. Eksik olarak aktarabilme
3. Fazlalaştırarak (yani kendinden de eklemeler yaparak) aktarabilme
4. Kendi çıkarlarına, görüşlerine uygun tevil ederek aktarabilme
5. Olduğu gibi (objektif) aktarabilme

Şansına, yetkisine, iradesine sahiptirler. Şimdi biz, bize resulden haber getirenlerin, naklettikleri olayları hangi açıyla, hangi seçenekle, bize aktardıklarını bilemeyiz. Yine hadisleri derleyip kitaplarına alan, resul ve arkadaşlarıyla ilgili haberleri derleyip mutabakat kitaplarına alan yazarların da aynı şekilde, yani beş esas içinde olayları kitaplarına alacaklarını unutmayalım. Bu açılımlar dikkate alındığında, geçmiş dönemlere ilişkin bilgilerin çok dikkatle incelenmesi gerektiğidir. Hadis kitaplarında yazılan bilgiler, rivayet edenlerin, hadisleri toplayıp kitaplarına alanların, anladıkları mıdır, kendilerine göre tevil ettikleri midir? Aktarırken kendilerinden de bir şeyler katarak artırmışlar mıdır? Yoksa bazı şeyleri unutarak eksiltmişler midir? Yoksa gerçekten her şeyi olduğu gibi aktarmışlar mıdır? Sorgusunda, bizler hiçbir zaman net olamayız. Bu sorgulamalar doğrultusunda netsizlik varken, hadis kitaplarındaki her yazılana kutsal din metni olarak bakmak zordur. Aynı şekilde Müslümanlar hakkında tarihi bilgileri içeren tabakat kitaplarında yazılanların da kesin doğruluklarına inanmak zordur. Buna rağmen bütün bu bilgileri, mümkün olduğu kadar okumakta, bilgilenmekte yarar vardır. Zira ret edilecekse de, bilerek, bilgilere bağlı olarak ret etmek esastır. Müslüman adaleti öne çıkaran olarak, bilerek kabulü, bilerek reddi kimlik edendir.

Fantastik hikâyeler tabakat ve hadis kitaplarında mevcuttur. Geçmiş kültürümüzde fantastik hikâyeler var diyerek, bilgileri ret etmek mümkün değildir. Zira her toplum fantastik hikâyeleri, çeşitli nedenlerle üretir. Mesela bugün, batı dünyası, özellikle Amerika, ürettiği fantastik hikayelerle başı çekmektedir. Bir orduyu yok eden Rambo figürü. Bilim kurgu filmleri… Uzay yolu dizileri… Masalımsı örgüler… Olağanüstü olayları anlatan hikâyeler, romanlar, filmler… Tabakat ve hadis kitaplarında var olan fantastik hikâyelerden fazladır. Bugün hemen herkes Amerikan’ın, kitapları, filmleri, dizileri aracılığıyla ürettiği fantastik hikâyeleri hayranlıkla takip ederken, hepsinin yalan olduğunu bilir. Peki, bu bilgilere bundan bin yıl sonra ulaşacaklar acaba, bugünkü insanlar gibi, bunların fantastik hikâyeler olduğunu, gerçeği yansıtmadığını mı kabul edecekler? Yoksa bütün bunların gerçek olduğuna mı inanacaklar? Büyük ihtimalle, eğer dünyada bin yıl sonra bir insanlık yaşarsa, bugün Amerika’nın çevirdiği bütün fantastik filmleri gerçek sanabilir. Veya birçoğunu devrinin bilimine göre saçma bularak, fantastik hikâyeleri kapsayan filmlere, yalan dolan gözüyle bakabilir. Hâlbuki bugün Amerika ve diğer ülkülerde fantastik hikâyeleri kapsayan, hikâye, roman yazılırken, filmler çevrilirken amaç başkadır. Amaç bir gerçeği yansıtmaktan çok, fantastik hikâyelerle insanlara bir inanç aşılanmaktadır. Aşılanan inançlar doğru olmayabilir. Ama fantastik kurgular üretirken yapılan iş, toplumları, yeni yetişen nesilleri etkilemek, onları belirli bir inanca, kültüre alıştırmaktır.

Toplumlar kahraman üretmediklerinde, varlıklarını zamana hâkim kılamazlar. Geleceğe aktaramazlar. Toplumun %20-25’i arasında geçen yönetim kavgasında, iktidar olanlar, iktidarlarını toplumlara aktif destekletmek için kahramanlara sarılırlar. Kahramanların sırtından inançlarını, politikalarını gerçekleştirirler. Batının, doğunun, etnik kökenlerin, ideolojilerin, dine inanan insanların kahramanları, bir mücadelenin sonuçlarından daha çok, bir beyin yıkama metodunun sonucu olarak karşımıza çıkar. Elbette her düşüncenin, inancın mücadelesini veren insanlar arasından da kahramanlar çıkar. Ama onların kahramanlıkları, yalın, basit kahramanlıklardır. Toplumun geneli kahraman denilince olağanüstü varlıkları aklına getirir. Masallarda devlerle alay eden, onları alt eden kahramanlar. Bir orduyu karşısına alıp yenen savaş kahramanları. Bir devlete meydan okuyan kahramanlar. Bir inancın toplumsal etkileşiminde önemli rol oynar. İçinde yaşadığımız Türkiye Cumhuriyeti de, ürettiği Mustafa Kemal Atatürk kahramanıyla, batıdan aktarılan ideolojiyi, düzeni, topluma hâkim kılma başarısını göstermiştir. Eğer tarihçiler, fikir adamları, politikacılar böyle bir kahraman yaratmamış olsalardı, bu başarı asla gösterilemezdi. Başarının nedeni, kahramanlara verilen dokunulmazlık, tartışılmazlık zırhıydı. Ürettikleri kahramanlara bu zırhları veren egemen güçler, kahramanlarını tartıştırmamak mantığıyla, yapılanları da tartıştırtmamışlardır. Müslümanlar da tarihlerinde birçok kahraman üreterek, döneme ait inançlarını, mezheplerini toplumlara hâkim kıldılar. Tarihte üretilen kahramanları sürekli görmekteyiz. Müslüman iktidarlar, mezhepler imamlarını, tarikatlar şeyhlerini, Müslüman savaşçılarını, başköşeye oturtarak, dokunulmazlık, ulaşılamazlık, sorgulanamazlık zırhıyla korumaya almışlar, onların sırtından düşüncelerini dayatmışlardır. Mesela; Osmanlı padişahlarını ulema noktasında gören, onları İslam’ın halifesi unvanıyla şereflendiren, Halifeyi dokunulmazlık zırhıyla koruyan düşünceler, şehzadelerin iktidar kavgalarındaki haksızlıklarını asla görmek istememişlerdir. Birbiriyle savaşlarını normal karşılamışlar. Hatta birbirlerini öldürmelerini “devletin selameti” adı altında kutsamışlardır.

Psikolojik eziklik toplumların yalana sarılarak kedilerini tatmin edecek hikâyeler üretme, yalan haberler dolaştırma eğiliminin başladığı anlardır. Mezhepler kendilerini toplumda kabul ettirebilmek. Tarikatlar varlıklarını toplumda sürdürebilmek. İnançlar, ideolojiler kendilerini diğer inançlar, ideolojiler karşısında üstün gösterebilmek için, gerçeklerinin yetmediği alanları, hikâyelerle, yalanlarla doldurmuşlardır. Çünkü psikolojik eziklik, bir bakıma, insanların, toplumların, bir başka insanın yanında, bir başka toplumların yanında, yenik düştüğünü hissetmesidir. İnsan veya toplumlar psikolojik eziklik yaşadıklarını itiraf etmezler. İçlerinde hisseder, güçlenmek için yalana, hikâyelere, kutsanmış değerlere ihtiyaç duyarlar. Bunları üretir, ürettiği yalanlarla, hikâyelerle, kutsanmış değerlerle saldırıya geçerler. Böylece gerçeklerini, ürettikleriyle örtmeye çalışırlar. İşin garibi bir dönem sonra, kendi ürettikleri yalanlara, kendileri de inanmaya başlarlar.

Müslümanların oluşturduğu kültür içinde, değişik nedenlerle üretilen, yalan haberler, hikâyeler, kutsanmış değerler vardır. Diğer taraftan Müslümanların, hiçbir art niyet beklemeden, anlarken yanlış anladığı, naklederken eksik naklettiği, anlatırken bire bin katarak fazlalaştırdığı, okuduklarını, duyduklarını, gördüklerini kendine göre yorumlayarak naklettiği olaylar vardır. Bütün bu ayrıntıları, olguları düşünerek kültürü değerlendirmek gerekir.

Müslümanların Mekke’deki tarihini incelerken, bu tarihi bize aktaran bütün olgulara dikkat ettiğimizde, önümüze çarpıcı bilgiler çıkar. Bu bilgiler her şeyden önce, olayların kahramanları tarafından içtenlikle yazılmış, anlatılmış, aktarılmıştır. Özellikle hadis kitaplarını okuduğumuzda, haber nakleden insanların samimiyetlerinden şüphe etmek saygısızlık olur. Zira kendilerini de küçük düşürecek haberleri dahi nakletmişlerdir. Mükerrerleriyle birlikte aşağı yukarı on bine yakın haberin oluştuğu hadis külliyatlarında, elbette nakledenlerin, yanlış, eksik, fazla, yorum ve doğru olarak aktardıkları vardır. Bu gerçeği göz ardı etmeden okunan bu bilgiler bize, o döneme ilişkin Müslümanların yaşantısını kazandırırken, değişkenliğini, değerlendirebilirliğini de hatırlatır.

1980’li yılarda Türkiye’de çevrilerek yayınlanmış bütün hadis kitaplarını incelemeye aldığımda, gördüğüm gerçek, kitapların içinde tartışılabilecek hadisler olmasına karşın, büyük bir bölümünün, Müslümanların yaşamıyla ilgili çarpıcı bilgiler içerdiğidir. Özellikle peygamberin arkadaşlarının, olayları kendi aleyhlerine değerlendirilebilecek olsa da, samimiyet içinde anlatmaları önem taşıyor. Sorgularını, yanılgılarını anlatırken, bütün açıklığıyla ortaya koyuyorlar. Bütün mesele bu bilgileri değerlendiren insanların, bilgilerden din üretme gayretidir. Hâlbuki din Allah’ın kitabındadır. Aktarılanlar dini yaşayan insanların anılarıdır. Anılar, İslam’ın yaşama aktarılışına aittir. Yaşama aktarılan İslam, eksik, yanlış olabilir. Aktarılan anılar eksik, fazla, yanlış, yorum, doğru olabilir. Allah’ın dininde ise, eksiklik, fazlalık, yanlışlık, yorum yoktur. Tamamıyla doğrulardan oluşmaktadır. Kur’an dine ait bilgilerin doğru kaynağıdır. Kur’an-ı yaşayanların anılarıyla birlikte anlamak önemlidir.

Tarih (siyer) ve hadis kitaplarından elde ettiğim bilgileri dikkate alarak, Mekke’deki Müslüman toplumu, bazı analizlere tabi tuttum. Allah’ın vakıa suresinde Müslümanları iki sınıfa ayırmasını da analize dâhil ederek, Müslümanları sekiz sınıfa ayırdım.

1. İslam’ın tebliğinden etkilenmiş, kendi içyapısında inanmış, ancak inancını kimseye açıklamamış olanlar. Mekke’nin baskı ortamında, bazı Müslümanlar aklen, kalben ayetlere ikna olmuş. Putperestliği bırakmış. Müslüman olmuş. Ancak topluma açılamıyorlar. Zira topluma açıldıklarında başlarına neler geleceğini görüyorlar. Müslümanlardan kimi iki ay, kimi üç ay, kimi dört ay, İslam’a inandıklarını, ama kimseye açamadıklarını anılarında anlatıyor. Bazı Medineliler de, hacca geldiklerinde İslam’ın tebliğinden etkilenmiş, akabe kayalıklarına giderek, insanlardan uzakta duyduklarını birlikte değerlendirmişler. Akli, mantıki olarak hidayet etmişler. Ancak bunu şimdilik kimseye açıklamamaları konusunda anlaşmışlardır.

2. Bazıları Müslüman olduktan sonra, Müslümanlara gelerek ben sana namusumu (sırrımı) emanet ediyorum. Sakın kimseye söyleme, şimdilik toplumun duymasını istemiyorum. Beni kâfirlerden sayma, bende Müslüman oldum. Diyerek, en yakın Müslüman arkadaşlarına, onları sırdaş bilerek açıklamışlardır. Onların namusum dediği şey, İslam’a inançlarıdır.

3. Bazıları da resulün yanına gelerek Müslüman olmuşlar. Resulden ve orada bulunan Müslümanlardan, şimdilik Müslüman olduğunun açıklanmasını istememişlerdir. Amaçları, Müslümanların onları kâfir bilmemeleri, Müslüman olduklarına Müslümanları şahit kılmalarıdır. Bir müddet böyle deva edip, hazır olduklarında topluma Müslümanlıklarını açıklamışlardır.

4. Müslümanlığını bütün Müslümanlara duyuran ama kâfirlerden saklayan Müslümanlar da vardır. Ancak Müslümanların bilmesiyle, kısa zamanda Müslümanlığı toplumca da bilinir hale gelmiştir. Çünkü onları izleyen putperestler, Müslümanların birbirine bakışından, birbirlerine tavırlarından, hemen şüphelenerek peşlerine düşüp Müslümanlığını ortaya çıkarmışlardır.

5. Bazı Müslümanlar kendilerini, putperestlerden veya Müslümanlardan gizlerlerken, kendilerini hazır hissettiklerinde, bütün toplumun huzurunda ben de Müslüman’ım diyerek dinlerini açıklamışlardır.

6. Müslüman olup aktif tebliğ mücadelesine destek verenler. Ancak bunların desteği önderler gibi öne çıkarak değil, sorulduğunda Müslümanlardan yana olduğunu, onları açıkça desteklediklerini ifade etmektir. Onlar putperestlerin Müslümanların aleyhine davranışlarını engellemeye çalışmışlardır.

7. Müslümanlardan aktif olup, Müslümanlara önderlik, örneklik yapan, hayırda, paylaşımlarda önder olanlar. Bu gruba giren Müslümanlar Allah’ın vakıa suresinde söz edilen, öne çıkan, önde gidenlerdir. Özellikle Mekke dönemindeki resulün tebliğ mücadelesine varlıklarıyla büyük katkılar sağlamışlardır. Yaptıklarıyla tarihe geçmişlerdir.

8. Hz. Resul Allah’ın Enam 163. Ayetinde, “O’nun ortağı yoktur. Bana sadece bu emredildi ve ben Müslümanların ilkiyim” Yine, Zümer Suresinin 12.ayetinde belirttiği gibi “Bana Müslüman olanların ilki olmam emredildi” ifadelerine uygun olarak, tebliğin başından itibaren bütün varlığını, mücadelesini, İslam’ın önderi, örneği olarak ortaya koyarak, Müslümanlığın nasıl bir şey olduğunu göstermiştir.

Allah vakıa suresinde 1, 2, 3, 4, 5. Gruba dâhil bütün Müslümanları, kitabı sağ tarafından verilenler olarak bildiriyor. Allah, putları ret eden, kendine iman eden, resulü ve ayetlerini kabul edenleri müminler olarak kabul ediyor. Onlara cenneti vaat ediyor. 6, 7. Gruba girenler ise Müslümanların kendi devletinde yaşamadıkları bir dönemde, öne çıkarak, Allah için mücadele vermişlerdir. Her iki grubun arasındaki fark, hesap günü mükâfatlarıdır.

Baskı, tehditler altında Müslümanların inancını inkâr etmeleri kınanmamış. Aksine Nahl suresinin 106.ayetinde “Kalbi imanla dolu olduğu hâlde zorlanan kimse hariç, inandıktan sonra Allah’ı inkâr eden ve böylece göğsünü küfre açanlara Allah’tan gazap iner ve onlar için büyük bir azap vardır” Denilerek, baskı altında inkâr edenlerin Müslümanlığının devam ettiği ifade edilmiştir. Ayetle desteklenen Ammar bin Yasir, annesine, babasına karşı yapılan işkenceler sırasında putperestlerin istediğini söylemiş, ancak annesini, babasını öldürmelerinden kurtaramamıştır. Olaydan sonra ağlayarak peygambere geldiğinde, Allah onu bu ayeti göndererek desteklemiştir.

Müslümanların bu şekilde ayrılmış olması, İslam’ı tebliğ eden resulü rahatsız etmediği gibi, İslam’ın tebliğinde öne çıkan Müslümanları da rahatsız etmemiştir. Ne öne çıkan Müslümanlar, dinini gizleyen Müslümanları ifşa etmiş. Ne onları korkaklıkla suçlamışlar. Ne de geri kalan Müslümanlar öne çıkanları engellemiş, onları Müslümanların başlarını belaya sokmakla suçlamışlardır. Hiç kimse, hiç kimseye bir şey dememiştir. İnsanlar sadece Allah’tan gelen ayetleri okuyarak kendilerine yol bulmuşlar. Müslümanlar Müslümanlara bir şey söyleyecekse ayetlerle konuşmuşlardır.

Müslümanlar arasında, sevgi, saygı, paylaşım, her zaman öne çıkarılmış. Müslümanlar, din kardeşlerinin, korkularına, tereddütlerine, zaaflarına, cesaretlerine sahip çıkarak, onların mücadele içindeki davranışlarına, anlayışlarına saygı göstermişler. Yapabildikleri kadar kendi yaşamlarını paylaşmışlardır.

Günümüzdeki gibi, öne çıkıp mücadele verenler, mücadele içinde olmayanları, korkaklıkla, sapıklıkla, müşrikle, düzeni desteklemekle suçlamamışlardır. Günümüzün Müslümanları, kendileri biraz öne çıktığında, arkalarına dönüp, mücadele içinde olmayan Müslümanları suçlayarak, resulün, arkadaşlarının örnekliğinden uzaklaşmışlardır.

Bugün, bazı Müslümanlar öne çıkıp daha net, daha çetin mücadele yolu seçtiklerinde, rahatı bozulan, bozulacağına inanan Müslümanlar tarafından engellenmeye çalışır. Engellemeyi başarılamadıklarında, “Bunlar başımızı belaya sokacaklar” diye suçlar. Sonra Müslüman topluma dönerek, “Şimdi böyle davranmanın sırası mı?” sorgusuyla kafaları karıştırırlar. Siyasi mevkilerden çıkar sağlayan. Ekonomik değerler kazandıkça burjuvazileşen Müslümanlar ise, gittikçe İslam ilkelerinden, kurallarından ayrılarak, İslam dışı bir yaşamı kutsamışlar. İslam dışı yaşamları İslam diye yorumlayarak, insanları sapıttırmanın yolunu seçmişler. İslam’la hiç ilgisi olmayan, laiklik, demokrasi, cumhuriyet gibi değerleri, Müslümanlara kabul ettirmek için, türlü akıl oyunlarıyla Müslümanların aklına, kalplerine hükmetmeye çalışmışlardır. Hâlbuki ülkemizde, laiklik, demokrasi, cumhuriyet gibi değerler, toplumdaki Müslüman geleneğini ortadan silmek, ülkeyi batı değerleriyle düzenlemek için uygulanmıştır. Cumhuriyet döneminden önce başlayan batılılaşma hareketleri, cumhuriyetle devlet olarak, toplumun sosyolojik yapısından İslam’ı kaldırmayı hedef almış. Bu yönde yasalaşmayı sağlayarak Müslümanları, İslam’ı düşman saymıştır. Hal böyleyken, bu gerçekleri söyleyen Müslümanları sapıklıkla, anarşist olmakla suçlayan, kendilerinin Müslümanları temsil ettiğini söyleyen insanlar haline gelmişlerdir. Allah’ın Kur’an-da anlattığı din, düzenden çıkar sağlayan ve gittikçe dünyevileşen Müslümanları rahatsız etmeye başlamıştır. Rahatsızlıklarını her fırsatta dile getirmeyi kendilerine görev bilerek, İslam’ı saf, halis, samimi yaşayan, düzeni desteklemeyen, dünyevileşen Müslümanları geri kafalılıkla, sapkınlıkla, çağı anlayamamakla suçlayarak, kendilerini haklı çıkarmaya çalışmışlardır.

Resul ve arkadaşları, Müslümanların korkularına saygı gösterip, onların benim durumumu gizle dediklerinde, bunu bir namus, bir emanet görürken, bugün Müslümanlar bu tür söylemleri, dilekleri, korkaklık, davadan dönmek olarak değerlendirmektedirler.

Resul ve arkadaşları, Müslümanların kendilerini ikna, kendini hazır hissetme sırasında, Müslümanlara zaman tanırken, günümüz Müslümanları acelecidirler. Eğer bir kişi Müslüman’ım diyorsa, anında önderler safına girmelidir. Hâlbuki sosyolojik esaslar çerçevesinde, her Müslüman’ın öne çıkanlar olması mümkün değildir. Mekke’de Müslüman olanlar sadece öne çıkanlar değildir. Tarihi bilgilere göre yaklaşık 150 ila 200 kişi Müslüman olmuştur. Ancak mücadeleleriyle öne çıktıkları için tarihe adı yazılanların sayısı 25-30’u geçmez. Bugün Müslümanlar hayalî bir Müslümanlığın peşinde olup, herkesin öne çıkıp önder olmasını isteyerek, doğallığın dışına çıkmaktadırlar. Herkesin Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman olmasını beklemek İslam’ı anlamamaktır. Mekke toplumunda, endişelerinden, korkularından dolayı, İslam’ını açıklayamayanlar, sadece Müslümanlara açıklayıp topluma açıklayamayanlar vardı. Bugün bir Müslüman gelse ve “bakın, bende Müslüman’ım, ancak sizin gibi açık bir mücadele içine girmeye hazır değilim” dese, onun bu durumuna saygı göstermek zordur. Yine Ammar bin Yasir gibi, baskı ve şiddet ortamında, davasından döndüğünü, dinini inkâr ettiğini söylerse, bunu duyan Müslümanların, olayı, Mekke’deki Müslümanlar gibi değerlendirecekleri meçhuldür. İşin gerçeği, konudaki Allah’ın ayetini hiç akıllarına getirmeyeceklerdir.

Mekke’deki mücadele içinde, Müslümanların birbirlerini suçlaması görülmemiştir. Ancak bugün Müslümanlar her fırsatta, birbirlerini suçlamanın bahanesini aramaktadırlar. Bugün de Müslümanlar, kendilerinin yönetmediği bir toplum yapısında yaşamaktadırlar. Allah’ın gerçeklerini olduğu gibi açıklama noktasında, kendini hazır hissedecek Müslümanlar değişik sınıflara ayrılacaklardır. Kimi ailesini, kimi işini, kimi mevkiini makamını, kimi kendi yaşamını düşünerek Müslüman olduğu halde geri kalabilecektir. Bazıları da her şeyi göze alarak ileriye çıkacaktır. Müslümanlar arasında sosyolojik ayrışımlar olacaktır. Ayrışımlara göre farklı konumlarda bulunan Müslümanların birbirine suçlama göndermeleri, Allah’ın dininde mümkün değildir. İnanıp öne çıkanlar, geride kalanlara örnek olurken, geride kalanları dışlayıcı, suçlayıcı yorumlar yapamazlar. Bugün tam tersi olmaktadır. Bir Müslüman biraz harekete geçse, Müslümanların uyuduğundan, çalışmadığından, böyle Müslümanlığın olmayacağından söz ederek, etrafa suçlamalar gönderir. Birden bire kendini, İslam’ın sancaktarı, hamisi sayar. Bu yetmez, hemen kendini İslam’ın savcısı, hâkimi sayarak, kendisi gibi olmayan Müslümanları suçlar, yargılar, hükmünü vererek bir köşeye oturtur.

Mekke’deki Müslümanlar hiçbir zaman, Allah’ın emrettiği kuralları başkasının yapmasını beklemediler. Günümüzde en büyük tehlike buradadır. Hemen her Müslüman, inancı için neler yapılacağını bilir. Hemen her yerde, İslam adına yapılacakları anlatır. Müslümanların Allah’ın dinine göre mücadele vermediklerinden dem vurarak suçlamalarda bulunur. Peki, kendisi yapar mı? Elbette hayır. Kendisi de yapmaz. “Mademki yapılması gerekir diye inanıyor, öyleyse kendisi niye yapmıyor?” Diye bir soru sorsak cevap bulamayız. Ancak bu bir hastalıktır ki, suçlamaların altında, aslında kendi suçunu örtme eğilimi mevcuttur. Yani Müslümanlar, kendilerinden başka Müslümanları suçlayarak, kendi eksikliklerini, yapmadıklarını, yapamadıklarını örtmeye çalışırlar. Resulün arkadaşları inançları gereği, ne yapılması gerekiyorsa kimseye sormadan yapmaya çalışmışlardır. Yapamayanlara da bir şey dememişlerdir. Onlar; başkaları ne yapıyor? Başkaları niçin yapmıyor? Onlar yaparsa, ben de yaparım. Bir benim yapmamla bu işler olmaz. Hepimiz yapmalıyız diye bir hezeyana kapılmamışlardır. Nasıl Allah katındaki hesapta herkes tek başınadır, aynı onun gibi, hesabı kendilerinin vereceği bilinciyle, yapılması gerekeni yapmışlar. Diğer Müslümanların durumları onları ilgilendirmemiştir. O gün Müslümanlar, mücadele de öne çıkarken kendilerini enayi yerine koymamışlar. Şeytanın bu yöndeki fısıltılarına kulak asmamışlardır. Hâlbuki bugün Müslümanların, Allah’ın yüklediği görevleri, çıkar gözetmeden, samimiyetle yapması “enayilik” veya “pisipisine Niyazilik” olarak değerlendirilmektedir.

Bugün Müslümanların Resul ve arkadaşlarının yaptıklarını iyi bilmeleri gerekir. Onlara dair bilgilere ulaşırken, binlerce yalan okusalar da, duysalar da, yılmadan bilgilerini artırmaları gerekir. Kur’an-ın kontrolünde edinecekleri bilgiler, kendilerine ışık olacak, geleceğe daha doğru yürüyeceklerdir. Müslümanlar, Allah’ın peygamberini ve arkadaşlarını, kendilerine örnek edindiğinde, hem görevlerini gereğince yerine getirecekler, hem de birbirlerini suçlamaktan kurtulacaklardır. Aksi halde, içinde bulunduğumuz karmaşa devam edecek… Ve Müslümanların her biri kendi yanındakiyle övünecek… Eksikliklerine, yanlışlarına rağmen, İslam’ın hamisi tavrıyla etrafına saldıracaklardır. Böyle bir durumun hesabı Allah katında çok zordur. İnşallah hidayet aklımıza, düşüncemize, kalbimize, davranışlarımıza düşer. Doğru yolda gidenlerden olur. Huzurdaki hesaptan alnımızın akıyla çıkarız.






MEKKE’DE GELEN HÜKÜMLER

Mekke döneminde Müslümanlara gönderilen hükümlerin özeti, insanlara, topluma güven kazandırmaktı. Müslümanlar bütün insanlara, toplumuna güven kazandırırken, aynı güveni Müslümanlara da kazandırıyor. İnsani gelişmenin, bilgi, bilinç yönünden gelişmesi yolunda eğitime alınıyordu. Bir taraftan putperest önderlerin baskıları, işkenceleri, tehditleri, boykotları, diğer taraftan inancın her an imtihan edilir oluşu, Mekke döneminin temel görüntüsüydü. Müslümanlar yapacakları görevlerin bilinciyle hareket ederlerken, diğer insanların, Müslümanların ne yaptığına bakmaması, belki de o dönemin en önemli özelliğiydi.

Müşriklerin malı canı Müslümanlar için eman (koruma) altındadır. Hiçbir Müslüman müşriklerin malına, canına, ırzına dokunamaz. Bu yönde gelen ayetleri ileride inceleyeceğiz. Savaş hukukunun kurallarından olan, düşmanın malı, canı, ırzı helaldir kuralı Mekke’de asla uygulanmamıştır. Savaş hukuku dediğimizde, savaş açan taraflar karşı tarafa, sizin mallarınız ganimet, canlarınız esir veya ölüm, ırzlarınız ise bize aittir mantığıyla hareket etmektedir Dolayısıyla savaşta galip gelen toplumlar, o dönemlerde, düşmanlarının mallarını ganimet olarak alırlar. Canlarını savaşlarda öldürür, ya da esir alırlar. Irzlarını, yani kadınlarını köle (cariye) edinirlerdi. Bugünün savaş kurallarında, esir almak yok. Ülkeler işgal ettiği ülkelerin yer altı yer üstü zenginliklerini ele geçirdiklerinde, işi bitirmiş sayıyorlar. Her ne kadar işgal eden askerlerin kural dışı işledikleri cinayet, ırza geçmeler varsa da, bunları, insanları köle alma, öldürme, kadınlarını cariye edinmeyle kıyaslamamız mümkün değildir.

Ancak Müslümanlar, o dönemdeki toplumların uyguladıkları savaş hukuku kurallarından farklı kurallar uygulayarak, dünya insanlığına yeni bir anlayış kazandırdı. Müslümanların savaş hukukunda, kadınlara, yaşlılara, çocuklara, hastalara, savaşa katılmayanlara dokunulmazdı. Müslümanlarla savaşmak için savaş meydanına gelmişlerin, mallarına, canlarına, ırzlarına galibiyetle sahip olunurdu. Ancak geride kalanlar, güven içindeydiler. Espri olarak, bir yerleşim bölgesine ani baskınlar şeklinde yapılan savaşlar Müslümanların kurallarından değildi. Tabi bütün bu kuraların, Müslümanların tarihinde birebir uygulandığı söylenemez. Aksine, bazı Müslüman toplumlar, bırakın düşmanlarına karşı, Müslümanlar arasındaki çatışmalarda bile, savaş kurallarını bırakmış, inanmayanlardan daha beter kuralsız davranmışlardır. Bugünün bazı Müslümanlarının kafalarında var olan, “Ah Müslümanlar şöyle güçlü olacak, o zaman eline silahları alacaksın, karşı çıkanların tümünün, karısını, kızını, çorunu, çocuğunu geberteceksin. Arkalarında hiçbir şey bırakmayıp, yeryüzünden bu pislikleri sileceksin” mantığı, ne yazık ki geçmişte zaman zaman uygulanmıştır. Mesela; Osmanlının son dönemlerinde, burnunun dibindeki, Bulgar, Yunan çetelerine karşı başarı gösterilemezken, Anadolu insanlarının, dünyanın öbür ucundaki Osmanlı’ya isyan eden, Yemen cephelerinde yok edilmesi enteresandır. Ve işin ilginç yanı, burnunun dibindeki Müslümanları, Yugoslavya’da, Makedonya’da, Bulgaristan’da, Yunanistan’da çetelerle karşı karşıya bırakırken, dünyanın öbür ucunda ne işin vardı? Diyenlerin üzerine gidilmiştir. Peki, Yemen cephelerinde, Suudi Arabistan cephelerinde, Osmanlı kimlerle savaşmaktadır. Kâfirlerle mi? Yoksa din kardeşleriyle mi? Sorgusunda, elbette din kardeşleriyle savaşıyorlardı. Dibindeki kâfir çetelerle savaşmayı öne çıkarması gereken Osmanlı niçin, din kardeşleriyle savaşmayı öne çıkarmıştı? Elbette bu tür sorgulamaların yeterince yapılmaması, olayların iyi anlaşılmamasını, kuralların uygulanışında esastan kopuşu gösteriyordu.

Zekât ve salât (namaz) hükümleri Mekke’de Müslümanlara yüklenilen görevlerdir.

Lokman suresi 4. Ayet “O kimseler, salâtı (namazı) ikame ederler, zekâtı verirler; onlar ahirete de kesin olarak iman ederler” Mümin suresi 4. Ayet “Onlar zekâtı verirler” Neml suresi 3. Ayet “Onlar ki, salatı (namazı) ikame ederler, zekâtı verirler ve ahirete de kesin olarak inanırlar” Bu konuda en güzel örneklerdir.

Arapçadaki salât kelimesi,”onlar salât ederler” veya “salâtı ikame ederler” anlamında kullanılmasına bakılarak, birinin dua, diğerinin namaz anlamında olduğundan söz edilir. Aslında namaz ibadetinin de başlı başına dua olduğu gerçeği, salât kelimesinin namaz içinde doğru kullanıldığını gösteriyor. Her ne kadar bazı yorumlara göre, namaz kelimesinin Hint dinlerindeki “nameste” kelimesinden Farsçaya geçtiği, Farsçadan da Müslümanlara geçtiği ifade edilse de, bu durum salâtı ikame etmeyi değiştirmez. Kaldı ki, namaz kelimesi, Farsçadan Türklere, Türklerinde Hanefi mezhebi ağırlıklı olması, yönetimlerine Hanefi mezhebini etken kılmaları ile Hanefi mezhebinin hükümlerine geçmiştir. Namaz kelimesi, neredeyse Hanefiler dışındaki mezhepler tarafından kullanılmamıştır.

Müslümanların bugünkü kıldığı namaz şekline yönelik rükünler, “kıyam, rükû, sücut (secde)” ayetlerde belirtilmektedir. Arapların namaz kılınış biçimine uygun namazı bildikleri söylense de, bu yargı ve rivayetlerin doğruluğu tartışılır. Nitekim Allah Enfâl suresinin 35. Ayetinde “Onların Beytullah yanındaki duaları da ıslık çalmak ve el çırpmaktan başka bir şey değildir. (Ey kâfirler!) İnkâr etmekte olduğunuz şeylerden ötürü şimdi azabı tadın” demektedir. Müslümanların Mekke’de kıldıkları namazla ilgili değişik rivayetler vardır. Kimi; toplum, namazı putperestler bildikleri için, Müslümanların namaz kılınışı yadırganmamıştır demekte. Kimi de, İslam’ın gelişiyle emredilen namaz müşriklerden gizli kılınıyordu. Müşrikler namaz kılan Müslümanları gördüklerinde onları engelliyorlardı. Hatta gündüz namazlarının sessiz, gece namazlarının sesli okunuşu bu nedenleydi demektedirler. Bu iki farklı rivayetin ayrıştırmasına girmeyeceğim. Zaten o, bizim işin içinden çıkabileceğimiz durum değildir. Çünkü salâtla ifade edilen uygulamanın, müşriklerin engellemesinde, Müslümanların dua edişleri mi, yoksa biçimsel namazları mı engellendi konusu yeterli netliğe sahip değildir. Kaldı ki, konu Müslümanların İslam’ı tebliğlerinin engellenmesi de, salâtın engellenmesi olarak algılanabilir.

Kur’an-da namaz kılınış biçimine ait rükünlerin temelini oluşturan, kıyam, rükû, sücut (secde), görüntüsünü, 2011 yılında güney Kore’ye gittiğimde, ziyaret ettiğim tapınakta gördüm. Koreliler ibadetlerini, ayetlerde belirtildiği gibi sırasıyla, kıyam, rükû, sücut olarak yapıyorlar. Bizim gibi, kıyam, rükû, kıyam, sücut olarak yapmıyorlardı. Dünyanın öbür ucunda, ayetlerde ifade edilen namaz şeklini Budist tapınağında görmem, bende farklı düşünceler oluşturdu. Uzak doğuda gördüğüm bu gerçek, bende salâtın (namazın) ikamesinde, Allah’ın Âdem’den kıyamete kadar, kıyam, rükû, sücut olarak emredildiğidir. Kendilerine ister Hanif, ister putperest desinler, kendilerini İbrahim’e dayandıran Mekkeliler, İbrahim’den kalan kıyam, rükû, sücut bütünlüğündeki salât görevini bilmeleri gerekiyordu. Ancak, putperestlerin genelde hac esnasında veya Kâbe içinde yaptıkları ibadetlerde, kıyam, rükû, sücut görünmüyordu. Onların Kâbe’deki ibadetleri, ıslık çalmak ve el çırpmaktan ibaretti. Belki Allah’ın bu ayeti olmasa, şaşırıp acaba, tarihi rivayetlerde mi hata var diyebiliriz. Ancak ayet üzerine basarak müşriklerin ibadetini tanımlıyordu.

Müslümanların Kur’an ayetlerinden, resulün sünnetinden ürettikleri hukuki terim, tanım ve hükümlerde zekât konusu ayrıcalıklı bir yer tutuyor.

Müslümanlar ellerinde bulunan malların, paranın, bir kısmını insanlarla paylaşmayı, infak veya sadaka olarak değerlendiriyorlar. Bunun yanında Tövbe suresinin 60. ayetindeki “Sadakalar (zekâtlar) Allah’tan bir farz olarak ancak, yoksullara, düşkünlere, (zekât toplayan) memurlara, gönülleri (İslam’a) ısındırılacak olanlara, (hürriyetlerini satın almaya çalışan) kölelere, borçlulara, Allah yolunda çalışıp cihad edenlere, yolcuya mahsustur. Allah pek iyi bilendir, hikmet sahibidir” ayeti bugün Müslümanların bildiği, hukuka zekât olarak geçen ayettir. Zekât kapsamında hukuki kaideler içeren hükümler, bu ayet temel alınarak, üretilerek hükmedilmiştir.

Hâlbuki Tövbe suresinin 60. ayetinde zekât ifadesi geçmemekte, sadakalar geçmektedir. İlginç tarafı, ayetler ister Mekke’de, ister Medine’de indirilmiş olsun, ayetlerde geçen zekât kelimelerinin anlamları, meal ve tefsirlerde hep infak veya sadaka olarak tercüme edilmiş. Tövbe suresi 60.ayetindeki sadakalar ifadesi zekât olarak uygulanmıştır. Niçin zekât olarak inen ayetlerin infak olarak anlaşılıp, anlatılırken, sadakalardan söz eden ayet zekât olarak uygulanmıştır. Bu konu üzerinde Müslüman bilim adamları araştırma yapmak zorundadırlar.

Hukuki, tanımlar, uygulamalar esas alındığında, iki kavram, iki hüküm arasındaki fark nedir? Bu sorunun cevabını, şu şekilde özetlemek mümkündür. İki çeşit zekât vardır. Birincisi, hesapsız nisapsız zekât... İkincisi hesaplı nisaplı zekât… Bu ne demektir?

Allah’ın zekât ayetleriyle bildirdiği, Müslümanların kültüründe infak, sadaka olarak algılanan Mekke’deki veya Medine’deki zekât emirleri, infak, sadaka kavramlarından uzaktır. Zaten Müslümanların düşünce, inanç planında kaybetmelerine neden olan budur. Zira Allah özellikle Mekke döneminde, zekât emrini, salâtla (namazla) birlikte hükmederek, ikisinin de eşdeğer hüküm olduğunu belirtmektedir. Ancak Müslümanların kültürüne, salât (namaz) farz olarak geçerken, zekât emirleri farz olarak değil, infak, sadaka, yani insanların dileğine bağlı olarak uyguladıkları bir hüküm olarak geçmiştir.

Hâlbuki Allah Mekke’de hesapsız, nisapsız bir zekâtı Müslümanlara salâtla (namazla) birlikte emretmiştir. Salât (Namaz) bedenin, ruhun eğitilmesi, geliştirilmesinde temelken, zekât toplumsal paylaşımının maddi, manevi boyutunu esas almaktadır. Topluma inmek, toplumla bütünleşmek esasında zekât, toplumun her kesimine verilerek, toplum Müslümanlar tarafından kucaklanmıştır. Mekke’deki zekâtın özelliklerini şöyle sıralayabiliriz.

1.Hesap yoktur. Yani zekât vereceğim malım hangisidir. Hangi mallardan zekât verilmez. Hangileri havaiciyi asliyeye (zekât düşmeyen mallar) girer, hangileri girmez. Veya malımın ne kadarı zati ihtiyaçlarımdır (havaiciyi aslimdir). Bütün bu konular Mekke döneminde emredilen zekât kavramının dışında tutulmuştur. İnancın ölçüsünde, inananlar Allah yolunda zekâtlarını verirler. Bunu uygularken, ellerindeki bütün mallarını ortaya korlar. İstedikleri kadar verirler. Kimse kimseyi zorlamaz.

2. Nisap (yani oran) yoktur. Zekât olarak varlığımın şu kadarını vermek zorundayım diye bir kural yoktur. Toplumun bildiği, kırkta bir, yani yüzde iki buçuk oranı, Mekke’de emredilen zekâtlarda geçmez. Dileyen dilediği kadar verir. Verdiğine göre, kitabı sağ tarafından verilenler veya önde gidenler olarak Allah katında değerlendirilir.

3. Mekke’de emredilen zekât, tıpkı salât (namaz) gibi farzdır. Ancak Müslümanların devletinin olmadığı döneme benzeyen Mekke dönemindeki emredilen zekât ayeti ne yazık ki, infak, yardım, sadaka olarak algılanmış, ayetin esasından sapılmıştır. Bunun nedeni, Müslümanların hukukunu oluşturan geçmişteki Müslüman fakihler, Müslümanların devleti olmayan bir dönemini yaşamadılar. Öyle veya böyle mutlaka Müslümanların devleti vardı. Müslümanların son devleti Osmanlı yıkılmadan önce zaten içtihat kapısını da kapatarak, bir daha fıkıh üretmemeye karar verdiler. Tabi işler hep böyle gitmedi. Müslümanların devleti yıkıldı. Halife ortadan kaldırılıp, Türkiye Büyük Millet meclisine devredildi. Türkiye büyük millet meclisi ise halifelik yetkilerini hiç kullanmadı. Aksine laikliği benimseyerek, yasallaştırarak, biz dünyamızı Allah’ın indirdiği kurallara göre yönetmeyeceğiz dediler. Sonra burası Müslüman memleketi, burada Allah’ın yasaları uygulanmalıdır diyecekleri, diyenleri de cezalandıracak yasalar çıkardılar. Onun için Osmanlı yıkılmadan çok önceleri başlayan, yıkıldıktan sonra da bütün Müslüman dünyasında devam eden, Müslümanların içinde bulundukları hale çözüm bulamama sendromu, zekât konusunda da kendini gösterdi. Müslümanların devleti yokken Mekke’de uygulanan zekât ayetinden, bu günkü yapı değerlendirileceğine, Müslümanların devleti varken üretilen hukuk kaideleri değerlendirildi. Tabi temelden zıt olan durum nedeniyle de Müslümanların sorunları çözülemedi. Devlet varken üretilen hukuk kaideleriyle, devlet yokken yaşanan hayatın sorunları çözülebilir mi? Ne yazık ki Müslümanlar hala bu kaostan çıkamadılar. Sürekli sorunların, çelişkilerin içinde bocalıyorlar. İşin kötü yanı, İslam’ın kurallarına göre yönetilmeyen toplumların sorunlarını İslam’a çözdürmeye çalışıyorlar. Bana ne “İslam dışı düzeninin sorunları, kendisi çözsün” demiyorlar. Çelişkiler, ilişkiler, terslikler, uyuşmazlıklar çerçevesinde yürüyen din anlayışı, ne Kur’an ayetlerinin, ne de Allah resulünün yaşadığı tarihin anlaşılmasını sağlıyor. Aksine her şeyi birbirine karıştırarak, içinden çıkılmaz sorunlar yumağına dönüştürüyor.

Hâlbuki Allah o dönemin özelliği çerçevesinde Müslümanlara, ya malınızla, mülkünüzle, varlığınızla bu işin içindesiniz, ya da değilsiniz esprisiyle hükümlerini göndermiş. Maddi, manevi fedakârlıkların sınırları konulmamıştı. Ancak Medine’de Müslümanlar devlet kurduğunda, toplum otoritesine ulaşmış, Müslüman toplumun sosyal, ekonomik dengesi eşitlenmeye çalışılarak, tövbe suresinin uygulamasındaki, hesaplı, nisaplı zekât emredilmişti.

Tövbe suresinin 60. Ayetin uygulanması devlet tarafından üstlenilmiş. Müslümanların devleti, toplumun varlıklarını tespit etmiş. Havaiciyi asliye yani kişinin, ailelerin bir yıllık asıl ihtiyaçlarını belirlemiş. Kalan kısımdan yüzde kaç zekât verileceğine hükmedilmiştir. Bugün bu konuda bile Müslümanların kafalarındaki karışıklık devam etmektedir. Resul döneminde tespit edilen havaiciyeyi, yani kişinin bir yıllık yasal asgari ihtiyacını belirleyen tüm rakamlar, birbirine eşitti. Mesela; 640 grm. Gümüş, 96 grm Altınla 653 Kg. arpa, 653 Kg buğdayla, 5 deve, 96 grm altınla eşitti. Kısaca o günkü nisap miktarları, yani havaiciye cins ve miktarları, birbirine eşit değerler içeriyor. İnsan biriyle diğerini rahatlıkla alabiliyordu. 1500 yıllık tarih boyunca bu değerler altüst oldu. Kimileri pul oldu. Kimileri yüksek değerlere sahip oldu. Mesela bir Arap atı, binek sayıldığı için üzerinden zekât alınmazken, bu gün bir Arap atı, kaç tane otomobil alır. Kaç tane eşek alır. Veya kaç gram altın alır. 96. Gram altın mı? Yoksa 640 gram gümüş mü? Hâlbuki o gün bir at = 96 gram altın veya 640 gram gümüştü. Müslümanlar dediler, dedik, dedim rivayetleri çerçevesinde, ayetlerin niçin emredildiğini düşünmeden uygulamaya çalışıyorlar. Sanki “aman canım, nasılsa Allah zekâtı emretmiş, biz uygulayalım da gerisini Allah tamamlar” veya “biz kendimizden bir şey yapmıyoruz, geçmişteki ulamaya göre hareket ediyoruz, bir günah varsa boyunlarına” der gibi uyguluyorlar. Hâlbuki her hüküm, bilgiyle, bilinçle uygulandığı zaman yerine getirilmiş olmaktadır. Ne yazık ki Müslümanlar bu gerçeği sürekli göz ardı ediyorlar. Zekât ayetlerinin uygulanmasındaki bilinç, amaç göz ardı edilince de, ayetler uygulanmış olmuyor.

Temelde kırkta bir olarak bilinen zekâtın uygulanmasında bazı değişik görüntüler olmuştur. Mesela Hz. Osman, döneminde bazı bölgelerden toplanan zekâtların ekonomik değerlerini yitirdiği, yani toplanan zekâtların, zekât toplayıcılarının parasını dahi karşılayamadığının hesabıyla, o bölgelerin zekâtını kendi aralarında dağıtabileceğine hükmetmiştir. Bazı Hanefiler Hz. Osman’ın bu içtihadını zekât uygulamasının temeli sayarak, zekâtın devlet tarafından değil, insanların kendi aralarında dağıtılabileceğine hükmetmişlerdir. Bugün ne yazık ki bu görüş hâkimdir. Hâlbuki Hz. Osman bu hükmü ülkenin her yerinde değil, sadece zekât toplanan yerlerin, zekât toplayıcıların giderlerini karşılayamadığı yerler için vermiştir. Yine bazı dönemlerde kırkta bir zekât toplanmış, yetmeyince artısı alınmış, fazla geldiğinde geriye dağıtılmıştır. Zekât toplanması, dağıtılması konusunda ayette sayılan sınıflar dışına çıkılmamaya gayret gösterilmiştir. Ancak sekiz sınıfa hangi oranlarda dağıtılacağı, o günün şartlarına, yöneticinin kararlarına bırakılmıştır. Diğer taraftan valilerin kararları da bu konuda etkili olmuştur. Zekâtın uygulanmasındaki genel geçer kabul, toplanan zekâtların mahallinde dağıtılması, ancak ihtiyaç durumlarında farklı bölgelere transferi söz konusu olmuştur.

1500 yıllık tarih içinde uygulanan zekât uygulamalarının ayrıntısı bugün için önemli değil. Önemli olan, Mekke döneminde gelen zekât emirlerinin, nasıl, hangi amaçla farzlıktan, yani emirlikten çıkarılıp insanların vicdanlarına bırakılan bir yardımlaşma olarak algılandığıdır?

Bugün Müslümanların çoğunluğu, devletin toplaması gereken zekâtı (ki bugün Müslümanların henüz bir devleti yoktur) Hz. Osman’ın içtihadına bağlı olarak verilen hükümle, ramazan aylarında hesaplayıp Müslümanlara dağıtarak zekât ayetini uyguladığını düşünmektedir. Hâlbuki bu uygulama açıklanan nedenlerden dolayı Mekke’deki ayetlerin özüne aykırıdır. Şu anki zekât uygulaması, Müslümanların Mekke’de emredilen zekât emrini yerine getirmiyor. Aksine emri anlamamak, anlayıp yerine getirmemek sorumluluklarını yükleyerek artırıyor.

Ayetin hükmü dikkate alındığında olayın örneği ortaya çıkıyor. Allah zekât ayetini yerine getirmeyenleri, getirmek istemeyenleri, dinini inkâr etmekle bir tutuyor. Nitekim Allah Fussilet suresinin 7. Ayetinde “Onlar zekâtı vermezler; ahireti inkâr edenler de onlardır” ifadesiyle, zekât vermeyenleri ahreti inkâr edenler olarak değerlendirmekte, zekât vermeyi inancın bir parçası saymaktadır. Tabi 1500 yıllık tarih içinde, Sünni itikadı mezheplerin (ki, nasıl oluyorsa) görüşüne göre, amel imandan cüz değildir. Allah her ne kadar zekâtını vermeyenleri ahreti inkârla bir tutsa da, zekât ameli bir hüküm olarak, uygulanmadığında itikada zarar vermiyor. Ehli sünnetin bu görüşü, Allah’ın “onlar zekâtı vermezler, ahireti inkâr edenler de onlardır” suçlamasını ortadan kaldırıyor. Şu soruyu sorabilirsiniz. İnsanlar nasıl Allah’ın hükmünü ortadan kaldırabilir? Veya insanlar nasıl Allah’ın suçladığını suçlamayıp aklar? Allah’ın dinine insan aklı, insan mantığı, insan eli değdi mi her şey oluyor. Yahudiler, Hıristiyanlar, putperestler bunun canlı örnekleri. Niçin Müslümanlar onlara eklenip canlı örnek olmasınlar ki?

4. Mekke’de zekât ayetlerinin uygulanmasında, kâfir mümin ayrımı yoktu. İhtiyaç sahibi kim olursa olsun, herkes Müslümanların dağıttığı zekâttan payını alırdı. Toplumun ihtiyaç sahiplerini, fakirlerini kucaklama, onlara sahip çıkma görevi, Müslümanlara verilerek, toplumsal bütünleşme sağlandı. Günümüzde ne yazık ki bu görüntüleri görmek mümkün değil. Bırakın Müslüman olmayanların fakirlerine, ihtiyaç sahiplerine vermeyi, Müslümanlar kendi aralarında bile zekâtı dağıtırken, cemaat, tarikat, mezhep, tarafı seçer hale gelmişlerdir. Böylece günümüzde içe kapanıklık, tutuculuk, sosyal gerileme, içe dönüklük, kendi kabuğuna sinme, Müslümanların yaşamını kuşatırken, Mekke’deki zekât uygulamasında, sosyal patlama, sevginin, saygının, paylaşımın hat safhada uygulanması, Müslümanların dışa yönelik tavırları, Mekke toplumunu temelinden sarsmıştı. Bu durum putperestlerin elebaşlarını çılgına çevirmiş. Ne yapacaklarını bilemez hale gelmişlerdi.

5. Allah Mekke döneminde, toplumun faiz uygulamalarına karşılık, zekâtı öne çıkardığını görüyoruz. Düşünebiliyor musunuz? Mekke’nin putperest zenginleri, insanların durumlarından çıkar sağlamak için faiz alırken, Allah Rum suresinin 39. Ayetinde, “İnsanların mallarında artış olsun diye verdiğiniz herhangi bir faiz, Allah katında artmaz. Allah’ın rızasını isteyerek verdiğiniz zekâta gelince, işte zekât veren o kimseler, evet onlar kat kat arttıranlardır” diyerek, Müslümanları faiz almaktan uzaklaştırıyor. Toplumun ihtiyaç sahiplerine zekât verdirerek, onları maddi açıdan rahatlığa ulaştırıyordu. Zekâtla, faiz arasındaki hesapta, inananlar dünyada kaybetmişler gibi görünseler de, ahrette kara geçiyorlardı. Verdikleri zekâtlar kat be kat sevaplarını artırırken, alacakları faizin kıymetinin olmadığı, Allah’ın hesabından korumadığı, Allah’ın yanında artmadığı bildiriliyordu. Mantık, muhakeme, akıl olarak, faizle, zekât arasında yapılan bu değerlendirmeler, Müslümanların topluma sahip çıkmasını hızlandırdı.

Kısaca bugün Müslümanların anlayışında, inancında Mekke’de gönderilen zekât ayetlerinin hükmü yoktur. Müslümanlar kendilerinin hesapsız, nisapsız bir zekât ayetiyle muhatap olacaklarını düşünmemekte, buna inanmamaktadırlar. Dolayısıyla Mekke’de gönderilen zekât ayetlerinin hükmü Müslüman toplumlarca, infak, sadaka anlayışıyla uygulamadan kaldırılmıştır. Bu yaklaşım tarzının, bu inancın Müslümanlar için ne kadar tehlikeli olduğunu bilmekte yarar var.

Bugün bütün Müslümanlara, “salâtı ikame etmekle (namazla) birlikte, Allah’ın Mekke’de gönderdiği zekât ayetlerinde de sorumlusunuz” diye hatırlatmakta fayda var. Müslümanlar iyi bilmelidir ki, Mekke’de gönderilen zekât ayetleri, infak, sadaka, yardımlaşma değildir. Aksine, Allah’ın Müslümanlara farz kıldığı temel bir hükümdür. Ki Allah Fussilet suresinin 7 ayetinde, “bu zekâtı farz olarak algılamayıp vermeyenleri, ahreti inkar edenler” olarak kabul etmektedir.

Allah Mekke’de gönderilen zekât ayetlerinin dağıtılacağı yerleri ve Müslümanların sahip çıkacaklarını ayetleriyle belirtmiştir. Ra’d Suresinin 25. Ayetinde “Allah’a verdikleri sözü kuvvetle pekiştirdikten sonra bozanlar, Allah’ın riayet edilmesini emrettiği şeyleri terk edenler ve yeryüzünde fesat çıkaranlar; işte lanet onlar içindir. Ve kötü yurt onlarındır” Nahl suresinin 90. Ayetinde “Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder, çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor” İsra suresinin 26. Ayetinde “Bir de akrabaya, yoksula, yolcuya hakkını ver. Gereksiz yere de saçıp savurma.” Rum suresinin 38. Ayetinde “O halde sen, akrabaya, yoksula, yolda kalmışa hakkını ver. Allah’ın rızasını isteyenler için bu, en iyisidir. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir” diyerek, Müslümanların akrabalık, arkadaşlık, dostluk bağlarını koparmamalarını, zekât ayetini uygularken, inansın, inanmasın bütün toplumu dikkate almalarını belirtmiştir. Akrabaların birinci sıraya oturması, kişilerin kendilerine en yakın olanların durumunu daha iyi bileceklerindendir. Şimdiki gibi “mum dibini aydınlatmaz” hesabıyla, en yakını dururken, en uzaktaki insanlara yardıma koşmak, Allah ayetlerinin özüne aykırıdır.

Özün özeti, Mekke’de uygulanan zekâtta, havaiciyi asliye (zati ihtiyaçlar), oran ve dağıtılacak sınıflar yoktur. Adeta Allah tarafından düğmeye basılmış, Müslüman olanlar, dünyayı değiştirmek için “ya herro, ya merro” “ya hep, ya hiç” demişlerdir. Bu yaklaşım tarzı, hiçbir beşeri dine, ideolojiye, fikre ait değildir. Yeryüzüne imtihan için geldiğinin, dünyasının geçici olduğunun bilgisinde, bilincinde olan Müslüman, bir an önce Allah’a kavuşmanın hesaplarını yapmıştır. Bugün ise işler tersine dönmüştür. Allah’a bir an önce kavuşmanın yolunu herkes bilir. Herkes Allah’ta buluşmayı ister. Ama aması vardır işte. Ama herkes mümkün olduğu kadar geç buluşmanın gerçekleşmesini ister. Bu gerçek ne yazık ki hepimizin gerçeğidir. Ve bu gerçeğimiz hidayet etmedikçe ayetler kalbimize inmeyecektir.

Mekke döneminde akrabalık bağları koparılmamıştır. Müslüman olan kadınlar kocalarını bırakmamış. Müslüman olan erkekler kadınlarını bırakmamış. Müslüman olan evlatlar annelerini babalarını terk etmemiş. Ana ve babalar Müslüman olmuşsa, Müslüman olmayan çocuklarına atalık yapmaktan vazgeçmemişlerdir.

Allah Enam suresinin 151 ayetinde, “De ki: Gelin Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana-babaya iyilik edin” diyerek, ana babaya iyilik etmemek, Allah’a ortak koşma eylemiyle birlikte vurgulanmıştır. Bu vurgulama çok önemlidir. Anaya babaya iyilik etmenin önemi, Allah’a şirk koşmakla birlikte anılması, aile, akraba kavramının öneminin Allah katındaki değerini de ortaya koymaktadır. Yine; Nahl suresinin 90. ayetinde “Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder, çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor” İsra suresinin 26. ayetinde “Bir de akrabaya, yoksula, yolcuya hakkını ver. Gereksiz yere de saçıp savurma” Rum suresinin 38. ayetinde “O halde sen, akrabaya, yoksula, yolda kalmışa hakkını ver. Allah’ın rızasını isteyenler için bu, en iyisidir. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir” Şura suresinin 23. ayetinde “İşte Allah’ın, iman eden ve iyi işler yapan kullarına müjdelediği nimet budur. Deki: Ben buna karşılık sizden akrabalık sevgisinden başka bir ücret istemiyorum. Kim bir iyilik işlerse onun sevabını fazlasıyla veririz. Şüphesiz Allah bağışlayan, şükrün karşılığını verendir” Denilerek, akrabalık bağlarının önemini değişik açılardan vurgulamaktadır.

Toplumun sosyolojik incelemelerinde, ailenin, akrabaların önemli olduğunu biliyoruz. Toplumların temeli çekirdek aile, aileye bağlı genişleyen akrabalar. Aşiretler, kabileler, toplumsal oluşumlarda önemlidir. Aidiyet veya ünsiyet olarak ifade edilen aile bağları, genişleyen yapısıyla akrabalık bağları, sadece dinin tebliği sırasında değil, her konuda önemli değere sahiptir. Yakından başlayan, uzaklığı bile olsa devam eden bu ilişkiler, insana farkına varmadığı bir güç vermektedir. Dünya tarihinde büyük imparatorlukların önce akrabaların kenetlenmesiyle oluştuğu hepimizin malumudur. Nitekim Mekke’de Müslümanlara karşı yapılan boykotta, Hz. Peygamber’e akrabalarının sahip çıktığından söz etmiştik. Onlar hayatları pahasına da olsa, peygamberin dinine inanmasalar bile sahip çıkmışlardır. Tarihi bilgiler 2.akabe biatinde Resulün başına bir şey gelir endişesiyle, amcası Hz. Abbas’ın peygamberimizin yanında hazır bulunduğunu biliyoruz. Hz. Abbas’ın 2. Akabe biati görüşmeleri sırasında Müslüman olmadığından söz ediliyor. Müslüman olmadığı halde yeğenini savunmak için gelen Hz. Abbas’ın akrabalık bağlarına gösterdiği dikkat yanında, resulün de aynı dikkati gösterdiğini, gizli bir görüşmeye güvendiği akrabasıyla gittiğini görüyoruz.

Bütün bunların nedeni, Müslümanların Allah’ın emriyle akrabalık bağlarını kesmemeleriydi. Müslümanlar Allah’tan aldıkları emirle akrabalık bağlarını kesmemesi iki noktadan etkili olmuştur.

Birincisi; Müslümanlar olanlar, Müslüman olmayan, analarını, babalarını, kardeşlerini, çocuklarını, eşlerini bırakmamaları nedeniyle, her evde tebliğ sürmüştür. Müslüman olanların evlerde bulunmaları, sürekli putperestlere İslam’ı hatırlatmış. Bu nedenle de İslam evlerde konuşulur olmuştur. Hâlbuki akrabalık bağı kesilmiş olsaydı, bu günkü gibi, evlerde İslam konuşulmayacaktı. Ne yazık ki bugün Müslümanlar akrabalık bağlarını keserek, terk ettikleri akrabaların evlerinde İslam’ın konuşulmasını engellemişlerdir. Resul ve arkadaşları, akrabaları terk etmeyerek, İslam’ın aydınlığını evlerine taşıdılar. Evlerde ayetlerin müzakeresini sağladılar. Böylece İslam’ın ışığı bütün evlerde aydınlığını sürdürdü. Bugün, akrabalarını, kâfir, müşrik, sapık ilan Müslümanlar, onları terk ederek, hem Allah’a, hem de resulün örnekliğine aykırı davranmaktadırlar.

İkincisi; Müslümanların örnekliği her evde gösterilmiştir. Çünkü İslam, Müslüman olanlara, putperest insan kimliğinden farklı bir kimlik kazandırmıştır. Müslümanlar toplumun bütün iyi kurallarına sahip çıkarken, aynı zamanda Allah’ın gönderdiği hükümlere uyarak, doğruluğun, adaletin simgesi haline gelmişlerdir. Müslümanlar hiçbir kötülük sergilemezlerken, Arap aileler biliyorlardı ki, Putperestler arasında kötülük işlenip duruyordu. Putperest evlerde, iki farklı insan kimliğinin sergilenmiş olmasının yankıları büyüktü. Yankılar, akıllara, muhakemelere, yanlış inançlara, bilgilere, kalplere çarpıyordu. Bu durum putperest önderlerini çileden çıkarıyor. Söz geçirebileceklerine baskı yaparak, ailelerinden Müslüman olanların, evlatlıktan, kocalıktan, kadınlıktan atılmasını istiyorlardı. Din düşmanlığını ayyuka çıkarmayan, aklıselim putperestler “niye atalım, bize bir kötülükleri yok” diyor, liderlerine karşı çıkıyorlardı.

Müslüman bencil düşüncelerden, davranışlardan uzak olandır. Duygularını kontrol altına alan, adaletten şaşmayandır. Allah’ın emirlerine göre hareket ederek, Allah’ın yapma dediğini yapmayandır. Allah akrabalarınla ilişkiyi kesme diyor. Bunun elbette bir nedeni vardır. İnsanları yaratan, onlara doğru yolu gösteren Allah, elbette akrabalık bağlarını kesme derken, belki de o gün için Müslümanların tam kavrayamadığı önemli bir konuyu hayatlarına sokuyordu. Allah’ın emrini yerine getiren Müslümanlar, bu hükmün hikmetini anlamasalar bile, hüküm sonuçlarını göstererek Müslümanlara hikmetini gösteriyordu. Bugünse Müslümanlar en ufak görüş ayrılığında akrabalarıyla bağları kesiyorlar. Niçin? Acaba bu niçin sorusunun cevabını Müslümanlar düşünüyorlar mı? İşte Müslümanların içinde bulunduğu durum… Önce birbirlerine düşmüşler. Müslüman olmayanlar tarafından horlanıyorlar.

Müslümanların bugün akrabalık bağlarını kesmelerinin altında iki neden yatıyor.

Birincisi bencillik. Bencillik, Müslüman’ın kimliğinde kontrol altında tutulması gereken, iradi hâkimiyetle sıfırlanması istenen bir duygudur. Kibir kaynaklıdır. Çıkarcıdır. Kendini üstün görerek, “ben doğruyum, ben yanılmam” duygularıyla hareket eder. Kendini dinlemeyenleri dışlar. Zira kendini üstün görür. Doğrulara inanıyorum, kabulü ile azar. Doğrulara inanmak, bencil olan insanda, üstünlüğün dayanağı, kaynağı gibidir. Bir de bilgisinde, aklında, inancında yanlış değerlendirdiği, anladığı, Allah’ın “inananlar daima inanmayanlardan” üstündür sözü varsa, bencil insan bu söze dayanarak iyice kibirlenir. İnananların inanmayanlardan üstünlüğüne, inancını delil göstererek bencilleşen insan, gerçekten, bu ayetin anlamını anlamış mıdır? Hâlbuki İslam’a, İslam’ın doğrularına inanmak, alçak gönüllü olmak… Allah’ın yarattıklarına sevgiyle, saygıyla, paylaşım değerleriyle yaklaşmaktır. Bencil insan böyle yapmaz. Doğrulara inanıyor ya, karşısındakiler yanlıştır. Yanlışlarından dolayı onlara sert davranır, kızar, azarlar. Beni dinlemiyorlar, bu adamlar, kâfir, sapık, müşrik diye, aralarından ayrılır. Zira onların arasında bulunmak ona yakışmaz. Çünkü o doğrulara sahip çıkan olarak, yanlışları yaşayanların arasında bulunarak kendini kirletemez. Bencil insan inancını, ayetleri böyle yorumlar. Bütün Müslümanlar bilir ki, Müslüman’a bencillik yakışmaz. Bencillik Allah’ın sevmediği, kınadığı bir tavırdır.

İkincisi adaletten sapar… İnsanların adaletten sapışının nedeni duygularını işe karıştırmasıdır. Toplumda haklı, önemli bir söz vardır. “Çuvaldızı kendine, iğneyi başkasına batır” Adaletten sapanlar, çuvaldızı da, iğneyi de başkalarına batırırlar. Kendilerine hiçbir şeyi batırmazlar. Kendilerine hiçbir şeyi yakıştırmazlar. Mesela birisi, yanlışlarda gezdi tozdu. Bir gün aklı başına geldi. İslam’a döndü. Kendisinin yalanda, yanlışlarda gezdiğini tozduğunu unutur. Etrafına İslam’ı anlatmaya başladığı an, hemen onların inanmasını, doğru yola gelmesini ister. Hiç düşünmez, kendisine de birileri geçmişte doğruları anlatmış, ama o dinlememiş, yıllarca yanlışlarda gezmişti. İslam’ı yaşamaya başladığı andan itibaren, İslam’a inanmayanlara karşı nefret duymaya başlar. Bunu tarih bilinciyle artırır. Güncel konularda bilinçlendirir. Sonra bütün kiniyle, intikamıyla insanların üzerine yürür. Kin, İntikam duygularıyla aceleci kararlar vererek adaletten sapar. Müslümanlar açısından günümüzdeki görüntüler ne yazık ki hiç iç açıcı değildir.

İşin garibi, bencilliğini, adaletten sapışını haklı görür. Bu yönde kendini haklı kılacak düşünceler oluşturur. Allah’ı, Allah’ın ayetlerini arkasına alır, akrabalarına, dostlarına, komşularına saldırır. Günümüzde sadece akrabalara, dostlara, komşulara saldırmakla yetinilmez. Günümüzde saldırıya Müslümanlardan farklı düşünenlere sahip olanlar da nasibini alır. Etrafa din adına saldıranlar, resulü ve arkadaşlarına bir baksalar, onların hiç kendileri gibi davranmadıklarını görecekler. Mekke döneminde Resul ve arkadaşlarında asla bencillik, adaletten sapma yok. Her Müslüman inanmayanlara Allah’ın Tarık suresinin 17. Ayetindeki “Onun için Kâfirlere mühlet ver, onları biraz kendi hallerine bırak” emri doğrultusunda hareket eder. Bu mühlet “ölüm anına kadar” olabilir. İnsanlara hidayetin ne zaman geleceğini, ne resul, ne de Müslümanlar bilmez. Allah dilediğine, dilediği zaman hidayet edebilir. Onun için Resul ve arkadaşları, dini tebliğ ediyorlar. İnanmayanlara karşı bencilliklerini, adaletsizliklerini öne çıkararak suçlama yapmıyorlar. Onlarla akrabalık bağlarını kesmiyorlardı.

Elbette Müslüman olanlar, akrabaları, dostları, arkadaşları, inançlarına zarar verecek tekliflerle, dayatmalarla gelirlerse kabul etmeyecekler. Bu konu tamamen farklıdır. Allah’ın gönderdiği ayetlerde, insanların insani haklarıyla, dini kısım ayrılmıştır. Müslümanlar insanların insani haklarına sonuna kadar riayet edecekler. Ancak dini konulara gelince, asla, akraba, dost, arkadaşta olsa, onlara dikkat etmeyeceklerdi. Bu özü ne yazık ki günümüz Müslümanları her zaman karıştırmaktadırlar. İnsanların insani haklarını ayıramamaktadırlar. Hâlbuki Allah Mekke ve Medine dönemlerinde gönderdiği ayetlerde, kişisel haklarla, dini sorumlulukları belirleyen konuları ayrıntısıyla belirlemiştir. Buna rağmen, “ama onlar şirk koşuyorlar. Onlar bize sapık, kâfir, mezhepsiz diyorlar” diyerek, başladıkları savunmalarıyla, günümüzün Müslümanları, ayetlere aykırı tavırlarını normal göstermeye çalışıyorlar. Hâlbuki Allah defalarca akrabalık bağlarını kesmemeyi, toplumla insani diyalogları kesmemeyi, toplumun her kesimini kucaklamayı, özellikle anaya, babaya hizmeti, sevgiyi, saygıyı eksiltmemeyi emrediyor. Babaysak, anaysak çocuklarımıza karşı sorumluluklarımızı yerine getirmeyi... Müslüman olmanın temel kuralları olarak bildiriyor. Onlar ister inansın, ister inanmasınlar, Allah onların insani haklarının Müslümanlar tarafından verilmesini şart koşuyor. Bu şartı kimi zaman inançla birlikte değerlendiriyordu. Yani Müslümanların, insanların kişisel haklarını korumaları inançlarıyla özdeşleştiriliyordu. Allah’ın mühlet verdiği insanlara, kulların mühlet vermemesini… Allah’ın tövbe kapısını açtığı insanlara, kulların kapıları kapatmasını… Allah’ın en güzel üslupla uyardığı insanlara kulların, sert, kaba, kötü davranılmasını… Allah hiçbir zaman kabul etmiyor. Bu yönde gönderdiği ayetlere aykırı davranmayı, imanın henüz kalbe yerleşmemesi olarak niteliyordu. İman kalbe yerleşmiş olsaydı, asla Allah’ın emirlerine aykırı davranılamazdı.

Aile, akrabalık bağlarının korunması yolunda en önemli konulardan birisi zina olayıdır. Eğer sağlam bir toplum düşünüyorsak, toplumdan zina olayını kaldırmak gerekir. Yani toplumda zina olayının olmamasını sağlamak gerekir. Çünkü zina, hakkı olmayanların, başka ailelerin gizli sırlarına, mahremlerine girmesidir. Hemen hiç kimse, gizli sırlarına, mahremlerine girilmesini istemez. Ailelerin mahremleri en kötü şekilde zina olayıyla çiğnenir. Aileye dışarıdan gelen zina saldırısı, aile reisi olan erkeklerin başka ailelere zina için gitmesi, her halükarda her iki aileyi etkileyen durum olarak karşımıza çıkar. Mesela, bir babanın “kimse benim karıma, kızına karşı zina gerçekleştiremez. Bunu asla kabul etmem” dediğini çok duyarız. Ancak böyle diyen babalardan bazıları, ne yazık ki başka kadınlarla zina ederler. Veya en masum saydıkları genel evlerine giderler. Yaptıklarını da normal olarak değerlendirirler. Ne yazık ki, ataerkil toplumlarda bu tür yaklaşım, anlayış, uygulama yoğunluktadır. Toplumlar güçlü ailelerden oluşur. Güçlü aileler, gizliliklerini, mahremlerini koruyan gözeten ailelerdir. Günümüzdeki gibi, kimin eli kimin cebinde olmayan… Babaların dışarıda ne yaptığı belli olmayan… Genç delikanlıları, yaptıkları zinalarla övünen… Kadınları, kızları zina olayına karıştığı zaman, namusu sayıp hayatlarına kıyan… Toplumların sağlam olduğundan söz etmek zordur.

Allah dinini, yalandan, riyadan uzak, gerçekler üzerine insanlar yaşasın diye göndermiştir. Din ile gönderilen kurallar, insanların temel haklarının korumasıyla… Ailelerin güçlü kuvvetli kılınmasıyla… Aile bireylerinin, birbirlerine saygılı, sevgili, paylaşımcı olmasıyla ilgilidir. Onun için Mekke dönemindeki önemli yasaklardan birisi zinadır. Allah İsra suresinin 32. Ayetinde “Zinaya yaklaşmayın. Zira o, bir hayâsızlıktır ve çok kötü bir yoldur” Bazen Allah zina yapmayın hükmünü Furkan suresinin 68. Ayetinde olduğu gibi, “Yine onlar ki, Allah ile beraber başka bir tanrıya yalvarmazlar, Allah’ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar ve zina etmezler. Bunları yapan, günahının cezasını bulur;” diyerek, cana kıymayı, zinayla birlikte değerlendiriyor. Zina yapmayı cana kıymakla birlikte değerlendirirken, aynı zamanda Allah’a ortak koşmakla birlikte değerlendiriyor. Cana kıymak, insan yaşamını bitirmek, zina ise bir ailenin yaşamını bitirmektir. Her iki eylem, insan yaşamının temelini oluşturuyor. Yine her iki eylem ortaya çıktığında, insanların, ailelerin yaşamları son buluyor. Aileler dağılıyor. Çocuklar rüzgâr önündeki yaprak gibi savruluyorlar. Allah, ortak koşmayı, cana kıymayı, zina yapmayı aynı ayette birleştirirken, ortak noktalarındaki ana özelliğe vurgu yapıyor. Bir zina deyip geçmeyin, o bir insan öldürmek gibidir. Bir zina deyip geçmeyin, o Allah ortak koşmaktır. Çünkü zina yapan Allah’ı tanımamış. Nitekim Allah casiye suresinin 23. Ayetinde “Heva ve hevesini tanrı edinen ve Allah’ın saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünün üstüne de perde çektiği kimseyi gördün mü? Şimdi onu Allah’tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Hala ibret almayacak mısınız?” diyerek, zina edenin, cana kıyanın, heva (arzu) ve heveslerini tanrılaştırdığından söz eder. Zina ve cana kıyma olaylarında, anlık bir zevk, anlık bir öfke, aileyi oluşturan bütün değerlerin altüst olmasına neden olur. Eşler, çocuklar, babalar arasında güven duyguları biter. Güven duvarları yıkılınca, kurulan birliktelikler dağılıp gider.

Allah Müslümanlara, Mekke ortamında, insan, aile hayatını ilgilendiren güven duvarlarını sağlam tutmayı emrederek, topluma güvenilir, insan, aile, toplum nasıl oluru örneklettiriyor. İnsanlar duygularına kapılıyor. Bir anlık öfkeyle insan hayatına son veriyor. Bir anlık zevkine uyarak aile hayatlarını bitiyor. Kendini inancının, aklının egemenliğine değil, arzu ve heveslerinin, öfkesinin egemenliğine bırakıyor. Bedenini duygular yönetiyor. Sonucunda her şey altüst oluyor. İşte bütün gerçekleri Allah çarpıcı bir şekilde hükümleriyle ortaya koyuyor. Mekke’de Müslümanlar Allah’ın emrine uyarak, olumsuzluklardan ötede, güçlü, insan, aile, toplum oluşturuyor. Böylece Mekke’de örneklen insan, aile, toplum kimliği, putperestlerin gözleri önüne seriliyor. Her iki inancın, kültürün, yaşamın kıyaslanması sağlanıyor. Bütün bu değerleri kavramak, sosyoloji kuralları çerçevesinde insan, aile bileşiminin toplumdaki değerlerini kavramaktır. Sağlıklı, güçlü toplum oluşturmayı esas alan Allah, bu yönde en temel kuralları hükmederek, insanı temelden eğitiyor.

Allah’ın kuralları böyleyken, içinde yaşadığımız toplum, Müslümanların durumu içler acısı. Toplumumuzda evlenecek erkek çocuklarının tecrübe kazanması adına genelevlerine bizzat babaları tarafından götürüldüğünü... Veya babalarının tanıdığı bazı kişilere “yahu benim oğlan evlenecek, gerdek gecesi mahcup olmasın, bizi de mahcup etmesin, önüne düşün, elinden tutun, ona ne yapması gerektiğini öğretin. Genelevine götürün, tecrübe kazansın” deyip parasını verdiğini biliyorum. Hiç unutamıyorum. Bir gün Müslüman biriyle konuşuyorken, genelevlerinin topluma verdiği zararlardan söz ettim. “Yanlış düşünüyorsun” dedi. Niye diye sorduğumda, öyle bir cevap verdi ki şaştım kaldım. Hala hatırladığımda şaşırıyorum. Diyordu ki, “toplumda bir sürü azgın insan var. Onlar genelevlerine giderek tatmin oluyorlar. Eğer genelevleri olmasaydı, onlar, kadınlarımıza, kızlarımıza saldırırlardı. Eğer kadınlarımızı kızlarımızı düşünüyorsak, onların güvenliği için genelevlerinin varlığına dua etmemiz gerekir” Şaştım, şaşırdım. Ne söyleyebilirdim ki?

Çocukken mahallemizdeki kadınların konuşmalarına şahit olurduk. Zira bizim memlekette evlerde halı dokunurdu. Halı dokuyan kadınlar kendi aralarında konuşurlardı. O dönemler ortaokula gidiyordum. Öğleyin eve geldiğinde bizim evde halı dokuyan bir kadın anlatıyordu. Kulak misafiri oldum. “………‘nın kocası başka bir kadınla yaşamaya başlamış. Kadın durumu hissetmiş. Kocasını sorgulamaya başlamış. Adam bana yetmiyorsun ne yapayım demiş. Yahu kadının yetmiyorsa niye başka kadın buluyorsun? İhtiyaç duyduğunda gidersin genelevine, ihtiyacını görürsün. Genelevi kadını aile hayatını bozmaz ki… Bulduğun kadın iki gün sonra karını boşa beni al der. Hem daha masraflıdır” diye anlatıyordu. Tabi o zamanlar çocuktum. Ancak büyüdükçe anlatılan olayların nasıl gittikçe yaygınlaştığını… Toplumda zinanın geneleviyle helal kılındığını gördüm. Hele bugün güya Müslümanların partisi sayılan AKP ile zina suç olmaktan çıkarılarak, isteyen isteği gibi, 18 yaşını geçip reşit olduktan sonra, zina yapabilir imkânı verilmiştir. Bugün zina yapanlar yakalansa hiçbir suçlamayla karşı karşıya kalmazlar. Kaldı ki, genelevlerine gitmek zaten bir ahlaksızlık olarak kabul edilmemekte… “Vergisi verilen kazanç kutsaldır” deyimiyle, vergisi verildikten sonra her türlü kazanç kutsal sayılmaktadır. Ki, geçmişte İstanbul’da bir ermeni genelevi bayan patronu, Türkiye vergi rekortmeni olmuştur. Vergi rekortmeni olarak elde ettiği bütün kazançlarını kutsallaştırmıştır. Devletten beraatını almıştır. Basın göklere çıkarmıştır. Kimse ona, genelevlerinizde çalışan kadınları, kızları, hangi şartlarda oralarda çalışmaya zorladınız dememiştir. Ama herkes bilmektedir ki, ülkemizde hiçbir kadın, kız, kendi istek ve arzusuyla genelevinde çalışmak için müracaat etmez. Oralarda çalışanlar, kandırılmış, düşürülmüş, aileleri tarafından sahip çıkılmamış. Çetelerin, mafyaların eline düşmüş kadınlar, kızlardır. Zorla çalıştırıldıklarını herkes bilir. Böyleyken hiç kimse, ne kanunlar, ne polisler, ne savcılar, ne hâkimler, ne de devlet yetkilileri, “yahu gidin araştırın bakalım, bu kadınları, kızları buralarda çalışmaya iten şartlar nedir. Eğer zorlanmışlarsa, kandırılmışlarsa, onları zorlayanlar, kandıranlar cezalandırılsın” dememişlerdir. Sanki toplumun böyle bir ihtiyacı var… Bunlar rıza yoluyla olmaz. Öyleyse rızasız da kadınlar, kızlar buralarda çalıştırılıyorsa ses çıkarmamak lazımdır. Değilse, buralarda çalışacak kadın kız bulunmaz der gibidirler.

19 yaşında iken Ankara’da bir yayınevinde çalışıyorum. Isparta’da iken tanıştığım Denizlili bir imam vardı. Isparta’nın kenar mahallelerindeki caminin birine imam olarak atanmış. Caminin yanında hocaya ayrılan evde kalıyordu. Henüz evli değil bekârdı… Ankara’ya gitmeden önce birkaç kez evinde sohbetlere katılmıştım. İslam enstitüsünden yeni mezun olmuş, askerliğini bekliyordu. Ben Ankara’da çalışırken, anası babası hacca uçakla gitmiş, dönüşlerinde karşılamak için yanıma geldi. Beraber havaalanına gitmiştik. Aradan dört beş ay geçmişti ki, bir gün çalıştığım yere geldi. Bende çalıştığım yerde yatıp kalkıyordum. Yani, çalıştığım yeri işyeri ve ev olarak kullanıyordum. Deposunun bir köşesine yatak açmıştık. Özellikle kış günleri Ankara’nın soğuğunda, kaloriferli bir yer benim için iyiydi. Akşam yemeğimizi yemiş, çay içiyorduk. Bana dönerek, “Mehmet sana bir şey soracağım” dedi. Sor dedim… “Yanlış anlama ama” dedi. Ona sen sor da nasıl anlayacağıma ben karar vereyim dedim. “Biliyorsun ben nişanlıydım. Gelecek ay düğünüm var. Bugüne kadar hiçbir kadınla beraber olmadım. Düğünde gerdeğe acemi girmek istemiyorum. Sen Ankara’daki genelevinin yerini biliyor musun?” dedi. Ona ne yapacaksın genelevinde dedim. “Bir kadınla nasıl beraber olunur öğreneceğim. Gerdek gecesi tecrübesiz olmayacağım” dedi. Şaşırmıştım. Ona “böyle şey olur mu?” Dedim. “Niye olmasın?” diye cevap verdi. Başımdan aşağı kaynar sular boşalmıştı. Biz Isparta’da yanına dini konularda bir şeyler öğrenmek için gidiyorduk. Ben daha liseden yeni mezun olmuş 18 yaşında bir çocuktum. O ise, İslam enstitüsünü bitirmiş. Askerliğini yedek subay olarak yapmış. Yaşı otuza yaklaşmış biriydi. Hani biz böyle şeylere tevessül etsek, o bizi engellemesi gerekiyordu. Ona sertçe, “ben bilmiyorum” dedim. Benim kızdığımı anladı. Bir şey demedi. Ama çayı içtikten sonra, bir yere uğramam gerekiyor diyerek gitti. Belki de herhangi birine genelevini sorup gidecekti. Ondan sonra onunla hiçbir ilişki kurmadım. O günden beri hala, o anı aklımdan çıkmaz. Cahil toplumun yaptıkları bir yana, Müslüman’ım diyen, güya din eğitimi alanların durumu da iç açıcı değildi. Şükür o günden bu yana bu tür davranışlar gittikçe azaldı. Veya bana öyle geliyor.

Bu veya buna benzer örnekler çoğaltılabilir. Bugün, toplumsal bozulmayı sağlayan ana unsura baktığımızda, ailelerin yapısı öne çıkar. Ailelerinde mutlu olmayan… Akrabalık bağları kesik olan… Böylece birbirine sahip çıkmayan insanlar, ortaya suçlular, mağdurlar üretir. Allah zina yasağını getirerek, aile birliğini, beraberliğini, sevgisini, saygısını, gücünü ortaya çıkarmakta… Akrabalık bağlarının koparılmamasını sağlamakla, toplumsal gücün çekirdeğini sağlamlaştırmaktadır.

Düşünebiliyor musunuz? Bir aileden, suçlu çıkıyor. Veya bir kız çocuğu mağdur edilerek kötü yola düşürülüyor. Aileler, akrabalar çocuklarının arkasında olsa, bağlar kesilmese, suç yolundaki çocuklar kurtarılabilir. Kötü yola düşürülen çocuklara sahip çıkılır. Asla çocukları kimse kötü yola düşüremez. Karşısında ailelerini, akrabalarını bulur. Ama yapılan nedir? Bir aileden suçlu, kötü yola düşmüş çocuklar varsa, önce aileler ret edip akrabalık bağlarını keserler. Sonra bütün akrabalar arkasından lanet okurlar. Böylece toplumda suçlu sayısı artar. Kötü yola düşmüşler artar. Birileri de bunların sırtından çıkar sağlar.

Allah zinayı cana kıymakla beraber tutuyor. Her ikisini Allah’a ortak koşmakla beraber tutuyor. Dikkatle bakıldığında, zina, cana kıymak, akrabalık bağlarını kesmek aynı noktaya geliyor. Zina, zina yapanların, ailelerinin hayatını bitiriyor. Cana kıymak insan hayatını bitiriyor. Akrabalık bağlarını koparmak, toplumun hayatını bitiriyor. Allah ayetlerinde müminlerin oluşturduğu sağlam bir toplum oluşturmanın kurallarını gönderiyor. İnşallah Allah’ın bu yöndeki kurallarının anlamını öğrenir ona göre yaşarız. İnşallah, Allah’ın dinin tebliğ metodunu anlar. Allah’ın tövbeleri kabul eden sıfatını kavrar. Allah’ın emrine uyarak, ailelerimize, toplumumuza sahip çıkanlardan oluruz.

Çocuklarına sahip çıkmak, onları öldürmemek, hayatlarını heder etmemek, toplumda ikinci sınıf insan saymamak önemli vurgulardır.

Allah Enam suresinin 137. Ayetinde “Bunun gibi ortakları, müşriklerden çoğuna çocuklarını öldürmeyi hoş gösterdi ki, hem kendilerini mahvetsinler, hem de dinlerini karıştırıp bozsunlar! Allah dileseydi bunu yapamazlardı. Öyle ise onları uydurdukları ile baş başa bırak!”

Yine Enam suresinin 151.ayetinde “De ki: Gelin Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana-babaya iyilik edin, fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin -sizin de onların da rızkını biz veririz-; kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayın ve Allah’ın yasakladığı cana haksız yere kıymayın! İşte bunlar Allah’ın size emrettikleridir. Umulur ki düşünüp anlarsınız”

Nahl suresinin 56-59 ayetlerinde “Bir de kendilerine rızık olarak verdiklerimizden, mahiyetini bilmedikleri şeylere pay ayırıyorlar. Allah’a andolsun ki, iftira etmekte olduğunuz şeylerden mutlaka sorguya çekileceksiniz! Onlar, kızların Allah’a ait olduğunu iddia ediyorlar. Hâşâ! Allah bundan münezzehtir. Beğendikleri de kendilerinin oluyor. Onlardan birine kız müjdelendiği zaman öfkelenmiş olarak yüzü kapkara kesilir. Kendisine verilen müjdenin kötülüğünden dolayı kavminden gizlenir. Onu, aşağılık duygusu içinde yanında mı tutsun, yoksa toprağa mı gömsün! Bakın ki, verdikleri hüküm ne kadar kötüdür!”

Tarihi bilgiler genelde Putperest Arapların kız çocuklarını öldürmelerinden söz eder. Ayetlerde evlatlarını öldürmekten söz edilirken, kız çocuklarından söz edilmemektedir. Meal verenler tarihi bilgilerin ışığında, ayetlerdeki çocukların karşılığına parantez içinde kız çocukları ekleyerek, ayeti yönlendirirler. Ancak Tekvir suresinin 8-9 ayetlerinde “Diri diri toprağa gömülen kıza, sorulduğunda, hangi günah sebebiyle öldürüldün” denilerek, diri olarak kız çocuklarını toprağa gömenlerden de söz edilmektedir. Belki buna dayanarak, meal ve tefsir verenler, çocukların öldürülmesiyle ilgili her ayeti kız olarak çeviriyorlar. Allah’ın kız olarak söz etmediğini kız olarak meal etmek yanlış olsa gerektir. Zira Allah kızlardan söz etseydi, kız derdi. Çocuklardan söz ettiğine göre, içinde kızların da oğlanların da bulunduğu çocukların öldürülmelerini gündeme getirmektedir ki, insanlar bunun üzerine düşünsünler. Öldürme fiilinin illâki can alma şeklinde olmadığı, mecazi anlamda da kullanılabileceğini düşünmek gerek.

Allah’ın ayetlerinden, ana, baba, çocuklar arasında eşitliği bozmadan, erkek kız fark etmeden, bütün çocukların aynı değerde olduğunu anlıyoruz. Tarihi bilgilerden giderek, evlatlarınızı öldürmeyin ayetlerinden sadece kız çocuklarını öldürmeyin olarak okuduğumuzda, Arapların kız çocuklarını diri, diri gömdükleri aklımıza geliyor. Marjinal olarak böyle yapanlarda olmuştur. Ancak kız çocuklarının öldürülmesi sadece toprağa canlı gömülerek olmuyordu. Ayetin anlamına sembolik anlatım olarak bakıldığında, çocukların öldürülmesi farklı anlamlarda yorumlanabilirdi. Kaldı ki, “bu topraklar üzerini sanki ölüm kaplamış” “kardeşim hiçbir hareket yok tıpkı ölüler gibiyiz” “biraz yavaş gel öldüreceksin beni” “bugün hiç halim yok ölü gibiyim” vs. deyimlerle anlatılan, ölü, ölüm kelimesinin farklı anlamlarda kullanıldığı görülmektedir. O nedenle, konunun gelişine, önemine binaen ölü, ölüm sözlerinin geçtiği cümlelere dikkat etmek gerekiyor.

Ailelerin çocuklarına önem vermemeleri, çocuk yaşta insanlık dışı davranışlarla karşı karşıya bırakılmaları, onların hayat içinde ölüme terk edilmeleri olarak anlaşılabilir. Büyüklerin sorumluluklarını üstlenmeyip, çocukları ağır işlere koşturması, çocukların hayatına kastetmeleri olarak algılanabilir. Nitekim günümüzde de, emek işçiliğinin, beyaz kadın, beyaz zehir ticaretinin çocukluk yaşlarına indirgenmesi, çocuk pornoları, ailelerin çocuklarını ölüme terk etmeleri olarak değerlendirilebilir. Batıda sanayi devriminin gerçekleşmesiyle, çocuk işçiler problemi, sendikaların, politikacıların dikkatini çekmiştir. Zira çocuklar, sanayi hareketinin içinde, ucuz işçiler olarak zenginler tarafından sürekli tercih edilmiştir. Hala sigortalama açısından ucuz maliyeti olan çocuklar, ücretlerinin az oluşuyla da, firmalar tarafında tercih edilir durumdadırlar. Bugün dünyadaki birçok ülke, çocukların çalıştırılmasıyla ilgili sürekli yasal düzenlemeler yapıyorlar. Ülkemize sanayileşme gelmeden önceki dönemlerde, esnaf kesiminde, tarlada, bağda, bahçede çalıştırılan çocukların, sosyal, yasal haklarıyla, emeklerinin karşılığının verildiğinden söz edilemez. Genelde hafta harçlığı olarak ödenen ücretlerin çok düşük oluşu, çocukların hayat içinde ölüme terk edilmesi olarak algılanabilir. Hele babaların bir ustanın yanına çocuğunu işe yerleştirirken “eti senin, kemiği benim” demesi, ustanın çocuk üzerindeki tasarruflarını belirliyordu. Tasarrufun çapı büyüktü. Usta çocuğun eti üzerinde, dayak yoluyla istediği kadar tasarrufta bulunabilirdi. Babalar çocukların kemiklerine razıydılar. Aklıselim insanlar, bir babanın çocuğunu bu şekilde ustaya teslim etmesini, annesinin söz çıkaramamasını, ailelerin çocuklarını ölüme terk ettiklerini veya öldürdüklerini söyleyebilir.

Ayetteki ifadelerden, Ataerkil Arap toplumunun, çocuklarına önem vermemesi, hele kız çocuklarını hiçe saymaları olarak algılanabilir. Aslında o günün Arap toplumu incelendiğinde, Arap kadınlarının toplumdaki egemenlikleri tartışılmazdır. Hz. Hatice babasından kalan zenginlikle önemli bir kadın tüccardır. Ebu Süyfan’ın karısı Hint, kocası ve toplum üzerinde egemendir. Sümeyye örneğindeki Müslüman kadınlar, ön plana çıkarak kendilerini göstermişlerdir. Ancak buna rağmen, Araplar erkek çocuklarını tıpkı bugünkü gibi, kız çocuklarına tercih ediliyorlardı. Çocukları erkek olanlar seviniyorlardı. Bildiğiniz gibi bugün doğu toplumlarında çocuklar sayılırken, kız çocukları sayılmıyor. Mekke’de kız çocuklarına verilen bu değerler onların diri diri gömülmeleriyle teşbih ediliyordu. Bugün kadın haklarını savunan feministlerin söylediği bir spot söz var. “kadının adı yok” Bu tabirin bütün anlamları ataerkil toplumlarda etkin bir şekilde uygulanıyor. Kadın toplumda yok sayılarak ölüm sessizliğine kavuşturuluyor.

Diğer taraftan Arap örfünde, Arap erkekleri kadınlarını yanlarında savaşa götürürler. Kadınlar cephenin gerisinde saf tutar. Eğlenceler düzenler. Kocaları cephede savaşırken akşamı beklerlerdi. O dönemin savaş kurallarında, gündüz savaşılır, akşam ara verilirdi. Bu kural savaşın en önemli kurallarından biriydi. Her ne kadar bazen, gece saldırmazlığı taraflarca bozulsa da genelde geceleyin savaşılmazdı. Ordular geleleri dinlenirdi. Gündüz savaşan erkekler, akşam vakti kadınlarına gelerek kahramanlıklarıyla övünürlerdi. Aslında Arap toplumu dikkatle izlendiğinde, Arapların kız çocuklarını diri, diri gömmesi, zahiri manada direkt toprağa gömmekten ziyade, kızların toplumda yok sayılmasıydı. Kadının toplumdaki egemenliği silinmiş, kadın sürekli ikinci plana itilmişti. Hatta bazı tarihi bilgilerde, kocaları ölen kadınların kocalarından aileye miras kaldığını, ancak bölüştürülemeyeceği için, kocasının akrabalarının ortasına konularak, üzerine elbiselerin atıldığı, kimin elbisesi kadının sırtında kaldıysa onun olduğundan söz edilirdi. Kadını küçülten bu durum, ayetler tarafından kınanmış. Arapların kadına, kız çocuklarına bakışları ret edilmiştir.

Aradan yıllar geçtiği halde bu durumun değiştiği söylenemez. Müslüman ülkelerde kadınların konumuna bakıldığında, bugün putperest Araplardan daha beter bir yaklaşım görülebilir. Ülkemizde orta Anadolu, batı ile doğusu arasında kadına bakış tarzında büyük farklar vardır. Diğer Müslüman ülkelerdeki kadınlara yaklaşım biçimi ülkemizden çok farklıdır. Afganistan, Pakistan, Arap ülkeleri, ne yazık ki kadınlarına bakış tarzında ayetlerin dışına çıkmışlardır. Toplumumuzda hala erkek çocukların, kız çocuklarına göre daha özgür bırakıldığını görüyoruz. Birçok konuda erkek çocukları rahat bırakılırken, kızlar asla rahat bırakılmazlar. Mesela, bir erkek çocuk rahatlıkla büyükleri yanında bile olsa, tanıştığı kızlardan söz edebilir. Kızlarla gezebilir, tozabilir. Hatta onlarla yasak ilişkiler kurabilir. Bütün bu konularda aileler erkek çocuklarına fazla bir şey söylemezlerken, aynı şeyleri kız çocukları yaparsa, ailenin namusu olarak değerlendirilir. Çalışma hayatında da aynı türden sorunlar her zaman yaşanılmaktadır. Erkek çocukları doğduğunda sevinen aileler… Oğullarını “aslan oğlum, tosun oğlum” diye seven anne ve babalar. Kızlar için aynı oranda sevinmezler. Aynı oranda kız çocukları için gururlanmazlar. Hayat içinde kız çocuklarının yeri neresidir sorgusunda, hiçbir zaman Allah’ın tayin ettiği yerdedir diyemeyiz. Allah kitabında genelde “ey müminler, ey Müslümanlar” diye hitap ederken kadın erkek hepsi içindedir. Çok özel konularda “Müslüman erkekler, Müslüman kadınlar” veya “mümin erkekler, mümin kadınlar” diye ayetlerde hitaplar vardır. Bu tür hitapların içeriğine baktığımızda, kadınlara, erkeklere özel hükümlerin geldiğini görürüz. Ne yazık ki günümüzde bile, dinin hamileri, sahipleri olarak erkekler kendilerini görürler. Kendilerine göre “İslam’da kadın”ları yazarlar. Onları biçimlendirirler. Ama nedense hiç “İslam’da erkek” nasıl olmalıdır gibi bir araştırmaya girmezler. Sanki doğuşlarından erkekler İslam adına konuşmak, yazmak, toplumu biçimlendirmek haklarına sahiptirler. Toplumsal yapılaşmada, kültürün oluşmasında, hayata bakış tarzında kadın yeryüzünden silinir. Evde hizmetçiliğe terfi ettirilir. Bütün bu yok saymaların akabinde, “cennet ayaklarının altına serilir” Bu yönde gelen hadisin doğruluğu noktasında şüphelerim var. Veya hadis doğru, bizim algılarımız yanlış. Ne yazık ki, günümüzde olan, toplumda yok sayılan, evlerine hapsedilen kadınların ayakları altına cennet serilerek teselli edildikleridir. Tabi onların ayakları altına cenneti serenlerde yine erkeklerdir.

Tarihi bilgilerdeki Arapların kız çocuklarını öldürmeleri esas alınırsa, toplumda Arap kadınının olmaması gerekirdi. Zira anlatılanlar çok abartılıydı. Araplar kız çocukları olduğunda, öfkelerinden kararıyorlar. Bebekleri kaptıkları gibi uzaklara gidiyorlar. Uzak yerlerde mezar kazıp bebeklerini canlı olarak gömüyorlardı. Hatta bu yönde birçok acıklı hikâyeler anlatılıyordu. Gerçekten olanlar böyle miydi? Gerçekten Arap erkekleri, kız çocukları olduğunda, öfkelerinden kararıp, bebeği kaptığı gibi canlı canlı gömmeye mi gidiyorlardı? Kız çocukları olduğunda onların yüzlerinin öfkelerinden karardığından söz ediliyordu. Ama tüm Arap toplumunda bunlar kaç kişiydi? Böyle bir işi ancak korkanların, vicdanlı olanların yapmadığı, yapmayanların da toplumda kınandığından söz ediliyordu. Bütün bu bilgileri tersyüz edecek tarihi bilgiler de var. Her Arap birden fazla kadınla evliydi. Arapların anneleri, kız kardeşleri vardı. Bizzat peygamberimizin, halaları, teyzeleri vardı.

İnsan aklının bir köşesi soruyor. Kızlarını öldüren Araplar bu kadınları nereden buluyorlardı?

Gücüne, zenginliğine göre, sınırsız kadın alan Araplar kadınları nereden buluyorlardı?

Araplar, kadınları İran’dan mı alıyorlardı?
Araplar, kadınları Romalılardan mı alıyorlardı?
Araplar, kadınları Habeşistan’dan mı alıyorlardı?
Araplar, kadınları Mısır’dan mı alıyorlardı?
Araplar, kadınları Yemen’den mi alıyorlardı?

Arapların dışındaki toplumlar, Arapların doğan kız çocuklarını öldürdüklerini bilselerdi, kızlarını verirler miydi? Çünkü Araplara kızlarını verirlerse, kızlarından kız torunu olursa, damatları torunlarını diri diri toprağa gömerek öldürecekti. Böyle bir bilgiye sahip olan toplumlar kızlarını Araplara gelin olarak verirler miydi?

Sorgusuz sualsiz, akıl etmeden kabul edilen bir tarihi bilginin aslında bütün gerçeği yansıtmadığı görülmektedir. Elbette hiçbir toplum torunları kız olduğunda babaları tarafından öldürülecek bir topluma kızlarını gelin olarak vermezdi. Her toplum Araplar kadar acımasız olmazdı. O günün, Mısır’ı, Roma’sı, İran’ı, Habeşistan’ı, Yemen’i torunlarını öldürecek damatlara kızlarını vermezdi.

Kaldı ki, Arap kadınlarının soyluluğundan, şerefinden, asaletinden söz eden tarihi bilgilerle, Arapların kız çocuğu olduğunda hakaret olarak algılayıp toprağa diri diri gömdüğünden söz eden bilgiler birbirine tersti. Bir tarafta, Arap erkeklerinin kadınlarına yaranmak için yapmadığı kalmayan şaklabanlıklardan söz edilirken, diğer taraftan Arapların kız çocuklarını öldürmesinden söz etmek çelişkiden başka bir şey değildi. Tarihten gelen birçok haberin, hadisin, Allah’ın çocuklarınızı öldürmeyin ayetini kızlara yönlendirmek için toplumların uydurduğu düşünülebilir. Çünkü Arap erkekleri birden yirmiye kadar kadın alırken, her şeyden önce doğal doğumdaki kız erkek çocuk doğumlarının oranında, bir erkeğe yirmiye kadar kadın düşmezdi. Biri çıkıp, “Araplar dışarıdan aldıkları köle kadınları da kendilerine karı yapıyorlardı” diye iddiada bulunabilir. Ancak, Araplar hiçbir cinsel ilişki kurdukları cariyelerini karıları olarak kabul etmiyorlardı. Onların karım dedikleri, soylu, asil Arap kadınlarıydı. Veya her toplumda olduğu gibi, başka ülkelerden getirdikleri özgür (hür) kadınlardı. Cariyelerin, yani köle kadınların, sahipleri tarafından evlenildiğinde statülerinin değişmesi, ancak İslam’ın Medine bölümünde gelen ayetlerle olmaya başladı. Mekke’de cariyelerle ilgili, hele cariyelerle evlenilmeyle ilgili hükümlerden söz etmek zordu.

Doğrusu dikkatli bir tarih, hadis incelemesiyle görülecektir ki, öncelikle ayetler “Arapların evlatlarını öldürmesinden” söz ediyor. Ama meal veya tefsir yazanlar evlat ifadesini, yanlış, çelişkili tarihi bilgilerden giderek, hemen parantez içinde kız çocuğu olarak yönlendiriyorlar. Böyle bir yönlendirme olmasaydı, ayet çocuklarını öldürmekten söz edince, Müslümanlar bunun üzerinde durup, çocukların nasıl öldürüldüğünü düşünüp gerçeği bulabilirlerdi. Ayetlerin, “kız çocukları yönlendirilmesiyle okunması”, ayetin anlamı üzerinde düşünülmesini engelliyordu. Çünkü ayetin anlamı üzerinde düşünmesi gereken insan, kız çocuğu ibaresiyle, hah işte bunu Araplar geçmişte yapıyorlardı, ayet bundan söz ediyor deyip işi bitiriyordu. Hâlbuki evlatlarını öldürme fiili, hemen her toplumda gerçekleştiriliyor. Bugün bile ailelerin çoğu evlatlarının hayatlarını mahvederek onları ölüme terk ediyorlar. Tabi burada ölüm mecazi bir anlam taşıyor.

Çocuklar çocukluğunu, delikanlılar delikanlılığını yaşamıyorlarsa, yaşıyor sayılırlar mı? İşte bugünkü çocuklarımızın durumu gözlerimizin önünde duruyor. Babalar, analar çocukları için hayal kuruyorlar. Kendi hayalleri için çocuklarını, okullarda, dershanelerde yarıştırıyorlar. Ana, baba, işe gitse bile yirmi dört saatlik günün çoğunda keyfine göre hareket ederken, çocuklarına ayıracak vakitleri olmuyor. Çocuklar erken saatlerde kalkarak, okula veya dershaneye gidiyorlar. Okullarda verilen ev ödevlerini yaparlarken, dershane öğretmenlerinin verdiği testleri çözüyorlar. İyi bir üniversite kazanma endeksine göre ayarlanmış, ilköğretim sekiz yıl, lise dört yıl, toplam on iki yıl boyunca çocukların, çocukluklarını, delikanlılıklarını yaşadığından söz edebilir miyiz? Onların hayat içinde yarış atı gibi koşturulmaları, diri diri yaşama gömülmeleri değildir midir? Hiçbir anne, baba, çocukları kadar çalışmıyordur. Hemen her anne babanın ortak bahanesi, savunması, “biz okuyamadık onlar okusun”dur. Hayatlarına bir sıfır mağlup başlayan anneler, babalar, çocuklarının maçı kazanmasını istiyorlar. Bunun için çocuklarını, gençliklerini, delikanlılıklarını yok sayıyorlar. Onları gelecekleri adına öldürüyorlar.

Biz okuyamadık onlar okusun diye çocuklarına başlatılan hayatta, çocukların çocukluk, gençlik dönemleri çalınıyor. Anneler, babalar çocuklarının ilköğretimden sonra kazandıkları önemli liselerle tatmin oluyor. Lisede yarış iyice hızlanıyor. Anneler babalar çocukları lisedeyken iyice strese giriyor. Çocuk ilk yılda üniversiteye girerse ne ala, giremediğinde anne babalarının hışmına uğrarken, ikinci yıla daha baskıcı, katı kurallarla hazırlanıyor. Bu şartlarda hayat sürdüren çocukların yaşadıklarından söz edilebilir mi?

Toplumun diğer kesimi var. Çocuklarını okula göndermeyenler. Küçük yaşta esnaflara verip çalıştıranlar. Pislik içindeki çöplerden atık toplattırıp sattıranlar. Pazarlarda, inşaatlarda çocuklarının omuzlarına ağır yükler yükleyenler. Böyle yapan anneler, babalar, çocuklarına yaşatıyor sayılılar mı?

Anaya babaya düşen görev, çocuklarına iyi bir hayat hazırlamaktır. Bebekliğini, çocukluğunu, gençliğini, delikanlılığını yaşayan çocuk yaşıyor sayılabilir. Çocukların bebekliği, gençliği, delikanlılığı elinden alınırsa onların yaşadığından söz etmek zordur. Onlar yaşam içinde ölüler gibidir. Onları yaşam içinde ölüme terk edenler anneler, babalardır. Okullardan, dershanelerden, ödevlerden, test çözümlerinden başını kaldıramayan çocukların, “biz çocukken”, “biz gençken”, “biz delikanlıyken” diye başlayarak anlatacakları hayat yoksa onlar çocukluğunda, gençliğinde, delikanlılığında yaşamamışlardır. Annelerin, babaların, yıllarca yaşadıkları ezikliğin acısını çıkartırcasına, kendi hayalleri için çocuklarının hayatını mahvetmesi “çocuklarınızı öldürmeyin” ayetiyle değerlendirilebilir.

Genç kızların, evli kadınların evlilik dışı ilişkilerinden elde ettikleri çocuklarını ölüme göndermeleri işin başka yanıdır. Çocuk aldırma veya doğumdan sonra çocuklarını ölüme terk etme olayları da “çocuklarınızı öldürmeyin” ayetiyle değerlendirilebilir. Bireyci, bencil, çıkarcı insanların, anlık arzularıyla, hevesleriyle yaşadıkları hayatın sonucu ortaya çıkan bu olaylar, şüphesiz insanlığın büyük dramıdır.

Nahl suresinin 58 ayetindeki “Onlardan birine kız müjdelendiği zaman öfkelenmiş olarak yüzü kapkara kesilir” ifadesinin bugün birçok erkeğin anlayışı olduğunu biliyoruz. Genelde “Ah bir oğlum olsa” hülyalarıyla hayatını kuran babalar, hiçbir yoruma ihtiyaç kalmadan ayetle direkt muhataptırlar. Hele annelerde buna katılmışlarsa, Allah’ın yarattığı insanlar arasında taraf olmak, insan eşitliğini bozmak, Allah’ın yaratışına aykırı davranış olarak değerlendirilebilir.

Allah’ın bize verdiği nimetlerin içinde, İslam’a hidayetten sonra belki de en güzeli evlatlardır. Elbette Allah’ın bütün nimetleri güzeldir, değerlidir. Ancak evlatların yeryüzüne gelişinde bizim aracı olmamız, onların yaşamına birebir katkılarımız, bize farklı duygular kazandırır. O nedenle, bizden, bizim soyumuzdan olup, Allah’ın bizi şereflendirdiği evlatlarımıza sahip çıkmamız, onları ayırmamız gerekiyor. Onları, mecazi (sembolik) veya gerçek ölüme göndermemiz atalığımıza yakışmaz. Zira biz evlatlarımızın atasıyız. Onlar Allah’ın bize emanet ettiği nimetlerdir. Onları yetiştirmek. Allah’a ibadet eden kul olmasını sağlamak… Kız erkek ayırmadan iyi bir mümin olması için çalışmak. Hayatımızın gayesi olmalıdır. Allah’ın ayetlerinin özünden, Allah’ı, dinini tanımayan çocuklar da ölüme terk edilmişlerdir. Çocuklarımızı, Allah’tan, dininden habersiz yetiştirerek ölüme terk etmemeliyiz. İnşallah bu konuda Allah’ı dinler, emirlerini hayatımızda uygulayarak görevlerimizi yerine getirir. İmtihanda başarılı oluruz inşallah.


ÇOCUKLARINIZI ÖLDÜRMEYİN!

“Çocuklarınızı öldürmeyin” ayeti doğrultusunda konuyu, sosyolojik, ideolojik, siyasal açıdan genişletebiliriz. Genişletmenin boyutlarını anlamak için bazı örneklere ihtiyacımız var. O nedenle tarihi kaynaklardan birkaç örnek vermenin iyi olacağı kanaatindeyim. Bundan önceki bölümlerde İslam’ın hiçbir zaman savaşı öne çıkarmadığı, İslam’ın yayılmasında (tebliğinde) bile savaşı en sona bıraktığından söz etmiştik. Zaten Müslümanlar devlet olmadan savaş hukukundan sorumlu tutulmamışlar. Savaş hukuku Müslümanların devletinin uygulama yetkisinde olan bir hukuk olarak emredilmiştir. Müslümanların devleti savaş hukukunu uygulamadan önce, İslam’a daveti birinci, barışı ikinci planda tutmuş, savaş daima en sona bırakılmıştır. İslam’ın temel prensiplerinde savaş, din düşmanlarına karşı çıkarılmaktan ziyade, zulme, savaş çıkaranları durdurmaya, insan hak ve özgürlüklerine engel olanlara karşı yapılır. Din düşmanları veya İslam dinine inanmayanlar, savaş çıkarmadıkları, insanlara zulmetmedikleri, İslam’ın tebliğine engel olmadıkları müddetçe, asla Müslümanlar onlara savaş açmazlar. Prensiplere aykırı savaş çıkaranlar Müslümanlar dahi olsa, ZALİM, TAĞUT kapsamında değerlendirilir.

İslam’ın savaş prensiplerinde, savaşmayanla savaşılmaz prensibi daima öne çıkarılmıştır. Bir toplum, asker çıkarıp cepheye savaşmaya gelmişse, savaşın muhatabı savaşa gelenlerdir. Savaşan toplumun arkasındaki, savaşmayan, çocuklar, kadınlar, hastalar, yaşlılar, halk üzerine savaş açılmaz. Günümüzün savaş stratejisi olan uçaklarla, toplarla, uzun menzilli füzelerle yerleşim alanlarının bombalanması İslam’ın savaş hukukunda kabul edilemez. Düşmanlar yapıyor bizde yaparız, onlara dersini veririz mantığı, Allah’ın savaşla ilgili koyduğu kurallara aykırıdır. Müslümanlar hiçbir konuda Müslümanların hocası olamaz. Müslümanların eğiticisi Allah’tır. Savaşmak için cepheye gelen askerlerin arkasındaki toplum, cephedeki savaşanları desteklese bile, Müslümanlar, “onlar askerlerini destekliyorlar, savaşı destekliyorlar” deyip halkın üstüne ateş açamaz. Bu açılardan değerlendirildiğinde İslam’ın savaş mantığı, saldırıdan ziyade, müdafaa savaşı esprisini taşır. İslam’ın savaş kuralları dikkate alındığında, çocuklar hiçbir şekilde savaşa dâhil edilmemiştir. Ne düşmanların yerleşim alanları bombalanarak, ne de savaşa çocuklar alınarak, çocukların öldürülmesi gerçekleştirilemez. Allah’ın “çocuklarınızı öldürmeyin” ayeti doğrultusunda gerçekleşen savaş kuralları, nesillerin korunmasında temel kural olarak öne çıkarken, çocuk yaştaki insanların, Müslüman veya Müslüman olmayan toplumların çocuklarının, henüz temyiz, yani dini seçecek yaşta olmadığından taraf olarak görülemez.

Ne yazık ki Müslümanların tarihi, İslam’ın savaş hukuku uygulamalarında, kural dışına çıkılarak, İslam’ın kurallarına aykırı davranışlarıyla doludur. Sergilenen aykırı kurallarla çocuklar, kadınlar, yaşlılar, hastalar öldürülmüştür.

Osmanlı hanedanlarının, aralarındaki “iktidar, çıkar kavgası” ile şehzadelerinin boyunlarının vurdurulmasının, bebeklerin beşikte öldürülmesinin İslam’la yakından uzaktan ilgisi yoktur. Bu tür eylemleri gerçekleştiren, gerçekleştirilmesine izin veren herkes, yarın insanı haksız olarak öldürmek suçuyla Allah katında yargılanacaklardır. Bunlar bugün Müslüman toplumların kutsallaştırdığı, kahramanlaştırdığı kişiler olsa bile, Allah’ın hesabından kurtuluşları olmayacaktır.

Tarihte Moğol hükümdarı Cengiz ve Timur hanlarının ülkeleri istilaları meşhurdur. Önlerine çıkanları öldürmüşler, şehirleri, köyleri yakıp yıkmışlardır. Özellikle Müslümanların o dönemdeki başkenti olan Bağdat’a saldırıları tarihin en büyük kanlı istilası olmuştur. 1200 – 1300 yılları arasında Moğollar, çekirge sürüsü gibi girdikleri her ülkeyi talan etmişler, çocuk, kadın hepsini kılıçtan geçirmişlerdir.

Hun İmparatoru Attila 445 yılında iktidarı eline aldığından itibaren, dünyayı kana bulayan bir komutan olarak karşımıza çıkar. Topladığı binlerce askeriyle, önüne çıkan herkesi yenerek Roma’ya kadar gelmiştir. Roma imparatorluğunu araya giren Papa kurtarmıştır. Tarihi bilgilere göre, Roma imparatorluğunun topraklarını saldırılarıyla mahvetmiştir. Roma’yı tam yıkmak üzere iken, papanın karşısına çıkmasıyla Hıristiyan olmuş… Papanın talimatıyla kuzeydeki putperestlerle savaşa gitmiştir. Bugünkü Macaristan (hungari) toprakları, hun imparatoru Atilla ve ordusunun memleketi olmuştur. Kısa bir süre sonra 453 yılında da ölmüştür.

Milatta önce 480 yılında bugünkü Yunanistan’da bulunan Isparta’dan çıkan 500 kişilik ordu, önüne çıkanları öldürerek İran’a kadar gelmiş. Geçtiği Anadolu üzerinde işlemediği cinayet kalmamıştır. İran ordusuyla karşılaşıncaya kadar 200 kişi kaybetmiş, İran ordusunu 300 Ispartalı bozguna uğratmış. İran kentlerine saldırmıştır. Önlerine çıkan kadın, çocuk, yaşlı demeden hepsini öldürmüşlerdir.

Makedonyalı İskender, yapmış olduğu doğu seferinde, Makedonya’dan çıkarak Hindistan’a kadar ordusuyla gitmiş. Önüne çıkan bütün devletleri yıkmış. İnsanlarını katletmiş. Orduları girdiği yerlerde kadın, çocuk demeden hepsini kılıçtan geçirmişlerdir. Ancak savaşmadan teslim olan halklar kurtulabilmişlerdir.

Osmanlı padişahı Orhan gazi veya 1.Murat tarafından kurulduğu söylenen yeniçeri ocaklarına, askeri sistem olarak, fethedilen topraklardaki gayri Müslim halkların çocukları alınıyordu. Onlar kurulan yeniçeri ocaklarında, Hıristiyanlarla savaşta kullanılmak üzere asker yetiştiriliyorlardı. Onların din eğitimi için Bektaşi şeyhleri görevlendirilmişti. Osmanlı halkı genelde Sünni kültürünü esas alınırken, Hıristiyan çocukları yeni çeri ocaklarında Bektaşi olarak yetiştiriliyorlardı. Evlenmeleri yasaklanıyor. Namaz kılmaları aranmıyor. İçki içmelerine ses çıkarılmıyor. Aksine serbest bırakılıyor. Buluğa girip erkek olduklarında evlendirilmedikleri için cinsel ihtiyaçlarını, etraflarındaki yerleşim alanlarında oluşturulan gayri müslim kadınların çalıştırıldığı genelevlerinden karşılıyorlardı. Ancak yeniçeri ocaklarında rütbelerle yükselip, üst düzey komutasına gelenlerin evlenmesine izin veriliyordu. Hatta birçok yeniçeri ağası devlette üst kademelere kadar gelmişti. Yeniçeri ocakları, Osmanlının Hıristiyan çocuklarını, yine Hıristiyanlara karşı savaşlarda öldürmek için düzenlediği bir sistemdi. Ocak dışına çıktıklarında, içki, kadın ve diğer alışverişleri için onlara ulufe verilirdi. Yeniçeri ocaklarının yapılanma amaçları, çizgisi, İslam’ın tebliği ve hükümran kılınmasından çok, “çocuklarınızı öldürmeyin” ayetiyle muhatap alınacak cinayetler kapsamına giriyordu. O dönemlerde oluşturulan Bektaşilik din anlayışı, Sünni anlayışın aksine, içkiyi serbest kılarak, yeniçerilerin diledikleri kadar sarhoş olabilmelerini, evlendirilmemeleriyle doğan ihtiyaçlarını o günün genel evleriyle gidermelerine izin verecek şekilde sistemleştirilmişti. Girdikleri ülkelerin kadınları, çocukları üzerinde dilediklerini yapabilecek anlayışa sahiptiler. Osmanlının yeniçeri ocakları dışında oluşturduğu askeri birlikler ise aynı kurallara sahip değildi.

Osmanlının yeniçeri ocaklarının yapısını daha iyi anlayabilmek için şöyle düşünebiliriz. Mesela yeniçeri ocaklarının benzerini bugün batılılar kursalardı. Müslümanların çocuklarını devşirip, Müslümanlarla savaştırılmak üzere askeri birliklerde asker yetiştirilirken, yarım Hıristiyan yetiştirilselerdi. Onların Hıristiyan toplumlarla ilişki kurması, Hıristiyan kadınlarıyla evlendirilmesi yasaklansaydı. Ancak Müslümanların kurduğu ve Müslüman kadınların, kızların çalıştırıldığı genel evlerinde cinsel ihtiyaçlarını karşılasalardı. Bugün batı dünyası böyle bir eylem gerçekleştirseydi. Biz Müslümanlar olarak ne derdik? Aferin çok iyi yapmışlar mı derdik? Yoksa bu tür bir eylem insanlığa karşı yapılmış en büyük zulüm mü derdik?

Bir kez daha tekrar ediyorum. İyi düşünelim. Müslüman çocuklar alınıyor. Askeri birliklerde Müslümanları öldürmek üzere beyinleri yıkanıyor. Yarım Hıristiyan yapılıyor. Kiliselere girmeleri yasaklanıyor. Hıristiyan toplum içine girmeleri yasaklanıyor. Hıristiyan kadınlarla evlenmeleri yasaklanıyor. Cinsel ihtiyaçlarını Müslüman toplumlardaki fahişeler yoluyla giderilmesine izin veriliyor. Bugün Müslümanlar böyle bir şeye razı olabilirler mi? Diyelim ki Hıristiyanlar bugün üstünler. Bu şekilde uygulamalar yapıyorlar. Osmanlının kurduğu yeniçeri ocakları gibi, askeri sistem kurup, Müslümanları kendi çocuklarıyla öldürüyorlar. Müslümanlar, batılıların böyle şeyleri yapmaya hakları var, yapabilirler mi diyecekler? Yoksa bu tür şeyler dünyanın gelmiş geçmiş en büyük zulmüdür mü diyecekler? Adil olmayı esas alan Müslümanların bu sorulara doğru cevap vermeleri gerekir.

Birinci dünya savaşında, Müslüman çocuklar Ruslara karşı savaştırılmak üzere askere alınarak, kış ortasında Sarıkamış’ta ölüme terk edilmişlerdir. Düşünebiliyor musunuz? Sarıkmış da hiç savaşmadan ölenlerin sayısı 90.000 çocuktu. Hâlbuki aynı dönemde aklı çalışmaz dediğimiz Ruslar, bu kışta savaş olmaz diye sıcak kışlalarından çıkmamışlar. Dinlenmeyi, eğlenmeyi yeğlemişler. Ama çıkarına, şanına, şerefine, hırsına düşkün güya İslam’ın yüceltilmesinden başka şey düşünmeyen Müslüman Osmanlı paşaları, çocukların ölümüne emir vermişlerdi.

Bugün Müslümanların destansı anlatımlarıyla kutsallaştırdıkları 1915–1916 yıllarındaki Çanakkale savaşlarında, bazı tarihlere göre 250.000 şehit verildiği, genelkurmay açıklamalarına göre ise, 57.000 şehit, 10.000 kayıptan söz edildiği bildirilmektedir. İşgal kuvvetlerinin bir yıl sonra ellerini kollarını sallayarak geçtikleri Çanakkale boğazlarında bu kadar Müslüman çocuğunun öldürülmesi, “çocuklarınızı öldürmeyin” ayetiyle düşünülmesi gerekirken, kutsallaştırılıp, Allah’ın ayetlerinin dışına çıkan düşüncelerin göz ardı edilmesinin Müslümanlıkla ilgisi yoktur. Her şeyden önce, Almanların yanında savaşa girmenin veya 1.dünya savaşına girmenin mantığının, ne İslam’la, ne de İslam’ın savaş hukuku kurallarıyla hiçbir ilgisi yoktur. İngiliz yanlısı Osmanlı paşalarıyla, Alman yanlısı Osmanlı paşalarının hırs, mevki, makam kapışmasının sonucu girilen savaşın Müslüman topluluklara maliyetini düşündüğümüzde, bu savaş tam bir zulümdür. Allah’ın ayetlerini çiğneyen, padişahlar, paşalar, komutanlar dünyayı kana bulamışlarken. Çocuklarımızı öldürmüşlerken. Ne yazık ki bugünün fikir adamları, siyasileri, o dönemleri tarihsel kahramanlıklarla süsleyerek, Müslüman toplulukların gözlerini boyamışlar. Allah’ın ayetleriyle gösterdiği gerçekleri örtmüşlerdir. Bu karartmaya maalesef dönemin İslam âlimi bilinenlerde katılmışlardır. Hele İslam’ı öncelediğini, insanlığı, hakkı, adaleti öne çıkardığını düşündüğümüz şairlerin, bu zulümleri kutsayacak şiirler yazması, söylemlerde bulunulması içler acısıdır. Bir toplum Kur’an-dan ancak bu kadar uzak olabilir.

Annemin, babamın dedesinden, kendi dedelerimden dinlediğim o döneme ait savaş hikâyelerinin, savaşların İslam’la bir ilgisi yoktur. Bugün 16 aylık askerlik süresini çok gören toplumumuz, acaba o günleri biliyor mu? Çocuklar 15–16 yaşına gelince askere alınıyorlar. Cephelere sürülüyorlar. Aileler hiç olmazsa çocuklarımızdan bize bir yadigâr kalsın diye erkek çocuklarını 14–15 yaşlarında evlendiriyorlar. Benim dedem bir erkek, başka erkek kardeşi yok. Babası bir erkek başka erkek kardeşi yok. Dedemin babası Yemen’de ölmüş. Kusura bakmayın ben şehit düşmüş demiyorum. Zira Yemen Müslüman bir ülke… Ben Müslümanların Müslümanlarla savaşında ölenlere asla şehit gözüyle bakamıyorum. Allah’ın Müslümanların Müslümanlarla savaşmasını yasakladığını biliyorum. Allah’ın yasakladığı bir savaşı, iktidar hırsları, kinleri, siyasi, ekonomik çıkarları uğruna yapanların, bu savaşlarda ölenlere şehit gözüyle bakılacağına inanmıyorum. Osmanlı askerleri Yemen, Hicaz savaşlarında Müslüman kardeşlerini öldürürken ölürlerse şehit ilan ediliyorlardı. Yemenliler Yemen savaşlarında… Araplar Hicaz savaşlarında Osmanlı ordularına karşı, zalimlere karşı cihat ediyoruz diye Müslüman kardeşlerini öldürürken ölürlerse şehit ilan ediliyorlardı. Allah ayetinde kimlerin şehit olabileceğinden söz ediyor. “Onlar Allah yolunda öldürülürse onlara öldüler demeyin, onlar diridirler” Allah’ın şehitliği tarif ettiği söylenen bu ayette, Müslümanların Müslümanlarla savaşı yoktur. Osmanlı iktidarını zulüm olarak değerlendiren Yemenlilerle yaptığı Yemen savaşlarında Osmanlı 350.000 – 400.000 civarında askerini kaybetmiştir. Bu askerlerin çoğu 15–16 yaşında Anadolu’dan toplanan çocuklardır. “Burası Yemen’dir. Giden gelmiyor nedendir?” ağıtlarıyla tarihimize yazılan bu kara günlerin, ne adaletle, ne İslam’la, ne de insanlıkla ilgisi yoktur. Padişahın, padişahların iktidar hırsıyla ölüme gönderilen bu çocukların durumu herhalde “çocuklarınızı öldürmeyin” ayetiyle muhatap kılınacaktır.

Annemin dedesi İsmail’den dinlediğim savaş hikâyelerinde, otuz yılı aşkın askerlik yapıp, Yemen’e gitmekten kurtulduğunu, gitseydi dönmeme ihtimalinin yüksek olduğunu duymuştum. Ona dede sen otuz yıl sonra nasıl geldin dediğimde, oğlum ben süvari birliğinde borazancıydım. Komutanların yanında duruyordum. Boruyu öttürüyor, süvari birliğini düşman üstüne salıyorduk. Baktık askerimiz yeniliyor. Ricat borusunu çalıp herkesten önce kaçıyorduk, diyordu. Yani büyük dedem, cephe gerisinde durarak, herkesten önce ricat ederek hayatını kurtarmıştı. Babamın babası dedem, 15 yaşında kendini cihan savaşının sonlarında bulur. Ancak cihan savaşı dedem askeri birliğine ulaştığında bitmiştir. Erzurum taraflarında silahları ellerinden alınarak terhis edilir. Haydi, gidin memleketlerinize denilir. Düşünebiliyor musunuz? Yıl 1920 ve 15 yaşında bir çocuk, Erzurum’da silah bıraktırılarak evine gönderiliyor. Peki, ne ile gidecek? Cebinde parası var mı? Isparta’ya kadar nasıl gelecek düşünen var mı? Elbette hayır. Bayramlarda köye gittiğimizde ağzından dinlediğimiz bu hikâyeler bugün bile tüylerimi dikenleştiriyor. Dedem ve batıya doğru gelen arkadaşları yürüyerek memleketlerine doğru gelmeye başlıyorlar. Açlıklarını köylerden gideriyorlar. Ancak toplum savaşlardan çıkmış. Savaşın arkasından kıtlık ülkeye hâkim olmuş. Onun için bazı köyler onları kabul etmiyor. Etseler bile yollara düşmüş askerleri doyuramıyorlar. Onlarda köylerden yumurta, ekmek, tavuk, keçi çalıp boğazlıyorlar. Dedem Konya civarlarında Mustafa Kemal’in kurduğu askeri birliklerce hırsız olarak yakalanmış. Mahkemeye çıkarılmış. İdamıma üç kişi kaldı diyordu. Ali İhsan Sabit (tarihler hiç söz etmez, çünkü Mustafa Kemal’e karşıdır) idamların yapıldığı meydanı basmış. Mahkeme heyetine, “bu vatanın evlatlarını hırsız diye, eşkıya diye idam ediyorsunuz, vatan işgal altında, vatan evlatlarını öldürüp kiminle vatanı savunacaksınız” demiş. Mahkemeye el koyup, idamlıklar sırasında idam edilmeyi bekleyenleri, batıdaki askeri birliklere savaşmak için göndermiş. Yani öyle bir seçenek ki, ya idam sehpası, ya da vatanı işgal eden düşmanların kurşunları… 15 – 16 yaşındaki çocukların seçeneği var mı? Allah aşkına bütün bu uygulamalar, uygulamaların doğmasına neden olan savaşlar, Allah’ın “çocuklarınızı öldürmeyin” ayetiyle muhatap olmayacak mı? Zira bu savaşları hiçbir zaman bu çocuklar çıkarmadı. Onların aileleri çıkarmadı. Keyfine düşkün, makam, hırs peşindeki padişahlar, paşalar çıkardı. Sonra bütün faturayı millete ödettirdiler. Allah onlara bunun hesabını sormayacak mı?

Mısır’daki Memluklu saltanatına son vermek Halifeliği ilga etmek için Yavuz Sultan Selim ordularıyla Mısır’a doğru hareket etti. Bunu duyan halife Yavuz’u bağy (isyancı) ilan etti. Hukuka göre isyankârın hükmü boynunun vurulmasıydı. Halifenin ordularıyla Yavuz’un orduları yol güzergâhında birçok savaşlar yaptı. Anadolu, Irak, Ürdün, Filistin ve Mısır güzergâhında Halife yanlısı ordular, halklar yok edilerek binlerce insan katledildi. Katledilen insanların hepsi Müslüman’dı. Mevcut halifeye isyan edenler Müslümanların hukukuna göre isyancılar olarak yargılanıyordu. Hukuka göre halifenin orduları galip gelseydi, Yavuz Sultan Selim, isyancı olarak öldürülecekti. Halifeye savaş açan ordular ölümle cezalandırılacaktı. Ama tersi oldu. İsyankârlar galip geldi. Yavuz Sultan Selim Mısır’daki Halifenin ordularını yok etti. Binlerce insan. Binlerce halk. Hepsi Müslüman. Tarihi bilgiler, savaşılan yerlerdeki derelerden, nehirlerden aylarca kan aktığından söz eder. Buralarda ölenlerin hepsi Müslüman çocuklardı. Yavuz’un iktidar hırsı, halifenin iktidarı koruma hırsı, binlerce çocuğu öldürdü. Her biri kendi yanındakileri şehit ilan etti. Hâlbuki ölen çocuklar “evlatlarınızı öldürmeyin” ayetiyle karşı karşıyaydı. Yarın huzurdaki hesapta Allah Yavuz’a ve Mısır Halifesine bunun hesabını sormayacak mı?

Birinci dünya savaşı ve İkinci dünya savaşından sonra dünyamızda çıkarılan savaşlarda binlerce, milyonlarca insanımız katledildi. Niçin? Paranın gücü için mi? Enerji kaynakları için mi? Ülkelerin birbirine üstünlüğü için mi? Yoksa gerçekten insanlığın hayrı için mi? İnsanlık Allah’ın ayetleri doğrultusunda yaptıklarını sorgulamalıdır. Aksi halde çocuklarının hayatını yok etmeye devam edecekler. Oluşturdukları dünya düzeninde, insanların yaşamasına izin vermeyecekler. Bindiği dalları keserek, geleceklerini yok edecekler. Tabi kendileri de oluşturdukları değirmende yok olup gidecekler.

1970’li yıllarda, MTTB ve Akıncılar derneklerinde aktif faaliyetlerimiz olmuştu. O dönemlerde, MNP, devamında MSP Müslümanların partisi olarak biliniyordu. Uzun yıllar AP’YE oy vererek kendilerini dinsizliğe karşı koruduklarını zanneden Müslümanlar, Erbakan’ın kurduğu partilere katılarak düzene karşı çıktıklarına inanıyorlardı. İnancımızla ilgili kaygılarımız gereği hizmet yapma eğilimleriyle Isparta’da MTTB ve Akıncılar derneklerinde haftalık toplantılar düzenliyor. Her hafta bir seminer vermeyi ilke ediniyorduk. Toplantılarımıza bazen büyüklerimiz gelirdi. Onlar Isparta’nın varlıklı, asil aileleriydi. Genelde hepsinin bir işyeri vardı. Nedense çocukları olsa da MTTB ve Akıncılar derneğinde yapılan etkinliklere göndermiyorlardı. Kendileri arada bir uğrar. Etkinliklere gelen gençlerin sırtını sıvazlar. Mücahit bunlar, mücahit derlerdi. Ama kendi çocuklarını mücahitler içinde görmek istemezlerdi. Etkinliklere katılan gençler genelde, AP ve CHP’Lİ ailelerin çocuklarıydı. Başkalarının çocuklarının sırtını sıvazlayarak onların mücahitliklerini kutsuyorlar. Gençlerin Allah yolunda şehit olabileceklerini söylüyorlar. Şehit olmanın kutsallığından söz ediyorlardı. Ama kendi çocukları için değil. Başkalarının çocukları için bunları söylüyorlardı. Sonraki yıllarda görüldü ki, böyle yapanların İslam’la ilgisi yoktu. Kendileri zenginliklerine zenginlik katarlarken, başkalarının çocuklarının sırtlarını sıvazlayarak köşeleri dönmüşlerdi. Kendi çocukları ise, mevkilerine mevki, makamlarına makam, zenginliklerine zenginlik katmışlardı. Bugün kendi çocuklarına sakın bu işlere karışmayın diyen aileler, başkalarının çocuklarını İslam adına kavganın içine sürüyorlar. Onların mücadelelerinin ardına sığınarak, dünyevi varlıklarını kuvvetlendiriyorlar. Gerektiğinde başkalarının çocuklarını çıkarlarına harcıyorlar. Harcamaları gün yüzüne çıktığında, “size kim enayi olun dedi, bak bizim de çocuklarımız var, onlar sizin gibi ortalıkta dolaşıyorlar mı? Onlar sizin gibi anarşistlikle uğraşıyorlar mı?” diyorlardı. Hâlbuki onlar, toplantılarda gençlere gaz verenlerdi. Onlar çeşitli dernek, vakıf kurarak, oralardan gençleri idealleri için harekete geçirenlerdi. Gençler mücadele içinde yok olurken... Onlar geri planda, yaptıkları hizmetleriyle övünerek toplumda itibar sağlıyorlardı. Kaybolan gençlerin üzerinden yükseliyorlardı. Şöyle etrafınıza bir bakın. Samimi, içten, İslam adına mücadele veren gençler bugün ne durumdalar? Onların sırtından geçinenler ne durumdalar? Elbette Allah herkesin yaptığının karşılığını verecektir. Ancak burada önemli olan, İslam dışı bu tür duygulara, düşüncelere, tavırlara Müslümanların artık izin vermemesi gerektiğidir. Bu tür istimrarcıların, ikiyüzlülerin, Müslümanlıkla hiçbir ilgisi yoktur. Böyle davrananlar “evlatlarını öldürmeyin” ayetlerini anlamayan, evlatlarını ölüme gönderenlerdir.

Şu an ülkenin içinde yaşadığı duruma bakınız. Toplumların haklarını elinden alan bir düzen var. Haklarını talep eden insanlar var. Haklarını talep eden insanlar zayıfsa ses çıkmıyor. Haklarını talep eden insanlar güçlüyse ses çıkaracaklar. Ama nasıl? Silah lazım. Para lazım. Destek lazım. Paralar nereden geliyor? Silahlar nereden geliyor? Destekler nereden geliyor? İşte ülkemizde PKK hareketi… Arap ülkelerinde bahar hareketleri… Parasal açıdan zayıf, güçsüz Müslümanlar, birden bire silahlanıyorlar. Günlerce savaşacak hale geliyorlar. Nasıl? Hani Müslümanlar garipti? Hani Müslümanlar fakirdi? Üç kuruşluk hayat mücadelesini zor veriyorlardı? Ne oldu şimdi? Müslümanların başına devlet kuşu mu kondu? Yoksa işin altında başka şeyler mi yatıyor? Toplumumuzda “terör” diye adlandırdıkları olaylarda yılda binlerce insan ölüyor. Ortadoğu’da baharlar nedeniyle binlerce insan ölüyor. Müslüman ülkelerde ikilikler, fitneler, karışıklıklar nedeniyle binlerce insan ölüyor. Ne yazık ki ölenlerin çoğu gençler, çocuklar… Ve Müslümanlar “evlatlarınızı öldürmeyin” ayetini okuyorlar. Putperest Arapların kız çocuklarının diri diri gömme hikâyeleriyle teselli buluyorlar.

Bu örnekler çoğaltılabilir. Örnekler, Allah’ın ayetleri ve İslam’ın savaş hukuku kurallarına göre değerlendirildiğinde “çocuklarınızı öldürmeyin” ayeti kapsamına girmediği söylenemez. Müslümanların, Müslüman olmayanların çıkardıkları savaşlar nedeniyle insanlık sürekli çocuklarını öldürmektedir. Fetih, işgal mantığıyla çıkarılan savaşların İslam’la hiçbir bağlantısı yoktur. Bu mantıkla çıkarılan tüm savaşlarda ister Müslüman olsun, ister Müslüman olmasın bütün öldürülenlerin durumu “çocuklarınızı öldürmeyin” hükmü çerçevesindedir. Çünkü Allah’ın ayetlerinde işgal zaten yasaktır. Fetih ise, Allah’ın takdirindedir. İslam’ın savaş hukuku ise asla saldırgan değildir. İslam’ın savaş hukuku, meşru müdafaa niteliklidir. Bu kuralın dışına çıkan her savaş, İslam’a aykırı çıkarılmıştır. İslam’a aykırı çıkarılan savaşlarda ölenler şehit olamaz. Öldürülen Müslüman ve gayri Müslim her kişi “çocuklarınızı öldürmeyin” ayeti kapsamına girer. Onun için Müslüman toplumlarda yönetici, komutan olmak zor iştir. Allah’ın adaletini esas alacak Müslüman yöneticilerin, komutanların, dünya, zafer, fetih, siyasi çıkar, mevki ve makam hırsı olmamalıdır. Ve Müslüman yöneticiler, zafer, fetih, siyaset, mevki, makam kavramlarını Allah’ın ayetlerinden öğrenmelidirler. Müslüman yönetici olmak, Müslüman olmayan yöneticilerle güç yarıştırmak değildir. Müslüman devleti olmak, Müslümanların kurmadığı krallıklar, imparatorluklar, devletler ile güç yarışmak değildir. Bunu hem Müslümanlar hem de Müslüman yöneticiler iyi anlamalıdırlar. Değilse yaptıkları zulüm olur. Allah’ın hesabında, zulümden, çocukları öldürmekten hesaba çekilirler.

Ne yazık ki, geçmişte ve günümüzde, insanların din duyguları, şehitlik kavramı kullanılarak, çocuklar, gençler ölüme gönderilmişlerdir. Hala da gönderilmeye devam ediliyor. Allah yolundaki mücadelenin, hırsla, kinle, intikamla bir ilgisi yoktur. Barışı esas alan İslam dini, savaşı, müdafaa savaşı olarak değerlendirir. Ancak tarih, kanlı savaşlarla doludur. İslam hukukuna aykırı savaşları çıkaranların Allah yolundaki mücadeleyle hiçbir ilgisi yoktur. Çocuklar Allah yolunda mücadele adı altında, padişahların, kralların, komutanların, fetih, zafer, ganimet kavgaları, dünyalık hırsları, iktidarları için ölüme gönderilmişlerdir. Allah resulünün üzerine yürüyen düşmanlara karşı savaştığını hatırlamalıyız. Resulün aklından, hayalinden hiçbir zaman fetihler peşinde koşmak, zaferlerle hırslarını taçlandırmak geçmemiştir.

Allah’ın Nasr suresinde, “Allah’ın yardımı ve zaferi geldiği, insanların bölük bölük Allah’ın dinine girmekte olduklarını gördüğün vakit, Rabbine hamd ederek O’nu tesbih et ve O’ndan mağfiret dile. Çünkü O, tövbeleri çok kabul edendir” Dediğini bilmemiz gerekiyor.

Ne tebliğ faaliyetleri sonucunda İslam’a bölük bölük gelen insanların… Ne Allah’ın yardımının gelmesinin… Ne de Allah’ın Müslümanlara zafer vermesinin insanların ameliyle bir ilgisi yoktur.

Eğer insanlar böyle bir düşünceye sahip olurlarsa, Allah’a yönelip tövbe etmeleri gerekir. Allah ayetlerinde bütün bu gerçekleri anlatmışken, ne yazık ki insanlar, fetihler, zaferler adına şehitliği istismar ederek gençleri ölüme sürüklemişlerdir. Onların ölümden sonraki hesapları zordur. Zira Allah, “çocuklarınızı öldürmeyin” derken, çocuklara sahip çıkmayı emretmiştir. Onlar ise, çocuklara sahip çıkma yerine, hırsları, idealleri, iktidarları için çocukları ölüme göndermişler. Ölüme gönderdikleri yetmiyormuş gibi, işledikleri eyleme Allah’ı, şehitliği alet etmişlerdir. Elbette böyle bir durumun cezası büyük olacaktır.

Günümüzde tarih bilinci adın altında verilen her türlü bilinç, “çocuklarınızı öldürmeyin” ayetiyle karşı karşıyadır. Tarih bilinci dediğimiz şey, tarihten gelen, dostluk, düşmanlık, kin, intikam duygularıyla çocukların beyinlerinin yıkanmasıdır. Anneler, babalar, toplum, devlet… Kendi amaçları doğrultusunda, yine annelerinden, babalarından, toplumlarından, devletlerinden aldığı bilgilerle, bilinçlerle çocuklarını bilinçlendirme adına beyinlerini yıkarlar. Böylece intikamla, düşmanlıkla, kinle yetiştirilen çocuklar birbirlerini öldürmek için dizayn edilmiş robotlara dönüşür. En ufak bir kıvılcımla ellerine silahlarını alarak birbirlerine saldırırlar. Niçin? Tarihsel nedenleri vardır. Onların dedeleri, şöyle yapmıştır, böyle yapmıştır. Çocukların belki de olaylardan haberleri yok. Belki de bu çocuklar bir araya geldiklerinde çok güzel dostluklar oluşturabilecekler. Ama çocuklara yüklenilen kin, intikam, düşmanlık kavramlarıyla çocuklar, artık birbirlerine sevgi, saygı duymazlar. İnsanların kalbinde oluşturulan bu şablonlar, çocukların özgür düşünmesini, Allah’ın onların kalbine yerleştirdiği sevgiyi, saygıyı, paylaşım değerlerini öldürmesini sağlar. Kalplerindeki sevgiyi, saygıyı, paylaşım değerlerini yitirenlerin yaşıyor sayılması zordur.

Allah’ın ayetlerinde örfler “atalar dini” olarak karşımıza çıkar. Atalar dininin koyduğu kurallar, Allah’ın diniyle uyuşmadığı müddetçe, yanlış yola sapmış, Allah’ın insanlar için ortaya koyduğu güzel değerleri öldürmüştür. Atalar dininin en büyük özelliği, insanların akıl etme, tefekkür etme, hükmetme haklarının elinden almasıdır. Allah insanlara, özellikle müminlere akıl etmeyi, tefekkür etmeyi, en güzel hükme ulaşmayı emrederken, atalar dini insanlardan bu hakları alır. İnsanlara akıl etmemeyi, düşünmemeyi, iradesiyle hüküm vermemeyi emreder. Akıl etmeyenin aklı atalar dini olur. Düşünmeyen insanların düşünceleri atalar dini olur. Özgür iradesiyle hükmetmeyen insanların hükümleri atalar dini olur. Böylece atalar dini insanları kendine köleleştirir. Atalar dinine köle olan insanların hayatları mahvolur. Hayatları biter. Yani ölürler. Atalar dinine köle olanlar artık diri değillerdir. Onlar üzerlerine ölü toprağı serpilmiş cansız varlıklar gibidir. Nitekim birçok yazarımız, Müslümanların yaşadıkları toprakları kastederek “uzun yıllardır bu toprak üzerine ölü toprağı serpilmiştir. İnşallah bir gün tekrar bu topraklar canlanır” derken, ölüm ve canlanma mecaz anlamındadır. “Ölü topraklar üzerinde her gün binlerce evladımız ölüme terk edilmektedir”

Düşünebiliyor musunuz? Allah yarattığı insana, akıl et, düşün, en güzel hükmü ver diyor. Bu yetkiyle insanı sorumlu tutuyor. Ama atalar dini, atalar dinin çerçevesinde oluşan, mezhepler, tarikatlar, cemaatler, insanlara aklını kullanma diyor. Düşünme diyor. Özgür iradenle hüküm verme diyor. Allah’ın verdiği bu yetkileri kullanmayı yasaklıyor. Niçin? Hangi hakla? Hangi yetkiyle? Onlar bilmiyorlar mı ki? Akıl etmeyen, düşünmeyen, kendi iradesiyle kararlarını veremeyenler yaşamıyor demektir. Onlar sanki ölüler gibidir.

İnsanlar Allah’ın insanlara tanıdığı hakları yok saydıklarında, nasıl bir din ürettiklerinin farkında değillerdir. Onların ürettiği din, Allah tarafından şirk olarak tarif edilir. Zira Allah insanlara dinini, akıl etmek, düşünmek, iradi kararlarıyla sorumlularını belirlemek için göndermiştir. Atalar dinine inananlar ise, insanlara, siz düşünmeyin, akıl etmeyin, iradi kararlarınızla sorumluluklarını belirlemeyin derler. İnsanlar için, akıl eden, düşünen, hüküm veren makamlar icat ederler.

Allah tövbe suresinin 31. Ayetinde “Allah’ı bırakıp bilginlerini, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i (İsa’yı) rabler edindiler. Hâlbuki onlara ancak tek ilaha kulluk etmeleri emrolundu. O’ndan başka tanrı yoktur. O, bunların ortak koştukları şeylerden uzaktır” diyerek, insanların bilginlerini, rahiplerini, Hz. İsa’yı kendilerine rab ilan ettiklerinden söz ediyor. Ayetin açıklamasında resul, onların bilginlerini, rahiplerini dinde otorite kurmaları, Allah’ın emirlerini bırakıp, bilginlerinin, rahiplerinin emirlerini uygulamaları olarak tarif eder. Onlar Meryem oğlu Mesih’i Allah’ın oğlu olarak ilan ederek yoldan sapmışlardır. Hıristiyanların yapmış oldukları bu eylemle, bilgilerine, rahiplerine tabi olmuşlar, Allah ne diyor diye sormamışlardır. Bu duruma günümüzde ne yazık ki Müslümanlar da eklenmiştir. Artık Müslümanlar da, Allah bu konuda ne diyor diye sorma yerine, filanca mezhep ne diyor, filanca şeyh ne diyor demektedirler. Aklını, düşüncesini, özgür iradesiyle başkalarının emrine bırakıyorlar. Düşünselerdi, insanı insan yapan en önemli şey, insanın akıl etmesi, düşünmesi, özgür iradesiyle karar vermesidir. Allah’ın yarattığı varlıklar içinde insana verdiği bu özellik nedeniyle dünya hayatımız bir imtihan salonudur. İmtihan edilen insanlar, akıl etmek, düşünmek, özgür iradeleriyle karar vermekle sorumludurlar. Bu sorumluluklarını tercihleriyle devam ettireceklerdir. Bunu yapmayan insanların dünya hayatını yaşadıklarından söz etmek zordur. Onlar yeryüzünde “ölüler gibidirler” Yakında bu yaptıklarının hesabıyla karşılaşacaklar. O gün “keşke bir kez daha dünyaya döndürülseydik de doğru yolda olanlardan olsaydık” diyeceklerdir. Ama dünyaya tekrar dönüş yoktur.

Allah’ın ayetleri dikkatle izlenirse, “evlatları öldürme” fiili geniş bir konudur. İnsanların özgür iradesiyle sorumluluklar yüklenip, imtihan dünyasında Allah’ın diniyle karşı karşıya kalarak, Allah’ın verdiği yetkileri kullanıp tercihlerini yapmalarını engelleyen her şey, “evlatları öldürme” eylemiyle değerlendirilebilir. İnsan aklının susturulması… Düşünmesinin engellenmesi… Sen kimsin ki, hüküm veriyorsun diyerek iradesi üzerine hâkimiyet kurulması… O insanın yaşamına son vermektir. Ne yazık ki toplumlar, çocuk yaşlardan itibaren çocuklarının akılları, düşünceleri, iradeleri üzerinde hâkimiyet kurarak, onları birer robot gibi yetiştirmeyi hedeflemişlerdir. Tornadan çıkmış robotlar haline gelen çocuklar, gençler, insanlar, artık kendilerine çizilen şablonların ötesine çıkamazlar. Dolayısıyla kendileri olamazlar. Kendisi olamayan, kendi yaşamını yaşayamayan insanların yaşıyor sayılmaları zordur.

“Evlatlarınızı öldürmeyin” ayeti, Allah’ın diğer bütün ayetleriyle ilintilidir. Çünkü öldürmeyin emri, aynı zamanda yaşatın emrini vermektedir. Evlatların yaşatılması, onların her birinin, kendi aklıyla, düşünce yetisiyle, özgür iradesiyle hayatta varlıklarını sürdürebilmeleridir. Bir baba, bir ana çocuklarını kendilerinden daha iyi akıl eden, düşünen, özgür iradesiyle yaşamını yaşayan / yaşayacak olarak yetiştirdiklerinde onları yaşatıyor denecektir. Ailelerin kopyası olarak devam eden insanlar, kendi yaşamlarını yaşamazlar.

Ne var ki, siyasi otoriteler asla, akıl eden, düşünen, özgür iradesiyle karar veren insan yetiştirmek istemezler. Onun için çocukların yetiştirilmesiyle ilgili kurdukları eğitim kurumlarında, kendilerine sorgusuz, sualsiz uyacak insanlar yetiştirmeyi esas alırlar. Geçmişte oluşturulan medreseler, düşünen, akıl eden, hüküm veren insanlar yetiştirme yerine, bir mezhebe bağlı kalmanın kurallarını öğretmeyi esas almışlardır. Hakeza tarikat tekkeleri aynı şekilde hareket etmişlerdir. Günümüzde akılcı olduğunu, bilim yolunu tercih ettiğini söyleyen Cumhuriyet düzeni, belki de eski medreselerden daha beter eğitim kurumları oluşturmuştur. Cumhuriyet döneminde kurulan eğitim kurumlarında bırakın öğrencilerin akıl etme, özgür düşünme, özgür karar alma yetkisinin olması, öğretmenlerin bile akıl etme, özgür düşünme, özgür karar alma yetkileri yoktur. Mustafa Kemal’in kutsallaştırıldığı, tartışılmaz bir tarihin dayatıldığı, batı tipi eğitim düzeninin oluşturulduğu düzende, çocuklar “yat uyu, uyu yat” prensibiyle yetiştirilirler. Böylece yaşarken ölmeyle kutsanırlar.

Allah kendisiyle kulları arasına giren her türlü anlayışı, kuralı, uygulamayı insan üzerinde haksız egemenlik olarak değerlendirmektedir. Allah insanlarla kendisi arasında hiçbir engel tanımıyor. Engel koyanları tağut, zalim olarak niteliyor. Engellerini insanlar üzerine hâkim kılanları tanrılık taslamakla suçluyor.

“Evlatlarını öldürmeyin”, onları Allah ile baş başa bırakın. Onlar ister Allah’a iman ederek, emirlerini dinleyerek mükemmel insan olurlar. İster Allah’a isyan ederek, emirlerini dinlemeyerek ahiretlerini kaybedeler. Onlara bu hakkı Allah vermiştir. Onların elinden bu hakkı almak, onları öldürmektir. Yani bir insanın inanmama hakkını elinden almak onu öldürmektir. Ne yazık ki günümüzde insanlar bu noktadan “evlatlarını sürekli öldürüyorlar. Onları insanlıktan çıkarıp, robotlar haline getiriyorlar”

20. yüzyıl futbol, sinema, müzik tutkunluğunun gençliği peşinden sürüklediği bir dönem. Yüzyılın yarısında siyasi, ideolojik kavgalar, bütün dünyada gençliği peşinden sürükledi. Gençler, para babalarının tuzaklarına gelerek, düzenleri değiştirme hayalleriyle birbirlerini öldürdüler. Gençler futbol, sinema, müzik, bar, pavyon köşelerinde hayatlarını mahvediyorlar. Amerikan tüketim sektörünün ne olduğu belli olmayan fesfutlarıyla hayatlarını idame ettirmeye çalışan gençlerimizi, ileride ne tür hastalıkların beklediği belli değil. Allah için bir adım yürümeyenler, futbol maçları için karaları aşıyorlar. Müzik ilahları, ilaheleri edinerek çılgınca kendilerinden geçiyorlar. Sinemalar şiddet içeren filmleriyle gençleri peşinden sürüklüyor. Kurtlar vadisi gibi mafya kahramanları gençlerin hayali oluyor. İdeolojiler vampirler gibi gençlerin kanlarını emiyor. Bütün bunların sonucunda, Allah’ın dediği gibi “çocuklar öldürülüyor”. Para, şöhret tutkunluğu, ideolojik saplantılar, siyasal hırslarla şekillenen çağdaş düzen, geleceğe kör, topal, sakat gençler bırakıyor. Günümüzün bilgisayar teknolojisi çocuklarımızdan başlayarak bütün gençliği kendine esir alıyor. Netice; gençliğin en güzel çağı yok oluyor. Güzel şeyler adına yetişmesi gereken gençlerin hayatı, en az otuz yaşlarına kadar çarçur ediliyor. Otuz yaşlarında ne olacak? Günümüzde, işsizlik, sorunlar, depresyon, sosyal patlamalar, psikolojik sorunlar çocukların yok oluşunun delili olarak yükseliyor. Bütün bunların sebebi, babaların, anaların hayata bakış tarzları… Devletlerin bilinçsiz yönetimi, adalet dışı, zulüm yasaları…

Allah’ın dediğini anlamak, çocuklarımızı yaşatmak görevimiz olsun. Onları Allah ile baş başa bırakmayı bilenlerden olmak idealimiz olsun. Evlatlarımızın Allah’a karşı olan dünyevi imtihanlarının sağlıklı geçirmesini sağlamak inancımız olsun. Tabi bunların olabilmesi için önce kendimizin yaşıyor olması gerekir. Kendimizin yaşaması ise, akıl etmeyi bilmek, düşünebilmek, özgür irademizle karar vermekle olacaktır. Hiçbir insanın, kurumun, kuruluşun, tarikatın, cemaatin, mezhebin aklımız, düşüncelerimiz, irademiz üzerinde hâkimiyetinin olmaması gerekir. İnancımızla özgürlüğe ulaşan… Rabbimizle kendimiz arasında hiçbir aracı kılmayan… İrademizle sorumluluklarımızı alanlardan olalım inşallah.

Enam suresinin 152. Ayetinde “Rüşt çağına erişinceye kadar, yetimin malına, sadece en iyi tutumla yaklaşın; ölçü ve tartıyı adaletle yapın. Biz herkese ancak gücünün yettiği kadarını yükleriz. Söz söylediğiniz zaman, yakınlarınız dahi olsa adaletli olun, Allah’a verdiğiniz sözü tutun. İşte Allah size, iyice düşünesiniz diye bunları emretti”

İsra suresinin 34. Ayetinde “Yetimin malına, rüştüne erinceye kadar, ancak en güzel bir niyetle yaklaşın. Verdiğiniz sözü de yerine getirin. Çünkü verilen söz, sorumluluğu gerektirir”

Enam ve İsra suresinin bu ayetlerinde Müslümanlara emredilen hükümleri maddeler haline getirirsek,

1. Rüşt çağına erişinceye kadar, yetimin malına, sadece iyi tutumla yaklaşın.
2. Ölçüyü tartışı adaletle yapın.
3. Herkes gücünün yettiği kadar sorumludur
4. Söz söylediğiniz zaman tutun.
5. Yakınlarınızda olsa adaletli olun
6. Allah’a verdiğiniz sözleri tutun

Altı madde, sosyolojik açıdan incelenirse, toplumların bozulmasına yönelik konuları ele alıyor. İleride güçlü bir topluluk oluşturacak Müslümanlara bozulmaları engelleyecek kurallar getiriyor. Altı madde de insanlığın temel karakterleri belirleniyor. İnsanlar ayetlerin belirlediği kuralları uyguladığında, insanlık açısından mükemmel bir insan kimliğine ulaşacaklar. Din tebliğinin başlarında emredilen bu kurallar, ileride oluşan Medine (devlet) toplumunun temellerini oluşturuyordu.

Ayetler yetimlerin malına dokunmamayı, bu konudaki adaleti korumayı, eğer yetimler için harcama yapılıyorsa, bunları doğru bir şekilde yazıp hesaplamayı öne çıkarıyor. İnsanlar yetimlerin mallarına, mülklerine el koyarak çıkar sağlayamazlar. Bu yönde çok dikkatli olmak zorundadırlar. Ne var ki bu kurallara çoğu zaman uyulmuş değildir. Babaları, anaları öldükten sonra ortada yetim kalanların, amcalarının, dayılarının nasıl haklarını yediklerini, dedelerinden kalan mallara nasıl konduklarını anlatan hikâyeler çoktur. Ataerkil toplum anlayışı güçlü olanın yetimlerin mallarına sahip olduğu, aynı aileden bile olsa zayıf düşenin haklarının yendiği bir dünyada yaşıyoruz. Baba ölmüşse, çocuklar amcalarının ellerinden bir şey alamıyorlar. Ana ölmüşse, çocuklar dayılarının ellerinden bir şey alamıyorlar. Tabi bu duruma, dedeleri izin veriyor. Neneleri izin veriyor. Onlar malların mülklerin yönetimini, yaşayan güçlü kuvvetli çocuklarına bırakıyorlar. Onlarda babalarının mallarına istediği gibi egemen olup, babaları öldüğünde buralar bizim diyorlar. Kardeşlerinin yetim kalan çocuklarına af edersiniz “köpeğe kemik verir gibi” küçük bir şey verip başlarından savuşturuyorlar. İçlerinde insanca davranan, Allah’ın dediklerini uygulayan insanlar yok değil. Ancak çok azlar. Her zaman devletin yasaları uygulanıyor dense de, yasaları insanlar istediği gibi eğip büküyorlar. Allah’ın koyduğu yasaları binlerce yorumla kuşa çeviren bir tarihimiz var. Günümüzdeki yasaları oyuncak haline getiren, insanlarımız, avukatlarımız, yargı organlarımız var. Bütün bunlar, netice de zayıfların haklarının yendiği bir dünyayı bize sunuyor.

Ayetlerin gönderildiği dönemde, putperest Arap toplumu ataerkil yapısıyla yetimlere her türlü haksızlığı yapıyordu. Ancak Peygamberimiz gibi çok az insan, dedesi, amcası tarafından korunmuştu. Din gelmeden önceki dönemlerde oluşturulan Hılful fudul teşkilatı da yetimlerin haklarına önem vermişti. Allah ayetlerini göndererek, Müslümanları yetimlere sahip çıkmaya yönlendirdi. Böylece toplumun en önemli sorununu kurallara bağladı.

Yetimliği sadece baba ve ananın ölümü olarak görmek yanlış olur. Babanın, ananın yokluğunu, çocuk üzerindeki hâkimiyetinin, korumasının, sevgisinin, güveninin olmayışını yetimlik olarak alırsak, fiili ölümün dışında da çocukların yetim bırakıldığından söz edebiliriz. Nasıl ki, bir baba, bir ana fiilen ölüp toprağa gömüldüğünde çocuk, çaresiz ortalıkta kalmışsa, ana baba yaşarken de çocuklar aynı çaresizlik içinde kalabilirler. Çocuklarını düşünmeyen, haklarını aramayan, çocukları arasında ayrım yapan insanlar da, düşünmedikleri, haklarını aramadıkları, ayırarak ikinci plana ittikleri çocuklarını yetim bırakmışlardır. Mesela bir evde yedi kardeş olduğunu düşünelim. Anne, çocuklardan bir ikisine sevgisini, ilgisini veriyor diğerlerini unutuyorsa… Baba, çocuklardan bir ikisine sevgisini, ilgisini veriyor diğerlerini unutuyorsa… Sevgi görmeyen, ilgi görmeyen çocukların, anasının, babasının varlığı kâğıt üzerindedir. Gerçekte o çocuklar için anneleri, babaları yoktur. İçinde yaşadığımız toplumda, çocuklar arasında eşitsizliği, adaletsizliği gördüğümüz çok örnek vardır. Hatta öyle ki, çok çocuklu ailelerde, öne çıkamayan, içine kapanık çocuklar, çoğu zaman anneleri, babaları tarafından bile unutuluyorlar. Bir televizyon programında görmüştüm. On sekiz çocuğu olan bir baba çocuklarının isimlerini bile hatırlamıyordu. Yani o on sekiz çocuğun arasına komşu çocuğu katılsa ve adama baba dese, adam kendi çocuğu zannedecek. Böyle bir bilinçsizlik, sorumsuzluk hâkim toplumda. Ayrıca evde bir ordu gibi yaşayan çocukların, ailenin imkânlarından yararlanma konusunda yarış içinde olacakları muhakkaktır. Sofrada kaşığını yeterince sallayamayan, öne çıkamayan, açlığını dile getiremeyen, süreçli aç kalacak, kimse de ona bir şey sormayacaktır. Anılarımda bu tür hikâyeleri çok dinlemiştim. Anlatılan hikâyelerde o çocukların yetimlerden hiçbir farkı yoktu.

Müslüman toplumlarda genel olarak görülen, kız çocuklarına erkek çocukların tercih edilişi… Hayat garantileri olarak düşünülen değerlerin erkek çocukları için sağlanması… Kızdır evlenip gidecek, kocası ona bakar esprisiyle erkek çocuklarına verdikçe verirken, kız çocuklarına vermeyi düşünmemesi… Kızların analı babalı ortamda da yetim bırakılması olarak değerlenebilir. Kocasının yanında, ailesinin desteğinden uzak, malsız mülksüz kızların düştüğü durumu anlamak zordur. Yaşanan acıklı hikâyeler, insanlık açısından insanın kalbini burkmaktadır.

Başlık parası alınarak kızların kocalarına satılmaları Allah’ın ayetlerine aykırıdır. Gerçi başlık parası alan babalar, hiçbir zaman bunun kızlarını satma olduğunu kabul etmezler. Kendilerine göre başlık parasını almanın mantığını oluşturmuşlardır. Ama onlar ne derse desin, evlendirilecek kızlara karşılık babalarının para alması, onların satışından ibarettir. Bu gerçeği hiçbir şey değiştiremez. Babaları tarafından oğullarına satın alınan kızlar… Kocalarına satılan kızlar… Acaba anneleri, babaları için ne ifade ediyorlar? Allah’ın kendilerine verdiği evlatlarını, kız olsun, erkek olsun, değer bakımından ayırma hakları, yetkileri olmayan insanların bu tür anlayışlara ulaşması ilginçtir. Özellikle anne sevgisini Allah vergisi olarak düşünürsek, kızlarının satılmasına, haklarının verilmemesine izin veren annelerin, anne sevgisini nasıl kaybettikleri üzerinde düşünmemiz gerekir. Yapılarında var olan, anne sevgisi, anne şefkati, kız çocukları büyüdükçe nereye gitmektedir? Bir anne nasıl bu kadar katı olabilmektedir? Her zaman bir parçası olarak gördüğü kız çocuğunun satılmasına nasıl izin verebilir? Geçmişteki beyaz kadın ticaretinin bir başka versiyonu olan, başlık parası alarak kızlarını kocalarına satan annelerin, babaların hala bugün var olduğunu düşünmek gerçekten çok acıdır. Geçmişte köle olarak satılan kadınlar, hiç olmazsa kendilerini peşinen köle olarak görerek teselli oluyorlardı. Üstelik onları anneleri, babaları satmıyordu. Köle tüccarları zorla özgürlüklerine el koyuyor. İradelerine aykırı onları satıyorlardı. Ama başlık parası alınarak kızların satılması köle olarak satılmaktan çok farklıydı. Üzerinde düşünüldüğünde, kızların başlık parası alınarak kocalarına satılması, köle satışlarından daha beterdi.

Bugün bir erkeğin kızın ailesine verilmesi “iç güveysi” denilerek hafife alınırken, batıda kız babaları kızlarını alacak erkeklere “drahoma” denilen servetler ödüyorlardı. Batı ile doğu arasındaki bu farklar, insanlık açısından önemli göstergelerdi. Doğuda kızın evine damat olarak giden erkek horlanırken, batıda kızın evine gitmek veya kızdan evlilik için büyük bir servet almak, erkeklik onuru olarak algılanıyordu. Temeli Yahudilere dayanan drahoma vermek, bugün batıda neredeyse kalkmış durumda. Ancak yine de Avusturya’da yasal zorunluluk olarak uygulanmaktadır. Ülkemizin bazı bölgelerinde uygulanan, kıza çeyiz hazırlamayı, küçük çaplı da olsa, drahomaya benzetenler var.

Allah’ın insanlara emrettiği kuralların önemlisi “teraziyi doğru tartın, adaletli olun” kuralıdır. “Ölçüyü doğru tartmak, adaletli olmak” hemen akla gelen “bakkal efendinin terazisi” değildir. Ticarette ölçüyü doğru tartmak, teraziyi çıkara kaydırmamakta önemlidir. Ancak bu ayetin anlamı çok daha derin anlamlar içermektedir.

Allah katında, erkekle, kız arasında herhangi bir fark yoktur. Allah her ikisine farklı özellikler vermiştir. Ancak Allah’ın yeryüzünde insanlara verdiği nimetlerden yararlanma, anne ve babalardan miras alma, baba, anne şefkatinden, sevgisinden yararlanma, aile içinde güvenli olma konularında aralarında fark yoktur. Kız olsun erkek olsun, Allah’ın tanıdığı haklar çerçevesinde eşittirler. Allah’ın insanlara ayetleriyle öğretmek istediği temel kural budur. İnsanlara “yarattığım insanlar, erkek, kadın fark etmez, eşit şartlarda dünya hayatında imtihan ediliyorlar” kuralını hatırlatır. Allah’ın huzurundaki hesapta, kadın olmak, erkek olmak fark etmeyecektir. Mümin kadınlar, mümin erkekler, din günü eşittirler. Herkes kendi hesabını verecektir. Hiçbir erkek, mümin kadının hesabından sorumlu olmayacaktır. Hiçbir mümin kadın da, mümin erkeğin hesabından sorumlu olmayacaktır.

Ne var ki, ataerkil toplumlarda terazi daima erkekten yanadır. Erkeğin tartısı ağır, kadın tartısı hafiftir. Hâlbuki Allah ayetinde terazi doğru tartın diyor. Haklarda, sorumluluklarda kadın erkek eşittir. Ancak Allah’ın ayetleriyle belirlediği konularda farklılıklar vardır. Allah’ın belirttiği konuların dışında insanlar, kadınlara farklı, erkeklere farklı haklar, yetkiler veremez, sorumluluklar yükleyemez. Ayetler adaletli olmayı, asla zulüm yapmamayı emreder. Ayetler böyle derken, erkekler kendilerini dinin sahibi, egemeni, uygulayıcısı olarak görürler. Kadınların, kızların üzerinde baskıcı bir tutum izlerler. Teraziyi bozarlar. Kadınları, kızları, erkeklerin din adına belirlediği bir yaşama zorlarlar. Hâlbuki onlara Allah adil olmalarını emretmişti. Müslüman erkekler, “İslam’da kadın” adı altında belirlediği kurallar ile adaletten saparlar. Çünkü erkeklerin belirlediği İslam’da kadın figürü, Allah’ın ayetlerinden çok, erkeklerin anlayışlarından, görüşlerinden oluşur. Bütün bu oluşumlar, kadınların, kızların yetimliğini ortaya çıkarır. Kızların, kadınların, anaları, babaları, Allah’ın onlara tanıdığı hakları, yetkileri savunmayarak, Allahın verdiği hakları ellerinden alarak, onları yetim bırakırlar. Kızların, kadınların akrabaları, dostları, çevresi, kocası, hatta çocukları, İslam adına kafalarında çizdikleri figürlerle, kadınları, kızları şartlandırırlar. Böylece hakları ellerinden alınan kadınlar, kızlar, erkeklere göre, toplumda ikinci sınıf muamelesi görmeye başlarlar. İşte bu durum, tam da Allah’ın teraziyi doğru tartın ayetiyle örtüşür. Terazi eğrilmiş, adalet ortadan kalkmıştır. Ama insanlar “tartıyı doğru tartın” ayetini “bakkalın terazisi” olarak anladığı için, kadınların, kızların nasıl yetim bırakıldığını anlayamazlar. Zaten yetimlik konusundaki fikirleri, annelerin, babaların ölümüdür. Hâlbuki annelerin, babaların ölümünden daha çok, yaşayan anneler, babalar, çocuklarını yetim bırakmışlardır.

Allah; yetimler rüşt sahibi oluncaya kadar onların mallarını, mülklerini, haklarını, büyükleri adaletle korusun diyor. Peki, yetimler rüşt sahibi olduklarında ne olacak? Büyüklerinden kendilerine kalan malların mülklerin yönetimini alabilecekler mi? Anneler, babalar, ellerindeki malları, mülkleri, çocukları rüşt sahibi olduklarında, oğlum, kızım artık büyüdünüz, rüştünüze erdiniz, alın şunları, iyi değerlendirin, hayatınızı kurun diyecekler mi? Yoksa sımsıkı ellerinde tutup, çocuklarına Allah’ın verdiği nimetleri göstermeyecekler mi? Allah yetimlerden söz ederken, cümleyi hemen bitirmiyor. Ayet, devam ederek, “ölçüyü tartıyı adaletli yapın, onlar rüşt sahibi oluncaya kadar onların hakkı olan malları iyi değerlendirin, sonra onların hizmetine verin” diyor. Dolayısıyla, ölçüyü tartıyı iyi yapmak, çocuklar rüşt sahibi oluncaya kadar mallarını yönetmek ayetin hükmüdür. O nedenle konu bütünlüğünde, ayetleri anlarken, virgülle ayrılan her sözü birlikte değerlendirmek gerekir. Yetim kalmış, yetim kalacak olan çocukların geleceğini sağlamak, onlara miras yoluyla düşecek varlıkları iyi değerlendirme görevi büyüklere yüklenmiştir.

Allah’ın ayetle koyduğu kurallardan biri de, “herkes gücünün orantısında sorumludur” Aklın, muhakemenin, iradenin, zekânın gücü neyse… Bedenin, dünyevi malın, mülkün gücü neyse… İnsanlar güçleri orantısında sorumludur. Her insanın dünya yaşamındaki gücü Allah katında bellidir. Allah ölçüyü tartıyı adaletli yapar. Asla zalim değildir. Allah’ın “herkes gücünün orantısında sorumludur” sözünü, yetimlere hakkını verin, ölçüyü tartıyı adaletli yapın emirlerinden sonra tekrar etmesi manidardır. Yetimlerin haklarını koruyacaklara Allah metodunu belirlemektedir. İnsanlara, herkes gücü orantısında sorumludur diyerek, insanlar arasındaki farklılıkların eşitliği bozmadığını, adaletiyle aradaki dengeyi kurduğunu belirtir. Allah, farklı özellikler verdiği insanları aynı şekilde sorumlu tutarak eşitsizlik yapmamış, adaleti hâkim kılmıştır. Değilse, herkese aynı sorumluluğu yüklemiş olsaydı, adalet doğmayacaktı. Aynı şekilde insanlar dünyaya kız, erkek olarak gelmektedirler. Kimilerinin babası, anası erken yaşta ölmektedir. İnsanın dünya yaşamındaki her farklılık imtihan sorusu olarak karşımıza çıkmaktadır.

Farklılıklarla imtihan edilen insanlar, farklılık karşısında ne yapacaklar?

Erkek çocuklarını kız çocuklarına tercih edecekler mi etmeyecekler mi?

Babalar, analar çocuklarına haklar verirken, erkek, kız ayıracaklar mı, ayırmayacaklar mı?

Babaları, anaları erken ölüp ortada kalan çocuklara büyükleri gereken ihtimamı gösterip, haklarını koruyacaklar mı korumayacaklar mı?

İşte bütün bu sorgulamalar, Allah’ın adaletini sağlamak için söz veren insanı ilgilendirmektedir. Onun için ayet cümlesine devam eder. Onlar verdikleri sözleri tutarlar. Özellikle Allah’a verdikleri sözleri tutma konusunda azami dikkat gösterirler.

İnsanlara sorsan Allah bütün kullarını eşit yaratmıştır. Bu insanların sözüdür. Peki, niçin erkekleri kızlara tercih ediyorlar? Niçin kız erkek ayrımı yaparak, bu eşitliği bozuyorlar?

İnsanlara sorsan Allah dinini kadın ve erkek herkese emretmiştir. Bu insanların sözüdür. Peki, niçin erkekler kendilerini dinin hamisi, koruyucusu görüp, kadınlar üzerinde Allah’ın ayetlerine aykırı bir din dayatması yapıyorlar? Niçin, ataerkil toplum anlayışlarıyla ürettikleri kuralları, İslam dininin kuralları olarak gösteriyorlar?

İnsanlara sorsan dinin sahibi Allah’tır. Dinin kurallarını Allah bildirir. İnsanların Allah’ın dini adına kural koyma hakları yoktur. Bu insanların sözüdür. Peki, niçin insanlar dinin sahibiymiş gibi davranırlar? Niçin insanların hükümlerini Allah’ın dininin hükmü sayarlar?

İnsanlara sorsan insanlar adil olmak zorundadırlar. Zulüm yapanları, haksızlık yapanları Allah asla sevmez. Asla affetmez. Bu insanların sözüdür. Peki, niçin insanlar adaletten sapar? Teraziyi sürekli erkeklerden, güçlülerden yana tartar? Niçin haksızlık ederek zulüm yapar?

Bu sorular çoğaltılabilir. Ne kadar çoğaltılırsa çoğaltılsın netice değişmeyecektir. Bu sorgulamalarda anlatılmak istenen şey, “insanın ağzından çıkardığı söze göre davranmasıdır” Evet, insanlar ağızlarından çıkan sözlere göre davranmalıdırlar. Peki, gerçekten insanlar söyledikleri sözlere göre hareket ediyorlar mı? Böyle bir sorgulamada, hemen her birimiz, kendi dışımızdaki insanları sözlerinde durmayan olarak görebiliriz. Bu bizim yaptığımız kaçamakların en güzelidir. Ortada bir yanlışlık varsa biz orada olmayız. Çünkü her birimiz için yanlışımızın olduğunu söylemek zordur. Onun için, yanlışları hep başkalarında görme alışkanlığımız vardır. İnsanlara yaptığımız suçlamalarla aslında kendi yanlışlarımızı örtmeye çalışırız.

Yaşamımızın gerçeği, “çıkarlarımız sözlerimizden önce gelir” Birine herhangi bir konuda söz mü verdik. Verdiğimiz sözü ancak çıkarımıza geliyorsa tutarız. Eğer verdiğimiz sözü yerine getirme zamanı geldiğinde çıkarlarımız başka yönde ise, hemen sözümüzden vazgeçer, kendimize türlü bahaneler uydururuz. Her uydurduğumuz bahane, yalan temellere dayanır.

“Programsız olmak” çıkarlarımıza uygun davranmanın açık kapısıdır. Bunun tersi programlı olmak ise, çıkarlarımızı değil, verdiğimiz sözleri yerine getirme özelliği taşır. Zira programlı insan, programını verdiği sözlere, söylediği temel ilkelere göre yapar. Programını hayatına uyguladığında bütün sözlerini yerine getirmiş olur. Elbette insanın hayatında programlarını tersyüz edecek önemli olaylar olacaktır. Ama o olayların hiçbiri yalan kökenli olmayacaktır. Çünkü insanın hayatını tersyüz eden olaylar yalanlardan doğmaz. İnsanın hayatını tersyüz eden olaylar, bilmediği, bilse de aklına getirmediği olaylardan kaynaklanır. Doğal afetler, hastalıklar gibi, insanın elinde olmayan nedenlerle programını aksatana hiç kimse bir şey söyleyemez. Zaten Allah “her insan, gücü orantısında sorumludur” demektedir. Hastalıklar, doğal afetler insanların gücünü aşan olaylardır. Her ne kadar çağımızın üstün teknolojik imkânlarıyla bazı olumsuz olaylar engellenebilse de, doğal afetlerin çoğunun engellenemediğini görmekteyiz.

Günümüzde programsız yaşamak, çağın temel kuralıdır. Sanki rastgele bir yaşam içinde savrulup gitmekteyiz. Üstüne dünyevileşen duygularımız, düşüncelerimiz, çıkarları öne çıkarır. Çıkarlarımızın peşinde koştuğumuz her an, anılarımızda şekillenir. Hâlbuki Allah “verilen söz sorumluluk getirir” diyor. İnsan bir söz verdiğinde kendini bir yükün altına sokmuştur. Artık bundan sonra yükün altından kalkacak mı, kalkmayacak mı, bu önemlidir. Verdiği sözü yerine getirecek mi, getirmeyecek mi, bu önemlidir. Söz söylediğin zaman yakının olsa da adaletli ol diyen Allah, Müslümanlara sözlerine dikkat etmelerini emrediyor. Sözler, yakınlara, yakın olmayanlara göre değişiyorsa, sözün adaletle bir ilgisi yoktur. Adil olmaya söz veren insan verdiği sözü tutmalıdır.

İnsanlar genellikle “anam babam da olsa, akrabam, kardeşim de olsa, ben asla yalan söylemem, asla adaletten sapmam” derler. Gerçekten söyledikleri bu söz üzerinde dururlar mı? İnsanların sözleri böyle olduğu halde adaletten saparak, analarını, babalarını, akrabalarını, kardeşlerini kayıracak şekilde davranırlar mı? Ayette yetimlerin haklarından başlayarak, yetimlere sahip çıkacak insanlara verdiğiniz sözlerde durun deniliyor. Onlar yetimlere haklarını vereceklerini, asla adaletten sapmayacaklarını, yetimlerin mallarını yönetirken, kendi ailelerine çıkar sağlamayacaklarının sözlerini vermişlerdi. Allah bu sözleri onlara hatırlatıyor.

Allah katında insanlara verilen sözlerin önemi büyüktür. İnsanlar kendilerine verilen sözlerin yerine getirilmemesiyle çaresiz kalabilirler. Yapacak bir şey bulamazlar. Söz veren insanlar güçlüyse, yalan söylemişlerse, türlü bahanelerle insanları kandırmışlarsa, güçsüz insanlar ne yapabilir? Ama Allah insanlara verilen sözleri kendisine verilmiş kabul ediyor. Çünkü insanlar insanlara söz verdiklerinde, yanlarında her zaman hazır bulunan Allah’tır. Onun için insanlar verilen sözlerin yerine getirilmemesiyle mağdur olduklarında, onların haklarını alacak olan Allah’tır. Sözlerini yerine getirmeyerek insanları mağdur edenler karşılarında Allah’ı bulacaklardır. İnsanlar yalan söyleyeni anlamayabilir. Ama Allah yalancıyı bilir. İnsanlar türlü bahane uyduranların bahanelerine kanabilir. Ama Allah, bahanelere sığınarak sözlerini yerine getirmeyenlerin bahanelerinin uydurma olduğunu bilir.

Ayet, birbirine bağlı hükümlerle insanlara önemli uyarılar yapıyor. İnsanlara söz verirken dikkat edin diyor. Çünkü insanlara verilen sözler aynı zamanda Allah’a verilen sözlerdir. Mesela en basit bir örnek vereyim. Herhangi bir zamanda bir yerde buluşmaya söz veren. Bugünkü tabirle randevu veren kişi, verdiği sözü aynı zamanda Allah’a vermiştir. Müslümanlar aralarında toplantı yapıyorlar. Bazıları sunumlar hazırlıyorlar. Toplantılara katılmak için, sunumlar hazırlayıp vermek için söz veriyorlar. Müslümanlar zannediyor ki, verdikleri bu sözleri insanlara verdik. Böyle düşündükleri için kendilerine göre daha önemli bir şey olduğunda hemen sözlerinden cayıyorlar. Sözlerini yerine getirmiyorlar. Ama onlar bilmiyorlar ki, insanlara verilen bu sözler aynı zamanda Allah’a verilmiştir. Verilen sözler yerine getirilmediği zaman, insanlar söz vereni hesaba çekemeyebilirler. Ancak Allah sözü kendisine verilmiş olarak kabul edip, sözlerini yerine getirmeyenleri, verdikleri sözlerden dolayı hesaba çekeğini bildiriyor. Artık söz verip de, sözlerini yerine getirmeyenlerin durumu Allah’ın elindedir. İnsanlar verdikleri her sözde, yerine getirmediklerinde bir kul hakkını çiğnediklerini bilmelidirler. İnsanların ağızlarından çıkan sözler, öyle sıradan, basit, hafife alınacak bir durum değildir. Keşke insanlar bunları kavrayabilselerdi.

İçinde yaşadığımız toplumda, özellikle Müslümanlar verdikleri sözleri yerine getirmeyen… Sözlerin kıymetini bilmeyen… Lakayt hareketleriyle öne çıkanlar olarak biliniyor. Allah ayetlerinde, Müslümanları sözlerini yerine getirmesi konusunda sürekli uyarmasına rağmen, Müslüman’ım diyenlerin sözlerini yerine getirmemesi, sözlerini hafife almaları düşündürücüdür. Bu aynı zamanda inanç açısından çok önemlidir. Zira Allah, Medine döneminde gönderdiği ayetlerinde, sözlerin yerine getirilmemesini nifak alameti, münafıklık olarak bildiriyor.

Bugün Müslüman toplumlar Allah’ın enam suresinin 152. Ayetinde belirttiği “yetimin malına, sadece en iyi tutumla yaklaşın; ölçü ve tartıyı adaletle yapın. Biz herkese ancak gücünün yettiği kadarını yükleriz. Söz söylediğiniz zaman, yakınlarınız dahi olsa adaletli olun, Allah’a verdiğiniz sözü tutun” hükümlerine aykırı davranışta rekor kırmaktadırlar. Aykırı davranışlar nedeniyle Müslümanlar toplumsallaşamamakta, nesillerini yok etmektedirler. Daha anneleri, babaları ölmeden, Müslüman çocuklar yetim kalmaktadırlar. Özellikle kızlar doğuştan yetim doğmaktadırlar. Zira doğduklarından itibaren yaşayacakları hayatta, erkeklere karşı sürekli yenik düşeceklerdir.

Müslüman toplumlar genelde, ırklarının veya toplumlarının Müslüman olmadan önce dinlerinin etkisinde kalarak, İslam’la eski dinlerini birlikte yaşamayı esas almışlardır. Araplar, Arapların tarihinden gelen atalar dinine ait değerleri İslam’a sokmuşlar. Kürtler, atalarından gelen örfleri İslam’a sokmuşlar. Türkler eski Şamanizm dinlerine ait değerleri İslam’a sokmuşlar. Farslar, Zerdüştlükten gelen değerleri İslam’a sokmuşlar. Budizm’den İslam’a geçen toplumlar Budizm’in değerlerini İslam’a sokmuşlar. Yahudilikten, Hıristiyanlıktan İslam’a geçen Müslümanlar, Yahudiliğin, Hıristiyanlığın dinsel bilgilerinden çoğunu İslam’a sokmuşlardır. Bu nedenle Allah’ın ayetleriyle emrettiği kuralların uygulanması, toplumda tam olarak gerçekleşmiyor. İnsanların atalar dininden aldığı bilgiler, İslam’ın anlaşılmasında, uygulanmasında öne çıkarak, İslam’ı engelliyor.

Erklerin kızlara tercih edilmesi, analar babalar yaşarken çocukların yetim bırakılması, gerçekten anası babası ölerek yetim kalanların mağdur edilmesi, İslam dininin yaşamına ait değildir. Bütün bunlar Müslümanların eski kültürlerinin bir uzantısıdır.

Allah’ın ayetlerinin, aklımızda, kalbimizde, yaşamımızda var olması duamız olmalıdır. Bu yönde gayretlerimiz inancımız olmalıdır. Atalar dininden gelen değerler hiçbir zaman ayetlerin anlamını karartmamalıdır. Allah’ın dediği gibi, inşallah “samimi, içten, sadece Allah’ın dinine tabi olanlardan oluruz”

Allah mü’minûn Suresi (8-11) ayetlerinde, “Yine onlar ki, emanetlerine ve ahitlerine riayet ederler ve onlar ki, namazlarına devam ederler. İşte, asıl bunlar varis olacaklardır; Firdevs’e (cennet) varis olan bu kimseler, orada ebedi kalıcıdırlar”

Mearic suresinin (32 -35) ayetlerinde ise, “Emanetlerine ve ahitlerine riayet edenler; Şahitliklerini (dosdoğru) yapanlar; Namazlarını koruyanlar; İşte bunlar, cennetlerde ağırlanırlar.”

Emanetlere sahip çıkmak Mekke döneminde çok önemliydi. İnsanların değerli eşyalarını, paralarını saklayacak kasalar, bankalar, kurumlar bugünkü gibi yoktu. Toplumda öne çıkan bazı güvenilir kişiler bu görevi üstlenmişti. Bazıları bunun için ücret alıyordu. Zayıfların emanetlerine hıyanet edebiliyorlardı. Emanetleri korumak sadece güçlülüğe bağlı değildi. İnsan zaaflarının da olmaması gerekiyordu. Emanet alacak kişinin, aldığı emanetleri kendi çıkarlarına kullanmaması gerekiyordu. Bazı insanlar, varlıklarına, güçlerine güvenerek emanetleri çıkarları için değerlendirmeye kalkıyor, eğer kazanırlarsa emanetler üzerinden kazanç sağlıyor. Zarar ederlerse bahaneler ileri sürerek emanetleri iade etmiyorlardı. Çalınma, kaybolma gibi olaylar yoğun olduğundan, emanet verenler çaresiz kalabiliyorlardı. Hâlbuki çalındı, kayboldu gibi ifadelerle emanetler iade edilmediğinde, emanet alan kişilerin zaafları, hırsları öndeydi. Aldığı emanetleri sermaye gibi kullanarak ticarete yatırmak… Kazandığı zaman emanet sahibine hiçbir şey vermemek… Zarar ettiğinde ise, çalındı, kayboldu bahaneleriyle emanetleri iade etmemek… Böylece insanları çaresiz bırakmak olağan, sıradan olaylardı. Onun için emanet ehli olmak önemliydi. Güç bakımından zayıf insanlar, elde ettikleri küçük değerleri emanet ehline vererek korumak istiyorlardı. Genelde aşiretlerin zenginleri, güçlüleri bu konuda insanlara yardım ederken, bazıları aynı zamanda kendi çıkarları için kullanıyorlardı.

Hz. Muhammed kendisine peygamberlik gelmeden önceki devirde de, güvenilir kişiliğiyle ünlenmişti. İnsanların emanetlerini alıyor. Emanetleri koruyordu. Peygamberlik gelince bu görevi üstlenmekten vazgeçmedi. Zira Hz. Muhammed, emanet ehli olma değerlerin tümünü taşıyordu. O hiçbir zaman emanetleri kendi çıkarlarına kullanmaz. Emanet sahibinin rızası, izni olmadan asla ticaretin içine sokmazdı. Ona emanet verenler O’nun asla verilen emanetlere ihanet etmeyeceklerine inanıyor. Farklı dini savunsa da, putperestliğe karşı çıksa da, emanetlere hıyanet etmeyeceğini biliyorlardı. Bu nedenle değerli eşyalarını, paralarını peygambere getiriyorlardı. Peygamber inanmayanların mallarını emanet alıyor onları koruyordu. Putperest toplumun elebaşları Müslümanlara baskı, zulüm yaparken, toplum kıymetli emanetlerini Allah’ın resulüne bırakıyor. Peygamberin daha iyi koruyacağına, emanetlere sahip çıkacağına inanıyordu. Allah, insanla, toplum arasında güven unsurlarının temellerinden birini daha Mü’minun suresinin 8. Ayetinde, Mearic suresinin 32. Ayetinde “Emanetlerine ve ahitlerine riayet edenler” diyerek hükmetti. İnananlar, asla emanetlere, akitlere ihanet etmezler. Canları pahasına emanetleri korur, verdikleri sözleri yerine getirir, akit yapmışlarsa harfiyen uyarlardı.

Emanetleri konu alan ayetlere baktığımızda, “namazları korumak, şahitliği dürüst yapmak, verilen sözlere uymak, yapılan akitlere uymak, emanetlere sahip çıkarlar, emanetlere ihanet etmezler” hükmüyle eşdeğer olarak belirtiliyordu. İnancın, davranışların hükümleri olarak bu hükümler, birbirinden ayrılmaz parçalardı. Oluşacak olan Mümin kimliğinin, Müslüman toplumunun temel taşlarıydı. Güvenilirliği esas alan bu hükümler, insanda, toplumda yaşatıldıkça, insanlık erdemlerini yükseliyor. Toplumsal ilişkiler; dengeli, düzenli, güvenli hale getiriliyor. Böylece güçlü bir toplumsal yapılanma ortaya çıkıyordu.

Toplumda güven sağlamak. İnsanlara sahip çıkmak… Sevgiyi, saygıyı, paylaşımı toplumun her kesimine ulaştırmak… Mekke’de gönderilen ayetlerin ana konusuydu. Bu hükümleri uygulayan Müslümanlar, toplumda güvenin, eminliğin simgesi olurken, Mekkeli putperest zenginler toplumlarını kaybetmeye başladılar. İnsanlar İslam’a inanmasalar bile, Müslümanlara güveniyorlardı. Toplumun geneli putperest olsa da, kendi önderlerine güvenmiyorlardı. Dolayısıyla Müslümanlar güvenilir, emin olunan anlamında mümin olarak isimlendirildiler. Putperestler ise güvenilmez, emin olunmaz, her şeyi çıkarları doğrultusunda yalanlarıyla örterler anlamında kâfir olarak isimlendirildiler.

Günümüzde durum nasıldır dememe gerek yok. Günümüzde “hocanın dediğini yap, gittiği yoldan gitme” “Nerede yalan dolan, orada namaz kılan” tekerlemeleriyle Müslümanlar tarif ediliyor. Bu karalamaları inkârcılar, laikler, solcular, kapitalistler, feministler, ateistler yapıyor diyebiliriz. Böyle diyerek suçlamaları savuşturabiliriz. Ancak gerçeklik payı var mı yok mu? Gerçekler içinde Müslüman’ım diyenler nerede duruyor? Durum nedir? Asıl mesele bu sorulara adilce, doğru cevap vermektir.

Yaşadığımız hayatta ayetlere aykırı davranışları çok görüyoruz. Hemen her birimiz ayetlere aykırı davranışların acısını yaşıyoruz. Müslüman olduğumuz halde, kendi içimizde, dışımızda, toplumumuzda, dünyamızda, Müslümanların ayetlere aykırı davranışları geleceğimizi karartıyor.

İşin özü, Müslüman olmayanlar insanlığa karşı istediği kadar suç işleyebilirler. Ama Müslümanların insanlığa karşı suç işlemesi mümkün değildir. Bu anlayış Müslümanların kalplerine yerleşmiş. Hâlbuki ister inansın, ister inanmasın insanlara karşı işlenmiş suçları Allah kendisine karşı işlenmiş suç olarak kabul ediyor. Yani bir Müslüman, “ben Müslümanların hakkını korurum, onlara verdiğim sözü tutarım, kâfirlerin hakkı, onlara verdiğim sözler beni ilgilendirmez” diyemez.

Gönderilen ayetlerle, toplumda anarşiye izin verilmeden, tutarlı, disiplinli bir toplum oluşturuluyor. Müslümanlar gönderilen ayetlerin hükümleriyle bilenerek, doğru bir insanlığı örnekliyorlar. Müslümanlar, Mekke’nin yönetimine karşı net duruş sergilerken, kavga, itiş kakış, adam öldürme gibi konulardan uzak duruyorlar. Mekke’nin putperest liderleri zayıf gördükleri Müslümanlara karşı baskılar uygularken bile, Müslümanlar güç kullanmıyorlar. Her türlü baskıya sabırla karşı duruyorlar. Azimle inançlarını yaşıyorlar. Hiçbir zaman, bize bu kadar baskı yapılıyor, bizde putperest topluma aynı şekilde davranalım demiyorlar. Müslümanların ayetler doğrultusunda uyguladıkları politikalar, putperest toplumu yönetiminden ayırdı. Hâlbuki toplumda meydana getirilen her anarşik eylem, toplumu yönetiminden yana yapar. Zira toplumsal anarşiden korkan halk, devletlerinden bir an önce bu ayrılıkçı düşünceleri, anarşiyi bitirmesini isterler. Devletlerinin yanında tavır alırlar. Halkla devletin bütünleşmesini sağlarlar. Bugün solun yaptığı anarşiler sayesinde sol gittikçe zayıflarken, sağ iktidarlar güç kazanmıştır. Bunun nedeni budur. Anarşiden korkan halk devletine sığınmış. Devletinin başına sağı iktidar etmiştir. Birinci ve ikinci dünya savaşının ortamlarında meydana gelen, Yalta konferansları doğrultusunda sola verilen ülkelerdeki sol devrimlerin dışında, solun anarşik olaylara dayalı hiçbir devrimi yoktur. Belki de, kapitalistlerin yönettiği, yönlendirdiği solcular, onların istediği gibi anarşi ortamına dâhil edilerek, sağ iktidarlara güç kazandırmaktadırlar. Kısaca toplumsal anarşi, devletle-toplumu birleştirir. O nedenle hiçbir şekilde Müslümanlara anarşik eylemler emredilmemiş, izin verilmemiştir. Çünkü bugün olduğu gibi geçmişte de, toplumdaki karışıklıklar her zaman iktidarlara yaramıştır. Karışıklıklardan muzdarip olan her toplum, toplumda dengeyi, barışı sağlayacak güçlü iktidarlar istemiştir. İstedikleri güçlü iktidarlar ileride onlara zulmetse de, onlar iktidara boyun eğdikçe barışın hükümran olacağına inanmışlardır. Ülkemizdeki darbelerin arkasından yapılan anayasa oylamalarında, başka ülkelerdeki darbeci anayasaların oylanmasında görülen yüksek oranda onaylanmanın sırrı buradadır. Çünkü her darbe girişimi, toplumdaki anarşik olayların arkasından olmuştur. Toplumlar anarşik ortamdan kurtulabilmek için güçlülere onay verirler. “Denize düşenin yılana sarılma” hikâyesi gibi, anarşiden korkanlar, anarşiden kurtulmak için zulmü iktidar edeceklere evet derler. Mekke’de olan, bu durumun tamamen tersiydi. Mekke’de güçlüler baskılarıyla, zulümleriyle anarşik ortam doğuruyor. Haksızca Müslümanların üzerine yürüyor. Müslümanlarsa her ne olursa olsun, din gözetmeden, topluma, toplumun zayıflarına, fakirlerine sahip çıkıyor. Zayıfların emanetlerini koruyordu. Böylece Müslümanların yaptığı etkili tebliğ, hükümleri uygulama samimiyeti, toplumu temelinden sarsarak Müslümanlardan yana kıldı. Müslümanlara yapılan boykotu kırdılar. Müslümanlara yardıma yöneldiler.

Verdikleri sözleri yerine getirmek Müslümanların temel şiarıydı. Sözünde durmak, sözleşme yapıldıysa, söyleşmenin şartlarına harfiyen uymak Müslümanlığın temeliydi. Söz verme konusunu bundan önceki bölümde ayrıntılı olarak incelemiştik. Söz verilenin Müslüman, putperest olması önemli değildi. Sözleşme yaptıklarımız Müslüman veya putperest olması önemli değildi. Müslüman kime söz verdiğine, kiminle sözleşme yaptığına bakmadan, sözünü yerine getirir, sözleşme hükümlerini uygulardı. Günümüzde hem Müslümanların, hem de Müslüman olmayanların ortak bahanesi olarak görülen, din değiştirme veya ideoloji değiştirme gibi hususlar nedeniyle sözlerin yerine getirilmemesi, sözleşmelerin uygulanamaz duruma getirilmesi Resul ve arkadaşları için mümkün değildi. Resul ve arkadaşları her halükarda sözlerini yerine getirmeyi inançlarının esası saydılar. Çünkü onlar inanandı, inanılandı. İnançları sözlerinden ibaret değildi. İnançları, yaşamlarının özüydü. Yaşamlarının tek amacıydı. Ancak sonraki yıllar insanların amellerini (yaşamlarını) imandan ayırdılar. İnsanlar Allah’ın ayetlerine aykırı yaşasalar da, Müslüman kaldıklarına inandırıldılar. Hâlbuki Kur’an okusalardı, davranışlar (ameller) inancın bir parçası, davranışlar (ameller) inancın yeryüzüne yansımasıydı. İnsan yaşamına neyi yansıtıyorsa inancı oydu. Bu öz, ayetlerin inancı tarif eden ayetlerin özüydü.

Şahitliği düzgün yapmak toplumsal yapılanmanın önemli kurallarındandır. Onun için Allah emanetlere dikkat etme konusuyla birlikte şahitliği de gündeme getiriyor. Zira her yaşanılan olay insandaki bir emanettir. Emanet kapsamında konu sadece, insanlara verilen, paralar, değerler değildir. İnsanın insana verdiği söz, insanın insanlarla birlikte yaşadığı olaylar da insandaki emanettir. Onun için Allah, söz vermeyi, emanetlere ihanet etmemeyi, şahitliği düzgün yapmayı birlikte hükmediyor. Aslında konunun özünde, hepsi aynı anlam içine giriyor. Söz emanettir. Yaşanılan olaylar emanettir. Korunması için verilen değerler emanettir. Şahitlik, emanetin yeri geldiğinde iadesinden ibarettir. Yani, bazı olaylar yaşadık, sözler işittik. Sorulduğunda bizde emanet olarak var olan sözleri, yaşanan olayların ayrıntıları, gerçeğine uygun bir şekilde söylemek, olayları anlatmak, emaneti iade etmektir. Allah’ın yanında, şahitlik önemli bir kavramdır. Huzurdaki hesapta Allah, insanla ilgili her şeyi insanın yaşamına şahit kılacaktır. Ayetleri okuyanlar bilirler. Allah Peygamberlerin resul seçilmesine, resuller tebliğ ettikleri dine, dinin hükümlerine, insanlar insanların yaşadıklarına, söylediklerine, insana verilen bedensel değerler (akıl, muhakeme, irade, göz, kulak, el, ayak, dil vs) insana şahit olacaklardır. “Onların elleri, ayakları, gözleri, dilleri, kulakları kendi aleyhlerine şahit olduğu zaman” cümlesiyle çarpıcı olarak ortaya konulan, dinin şahitlik temeline dayandığını göstermektedir. Müslümanların kültüründe, insanların dine girerken şahadet getirmeleri bir rastlandı değildir. Şahadet getirmek, insanın kendisini şahit olarak ortaya koymasıdır.

Emaneti insanın insana bıraktığı söz, bıraktığı mal, para, kıymetli eşya, yaşanan olaylar olarak genişlettiğimizde, konu önemli hale gelir. Bir insanın diğer insana bıraktığı sır, bir emanettir. İki insan arasındaki konuşma, bir emanettir. Sözleşme, bir emanettir. İnsanların söz vermesi, bir emanettir. İnsanlar arasında yapılan akitler, bir emanettir. Dinin tebliği, insanlara bırakılan bir emanettir. Müslümanlar arasında yapılan istişareler, bir emanettir. Müslümanların birbirlerinin bilgilerini artırmak için yaptıkları çalışmalar, bir emanettir. Yazılan makaleler, kitaplar, hikâyeler, şiirler, topluma bırakılan bir emanettir. Yapılan sunumlar, konferanslar, seminerler, dinleyicilere bırakılan bir emanettir. Bugün burada yaptığımız bu konuşma, bu sohbet, sizlere bırakılan bir emanettir. Allah’ın bildirdiği gerçeklikte, hesap günü insanlar kendilerinde bulunan emanetleri dile getirerek, yani şahitlik ederek emanetlerini iade edeceklerdir. Bir Müslüman, herhangi bir insanla veya başka bir Müslüman’la Allah’ın ayetleri üzerine konuşmalar yaparak bilgilerini paylaşsa, onlar paylaşılan bilgileri kabul etseler de, etmeseler de, kendilerine bırakılan bir emanet olarak taşıyacaklardır. Onun için Medine döneminde gelen ayette “o münafıklar müminlere, inanmayacaklarını bildiğiniz halde niçin onlara anlatıp duruyorsunuz, diyorlardı. Müminler onlara, biz elimizden geleni yapıyoruz. Hidayet Allah’tandır. Umuyoruz ki, yaptığımız şey hesap günü lehimize şahitlik olur” Bu özü yaşayan resul, bu özü kavrayan resulün arkadaşları, bıkmadan, usanmadan insanlara Allah’ın dinini tebliğ ediyor. Ayetleri insanlara açıklıyorlardı. Onlar için insanların inanıp inanmaması, anlattıklarını kabul edip etmemesi önemli değildi. Zira Müslümanlar ayetleri tebliğ ettiklerinde, insanlara emanet bıraktıklarının bilincindeydiler. Ne yazık ki günümüzde Müslümanlar bu bilinçte değiller. Bugün Müslümanlar aceleci davranıyorlar. İnsanların inançlarına karışıyorlar. İnsanları yargılıyorlar. Anlattıklarına hemen inansınlar istiyorlar. Anlattıklarına itiraz edilmesin istiyorlar. Böylece emanetin dışına çıkıyorlar. Bilselerdi ki, insanlara yaptıkları suçlamalar da, insanlar anlattıklarını kabul etmediği zaman koydukları tavır da, insanlara bırakılan emanettir. Huzurdaki hesapta, suçlanan insanlar, kendilerine tavır konulan insanlar, aleyhlerinde konuşulan insanlar, emanetlerini Allah’a iade edecekler, yani şahitliklerini yapacaklar. O zaman Allah, suçlayanlara “hangi hakla, hangi yetkiyle suçladıklarını”, tavır koyanlara “hangi hakla, hangi yetkiyle tavır koyduklarını” soracak. Kim Allah’tan kendisine bir yetki, bir görev verilmeden suçlama yapmışsa, haksızca ayetlere aykırı davranışlarda bulunmuşsa, mutlaka karşılığını bulacaktır.

Tekrar ediyorum. Müslümanlar çok iyi kavramalılar ki, Allah’ın ayetleri kendilerine bir emanettir. Müslümanların tarihinden kendilerine gelen kültür bir emanettir. Yaşadığı olaylar bir emanettir. Müslümanların Müslümanlarla konuşmaları, istişareleri bir emanettir. Müslümanların Müslüman olmayanlara karşı söylemleri bir emanettir. Müslümanların, Müslümanlar aleyhine söyledikleri bir emanettir. Müslümanların Müslüman olmayanlar aleyhine söyledikleri bir emanettir. Kısacası yaşamın kendisi insana bırakılan bir emanettir. “Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir.” (Ahzap-72) Günümüzde insanlar sözlerini hafife alıyorlar. Yaşadıkları olayları hafife alıyorlar. Sözlerine, yaşamlarına, duygularını, benlerini, çıkarlarını, hırslarını karıştırıyorlar. Şahit olacakları konularda adil davranmıyorlar. Kendilerine şahit olacaklara aleyhlerinde çok şey bırakıyorlar. Düşünebiliyor musunuz? Bir insanın düşünce farklılığından dolayı ona, kâfir, sapık, mezhepsiz, akılsız, ahmak dedik. Neden? Acaba bu söylediklerinin kendi aleyhine ileride şahitlik yapacağını biliyorlar mı? Huzurdaki hesapta, görüş farklılıklarından dolayı, kâfir, sapık, mezhepsiz, akılsız, ahmak, aptal denilenler haklarını aradıklarında, unutmayın ki, diliniz aleyhinize şahitlik edecektir. Aklınız aleyhinize şahitlik edecektir. Mantığınız aleyhinize şahitlik edecektir. İradeniz aleyhinize şahitlik edecektir. Kalbiniz aleyhinize şahitlik edecektir. Hâlbuki bu sözleri söylerken ne kadar da, lakayt, umarsız ve bol keseden söylüyoruz. Ne kadar görevsiz, yetkisiz, sorumsuz olarak söylüyoruz. Hâlbuki “dağlar, yerler, gökler sorumluluktan kaçmışlardı” Zira onlar sorumluluğun ne demek olduğunu çok iyi biliyorlardı. Çünkü onlar, emanetin ne demek onu biliyorlardı. Çünkü onlar emaneti yerine getirmenin ne demek olduğunu biliyorlardı.

İnsanın cahilliği, hırsı, kendi kendine görev üstlenmesi, yetki kullanması, emanete ihaneti, başına büyük belalar açacaktır. Kendisine bırakılan sözlere adaletli davranmaması başına büyük felaketler açacaktır. Görüşümüze aykırı bir düşünce söylendiği zaman, “söylediğiniz şeyi doğru bulmuyorum, nedenleri şunlardır” deyip bırakma yerine, “sen böyle mi inanıyorsun, böyle inanıyorsan, sapıksın, kâfirsin, akılsızsın, ahmaksın, aptalsın” demek arasında büyük fark vardır. Birinde görüş ayrılığımızı ortaya koymak. Delillerimizi sunarak, insanlara bildiklerimizi aktarmak vardır. Diğerinde suçlamak vardır. Her iki tavır, her iki söz Allah’ın hesabına emanet olarak gidecektir. Her iki tavrımızın, sözlerimizin karşılığını Allah verecektir.

Şahitliği dünya yaşamında doğru yapın. Zaten huzurdaki hesapta eğri yapma şansınız yok. Orada dilinizi eğip bükemeyeceksiniz. Ama dünyada eğip bükebilirsiniz. Orada akli oyunlarla, çıkarcı muhakemelerle, hırsa dayalı azgın tavırlarla şahitlik yapamayacaksınız. Ama dünyada aklınızı, muhakemenizi, hırslarınızı, hayallerinizi, azgınlıklarınızı ortaya koyarak şahitlik yapabilirsiniz. Müminler, namazlarını korurlar, sözlerine riayet ederler, emanetlerine sahip çıkarlar, şahitliklerini doğru yaparlar. Nerede doğru yaparlar? Dünyada! İşte dünyada namazlarını koruyanlar, sözlerine riayet edenler, emanetlerine sahip çıkanlar, şahitliklerini doğru yapanlar, cennetle mükâfatlanacaklardır. Huzurdaki hesapta cennetle mükâfatlanmak nimetlerin en güzelidir. Peki, dünyada cennetle mükâfatlanacak işleri yapanlar ne yapmış olacaklardır? İşte burası önemlidir.

Ayetlerin hükümlerini dünyada yerine getirenler, topluma sevgiyi, saygıyı, paylaşımı hâkim kılacaklardır. İnsanlar arasında güven duygularını yaşatacaklardır. Ayetlerin hükmünü yerine getiren müminler, insanlığın ulaşabileceği erdemliliği bütün insanlara göstereceklerdir. Dün, bugün, ideolojilerin, sosyolojinin, felsefenin dinlerin aradığı, insanlığa sunduğu insanlık gerçekleşecektir. Allah’ın ayetleri doğrultusunda gerçekleşerek, deneme tahtasına dönüştürülmeyen bir yapıyla gerçekleştirecektir. İnsanlar insanlık için çeşitli erdemler hayal edebilirler. Kültürlerine, bilgilerine, içinde yaşadıkları şartlara göre, ideallerindeki insanlığın resmini çizebilirler. Ancak insanlığın kültürü, bilgileri, yaşadığı şartlar değişebilir. Değişen kültüre, bilgilere, şartlara göre insanlık değerleri de değişebilir. Her değişen değerlere göre insanın deneme tahtasına dönüştürülmesi, yazboz insan figürü ortaya çıkaracaktır. Hâlbuki insanları yaratan Allah, gönderdiği kurallarla yazboz insan önermez. İdealdeki insanı tarif eder. İdealdeki insanın uyacağı kuralları gönderir. İdealdeki insan, verdikleri sözleri mutlaka yerine getirendir. Kendilerine bırakılan emanetlere sahip çıkan, koruyandır. Her konudaki şahitliği, çıkarsız bir şekilde adaletli yapandır. Bu sayılan değerler dini ne olursa olsun her insan içindir. Müslümanlar bu değerlere namazlarını korumayı da ekleyerek ideal insanın doruğuna ulaşırlar. İşte burası önemlidir. Müslümanlar hangi dinden, hangi görüşten olursa olsun, bütün insanlar arasında sözleri yerine getirmeyi… Emanetlere sahip çıkmayı… Şahitliği doğru yapmayı göstererek, uygulayarak toplumsal güce ulaşmanın yolunu insanlara öğretirler. Ne yazık ki bugün Müslümanlar böyle bir hedeften, idealden uzaktırlar. Bugün Müslümanların idealinde, hedefinde bunlar yoktur. Bugün özellikle Müslümanların yaşamları, kendilerinin oluşturduğu yazboz insan figürüdür. Bugün Müslümanların hedefinde, idealinde, insanlık değerlerini içselleştirmeden, toplumsallaştırmadan iktidar olma vardır. İnsanlara, toplumlara, devletlere haddini bildirme vardır. İnsanları değerlendirme, suçlama, yargılama, öteleme vardır. Bunları yaparak Müslümanlar Mekke’deki resulü izlemiyorlar. Mekke’de inançlarını yaşayan Müslümanları izlemiyorlar. Mekke’de Allah’ın Müslümanlara gönderdiği hükümlerin önemini kavrayamıyorlar. Eğer bugün Müslümanlar Mekke’deki Müslümanları izleselerdi. Medine’de devlet kuruluncaya kadar, bir kez olsun dillerinden, düşüncelerinden iktidar olma hayalinin, idealinin, hedefinin geçmediğini bilirlerdi. Mekke’deki Müslümanları izleselerdi, resulün önüne konan iktidar şanslarına, resulün nasıl cevap verdiğini bilirlerdi.

Mekke’de gönderilen hükümlerin özü, Allah’ın kurallarına uyanları, insanlık erdemini yaşayanları, olgunlaşan insanları, toplumsallaştırmaktır. O gün başta resul olmak üzere, Müslümanların öne çıkanları, ayetleri uygulayarak toplumsallaşmışlardır. Bugünse, Müslümanlar güçlü bir toplum istiyorlar, ama kendileri ayetler doğrultusunda yaşarak, güçlü bir insan olmak istemiyorlar. Duygularının yelpazesinde hareket ederek bireyselleşiyorlar. Çıkarlarına uygun hareket ederek dünyevileşiyorlar. Benliklerine göre hareket ederek, parçalandıkça parçalanıyorlar. İnançlarıyla, düşünceleriyle, suçlamalarıyla, yargılamalarıyla, ötelemeleriyle toplumsallaşamıyorlar.

Bugün insanlar şahitliklerini doğru yapmıyorlar. Kişilerden kulaklarıyla duyduklarını, düşüncelerine göre yorumlayarak başkalarına aktarıyorlar. Kişiler hakkında başkalarından duyduklarını teyit ettirmeden başkalarına aktarıyorlar. Hâlbuki Müslüman’a düşen adil olmaktır. Adil olan Müslüman, bir kişi hakkında söz duymuşsa, kişinin kendisi tarafından teyit edilmeden yorum yapmaması, başkasına aktarmaması gerekir. Adil olmanın temel kuralı budur. Ancak böyle yaptığı zaman, Müslüman dedikodudan gıybetten uzak durmuş olur. Günümüzde, Müslümanlar arasında dedikodu, gıybet hükmünü sürdürmektedir. Filanca hakkında filanca şöyle demiş diye başlayan konuşmalar, Müslümanlara asla yakışmaz. Günümüzün iletişim teknolojisi, imkânları geçmişten daha güçlüdür. Adil olan insan, anında duyduğu hakkında gerekli bilgilere ulaşabilir. Duyduklarına göre insanlar hakkında konuşacağına, bizzat insanların kendilerine ulaşarak, duyduklarının gerçeğini öğrenebilir. Eğer bilginin gerçeğine ulaşamıyorsa, bizzat kişilerin kendisinden teyit ettiremiyorsa, susması hayırlıdır.

Allah’ın koyduğu kurallara aykırı davranışların başında gelen “filanca kişi hakkında ne düşünüyorsun” sözüyle başlayan konuşmalardır. Bakın, “şöyle bir görüş ortalıkta tartışılıyor, bu konuda sen ne düşünüyorsun” demiyor. Filanca kişi hakkında ne düşünüyorsun diyor. Düşünceleri, görüşleri konuşmanın ötesine çıkarak kişilerle uğraşmayı öne çıkarıyor. Hâlbuki cahil, acizler kişilerle uğraşır. Erdemli, inançlı, akıllı kişiler ise, fikirler üzerinde konuşurlar. Bütün bu konuları emanet kavramında inceleyebiliriz. Şahitlik konusunda inceleyebiliriz. Ayetlerin anlamlarını daralttıkça Allah’ın ne demek istediğini anlayamayız. Ayetlerin anlamlarını, insanın düşüncelerine, yaşamına ne kadar çok genişletirsek, Allah’ın insan için koyduğu kuralları daha iyi anlarız. Kelimeler üzerine tartışmak yerine, anlamlar üzerine konuşmak daima iyidir. Her ayet kelimelerden oluşuyor. Ayetleri oluşturan kelimeler üzerinde, tartışma, konuşma yerine, konuyu ayetlerin bütünlüğünde, Kur’an-ın bütünlüğünde kavrayıp, anlamları üzerinde konuşmamız gerekir. Ama bu konuşmalar, asla suçlayıcı, yargılayıcı, öteleyici olmamalıdır. Doğru bildiğimiz her şeyle içselleşip, daha doğruya ulaşmak için, Müslümanlarla bilgi, fikir alışverişinde bulunmamız Allah’ın bize gösterdiği yoldur. İnsanlarla, özellikle Müslümanlarla bilgi, görüş alışverişlerinde aceleci olmamız, suçlayıcı, yargılayıcı, öteleyici olmamız bizim şahitliği doğru yapmadığımız anlamına gelir.

Allah inancında kesin, keskin, sözlerinde, davranışlarında adil, alçak gönüllü, yumuşak bir Müslüman’dan söz ediyor. İnsanlara ne kadar sert, katı, suçlayıcı, yargılayıcı davranırsak, o kadar Allah’tan uzaklaşmış oluruz. Bunu kavradığımız gün Allah’ın gerçeğini kavramış oluruz. Unutmayalım ki, Allah hiçbir zaman verdiği sözden vazgeçmiyor. İşte kendini tanımayan insanlar ortada. İnsanlara zulmeden, haklarını yiyen, çalan çırpan, üzerlerinde haksız iktidar olanlar ortada. Allah onlara bir şey yapmıyor. Zira tüm insanlığa, Allah bir söz verdi. Dünya hayatı sizin imtihanınızdır. İmtihanda insanlar sorulara, ister yanlış cevap verirler, ister doğru cevap verirler. Sorulara cevapların, İnsanın inancı, sözü, davranışları olduğu bilinmelidir. İnsanlar imtihan süresince istediklerini yapacaklardır. Süre bitince yapılanlar değerlendirilecek, doğru cevaplayanlar mükâfatlanacak, yanlış cevaplayanlar kaybedeceklerdir. Bu Allah’ın insanlara verdiği sözdür. Allah sözlerine duygularını karıştırmıyor. Allah kendine karşı yapılan haksızlıkları bahane kılarak sözünden dönmüyor, adaletten sapmıyor. Allah insanların imtihan sürecinde yaptıkları yanlışları görerek imtihan süresini kısaltmıyor. Böyleyken insanlara ne oluyor ki, Allah’ın yapmadığı şeyleri yapıyorlar? İnsanlara ne oluyor ki, duygularını, benliklerini işe karıştırarak adaletten uzaklaşıyorlar? İnsanlara ne oluyor ki, kendilerine emanet edilen, dine, ayetlere, sözlere, akla, muhakemeye, iradeye aykırı davranıyorlar? Hâlbuki Allah kendisine karşı yapılan, saygısızlıklara, karşı çıkışlara, düzenini (dinini) bozanlara dünya hayatında bir şey demezken, insanlara meşru müdafaa hakkı veriyor. İnsanlar, inançlarına, canlarına, mallarına, nesillerine yönelmiş tehlikelere karşı kendilerini savunabilirler. Meşru müdafaa hakkını kullanabilirler. Ama Allah dünya hayatında meşru müdafaa hakkını kullanmıyor. Kendisine yöneltilen her türlü kötülüğe karşı, hesap gününü gösteriyor. İnsanların kendi yaptıklarından dolayı başlarına gelecekleri gösteriyor. Dünya hayatı etki, tepki kurallarında kendi dengesini bulmuştur. Yalancı, yalancıyla. Zalim, başka bir zalimle… Dinsiz, imansızla… Tağut başka bir tağutla yıkılır. Yerle bir edilir. Allah bu gerçeği insanlara gösteriyor. Allah’ın insanlara gösterdiği bu gerçekler, insan henüz hesap gününe gelmeden de, yaptıklarını bulur esprisini taşıyor. Allah olaylara müdahale etmeyeceğini, insanların iyilikte, kötülükte birbirleriyle yarışacaklarını, daima iyiliğin, iyilerin yanında olduğunu belirtiyor. İyi, iyilikten yana olarak, Allah ile beraber olmak, dünya hayatının başarısı olduğunu anlayanlardan olmak, insanın dünyadaki amacı olmalıdır.

Allah İsra suresinin 53.ayetinde “Kullarıma söyle, sözün en güzelini söylesinler. Sonra şeytan aralarını bozar. Çünkü şeytan, insanın apaçık düşmanıdır” Sözün, sözlerin en güzelini Allah söyler. Onun için Müslümanların Allah Zumer suresinin 23 ayetinde “Allah sözün en güzelini, birbiriyle uyumlu ve bıkılmadan tekrar tekrar okunan bir kitap olarak indirdi. Rablerinden korkanların, bu Kitabın etkisinden tüyleri ürperir, derken hem bedenleri ve hem de gönülleri Allah’ın zikrine ısınıp yumuşar. İşte bu Kitap, Allah’ın, dilediğini kendisiyle doğru yola ilettiği hidayet rehberidir. Allah kimi de saptırırsa artık ona yol gösteren olmaz” diyerek, sözlerin en güzelini kendisinin gönderdiğini belirtmiştir. Onun için Fatır suresinin 10. Ayetindeki gibi “Kim izzet ve şeref istiyor idiyse, bilsin ki, izzet ve şerefin hepsi Allah’ındır. O’na ancak güzel sözler yükselir (ulaşır). Onları da Allah’a amel-i salih ulaştırır. Kötülüklerle tuzak kuranlara gelince, onlar için çetin bir azap vardır ve onların tuzağı bozulur” Yine Zümer suresinin 18. Ayetinde “O kullarımı ki, onlar sözü dinlerler, sonra da en güzeline uyarlar. İşte onlar, Allah’ın doğru yola ilettiği kimselerdir. Gerçek akıl sahipleri de onlardır” denilmektedir ki, gerçekten inanan ve akıl sahibi olanların ancak güzel sözlerin peşinde olacağı vurgulanmıştır. Ve Allah Fussilet suresinin 33.ayetinde “(İnsanları) Allah’a çağıran, iyi iş yapan ve "Ben Müslümanlardanım" diyenden kimin sözü daha güzeldir?” diyerek sonucu belirtmektedir.

Arka arkaya okuduğumuz ayetlerde güzel sözler üzerine ifadeler okuduk. Okuduğumuz ayetleri özetlersek,

Allah’ın kulları güzel sözler söylemelidirler.

Güzel söz Allah’ın sözüdür.

Bütün ayetler sözlerin en güzelidir. Rabbimizden insanlığa gönderilmiştir.

İnananlar güzel sözlerin peşine düşerler.

Ayetlerin anlamından çıkan, eğer çirkin söz diye bir şey varsa, çirkin sözler hiçbir zaman Allah’a ait olamaz. Çirkin sözleri ancak, aklını kullanmayan, doğru dürüst düşünemeyen, Rabbine inanmayanlar söyleyebilir. İnananların çirkin sözlerle ilgisi olamaz. Buna rağmen inandığını söyleyip çirkin sözler söyleyenler inançlarını gözden geçirmeleri gerekir.

Müslümanların dilinde Kur’an-ın ayetleri olduğu müddetçe, insanlarla aralarında Allah’ın ayetleriyle konuştukları müddetçe, güzel sözler söylüyorlar diyebiliriz. Ancak hepimiz bilmekteyiz ki, her zaman ayetlerle konuşulmaz. Ayetlerin dışında da konuştuklarımız olacaktır. İnsanlar Allah’ın ayetleri dışında konuşunca güzel sözler söylemiş olmazlar mı? Ayete bakarsak güzel söz söylemiş olmazlar. Ancak insanlar ayetlerin dışında da konuştuklarında güzel sözler söyleyebilirler. İnsanların da kendilerine göre güzel sözleri vardır. Ama sözlerin en güzeli Allah’a aittir. Allah sadece kendisinin güzel söz söyleyeceğini belirtmiyor. Sözlerin en güzelinin kendisine ait olduğunu belirtiyor. Bu durumda güzel söz anlayışını daha derinden incelemek gerekecektir.

Mutlak güzel söz, yani güzel olduğu kesin olan söz… Güzel olduğu kesin olan, hakkında güzellik çirkinlik tartışması yapılmayacak olan sözler Allah’a aittir.

İnsanlar da kendi aralarında konuşurken güzel sözler söyleyebilirler. Bunları iki konudan inceleyebiliriz. Allah’a inanan insanların, Allah’ın ayetlerinin açıkladığı temel konular çerçevesinde insanlara söylediği güzel sözlerdir. Bunlar, ayetlerin anlamlarını, ya özetleyerek, ya da genişleterek üretilen sözlerdir. İnsan tarafından söylendiği için ayet değildir. Birebir ayetlerin aynısı da değildir. İnsanlar tarafından kurulmuş, kurulurken imanın dile yansıması olarak telakki edilecek sözlerdir. İnsanlar arasında, sevgiyi, saygıyı, paylaşım değerlerini yükselten her söz güzel sözdür. Allah’ın hikmetlerinden, vasıflarından, sıfatlarından söz eden… Allah’ın dininin güzelliklerinden, ayetlerinin hikmetlerinden söz eden her söz elbette güzel sözlerdir. Ayetlerin anlamlarına aykırı olmadıktan sonra, asla bu sözlerin çirkinliğinden söz edemeyiz. Ancak bu sözler insanın faniliği gibi, mutlak değil değildir. Allah’ın ayetleri gibi mutlak güzel sözdür diyemeyiz. Mutlaklık, kesinlik anlayışına ulaştırdığımızda, Allah’ın ayetleriyle eşitlemiş oluruz. Onun için insanın inancının tezahürü olan bu sözler, insanın sınırlarıyla sınırlıdır.

Allah’ın ayetlerinin anlamından doğmayan ama insanca duygulardan ortaya çıkan güzel sözler de vardır. Hangi inançta olursa olsun, insanların gönüllere hitabeden, ufukları açan, insanı derinden etkileyen harika sözleri vardır. Allah’ın insana yaratılıştan verdiği, akıl, kalp ile ortaya konulan bu sözler, insanlık birikimlerinin uzantısı olarak da günümüze kadar gelir. Toplumların tarih içinde oluşturdukları, birçok konuyu kısa bir cümleyle özetleyen güzel sözlerin var olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu tür bazı sözlerin, inançla, Allah’ın ayetleriyle, diniyle bir ilgisi yoktur. Ancak duyduğumuz zaman, duydukları zaman, ideolojileri, dinleri ne olursa olsun herkesi derinden etkileyen bu sözler, Allah’ın insanlığa yaratılışında verdiği hediyeden barettir.

İnsanlar her zaman duygulu, geniş görüşlü, hoşgörülü olmayabilir. İnsanların duygularının yükseldiği, morallerinin düzgün olduğu, kafalarının sakin olduğu, hoşgörülerinin genişlediği anlar vardır. Bu tür anlarında insanlardan harika sözler işitebiliriz. İşittiğimiz sözler güven yaratır. İnsanla insan arasında bağ kuran köprü olur. Aklımızı, muhakememizi, irademizi, kalbimizi, ufkumuzu açar. Böyle olduğu zaman güzel bir söz işittiğimizi biliriz. Tabi bunun tersi de olabilir. Aklımızı körleştiren, muhakememizi altüst eden, irademizi köleleştiren, kalbimizde kini nefreti artıran, ufkumuzu daraltan, içimize sıkıntı düşüren sözlerde işitebiliriz. Bunları işittiğimizde güzel söz işitmediğimizin farkındayızdır.

İnsanın her zaman aynı moralde, aynı dirayette olmayacağı, performansının düşük, dikkatinin dağınık olabileceği gibi, Allah resulü de insan olarak benzeri duyguları yaşamıştır. Allah’ın resulü olarak, Allah’ın diniyle ilgili kendisine yöneltilen her konuya cevap verecek olan olarak, sıkıntıya düşmüş olabilir. Nitekim resulün zaman içinde böyle durumları yaşadığını bilmekteyiz. Onun için Allah İsra suresinin 28. Ayetinde, “Eğer Rabbinden umduğun bir rahmet için onların yüzlerine bakamıyorsan, hiç olmazsa kendilerine gönül alıcı bir söz söyle” diyerek, resulüne genişlik kazandırıyor. Gerekten bu yaklaşım çok önemlidir. Bir meselenin en doğrusunu bilememek, sorulan sorular karşısında cevap bulamamaktan sıkılmak… Allah’ın resulü için düşünülecek bir durum değil. Ancak Allah resulünün bu durumu yaşadığını bize bildiriyor. Böyle durumlarda ne yapabileceğini de öğütlüyor. “Onlara söyleyecek her herhangi bir şey bulamadığında, gönüllerini alıcı bir şey söyle” İnsanların gönüllerini almak, insanlar arasındaki bağlantıyı koparmamak önemli bir unsur olarak öne çıkartılıyor. Her ne olursa olsun, insanlara insanca davranmak söz söylemenin temeli olarak bildiriliyor.

Allah kötü sözden de örnek veriyor. İbrahim suresinin 26.ayetinde “Kötü bir sözün misali, gövdesi yerden koparılmış, o yüzden ayakta durma imkânı olmayan bir ağaca benzer” diyerek, kötü sözün gövdesinden koparılmış bir ağaç gibi sağlam olmadığından söz ediyor. İyi, güzel söz sağlam bir sözdür. O insanı sarıp kucaklar. Kötü söz ise savurgandır, yalpalayandır, değişkendir. Çıkarlar doğrultusunda insanları çarpar geçer. İnsanları sarıp sarmalamaz. Aksine onları yaralar, onlara zarar verir.

Allah Müslümanları Rad suresi 25. Ayetinde uyarıyor. "Allah’a verdikleri sözü kuvvetle pekiştirdikten sonra bozanlar, Allah’ın riayet edilmesini emrettiği şeyleri terk edenler, yeryüzünde fesat çıkaranlar; işte lanet onlar içindedir. Ve kötü yurt onlarındır” Müslümanlar Allah’a inandıklarına, ayetlerini yerine getireceklerine dair söz vermiştir. Allah’tan gelen ayetlere işittik itaat ettik diyerek sözlerini teyit etmişlerdir. Teyit ettikleri söz, sözlerin en güzeli olan Allah’ın sözleridir. Eğer insanlar, sözlerin en güzeline uyacaklarına dair verdikleri bu sözden vazgeçerlerse, aykırı davranırlarsa, onlar yeryüzünde fesat çıkarırlar. Güzeli terk etmek, çirkine gitmektir. Çirkin söz ise, insanlar arasında fesat çıkarır. Çünkü çirkin siz gövdesinden koparılmış ağaç gibi, etrafına zarar verir. Yalpalarıyla düzeni bozar. Çirkin söz söyleyen insanlar da öyledir. Sözleri insanlar arasında dolaşarak düzeni bozar. Böylece insanların düzeni bozulur, insanlar arasında fesat çıkar. İnsanlar arasında fesat çıkaranlar ise bozgunculardır.

Müslümanların tarihine baktığımızda, Müslümanlar Allah’ın en güzel sözlerini bırakarak, kendi sözlerinin peşine düşmüşlerdir. İnsanlar arasında konuşulan şeyler Allah’ın ayetlerinden çok, çeşitli konularda üretilen menkıbeler, hikâyeler olmuştur. Din adına konuşulanlar ise Allah’ın ayetlerinin hükümleri yerine, insanların hükümleri olmuştur. Güzel olduğu mutlak olan Allah’ın sözleri, Allah’ın hükümleri terk edilerek, insanların duygularından, zaaflarından, çıkarlarından beslenen sözlerin peşine düşülmüştür. Tarikatlar, mezhepler, cemaatler sözlerin en güzeli olan Allah’ın ayetleriyle ilişkilerini kurmamış, şeyhlerin, imamların, liderlerin sözlerine önem vererek, onların anlayışlarıyla ilişkilerini kurmuşlardır. Böylece Allah’ın ayetlerinde belirttiği sözlerin en güzelini terk ederek, insani sözlerin peşine düşmüşlerdir. Onların peşine düştüğü söyler sağlam değildir. İnsanların sözlerinin peşinden gidenler, kökünden koparılmış ağaç gibi, çıkarlara, ihtiraslara, hırslara doğru savrulmuşlardır. Bu misal, Allah’ın insanlığa sunduğu en güzel misallerden biridir. Allah’ın değişmez, sağlam, en güzel sözleri varken, insanların sınırlı akıllarından, iradelerinden çıkan, her çıkışta insanın çıkarlarını, ihtiraslarını, hırslarını pekiştiren sözlerin peşine düşmek, inanan insanlara yakışmamaktadır.

Ne yazık ki günümüzün durumu da hiç açıcı değildir. Allah’ın ayetleri, yani Allah’ın sözleri, sözlerin en güzelleri Müslümanlar arasında tartışma konularıdır. Müslümanlar sözlerin en güzeline uyup, bir ve beraber olacaklarına, sözleri tartışarak ayrıldıkça ayrılırlar. Hâlbuki onlara sözlerin en güzeli olan Allah’ın ayetlerine uyarak birlik içinde olmaları emredilmişti.

Allah’ın resulü ve arkadaşları sözlerin en güzeline uyarak, insanlık tarihine bir devrim yaşattılar. Mekkeliler eskiden beri, güzel söz diyerek atalarından gelen, bağnaz, cehalet kokan, çıkarları, ayrılıkçılığı, baskıyı, zulmü esas alan sözlerin peşinden gidiyorlardı. İnsanlar arasında adaletsizlik, eşitsizlik hâkimdi. Sınıflar yaratılmış, kölelik düzeni hâkim kılınmıştı. Batı burjuvazisinin bir benzeri, çölün ortasında, ilkel de olsa yeni bir burjuva türü oluşturmuştu. Mekkeliler, Arapların arasında Kâbe’nin ev sahipliğini bahane ederek, şımardıkça şımarmışlardı. Ancak bu böyle ilelebet sürüp gitmedi. Allah aralarından bir resul seçti ve onlara gönderdi. Resulü sözlerin en güzeliyle insanlara seslendi. Onlara cehaleti bırakmalarını, insan zaaflarından, çıkarlarından kaynaklanan, böylece insanları bölen parçalayan sözlerden uzaklaşmalarını istedi. Ancak bunu yaptıklarında doğruyu bulacaklarını söyledi. Benliklerini öne çıkaranlar Allah’ın gönderdiği sözlerin en güzeline uyma yerine, karşı koyarak mücadeleye giriştiler. Bu mücadele de inananlar sözlerin en güzeli olan Allah’ın sözlerinden ayrılmadılar. Israrla, azimle, sabırla sözlerin en güzeline uymayı ilke edindiler. Her türlü zorluk, baskı, zulüm, sıkıntı onları yıldırmadı. Çetin bir mücadele yaşandı. Herkes karşılığını buldu. İnkârcıların sözleri kökünden kopmuş ağaç gibi savrulup gitti. Allah’ın sözleri bu güne kadar ulaştı. Kıyamete kadar da gideceği, bütün zamanları kuşatacağı muhakkak…

Ortada bu kadar açık, seçik tarihi gerçekler varken, bugün bir buçuk milyara yaklaşan Müslümanlar sözlerin en güzeli yerine, kendilerine egemen olan düzenlerin çirkin sözlerine kulak veriyorlar. Sözlerin en güzelini söyleyen Allah’ı Rab (eğitici) bileceklerine, kendilerine zulmeden, düşüncelerini, akıllarını, hayatlarını işgal edenlerin sözlerine uyarak, onları kendilerine öğretmen ediniyorlar.

Ortada bir gerçek var. Müslümanlar içinde bulundukları bu hali değiştirmedikçe, Allah’ta onların halini değiştirmeyecektir. Bu Allah’ın insanlara vaadidir. Ne zaman insanlar Allah’ın gönderdiği sözlerin en güzeline uyarsa o zaman, aralarında birliği, beraberliği, insanlığı yaşayacaklardır. Çünkü güzel söz, birliği, beraberliği yaşatacak güven duygularını artırır. Ayrılıkçı düşünceleri öldürür.

Müslümanların tarihinde Emevi hanedanın Halifelerinden Ömer Bin Abdulaziz’in devrimlerden biri, O’nun, Müslümanlar arasında Kur’an eğitimini hızlandırarak, insanların ayetlerle konuşmalarını sağlamasıdır. O dönemlerde insanlar aralarında menkıbeleri konuşuyor. Masallarla hayatlarını süslüyor. Din olarak, insanların hükümlerini yaşıyorlardı. Resulden hemen sonra yaşanan bu durum bugüne hiç yabancı değil. Ancak Ömer Bin Abdulaziz, Halifelik biatini aldıktan hemen sonra, âlimleri çağırarak, insanlara Kur’an eğitimi verilmesi istemiştir. Onun tarihe geçen altın sözü şudur. “İnsanlar aralarında ayetlerle konuşmayı bıraktılar. Onlara Allah’ın ayetleri öğretin ki, aralarında Allah’ın ayetleriyle konuşsunlar”

Hal böyleyken, nedense insanlar Allah’ın gönderdiği sözlerin en güzeline uyma yerine tartışmayı seviyorlar. Tartışmak, insan aklının, muhakemesinin, iradesinin, benliğinin ortaya çıkışı olarak insanı tatmin ediyor. Sözlerini süsleyebilen, demagojik söylemleriyle üste çıkan kendini karlı görüyor. Özellikle Müslümanların, Allah’ı, gönderdiği ayetleri, dinini, resulünü bahane ederek, onların arkasına sığınarak, tartışmayı kazanmak için yaptığı hareketler, Allah’a karşı işlenmiş en büyük suç olarak karşımıza çıkıyor. Hâlbuki Allah ayetlerini tartışmak için değil, emirlerine uyulsun, ayetleri dinlensin, ayetlerin anlamlarıyla insan hayatı değer kazansın diye göndermiştir. Ancak insan, Allah’ın ayetlerine göre yaşam kurarak değer kazanma yerine, tartışmalarıyla ün yaparak değer kazanmayı seçiyor. Nerede bir tartışma programı var, seyirci, dinleyici rekorları kırıyor. “Maksat muhabbet olsun” mantığıyla yapılan konuşmaların izleyicileri, dinleyicileri alabildiğine çoğalıyor. İki Müslüman bir araya gelip, anlaşmak ve bir yerlerde buluşmak için konuşma yapsa kimsenin dikkatini çekmiyor. Hatta bu tür konuşmaları yapanları davalarından dönenler olarak niteliyor. Üstüne dönüyor, Müslümanlar niye paramparça diye suçlamalar gönderiyor. Ama iki Müslüman karşı karşıya gelse, birbirleriyle acımasızca tartışsa, birbirlerine olmadık hakaretleri yapsa, büyük taraf topluyorlar. Dinleyenleri çoğalıyor. Toplum ikiye bölünüyor. Bölünenler tartışanları paylaşıyor. Onların tartışması yetmiyormuş gibi, bu sefer taraflar aylarca konuyu kendi aralarında tartışıyorlar. Birbirlerini acımasızca suçluyorlar. Neden? Neden sorusunun cevabını bulmanın hidayet olduğuna inanıyorum. Sorunun cevabını bulanların Allah’ın ipinde toplanacaklarına inanıyorum. Aksi halde şikâyet ettiğimiz şeylerin içinde ömrümüzü kaybedip gideceğiz. Yarın huzurdaki hesapta da kaybedenlerden olacağız.

Allah Müslümanlara sözlerin çirkininin nerelere kadar varabileceğini gönderdiği ayetiyle bildiriyor. Enam suresinin 108. ayetinde “Allah’tan başkasına tapanlara (ve putlarına) sövmeyin; sonra onlar da bilmeyerek Allah’a söverler. Böylece biz her ümmete kendi işlerini cazip gösterdik. Sonunda dönüşleri rablerinedir. Artık O ne yaptıklarını kendilerine bildirecektir”

Güzel sözden ayrılıp, sözlerini çirkinleştirenlerin varacağı doruk nokta, inananların dolaylı olarak Allah’a insanları sövdürmesidir. Allah bu ayetiyle, etki, tepki hadisesini çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. Etki tepki… Bugün ekonominin, siyasetin, sosyolojinin, psikolojinin, felsefenin temel olgularından biridir. Etki edilgendir, karşıyı tetikler. Karşı harekete geçerek saldırıya geçer. Etkiyi doğuran olaylar, karşı tarafa söylenen sözlerdir. Bu sözler, karşı çıkma, suçlama, yargılama, hakaret, hakaretin doruk noktası sövgüdür.

İnançları, fikirleri birbirine karşı olan insanların ağızlarından çıkan sözlere dikkat etmeleri önemlidir. İnanç ayrılığı, fikir ayrılığı dünya hayatında normal şeylerdir. Allah’ın insanlara öğrettiği gerçek, dünya yaşamında her insan kendi yolunda yürüyerek Allah’a karşı olan tavrını belirler. Bu durum insanın imtihanıdır. Konuyu üç açıdan inceleyebiliriz.

Birincisi; her insanın Allah’ın bildirdiği doğrulara inanmama hakkı var mıdır?

İkincisi; her insan Allah’ın verdiği akıl, muhakeme, irade gücüyle diğer insanlardan farklı düşünme hakkına sahip midir?

Üçüncüsü; her insan inandıklarına, düşündüklerine ve yaptıklarına göre insanlara karşı, Allah’a karşı sorumlu mudur?

Müslümanlar olarak bu üç soruya evet diye cevap veriyorsak, o zaman insanların farklı düşüncelerinden, inançlarından dolayı, sözlerimizi sertleştirme, davranışlarımızı insanlık dışına çıkarma hakkımız yoktur.

Her insanın Allah’a ve insanlara karşı sorumlulukları vardır.

İnsanlar Allah’a karşı sorumluluklarını, Allah’a inanarak, emirlerini yaparak, dinine uyarak yerine getirirler. Allah’a inanmayanlar, emirlerini yapmayanlar, dinine aykırı davrananlar hesap günü karşılıklarını alırlar.

İnsanlar insanlara karşı sorumluluklarını, insanları severek, saygı duyarak, değerlerini paylaşarak yerine getirirler. İnsanları sevmeyen, saygı duymayan, değerlerini paylaşmayan, sorumluluklarını yerine getirmemiş demektir. İnsanların farklı inançta, görüşte olmaları onları sevmemeye, saygı duymamaya, değerleri paylaşmamaya neden değildir. Allah resulü ve arkadaşlarının Mekke’de örnekledikleri yaşam biçimi, farklı dinden olan putperest insanlara gerekli sevgiyi, saygıyı, paylaşımı sunmalarıdır.

İnsanlar insanlara nefretle, kinle yaklaşırlarsa, insanların haklarını gasp ederlerse, onlara yaşama hakkı tanımazlarsa, bu zulme karşılık bütün insanların karşı çıkmaları gerekir.

Her ne olursa olsun, insanların hakaret etme, küfretme hakları yoktur. Allah ayetleriyle bu gerçeği insanlara bildirirken, resullerini insanlara örnek kılmıştır. Allah’ın resulleri ki, resulleri örnek alarak onlara göre insanlığı yaşamak Müslümanlar üzerine farzdır, ağızlarından kötü söz çıkarmamışlardır.

İnsan aceleci, öfke sahibidir. Öfkelenen insan, acele davranışlar sergileyebilir. Kültürü hakaret etmeye, sövmeye müsaitse, karşı çıktığı insanlara hakaret eder, onlara söver. Bu sövgüde en çok nasibini, insanların kutsal saydığı değerler alır. Mesela ülkemizde bir insanı en çok kızdıracak sövgü, anaya, Allah’a, kitaba, dine, peygambere, mezhebe sövgüdür. Haddini bilmeyenler, insanların analarına, Allah’ına, kitabına, dinine, peygamberine, mezhebine söverler.

Putperest toplumun Kâbe’ye yerleştirdiği 360 putu vardı. Aralarında anlaşma olduğu zaman, birbirlerinin putlarını överlerdi. Ancak aralarına bir husumet girdiğinde, en çok sevdiklerine söverek, yani putlarına söverek onları incitmek, kızdırmak isterlerdi. Bu alışkanlık Allah’ın dini tebliğ edilirken de vardı. Yeni Müslüman olanlar, henüz gerekli bilinçlenmeye ulaşmadıklarında bazen ağızlarından, putperestlerin ilahlarına ağır sözler söylerlerdi. Bunun karşılığında da putperestler Allah’a söverlerdi. O nedenle Allah ayetiyle olayı net bir şekilde ifade ederek Müslümanları uyarıyor. İnandığınız Allah’a sövülmesini istemiyorsanız, sizde onların putlarına sövmeyin. Cümleyi genişletirsek, Allah’a hakaret edilmesini istemiyorsanız, sizde onların putlarına hakaret etmeyin. Kişilerin sevdiklerine, inandıklarına, taptıklarına, hakaret etmeniz, sövmeniz, onların da sizin inandıklarınıza, taptıklarınıza hakaret edilmesini, sövülmesini sağlar. Allah Müslümanlara bu konuda yasak getirmiştir. Her şeyden önce Müslümanların ağzına hakaret içeren sözler, sövgüler yakışmaz.

Elbette Müslümanların sevdikleri çoktur. İnandığı Allah, Müslümanlar için en değerli varlıktır. Müslümanlar Allah’ı, peygamberi, dinini, müminleri her şeyden çok severler. Bunlara yapılacak hakareti, sövgüyü asla kaldıramazlar. Öyleyse Müslümanlar asla, başkalarının sevdiklerine, inandıklarına da hakaret etmesinler, sövmesinler. Bunu yaparlarsa dolaylı olarak, sevdiklerine, inandıklarına, hakaret etmiş, sövmüş olurlar. Biliyorsunuz, bugünün ceza yasalarında bile, suçu işleyen ile azmettiren aynı cezayı alır. Yani yalnız suçu işleyen suçlu değildir Suçu işleyeni azmettirenlerde aynı suçu işlemiş olurlar. Allah ceza yasalarının temel mantığını ortaya koyuyor. Allah’a, dinine, peygamberine hakaret edenler, sövenler suç işler. Ancak sadece onlar suçlu değildir. Onları bu suça teşvik edenler de suçludurlar. Yani sanki Allah bu ayetiyle bize şunu hatırlatıyor. “Ey Müslümanlar, Allah’a söverek suç işleyenlere neden olan sizin onların tanrılarına sövmeniz ise, bilin ki sizde aynı suçu işlemiş olursunuz. Çünkü onların suç işlemesine neden, sizin onların tanrılarına sövmenizdir. Sizler hem onların Tanrılarına söveceksiniz, böylece onların da Allah’a sövmelerini sağlayacaksınız, hem de dönüp Allah’a küfrediyorlar diye şikâyet edeceksiniz. Böyle şey olmaz. Unutmayın ki, bu suçu başlatan sizlersiniz”

Günümüzde Müslümanlar belki en çok bu ayet kapsamına giren fiilleri işliyorlar. Kızdıkları her düşüncenin ileri gelenlerine verip veriştiriyorlar. Sözlerini hakaretten çıkararak sövgüye kadar uzatıyorlar. Bu davranışların sonucunda Allah, kendisine, dinine, resulüne, müminlere bir hakaret, bir sövgü gelirse, suçu direk Müslümanlara atıyor. Müslümanlar bunun bilincine varmalıdırlar. Sözlerine dikkat eden, saygıyı elden bırakmayan… Düşünce farklılıklarında insanlara güzelce uyarılar yapan. İnat edenleri Allah’a bırakan olmalıdırlar. Aksi halde, kızdıkları, yanlış gördükleri insanların suç işlemelerine neden olan davranışlarıyla, Allah’a karşı suç işlemeye devam edeceklerdir. Bunu yaparken de, güya Allah’ı, resulünü, ayetlerini, dinini koruduklarını iddia ederek gülünç duruma düşeceklerdir.

Allah Enam suresi 118-121 ayetinde “Allah’ın ayetlerine inanıyorsanız, üzerine O’nun adı anılarak kesilenlerden yiyin. Üzerine Allah’ın adı anılıp kesilenden yememenize sebep ne? Oysa Allah, çaresiz yemek zorunda kaldığınız dışında, haram kıldığı şeyleri size açıklamıştır. Doğrusu birçokları bilgisizce kendi kötü arzularına uyarak saptırıyorlar. Muhakkak ki Rabbin haddi aşanları çok iyi bilir. Günahın açığını da gizlisini de bırakın! Çünkü günah işleyenler, yaptıklarının cezasını mutlaka çekeceklerdir. Üzerine Allah’ın adı anılmadan kesilen hayvanlardan yemeyin. Kuşkusuz bu büyük günahtır. Gerçekten şeytanlar dostlarına, sizinle mücadele etmeleri için telkinde bulunurlar. Eğer onlara uyarsanız”

Enam suresindeki Ayetlere devam edersek,138-140. Ayetlerinde Allah “Onlar saçma düşüncelerine göre dediler ki: "Bu hayvanlarla ekinler haramdır. Bunları bizim dilediğimizden başkası yiyemez. Bunlar da binilmesi yasaklanmış hayvanlardır. Birtakım hayvanlar da vardır ki, (Allah böyle emrediyor diye) O’na iftira ederek üzerlerine Allah’ın adını anmazlar. Yapmakta oldukları iftiraları yüzünden Allah onları cezalandıracaktır. Dediler ki: "Şu hayvanların karınlarında olanlar yalnız erkeklerimize aittir, kadınlarımıza ise haram kılınmıştır. Şayet (yavru) ölü doğarsa, o zaman (kadın erkek) hepsi onda ortaktır" Allah bu değerlendirmelerinin cezasını verecektir. Şüphesiz ki O hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir. Bilgisizlikleri yüzünden beyinsizce çocuklarını öldürenler ve Allah’ın kendilerine verdiği rızkı, Allah’a iftira ederek (kadınlara) haram kılanlar, muhakkak ki ziyana uğramışlardır. Onlar gerçekten sapmışlardır ve doğru yolu bulacak da değillerdir”

Arka arkaya okuduğumuz ayetlerde Allah’ın asılda haram olmasa da, kesilirken putların adı anılarak kesilen hayvanların etinin yenmesini yasaklıyor. O gün putperestler, inandıkları ilahlarının adını anarak işlerini yapıyorlardı. Bizim Allah’ın adıyla işimize aşladığımız gibi, onlarda Lat adıyla, Menat adıyla, Uzza adıyla işlerine başlıyorlardı. Hayvanlarını keserken ilahlarının adına kesiyorlardı. Allah bu şekilde kesilen hayvanların etinin yenmesini yasakladı. Müslümanlar Allah’ın adı anılarak kesilen hayvanların etini yerlerken, putperestlerden bazıları yemediler. Allah onlara soruyor. Niçin Allah’ın adı anılarak kesilen hayvanların etini yemiyorsunuz? Sizi bundan alıkoyan nedir? Bu önemli bir sorguydu. Çünkü Putperest Araplar Allah’a inanıyorlar, putlarını Allah’a şirk koşuyorlardı. Allah’a inandıkları halde, Allah’ın adının anılarak kesilen hayvanların etini yememeleri ilginçti. İnançlarının çelişkisiydi.

Enam suresinin 138-140.ayetlerde putperestlerin değişik nedenlerle hayvanların etini yemediklerinden söz ediyor. Putperestler kendi zanlarından ürettikleri düşüncelerle, kesilen hayvanların etlerini bazen ilahlarına ayırıyor, bazen erkeklere ayırıyor, bazen de kadınlara ayırıyorlardı. İster putları adına kesilsin, ister Allah adına kesilsin, asılda helal olan hayvanların etlerini yemek içinde kendilerine göre kurallar getirmişlerdi. Dine dair hükümler henüz netleşmediği için Allah helal haram koyma konusunda açıklamalar getirerek, Allah’ın adı anıldıktan sonra, hayvanların etinin yenmesinde hiçbir neden olmadığını belirtti. Putperestlerden gelen atalar kültürü, oluşturduğu atalar diniyle, uzun yıllar boyunca insanlara yeme alışkanlıkları kazandırmış, insanlar ilahları için ayrılan etleri yemenin başlarına kötülük getireceğine inanıyorlardı. Bazı hayvanların etini erkekler kendilerine ayırmışlar, kadınların yemesini yasaklamışlardı.

Tarih içinde Allah’ın adı anılarak kesilen hayvanların yenmesinin yasaklanmasına yönelik veya değişik nedenlerle Allah’ın adı anılarak kesilen hayvanların ancak bazı kişilerce yenilebileceğine, kesenin yemeyeceğine dair düşüncelerin ortaya konulduğunu biliyoruz. Tabi bu tür düşüncelerin temelleri yoktur. İnsanların kendi düşüncelerinden, örflerinden kaynaklanan sonuçlardır.

Günümüzde bazı siyasiler, liderler veya insanlar için, bir yere geldiklerinde, gelişlerine kurban kesmeler de konuyla ilişkilendirilebilir. Eğer şu olursa, bu olursa, gelirseniz, diye başlayan sözlerle adaklar adamak, kurbanlar keseceğine vaat etmek. Sözler oluşunca da Allah’ın adı anılarak adak veya kurban niyetine hayvanları kesmek neticesinde oluşan etlerin yenip yenmeyeceğine dair günümüzde çok değişik yorumlar vardır. Özellikle siyasi görüşleri farklı olanlar, farklı cemaatlere tabi olanlar, bu tür adakların, kurban kesmelerin, hayvanlar kesilirken Allah’ın adı anılsa bile, işin içinde riya olduğu inancıyla şirkle özdeşleştirmektedirler. Aslında bu tür adakların, kurban kesmelerin belirtilen anlamda şirkle özdeşleşmesi tartışılır. Tarihsel, toplumsal bir gelenek olarak yapılan bu eylemlerin, bilinçaltında ikram amacıyla gerçekleştirildiği düşünülürse, şirkle yan yana kılmak düşündürüyor. Yine de ince tahlilde yapılan eylemlerin hangi niyetle, hangi amaçla yapıldığı dikkate alınarak protesto anlamında uzak durulması anlamlı olacaktır diye düşünüyorum. Özellikle günümüz siyasetçilerinin yaptığı icraatlarda Allah’ın dinine aykırı davranışları, istismarları yaşamı kuşatırken, kurbanı, Allah’ın dinini alet ederek karşılanmalarını protesto etmek yerinde olur diye düşünüyorum.

Allah’ın dininin çağdışı kaldığını, dinin hükümlerinin bu çağda uygulanmayacağını ifade ederek, Allah’a ve dinine savaş açanları karşılamak için kesilen kurbanların, kesilirken Allah’ın adı anılsa bile yenmesinin herhalde, inancın bilinciyle bağdaşmayacağı aşikârdır.

Değilse, hiçbir art niyet yokken, ister bir nimet kazanmak (ev, araba, işyeri gibi), ister değerli sevilen sayılan bir kişinin gelişi nedeniyle, ister müminleri doyurmak amacıyla, ister müminler arasında muhabbeti artırmak amacıyla, Allah adına hayvanları kesip yemek kadar güzel bir şey olamaz. Belki bu tür şeyleri protesto etmek, müminlerin kardeşliğini, aralarındaki muhabbeti, sevgiyi, saygıyı, paylaşımı protesto etmek olarak da değerlendirilebilir.

Ayetin devamında Allah insanları uyarıyor. Rabbinizden haram olduğuna dair bir hüküm gelmeden, kendi arzularınız, düşünceleriniz doğrultusunda haramlar ilan etmeyin. İnsanların kendi zanlarından üretilen haramların Allah katında bir hükmü olmadığı gibi, insanlar bu yaptıklarından dolayı hesaba çekilip, çetin cezaya çarptırılacaklardır. Zira insan bu tutumuyla, Allah adına, Allah’ın dini için kendi arzuları, düşünceleri doğrultusunda hüküm üreterek, hüküm koymada kendilerini Allah ile ortak kılmışlardır. Allah ise, hiçbir zaman hüküm koymada, cezalandırma da kendisine bir ortak tanımıyor. Hiçbir zaman, bu yetkilerinin tamamını veya bir kısmını insanlara devretmiyor. Şirk dediğimiz anlayış, Allah ile Allah’ın yetkileri konusunda ortaklık ilan etmektir. Allah dininin hüküm sahibidir. Bir başkası asla Allah’ın dininde hüküm sahibi olamaz. Eğer biz kendimiz, Allah’ın haram kılmadığı bir hususta şu haramdır dersek, Allah’ın yetkisinin kendimizde bulunduğunu iddia etmiş oluruz. Eğer kendimiz bunu yapmayıp, filanca kişilerde bu yetkiler vardır dersek, o zaman onları, Allah’a ortak kılmış oluruz. Hangisi olursa olsun. Allah bize bunu yasaklamıştır.

Allah; Enam suresi 140 ayetinde, “Bilgisizlikleri yüzünden beyinsizce çocuklarını öldürenler ve Allah’ın kendilerine verdiği rızkı, Allah’a iftira ederek haram kılanlar, muhakkak ki ziyana uğramışlardır. Onlar gerçekten sapmışlardır ve doğru yolu bulacak da değillerdir” Diyerek kesin hükmünü koymuştur.

Allah bu konuda haramlarını Enam suresi 145-146 ayetlerinde açıklamaktadır. “De ki: Bana vahyolunanda, leş veya akıtılmış kan yahut domuz eti, ya da günah işlenerek Allah’tan başkası adına kesilmiş bir hayvandan başka, yiyecek kimseye haram kılınmış bir şey bulamıyorum. Başkasına zarar vermemek ve sınırı aşmamak üzere kim yemek zorunda kalırsa bilsin ki Rabbin bağışlayan ve esirgeyendir. Yahudilere bütün tırnaklı hayvanları haram kıldık. Sırtlarında yahut bağırsaklarında taşıdıkları ya da kemiğe karışan yağlar hariç olmak üzere sığır ve koyunun iç yağlarını da onlara haram kıldık. Bu, zulümleri yüzünden onlara verdiğimiz cezadır. Biz elbette doğru söyleyeniz”

Araf 32-33 ayetlerinde “De ki: Allah’ın kulları için yarattığı süsü ve temiz rızıkları kim haram kıldı? De ki: Onlar, dünya hayatında, özellikle kıyamet gününde müminlerindir. İşte bilen bir topluluk için ayetleri böyle açıklıyoruz. De ki: Rabbim ancak açık ve gizli kötülükleri, günahı ve haksız yere sınırı aşmayı, hakkında hiçbir delil indirmediği bir şeyi, Allah’a ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır”

Bu ayetlerde önemli noktalar var. Bunlar;

Allah’ın kulları için yarattığı süsü ve temiz şeyleri kim haram kıldı? Sorgusuyla Allah, kulları için yaratıp onlara nimet olarak sunduğu süsleri, temiz şeyleri hiç kimsenin insanlara haram kılamayacağı…

İnsanların açık ve gizli kötülüklerden uzak durması gerektiği… Hiçbir şekilde haksız yere sınırları aşmaması gerektiğidir.

Allah’ın hüküm indirmediği konularda insanların susması hayırlıdır. Eğer Allah bir konuda hüküm indirmemişse, insanların o konularda hüküm koyma yarışına girmemesi gerekir. Ne yazık ki geçmişimiz, günümüz, Allah için, dini için, insanların hayrı için, Allah’ın hüküm bildirmediği konularda insanların hüküm koyma yarışıyla doludur. Hâlbuki Allah aynı ayet içinde haddi aşmayın, sınırlarınızı aşmayın diye uyarmaktadır. İnsan haddini bilmek zorundadır. Kul, kulluğunu yapmalıdır. Allah’ın yetkilerini kullanmaya kalkmamalıdır.

Araf 157 ayet “Yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları o elçiye, o ümmi Peygamber’e uyanlar, işte o Peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder, onlara temiz şeyleri helal, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir. O Peygamber’e inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nur’a uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır”

Ayet içinde geçen “işte o peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten men eder, onlara temiz şeyleri helal, pis şeyleri haram kılar” ifadesiyle sanki peygamberin hüküm koyma hakkı, yetkisi varmış gibi görünüyor. Ancak hiçbir peygamberin Allah adına hüküm koyma hakkı olmadığı, Allah’ın hükümlerini insanlara bildirdiği bilinmektedir. Onun için çevirideki yanlışlık bizde yanlış düşünceler doğurtabilir. Onun için, cümleyi şu şekilde kuran bütünlüğünde kurmak gerekir. “İşte o peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten men eder. Onlara Allah’ın neleri helal, neleri haram kıldığını bildirir. Allah’ın insanlar için yarattığı temiz şeyleri açıklar. Pis şeylerden haberdar eder” demek daha doğru olacaktır.

Nahl 115-118 “Size, sadece ölü hayvanı kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası adına kesilen hayvanı haram kıldı. Ancak kim mecbur kalırsa haddi aşmadan yiyebilir. Çünkü Allah çok bağışlayan, pek esirgeyendir. Dillerinizin uydurduğu yalana dayanarak "Bu helaldir, şu da haramdır" demeyin, çünkü Allah’a karşı yalan uydurmuş oluyorsunuz. Kuşkusuz Allah’a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa eremezler. Onlar için dünyada pek az bir menfaat, ahirette ise çok acıklı bir azap vardır. Sana anlattıklarımızı, daha önce, Yahudi olanlara da haram kılmıştık. Biz onlara zulmetmedik, fakat onlar kendilerine haksızlık ediyorlardı”

Allah’ın haram kıldıklarından darda kalınınca yenilebilir. İnsanların darda kaldığı zaman haram olanlardan yemesi haram sayılmaz. Ancak helal de değildir. Hukuk bu konuya ruhsat anlayışıyla bakılmıştır. Yani haram olan bir şeyin bazı şartlar doğrultusunda yenilebilir, yapılabilir olması ruhsat olarak değerlendirilmiştir. Ruhsat şartlarıyla ilgili değişik kurallar üretilmiştir. Darda kalmanın boyutları, anlamı konusunda çok farklı görüşler üretilmiştir. Sonra darda kalanın sınırları aşmaksızın yiyeceği miktar nedir? Bu konuda sınır neresidir? Gibi sorulara verilen cevaplar çok farklıdır. Çeşitli mezhepler, fıkıh âlimleri bu yönde bir hayli hüküm üretmişlerdir.

Ancak tefsirlerde veya fıkıhta bu yönde birçok hüküm olmasına karşın ben, bu konu darda kalanı ilgilendirir görüşündeyim. Hiç kimse oturduğu yerden darda kalmayı bilemez. Hele bazı görüşlerde, darda kalmayı ölecek noktaya gelmek olarak tarif edilmesinin… Sınırı aşmadan yemeyi ölmekten kurtulacak kadar diyerek sınırlamanın çok yanlış olduğu kanaatindeyim. Öncelikle bir insanın ne kendisi, ne de başkası ölüm noktasını bilemez. Bunun denemesi de, ispatı da yapılamaz. Bugün açlık grevine girenleri görüyoruz. Günlerce aç kalıp ölmeyen ama artık yaşamasının da bir anlamı kalmayan insanlarla karşılaşıyoruz. Şimdi bir insan diğer insan için veya bir insan kendisi için, takatsiz bilinçsiz kalıncaya kadar ölüm noktasını bekleyecek, tam ölecekken, haram olan bir şeyi yiyerek kurtulacak… Hiç böyle bir şey olur mu? Açlık grevine girenler ölme noktasına gelince mideleri bir şey almıyor. Doktorlar nezaretinde gıda alıyorlar. Pratiği mümkün olmayan bu tür konular doğrultusunda hükümler üretmek herhalde, hakkında bilgi bulunmayan konularda ileri geri konuşmak anlamına gelecektir. Bilinci kaybetmeden yaşayabilmek, aklın, muhakemenin yitirilmemesini sağlamak, herhalde konunun ana mihengi olmalıdır. Bilincin, aklın, muhakemenin kaybolması ise, insan yaşamının durduğu yer olsa gerekir. İnsan yaşamının durduğu yerde, ne yemeyi, ne de ne kadar yiyeceğini hesaplayamaz. Hesapları yapabilmesi için, aklı başında, gücü yerinde olması gerekir ki, hesapları doğru olsun, vücudu yeme gücünde olsun.

Fecr suresinin 15-26.ayetlerinde “İnsan var ya, Rabbi kendisini imtihan edip de ikramda bulunduğunda, bol nimet verdiğinde "Rabbim bana ikram etti" der. Onu imtihan edip rızkını daralttığında ise "Rabbim beni önemsemedi" der. Hayır! Doğrusu siz yetime ikram etmiyorsunuz, Yoksulu yedirmeye birbirinizi teşvik etmiyorsunuz, Haram helal demeden mirası yiyorsunuz. Malı aşırı biçimde seviyorsunuz. Ama yeryüzü parça parça döküldüğü, Rabbin(in emri) geldiği ve melekler saf saf dizildiği zaman (her şey ortaya çıkacaktır). O gün cehennem getirilir, insan yaptıklarını birer birer hatırlar. Fakat bu hatırlamanın ne faydası var! Keşke bu hayatım için bir şeyler yapıp gönderseydim!" der. Artık o gün, Allah’ın edeceği azabı kimse edemez. 0’nun vuracağı bağı kimse vuramaz”

Bu ayetle ilgili söylenecek ne olabilir ki? Allah’ın ayeti tek tek insanların zaaflarını dile getiriyor. İnsanlar kendisine nimetler verildiğinde şükrederler. Ancak nimetlerde bir eksiklik olursa, Allah’ın kendisini terk ettiğine inanmaya başlarlar. Allah’ın yasaklarına dikkat etmeyip, helal haram demeden insanların haklarına saldırırlar. Mirası haksız olarak yerler. Malları biriktirirler. Gittikçe dünyevileşirler. Allah’ın verdiği nimetleri insanlar arasında paylaştırın hükmüne uymazlar. Yoksulları yetirmezler, fakirlere sahip çıkmazlar. Bu ayetler indiği zamanı düşündüğümüzde, kapitalizm denilen illetin o günlerde de insanların hayatlarını perişan ettiğini söyleyebiliriz. Veya tersini düşünerek, kapitalizm denilen illetin çağdaş bir düşünce yapısı olmadığını, aksine putperestlerin öteden beri, onların karanlık çağ dediği devirlerin bir yaşam biçimi olduğunu söyleyebiliriz. Allah’ın dünyevileşmek olarak nitelediği anlamların, maddesel yapısının kapitalizmle ortaya çıktığını söyleyebiliriz.




HELAL KILINANLAR

Allah bazı ayetlerinde helallerden söz eder. Mekke’de gelen ayetler içinde de, Allah’ın helal kıldıkları vardır. A’râf suresinin 157. Ayetinde “Yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları o elçiye, o ümmi Peygamber’e uyanlar, işte o Peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder, onlara temiz şeyleri helal, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir. O Peygamber’e inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nur’a uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır”

Allah bu ayetinde enteresan bir benzetme yapar. Bazı konularda helal hükümleri göndererek, insanların üzerlerindeki ağırlıkları, zincirleri indirir, yani kaldırır demektedir. İnsanlar üzerindeki ağırlıklar, zincirler nedir? Biliyorsunuz ağırlık yükün, zincirler ise köleliğin simgeleridir. Allah helal ve haram hükümlerini bildirerek, insanlar üzerindeki yükleri kaldırır. İnsanların kölelik zincirlerini kırar. La, (hayır) diye başlayan Allah’ın dininin en önemli özelliği budur. Allah insanları özgürleştirir. Zira insanlar kulların hükümleriyle üzerlerine ağır bir yük alır. Akıllarına, muhakemelerine, iradelerine zincirler takarak köleleşirler. Allah gönderdiği hükümlerle insanları kulların esaretinden kurtararak özgürleştirir. Allah katında bütün insanlar eşittir. Dünya hayatına her insan imtihan için gönderilmiştir. İnsanların özgürce imtihanı başarabilmeleri için özgür olmaları gerekir. Onun için Allah inanmayı, inanmamayı insanın iradesine bırakmıştır. İnanma konusunda insanlara baskı yapanları zalim olarak niteler. Aynı şekilde inanmama konusunda da insanlara baskı yapanları zalim olarak niteler.

Atalar dini dediğimiz ey, Allah’ın helal ve haramlarından uzakta, bazı insanların, insanlar için koyduğu helaller ve haramlardır. Yani helalin anlamı serbestiler. Haramın anlamı yasaklardır. Günümüzün deyimleriyle kullanırsak… Atalar dini dediğimiz şey, Allah’ın insanlara tanığı özgürlük alanlarında yasaklar koyması. Allah yasakladığı konuları serbest ilan etmesidir.

Putperestler atalarından gelen dinle, insanları bazı konularda özgür bırakırken, onlara birçok konuyu yasaklamışlardır. Allah’ın din gönderdiği Yahudiler de, Hıristiyanlar da, zaman içinde Allah’ın hükümlerinden ayrılarak, din adamları vasıtasıyla serbestiler, yasaklar getirmişlerdir. Müslümanların tarihi bu konuda onlardan geri kalmaz. Ciltler dolusu kitaplar içinde, binlerce yasak, binlerce serbesti vardır. Bütün bu hükümlerin Allah’ın kitabıyla ilgisi yoktur. Çeşitli mezhepler, tarikatlar, cemaatler koydukları serbestiler, yasaklarla Allah’ın kitabından uzaklaşmışlardır. Günümüz dünyasında, Müslümanların yaşadıkları devletlere egemen olan iktidar sahipleri, kendilerini Müslüman olarak tanıtsalar da, Allah’ın hükümlerine aykırı yasalarıyla egemenliklerini sürdürürler. Onların Allah’ın hükümlerine aykırı her hükmü, insanlara yükledikleri bir yük, insanların akılları, muhakemeleri, iradeleri üzerine vurulmuş bir zincirdir. Artık insanlar bu ağır yüklerle ne yapacaklarını bilemezler. Akılları, muhakemeleri, iradeleri, inançları üzerine vurulmuş zincirler onları Allah’tan ayırıp, insanlara köle kılmaktadır. Allah bu ayetiyle insanlığın düştüğü büyük açmazı açıklamaktadır. Ancak insanlar Allah’a inanırlarsa, hükümlerine uyarlarsa, ağır yüklerden kurtulur, özgürlüğe ulaşırlar. Ne yazık ki bazı insanlar, dinin insanlara ağır görevler yüklediğini, insanların özgürlüğünü elinden aldığını iddia ederler. Bu onların gerçeğe karşı söylediği yalanlarıdır. Onların dediğinin aksine, insanlar Allah’a uydukları müddetçe özgürlüğe ulaşırlar. Yaşamları kolaylaşır. Barış ve huzura kavuşurlar. Bunun tek yolu, insanların Allah’ın hükümlerine uyması, ne adına olursa olsun insanların koyduğu hükümlerden uzaklaşmalarıdır. Kimi çağdaşlık, gelişmişlik, modernlik adına insanlara yasalar getirirler. Kimi din adına, içtihatlarıyla, fetvalarıyla yasalar getirirler. Kimi, tarikatları, cemaatleri adına kurallar koyarak insanlara yasalar getirirler. Hangi kanaldan gelirse gelsin, Allah’ın dediği şekilde özgürleşip, ağır yüklerden kurtularak, kölelik zincirlerini kırmak isteyen her insan, insanların koydukları yasalara “la” (hayır) demesini bilmelidir.

İşte içinde yaşadığımız durum. Artık yasa koyucuların bile ne yapacağını bilmediği… Hâkimlerin, savcıların, avukatların işin içinden çıkamadığı binlerce, milyonlarca yasa, yönetmelik, tüzüklerle, insanların başına en büyük belayı sarmışlardır. Bugün adalet denilen şey, karar verilemeyen mahkeme dosyalarının içinde kaybolup gitmiştir. Geçenlerde evimize bir mahkeme kararı geldi. Geçmişte, yani bundan sekiz yıl önce, eşim ve kızım çalıştırsın, oyalansın diye naçizane küçük bir örgü ipi satan bir dükkân açmıştık. İkinci haftasında hırsız girdi. Karar şöyle diyordu. 2005 yılında yapılan hırsızlıkla ilgili soruşturmalar neticeye ulaşamamış, hırsızlar bulunamamış, aradan sekiz yıl geçmiş, böylece dava zaman aşımına uğramıştır. Hangi devirde yaşıyoruz? El cevap, güya çağdaş, medeni bir devirde yaşıyoruz. Bütün hırsızların kütükleri poliste olmasına, adli makamların hırsızlarla neredeyse onları akraba olacak kadar tanımalarına, bilgisayar ortamında herkesin her şeyi bilinmesine rağmen, hırsızlar bulunamıyor. Davlar zaman aşımından düşüyordu. Neden? Çünkü artık yasalar adaleti sağlama yerine, insanlar üzerine bir yük. İnsan aklı, muhakemesi, iradesi üzerine zincir vuran kurallar olmaktan öteye gidemiyor.

Gerçeği konuşma, düşünme konularında, ülkelerin yasa koyucuları en acımasız engelleyici yasaları çıkarırken, insanları özgürleştirmek için kıllarını kıpırdatmıyorlar. Kıllarını kıpırdatmadıkları bir yana, insanları özgürlüğe kavuşturan Allah’ın dinine ait yasalarla dalga geçmeyi, horlamayı öne çıkarıyorlar. Allah’ın dinine, yasalarına karşı olmadık yasakları getiriyorlar. Bu yönde ne denilebilir ki? Allah insanlar için dünyada yaşamında bir ömür koymuştur. Her insan ölümden sonra mutlaka yaptığının karşılığını bulacaktır. Allah katında en büyük suç, insanların üzerine haksız yere yük yüklemek… İnsanların aklını, muhakemesini, iradesini köle kılan zincirleri (yasaları-düzeni) koymaktır.

Allah ayetlerine devam ediyor. Yûnus suresinin 59. “De ki: Allah’ın size indirdiği rızıktan bir kısmını helal, bir kısmını da haram bulmanıza ne dersiniz? De ki: Allah mı size izin verdi, yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz?” Evet, Allah’ın insanlara verdiği rızkın bir kısmını yasaklayan (haram kılan), bir kısmını serbest (helal) kılanlara kim izin verdi? Allah mı? Yoksa onlar bu hakkı, kendi arzularına, heveslerine, ihtiraslarına uyarak mı kulandılar? Andolsun ki, insanlar böyle yaparak insanların özgürlüğüne müdahale etmektedirler. Yaratıcı olan Allah bütün insanlar için yeryüzünde nimetler vermiştir. Hiç kimsenin bu nimetlerin bir kısmını insanlara haram koyarak yasaklamaya, bir kısmını serbest kılmaya hakkı yoktur. Benim hakkım var diyerek, bu yönde yasalar çıkaranlar insanların özgürlüğünü kısıtlayanlar, Allah’a karşı büyük iftirada bulunurlar.

Allah Hûd suresinin 86. Ayetinde “Eğer mümin iseniz Allah’ın indirdiği sizin için daha hayırlıdır. Ben üzerinize bir bekçi değilim” diyerek, Allah’ın insanlara indirdiği hükümlerin hayırlı olduğunu vurgulamaktadır. Sizler insanların dediklerine bakmayın. Allah’ın helal kıldıklarını da hiç kimseye yasaklatmayın. O zaman size Allah’ın hayır kıldığı şeyleri inkâr etmiş, verilen rızka karşı çıkmış olursunuz.

Ne olursa olsun, Allah’ın Nahl suresinin 114. Ayetinde dediği gibi, “Artık, Allah’ın size verdiği rızıktan helal ve temiz olarak yeyin, eğer yalnız Allah’a ibadet ediyorsanız, onun nimetine şükredin. Eğer insanlığınıza değer veriyorsanız, Allah’a inanıyorsanız” Yine Nahl suresinin 116. Ayetindeki “Dillerinizin uydurduğu yalana dayanarak "Bu helaldir, şu da haramdır" demeyin, çünkü Allah’a karşı yalan uydurmuş oluyorsunuz. Kuşkusuz Allah’a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa eremezler” ifadesine dikkat ediniz. Dilleriniz çıkarlara doğru, heveslerinize doğru evrilir çevrilir. Şeytana uyarak şu helaldir, şu haramdır diyebilir. Unutmayın ki, Allah’ın bir konuda helal veya haram hükmü yokken sizin, şu helaldir, şu haramdır demeniz Allah’a karşı uydurduğunuz bir yalandır. Allah uyarıyor. Allah’a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa erişemezler. Hesap günü hesaptan kurtulamazlar.

Ne yazık ki, bugün Müslümanlar olarak çok gevşek davranıyoruz. Tabi buna atalarımızdan gelen kültür etki ediyor. Zira mezheplerimiz, cemaatlerimiz, tarikatlarımız, öyle olmadık konularda şu helaldir, şu haramdır demişlerdir ki, insanın aklı duruyor. Onlara verdiğimiz değerler. Âlim diye bildiğimiz insanların içtihatlarıyla, fetvalarıyla koydukları helal ve haram kurallarının normal olduğunu zannettiriyor. Onların da bir bildiği vardır. Kocaman âlimler, Allah’ın helal ve haram koymadığı konularda helal, haram koymuşlar. Bu suç olsaydı onlar bilmezler miydi? Aklı, muhakemesi, iradesi, bizimde önümüze gelen her yerde helal, haram koyabileceğimizin inancını, bilincini veriyor. Arkalarına atalarının yolunu alan Müslümanlar bugün, İslam’la ilgisi olmayan düzenleri, İslamileştirme gayreti içine giriyorlar. İçinde yaşadıkları düzenin sorunlarına Allah adına helal, haram hükümleri vererek, yaşamlarını İslam dışı düzenlerle uzlaştırıyorlar. Geçmişte, zalim, fasık iktidarları “fitne çıkmasın” diye onaylayan atalarının yolundan giden bugünkü Müslümanlar da, aynı yolu tercih ediyorlar. Hâlbuki Allah hükümlerini kendi düzeni için göndermiştir. Allah hiçbir zaman İslam dışı düzenleri, aklamak, Müslümanların o düzenlerde rahat yaşamasını sağlamak için hükümlerini göndermemiştir. Allah bütün insanlığa, en adil, en güvenilir, insanları özgürlüğe ulaştıran yasalarını göndermiştir. Günümüzün çağdaş, modern yasalarıyla, Müslümanların atalarından gelen dine dair yasalarıyla (ki yanlışlıkla adına İslam deniliyor), insan aklı, muhakemesi, iradesi köle kılınıyor.

Öncelikle Müslümanlar bu durumu kavramalıdırlar. Hz. Resul ve arkadaşları, Allah’ın kendilerine gönderdikleri yasalarıyla, özgürlüğe doğru emin adımlarla yürüdüler. İnşallah günümüz Müslümanları da Hz. Resul’ün ve arkadaşlarının bilincine, inancına ulaşarak, Allah’ın göndermediği yasalardan uzak durarak, Allah’ın yasalarına uyarak özgürlüğe ulaşmayı bilirler.


ŞEFAAT

Kökeni Arapça olan Şefaat kelimesinin sözlük ve lügatlerde nasıl geçtiğine bir bakalım

TDK. şefaat –ti isim (şefa:at) Arapça şefaat

Birinin suçunun bağışlanması veya dileğinin yerine getirilmesi için o kimseyle Tanrı arasında peygamberin yaptığı aracılık


Lugat: Birinin suçundan geçilmesi veya dileğinin yerine getirilmesi için edilen aracılık

Sözlük, lügat ve Müslümanların kültürel kitaplarında geçtiği anlamıyla, şefaat suçlu, cezalanacak biri için araya girmek, onu cezalandırılmaktan kurtarmak olarak anlaşılmaktadır.

Dini konuları ele almayan bazı, hikâye, roman gibi kültürel kitaplarda da, şefaat kelimesi, birine bir başkasına karşılık kefil olma anlamında kullanıldığı görülmektedir.

Ancak dine ait kültürel kitaplarda, Müslümanların genelinin anlayışında, Müslüman olup da, Allah katındaki hesapta suçlu çıkanlara, peygamberin, âlimlerin, şeyhlerin kefil olması, bu kefilliğe istinaden suçlu olanın Allah tarafından cezalandırılmayarak cennete konulması olarak geçmektedir.

Şefaat kelimesi Kur’an ayetlerinde de geçmektedir. Bu çalışmada, şefaatle ilgili Mekke döneminde gönderilen ayetleri inceleyeceğiz. Medine bölümünde şefaat kelimesinin geçtiği ayetleri daha sonra tekrar inceleyeceğiz.

Mekke dönemindeki gelen ayetlerde şefaat geçen ayetleri incelerken, surelerin nüzul sırasını esas aldık. Amacımız ayetlerin nüzul seyrinde şefaat kelimesi nasıl geçiyor… Hangi boyutlardan hangi boyutlara şefaatin anlamı değişiyor izleyelim.

Müddesir (4) suresinin 32-56. ayetlerde, “Hayır, hayır. Aya andolsun ki, dönüp gitmekte olan geceye, ağarmakta olan sabaha… Andolsun ki, o büyük musibetlerden biridir. Sizden ileri gitmek ya da geri kalmak isteyen kimseler için, insanlık için, uyarıcıdır. Her nefis, kazandığına karşılık bir rehindir. Ancak sağdakiler başka. Onlar cennetler içinde sorarlar. Günahkârların durumunu: "Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir?" diye Onlar şöyle cevap verirler: Biz namaz kılanlardan değildik, Yoksulu doyurmuyorduk, dalıp gidenlerle birlikte dalıyorduk. Ceza gününü de yalan sayıyorduk. Sonunda bize ölüm geldi çattı. Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez. Böyle iken onlara ne oluyor ki, öğütten yüz çeviriyorlar? Kaçan yaban eşekleri gibi… Âdeta aslandan ürkmüş. Daha doğrusu onlardan her biri, kendisine açılmış sahifeler verilmesini istiyor. Hayır! Aslında onlar ahiretten korkmuyorlar. Asla, bilsinler ki bu, gerçekten bir ikazdır! Dileyen öğüt alır. Bununla beraber, Allah dilemeksizin onlar öğüt alamazlar. Sakınılmaya layık olan da O’dur. Mağfiret sahibi de O’dur”

Necm (23) suresinin 19-26. Ayetlerinde, “Gördünüz mü o Lat ve Uzza’yı? Ve üçüncüleri olan ötekini, Menat’ı. Demek erkek size, dişi O’na öyle mi? O zaman bu, insafsızca bir taksim! Bunlar, sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka bir şey değildir. Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Onlar ancak zanna ve nefislerinin arzusuna uyuyorlar. Hâlbuki kendilerine Rableri tarafından yol gösterici gelmiştir. Yoksa insan, her arzu ettiği şeye sahip mi olacaktır? Ahiret de dünya da Allah’ındır. Göklerde nice melek var ki onların şefaatleri, dilediği ve hoşnut olduğu kimse için, Allah’ın izin vermesi dışında bir işe yaramaz. Göklerde nice melek var ki onların şefaatleri, dilediği ve hoşnut olduğu kimse için Allah’ın izin vermesi dışında, bir işe yaramaz“

Araf (39) suresinin 51-53. Ayetlerinde, “O kâfirler ki, dinlerini bir eğlence ve oyun edindiler de dünya hayatı onları aldattı. Onlar, bu günleri ile karşılaşacaklarını unuttukları ve ayetlerimizi bile bile inkâr ettikleri gibi biz de bugün onları unuturuz. Gerçekten onlara, inanan bir toplum için yol gösterici ve rahmet olarak, ilim üzere açıkladığımız bir kitap getirdik. Onlar, tevilinden başka bir şey beklemiyorlar. Tevili geldiği gün, önceden onu unutmuş olanlar derler ki: Doğrusu Rabbimizin elçileri gerçeği getirmişler. Şimdi bizim şefaatçilerimiz var mı ki bize şefaat etsinler veya geri döndürülmemiz mümkün mü ki, yapmış olduğumuz amellerden başkasını yapalım? Onlar cidden kendilerine yazık ettiler ve uydurdukları şeyler de kendilerinden kaybolup gitti“

Yasin (41) suresinin 13-24. Ayetlerinde, “Onlara, şu şehir halkını misal getir: Hani onlara elçiler gelmişti. İşte o zaman biz, onlara iki elçi göndermiştik. Onları yalanladılar. Bunun üzerine üçüncü bir elçi gönderdik. Onlar: Biz size gönderilmiş Allah elçileriyiz! Dediler. Elçilere dediler ki: Siz de ancak bizim gibi birer insansınız. Rahman, herhangi bir şey indirmedi. Siz ancak yalan söylüyorsunuz. Dediler ki: Rabbimiz biliyor; biz gerçekten size gönderilmiş elçileriz. Bizim vazifemiz, açık bir şekilde Allah’ın buyruklarını size tebliğ etmekten başka bir şey değildir" Doğrusu siz bize uğursuz geldiniz. Eğer bu işten vazgeçmezseniz, andolsun sizi taşlarız. Bizden size mutlaka fena bir kötülük dokunur, dediler. Elçiler şöyle cevap verdi: Sizin uğursuzluğunuz sizinle beraberdir. Size nasihat ediliyorsa bu uğursuzluk mudur? Bilakis, siz aşırı giden bir milletsiniz. Derken şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi. "Ey kavmim bu elçilere uyunuz!" "Sizden herhangi bir ücret istemeyen bu kimselere tabi olun, çünkü onlar hidayete ermiş kimselerdir" Bana ne olmuş ki, beni yaratana ibadet etmeyecekmişim! Hâlbuki hepiniz O’na döndürüleceksiniz" O’ndan başka tanrılar mı edineyim? O çok esirgeyici Allah, eğer bana bir zarar dilerse onların şefaati bana hiçbir fayda vermez, beni kurtaramazlar." "İşte o zaman ben apaçık bir sapıklığın içine gömülmüş olurum"

Meryem (44) suresinin 81-95. Ayetlerinde, “Onlar, kendilerine bir itibar ve kuvvet olsun diye Allah’tan başka tanrılar edindiler. Hayır, hayır! Onların ibadetlerini tanımayacaklar ve onlara hasım olacaklar. Görmedin mi? Biz, kâfirlerin üzerine, kendilerini iyice isyankârlığa sevk eden şeytanları gönderdik. Öyle ise onlar hakkında acele etme. Biz onlar için teker teker sayıyoruz. Takva sahiplerini heyet halinde çok merhametli olan Allah’ın huzurunda toplayacağımız gün. Günahkârları da susuz olarak cehenneme süreceyiz. O gün Rahman’ın nezdinde söz ve izin alandan başkalarının şefaate güçleri yetmeyecektir. "Rahman çocuk edindi" dediler. Hakikaten siz, pek çirkin bir şey ortaya attınız. Bundan dolayı, neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak, dağlar yıkılıp düşecektir! Rahman’a çocuk isnadında bulunmaları yüzünden… Hâlbuki çocuk edinmek Rahman’ın şanına yakışmaz. Göklerde ve yerde olan herkes istisnasız, kul olarak Rahman’a gelecektir. O, bunların hepsini kuşatmış ve sayılarını tespit etmiştir. Bunların hepsi de kıyamet gününde O’nun huzuruna tek başına gelecektir”

Taha (45) suresinin 108 – 109. Ayetlerinde, “O gün insanlar, davetçiye (İsrafil’e) uyacaklar. Ona karşı yan çizmek yoktur. Artık, çok esirgeyici Allah hürmetine sesler kısılmıştır. Bu yüzden, fısıltıdan başka bir ses işitemezsin. O gün, Rahman’ın izin verdiği ve sözünden hoşlandığından başkasının şefaati fayda vermez”

Şuara (47) suresinin 90 – 103. Ayetlerinde, ”Cennet, takva sahiplerine yaklaştırılır. Cehennem de azgınlara apaçık gösterilir. Onlara: Allah’tan gayrı taptıklarınız hani nerede? Denilir… Size yardım edebiliyorlar mı veya kendilerine yardımları dokunuyor mu? Onlar ve azgınlar oraya tepetaklak atılırlar. İblis bütün orduları da... Orada birbirleriyle çekişerek şöyle derler: Vallahi, biz gerçekten apaçık bir sapıklık içindeymişiz. Çünkü biz sizi âlemlerin Rabbi ile eşit tutuyorduk. Bizi ancak o günahkârlar saptırdı. "Şimdi artık bizim ne şefaatçilerimiz var" "Ne de yakın bir dostumuz" Ah keşke bizim için bir dönüş daha olsa da, müminlerden olsak! Bunda elbet büyük bir ders vardır; ama çokları iman etmezler”

Yunus (51) suresinin 1-4. Ayetlerinde, “Elif. Lam. Ra. İşte bunlar hikmet dolu Kitabın ayetleridir. İçlerinden bir adama: İnsanları uyar. İman edenlere, Rableri katında onlar için yüksek bir doğruluk makamı olduğunu müjdele, diye vahiy etmemiz, insanlar için şaşılacak bir şey mi oldu ki, o kâfirler: Bu elbette apaçık bir sihirbazdır, dediler? Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da işleri yerli yerince idare ederek arşa istiva eden Allah’tır. Onun izni olmadan hiç kimse şefaatçi olamaz. İşte O Rabbiniz Allah’tır. O halde O’na kulluk edin. Hala düşünmüyor musunuz? Allah’ın gerçek bir vadi olarak hepinizin dönüşü ancak O’nadır. Çünkü O, mahlûkatı önce yaratır. Sonra da iman edip iyi işler yapanlara adaletle mükâfat vermek için geri çevirir. Kâfir olanlara gelince, inkâr etmekte oldukları şeylerden ötürü onlar için kaynar sudan bir içki ve elem verici bir azap vardır”

Yunus (51) suresinin 18. Ayetinde, “Onlar Allah’ı bırakıp kendilerine ne zarar ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve: Bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizdir, diyorlar. De ki: "Siz Allah’a göklerde ve yerde bilemeyeceği bir şeyi mi haber veriyorsunuz? Hâşâ! O, onların ortak koştuklarından uzak ve yücedir"

En’âm (55) suresinin 70-71. Ayetlerinde, “Dinlerini bir oyuncak ve bir eğlence edinen ve dünya hayatının aldattığı kimseleri bırak! Kazandıkları sebebiyle hiçbir nefsin felakete uğramaması için Kur’an ile nasihat et. O nefis için Allah’tan başka ne dost ne de şefaatçi vardır. O, bütün varını fidye olarak verse, yine de ondan kabul edilmez. Onlar kazandıkları yüzünden helake sürüklenmiş kimselerdir. İnkâr ettiklerinden dolayı onlar için kaynar sudan ibaret bir içecek ve elem verici bir azap vardır. De ki: Allah’ı bırakıp da bize fayda veya zarar veremeyecek olan şeylere mi tapalım? Allah bizi doğru yola ilettikten sonra şeytanların saptırıp şaşkın olarak çöle düşürmek istedikleri, arkadaşlarının ise: "Bize gel! "diye doğru yola çağırdıkları şaşkın kimse gibi gerisin geri mi döndürüleceğiz? De ki: Allah’ın hidayeti doğru yolun ta kendisidir. Bize âlemlerin Rabbine teslim olmamız emredilmiştir”

En’âm (55) suresinin 92-94. Ayetlerinde, “Bu Ümmü’l-kura ve çevresindekileri uyarman için sana indirdiğimiz, kendinden öncekileri doğrulayıcı mübarek bir kitaptır. Âhirete inananlar buna da inanırlar ve onlar namazlarını hakkıyla kılmaya devam ederler. Allah’a karşı yalan uydurandan yahut kendisine hiçbir şey vahiy edilmemişken "Bana da vahyolundu" diyenden ve "Ben de Allah’ın indirdiği ayetlerin benzerini indireceğim" diyenden daha zalim kim vardır! O zalimler, ölümün dalgaları içinde, melekler de pençelerini uzatmış, onlara: "Haydi canlarınızı kurtarın! Allah’a karşı gerçek olmayanı söylemenizden ve O’nun ayetlerine karşı kibirlilik taslamış olmanızdan ötürü, bugün alçaklık azabı ile cezalandırılacaksınız!" derken onların halini bir görsen! Andolsun ki, sizi ilk defa yarattığımız gibi teker teker bize geleceksiniz ve size verdiğimiz şeyleri arkanızda bırakacaksınız. Yaratılışınızda ortaklarımız sandığınız şefaatçilerinizi de yanınızda göremeyeceğiz. Andolsun, aranız açılmış ve yanınızda sandığınız şeyler sizden kaybolup gitmiştir”

Zümer (59) suresinin 43 – 44. Ayetlerinde, “Yoksa onlar Allah’tan başkasını şefaatçiler mi edindiler? De ki: Onlar hiçbir şeye güç yetiremezler ve akıl erdiremezlerse de mi? De ki: Bütün şefaat Allah’ındır. Göklerin ve yerin hükümranlığı O’nundur. Sonra O’na döndürüleceksiniz”

Mü’min (60) suresinin 16 – 18. Ayetlerinde, “O gün onlar huzura gelirler. Onların hiçbir şeyi Allah’a gizli kalmaz. Bugün hükümranlık kimindir? Kahhar olan tek Allah’ındır. Bugün herkese kazandığının karşılığı verilir. Bugün haksızlık yoktur. Şüphesiz Allah, hesabı çarçabuk görendir. Yaklaşan gün hususunda onları uyar! Çünkü o onda dehşet içinde yutkunurken yürekleri ağızlarına gelmiştir. Zalimlerin ne dostu ne de sözü dinlenir şefaatçisi vardır”

Zuhruf (63) suresinin 85 – 87. Ayetlerinde, “Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin mülkü kendisine ait olan Allah ne yücedir! Kıyamet saatini bilmek de O’na mahsustur. Siz O’na döndürüleceksiniz. Allah’ı bırakıp da taptıkları putlar, şefaat edemezler. Ancak bilerek hakka şahitlik edenler bunun dışındadır. Andolsun onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan elbette "Allah" derler. O halde nasıl çevriliyorlar?”

Enbiyâ (73) suresinin 21-29. Ayetlerinde, “Yoksa yeryüzünde birtakım tanrılar edindiler de, onları tanrıları mı diriltecekler? Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka tanrılar bulunsaydı, yer ve gök kesinlikle bozulup gitmişti. Demek ki Arş’ın Rabbi olan Allah, onların yakıştırdıkları sıfatlardan münezzehtir. Allah, yaptığından sorumlu tutulamaz; onlar ise sorguya çekileceklerdir. Yoksa O’ndan başka birtakım tanrılar mı edindiler? De ki: Haydi delillerinizi getirin! İşte benimle beraber olanların Kitabı ve benden öncekilerin Kitabı... Hayır, onların çoğu hakkı bilmezler; bu yüzden de yüz çevirirler. Senden önce hiçbir resul göndermedik ki ona: "Benden başka İlah yoktur; şu halde bana kulluk edin" diye vahiy etmiş olmayalım. Rahman evlat edindi, dediler. Hâşâ! O, bundan münezzehtir. Bilakis evlat olarak isnat ettikleri, İnsanlık için, uyarıcıdır. Lütuf ve ihsana mazhar olmuş kullardır. O’ndan önce konuşmazlar; onlar, sadece O’nun emri ile hareket ederler. Allah, onların önlerindekini de, arkalarındakini de bilir. Allah rızasına ulaşmış olanlardan başkasına şefaat etmezler. Onlar, Allah korkusundan titrerler! Onlardan her kim: "Tanrı O değil, benim!" derse, biz onu cehennemle cezalandırırız. İşte biz, zalimlere böyle ceza veririz!”

Secde (75) suresinin 1-4. Ayetlerinde, “Elif. Lam. Mim. Bu Kitabın, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiş olduğunda asla şüphe yoktur. "Onu Peygamber kendisi uydurdu" diyorlar öyle mi? Hayır! O, senden önce kendilerine hiçbir uyarıcı gelmemiş bir kavmi uyarman için… Rabbinden gönderilen haktır. Gökleri, yeri ve bunların arasındakileri altı günde yaratan, sonra arşa istiva eden Allah’tır. O’ndan başka ne bir dost ne de bir şefaatçiniz vardır. Artık düşünüp öğüt almaz mısınız?”

Rûm (84) suresinin 7-15. Ayetlerinde, “Onlar, dünya hayatının görünen yüzünü bilirler. Ahiretten ise, onlar tamamen gafildirler. Kendi kendilerine, Allah’ın, gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları ancak hak olarak ve muayyen bir süre için yarattığını hiç düşünmediler mi? İnsanların birçoğu, Rablerine kavuşmayı gerçekten inkâr, etmektedirler. Onlar, yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin akıbetlerinin nice olduğuna bakmadılar mı? Ki onlar, kendilerinden daha güçlü idiler; yeryüzünü kazıp altüst etmişler, onu bunların imar ettiklerinden daha çok imar etmişlerdi. Peygamberleri, onlara da nice açık deliller getirmişlerdi. Zaten Allah onlara zulmedecek değildi; fakat onlar kendi kendilerine zulmetmekteydiler. Sonunda, Allah’ın ayetlerini yalan sayarak ve onları alaya alarak kötülük yapanların akıbetleri pek fena oldu. Allah, ilkin mahlûkunu yaratır, sonra da bunu tekrarlar. Sonunda hep O’na döndürüleceksiniz. Kıyametin kopacağı gün, günahkârlar susacaklardır. Ortaklarından kendilerine hiçbir şefaatçi çıkmayacaktır. Zaten onlar, ortaklarını da inkâr edeceklerdir. Kıyamet kopacağı gün, işte o gün birbirlerinden ayrılacaklardır. İman edip iyi işler yapanlara gelince, onlar, cennette nimetlere ve sevince mazhar olacaklardır”

Mekke’de gelen ayetler, putperestlerin şefaat anlayışlarına cevap vermektedir. Ayetlerin özünden çıkanları şu şekilde sıralayabiliriz.

1. Şefaat konusu geçen ayetlerin hiç biri Müslümanlarla ilgili değildir. Ayetlerde geçen şefaat konuları müşriklerin iddialarına karşılık Allah’ın onlara verdiği cevaplardır.

2. Allah dini inkâr eden putperestlerin hesap günü başlarına gelecekleri sıraladıkça, putperestler kendilerine bir şey olmayacağını, inandıkları putlarının Allah’ın dostları olduğunu, hesap günü şefaat ederek kurtaracaklarını söylüyorlardı. Bunun üzerine Allah, onlardan delil istiyor. Bu iddialarını neye göre söylediklerini soruyordu? Putperestler ise, putlarının Allah katında şefaatte yetkili olduklarını iddia ediyorlardı. Allah ise, putperestlere “şefaat edecekler ancak kendisinin izin verdikleri olduğunu” söyleyerek, putlarına böyle bir izin vermediğini ifade ediyordu. Putperestlerin inandıkları putlara hiçbir şekilde şefaat etme konusunda izin verilmemişti. Allah ayetlerde, “dilediklerimiz şefaat edecekler” derken, bu ifadeyi Müslümanlara değil, putperestlere söylüyor… Hiçbir kimseye, hiçbir varlığa şefaat hakkı vermediğini ifade ediyor.

3. Putperestlerin putları tarafından Allah’ın hesabından kurtarılacaklarına dair inançları, Allah tarafından asla kabul edilmiyordu. Hiç kimse, bir başkasının hesabından sorumlu değildi. Hiç kimse, hesap günü Allah’ın yardımı olmadan hesap gününden kurtulamayacaktı.

4. Ayetlerde, ne resulün, ne resullerin, ne de Müslümanların içinden bazılarının Allah katında Müslümanlara şefaat edeceğine dair hiçbir ifade geçmiyor. Bazı Müslümanlar yorumlarıyla, ayetlerde “izin verdiklerimiz şefaat edecek” ifadesi geçince, bu sözden hareketle hemen resulün, bazı değerli Müslümanların, âlimlerin, ulemaların, şeyhlerin, erenlerin, evliyaların şefaat edeceklerine dair çıkarımlar yapmalarının ayetle bir ilgisi yok.

5. Müslümanların Mekke bölümü incelendiğinde, Müslümanların düşüncelerinde, davranışlarında şefaat beklentisi yoktu. Aksine, putperestler bize şefaat edilecek dediklerinde, Müslümanlar “Allah’tan başka şefaatçinin olmadığını” ayetleri okuyarak cevap veriyorlardı. Müslümanların kendileri “Allah’tan başka şefaatçi olmadığına” inanırken, Allah’tan başkasının şefaat yetkisinin olduğuna inanmaları çelişki olurdu.

6. Allah kesin bir şekilde hesap günü kendisinden başka şefaatçi olmadığını, hiç kimseye şefaat vermediğini ayetlerinde belirtiyor. Gönderdiği resullerini de, emirlerini yerine getirmediğinde hesaba çekeceğini bildiriyor. Böyle olmasına rağmen, kendileri hesaba çekilecek kişilerin başkalarına kefil olmasının mantıksızlığını ayetler belirtirken insanların illaki bir şefaatçiye inanmaları ilginç. Bazı insanlar şefaat düşüncesiyle insanlar üzerinde egemen olurken, insanların üzerinden çıkar sağlarlarken, bazı insanlar da dünyadaki sorumluluklarını başkalarına yıkarak, sorumluluklarını yükledikleri insanlara şefaat yetkisi veriyorlardı. İşin özünde, insanların sorumluluk yüklenip yüklenmemesi var. Sorumluluk yüklenmeyen, görevlerini yapmayan insanlar, hesapla korkutulduklarında, hemen kendilerine bir şefaatçi buluyorlardı. Allah’a bağlanacaklarına şefaatçilere bağlanıyorlardı. Hâlbuki Allah kendisine bağlanmayı, hiçbir kula, insana bağlanmamayı, sadece kendisinin insanlara yardım edebileceğini, af yetkisinin kendisinde olduğunu ayetlerinde sürekli hatırlatıyor. Ancak insanlar bu ayetleri bir türlü duymak istemiyorlardı. İnsanların çoğu zaaf içinde dünyevileşiyor. Allah’ın ayetlerini duymazdan, görmezden geliyor. Ayetlere uygun dünya yaşamını kurmuyor. Bütün bu yaptıklarına karşılık hesap günü cezalandırılacakları söylendiğinde kendilerine hemen Allah katında bir kayırıcı buluyordu. Kayırıcı, “yani şefaatçi”… Her şeyden önce, şefaatçi kelimesinin, bağışlatıcı, kayırıcı anlamları düşünüldüğünde, Allah’ın dininde “bağışlatıcı, kayırıcı” kavramlarının kullanılması çok tehlikeliydi. Putperestler diyorlardı ki, Allah bizi cezalandırmaya kalkarsa, bizi Allah’ın yanında kayıracak putlarımız var. Allah bizi cezalandırmaya kalkarsa, bizi Allah’a bağışlatacaklar var. Bu nasıl bir mantıktı? Allah asla böyle bir mantığı kabul etmiyor. Hiç kimsenin kendisi üzerinde bir otorite olmadığını, hiç kimsenin, hiçbir varlığın kendisine ricada bulunamayacağını belirtiyor. Bu tür düşünceleri kendi otoritesine saldırı olarak görüyordu. Allah hesap görüp cezalandıracak, ama bazıları araya girerek Allah’a engel olacak. Cezalandırmak istediği insanı kurtaracak. Allah böyle bir şeyin asla olamayacağını defalarca ayetlerinde belirtiyor.

7. Şefaat, kayırıcı, bağışlayıcı anlamlarıyla düşünüldüğünde, Allah sadece kendisinin bağışlayacağını… Eğer dünyada veya ahrette kötülüklere karşı koruyacak bir güç varsa kendisinin gücü olduğunu söylüyor. Dolayısıyla şefaat yetkisi, aynı ilahlık, yaratıcılık, hesap görücülük, bağışlayıcılık, cezalandırıcılık yetkileri gibi, Allah’ın sıfatlarından biriydi. “Allah şefaat yetkisi bana aittir” “Rabbinizden başka şefaatçi yoktur” derken, aynen “rabbinizden başka ilah yoktur” anlamında kullanıyordu. Dolayısıyla “Allah’tan başka ilah yoktur” ifadesiyle “Allah’tan başka yaratıcı yoktur” ifadesiyle “Allah’tan başka şefaatçi yoktur” ifadeleri aynı anlamı taşıyordu. Kim Allah’tan başka şefaatçi olduğunu iddia ederse, tevhide zarar vermiş, hidayetin dışına çıkmış demektir.

Allah’ın ancak izin verdiklerim şefaat ederler ifadesi, izin vereceğine dair bir delil olma yerine, putperestlerin iddiasına karşılık bir muhakeme kurma, akli delil sunmaydı. Allah ayetlerinde diyordu ki, “eğer iddia ettiğiniz gibi gerçekten şefaat edecekler varsa, ancak onlar benim izin verdiklerim olur” Haydi sizin iddia ettiklerinize dair, benim izin verdiğime dair bir delil getirin. Rabbiniz bu konuda hiç kimseye izin vermemiştir. Siz bu konuda delil de getiremezsiniz.

Bugün Müslümanlar, aynı putperestler gibi, Allah’tan başka şefaatçiler olduğunu iddia ediyorlar. Hâlbuki hiçbir ayet Müslümanlarla ilgili değil. Üstelik ayetlerin hiçbirinde resulün şefaat yetkisi olduğuna dair ifade geçmiyor. Hele bazı âlimlerin, üstatların, şeyhlerin şefaat yetkisi olduğu konusu ise tamamıyla saçmalık olarak görünüyor. Allah’ın ayetlerinde geçmeyen konuların, rivayetleri tartışılır hadislere dayandırılması ise daha korkunç bir durum. Çünkü Allah kendisinin emretmediği, söylemediği bir şeyi söylerse peygamberini “perçeminden yakalayıp çetin bir azaba uğratacağını” ayetiyle uyarıyor. Buna rağmen insanlar, hem Allah’a hem resule karşı yalan uyduruyorlar… Allah ve resulünün yolundan gittiğini iddia eden insanların, yalan iftiraları Allah’a ulaşmaz. Ancak Allah onların bu yaptıklarını da asla yanlarında bırakmaz.

8. Allah insanla kendisi arasında resul dâhil hiçbir varlığı, RİSALET DIŞINDA aracı kılmamıştır. Zira Allah insana “şah damarından yakındır” İnsanlarla Allah arasında hiçbir varlığı tanımama tevhittir. Eğer insanla Allah arasında, resulün, bazı insanların olduğunu iddia edilirse, insan küfre sapar, hidayetten çıkar. Allah’ın din göndermesindeki amaç budur. İnsanlara kendisinin yakın olduğu, aralarında hiçbir varlığın olmadığı, direkt insanların Allah’a bağlanmaları gerektiği dinin ana konusudur.

Putperestlerin, Yahudilerin, Hıristiyanların iddia ettikleri ise, Allah ile kendileri arasında kutsal bildikleri varlıklar var. İnsanlar ancak Allah’a kutsal bildikleri, tanıdıkları varlıklarla ulaşabiliyorlar. Allah bu inancı yıkmak, yerine insanın kendisine ulaşmasında hiçbir zorluk olmadığını bildirmek için ayetlerini gönderiyordu. İnsan nedense böyle yalın bir inancı kabul etmeye yanaşmıyor. Ve bazı insanlar, insanların Allah’a yalın olarak yaklaşımlarını kabul etmiyor. Onları illaki kutsal ilan ettikleri varlıklara bağlanmaya davet ediyorlardı.

Kısaca; Allah’ın ayetlerinde resulüne şefaat yetkisi verdiğine dair bir ifade yoktur. Aksine Allah’ın ayetleri hiç kimseye şefaat yetkisi vermediğini bildirmektedir. Allah’ın bazı ayetlerinde “dilediğimize şefaat yetkisi veririz” “İzin verdiklerimizin hesap günü konuşma hakları vardır” ifadelerine dayanarak insanların, resulde veya filanca kişilerde bu yetkiler var demesinin bir anlamı yoktur. Zira Allah’ın hiçbir ayetinde, açık seçik olarak kişiler üzerinden şefaat konusunda yetki dağıtımı yoktur. İnsanların kendilerine göre yetki dağıtması, putperestlerin delilsiz iddia edişlerine benzer.

Mekke’deki putperestlerin inançlarını analiz edersek, Putperestliğin temeli, insanlar Allah’a veya Tanrı’ya inanmaktadırlar. İnandıkları Allah veya Tanrı erişilemez, her şeyin yaratıcısı bir güçtür. Ona erişemeyeceklerine inanırlar. Onun da kendisi gibi aciz, zavallı varlıklarla ilgilenmeyeceğini kabul ederler. Ancak Onunla ilişki kurma istekleri yoğundur. Kendileriyle en büyük varlık kabul ettikleri Allah veya Tanrı arasında ilişkilerini kuracak kutsallar yaratırlar. Yarattıkları kutsallar;

Gözleriyle gördükleri ama ulaşamadıkları, güneş, ay ve yıldızlar gibi,

Toplumda hayranlık duydukları güçlü, kuvvetli yöneticiler, Firavun, Nemrut, Sezarlar gibi,

Kendilerini, zulümden, inançsızlıktan, bilgisizlikten kurtardığını kabul edip, insanlık erdemleriyle en yüksekte olduğunu kabul ettikleri toplumsal kahramanlar. Savaş kahramanları, tarihsel kurtarıcılar, evliyalar, erenler gibi,

İnsanlar yarattıkları bu kutsallar ile Allah’a veya Tanrı’ya yaklaşabileceklerine,

Her türlü acizliklerini, zaaflarını, yanlış / kötü yolda gidişlerini dikkate alarak, inandıkları büyük gücün (tanrının veya Allah’ın) suçlamalarına karşılık, yarattıkları kutsalların ardına sığınabileceklerine inanarak, kutsallarının arkasına sığınırlar. Arkasına sığındıkları kutsalları da, dokunulmaz, erişilmez, tartışılmaz ilan eder. Onlara dokunabilecek her türlü düşünceyi, davranışı yasaklamak için, kurallar, yasalar geliştirirler.

Putperest Arapların tarih içinde ürettikleri putlar. Müslümanların ürettikleri sahabe, evliya, eren, yatır figürleri. Çağımızda üretilen tarihsel kurtarıcılar. Sol açısından Lenin, Stalin, Mao. Avrupa Fransız kültür devrimine neden olan fikir adamları, filozoflar. Ülkelerin banisi (kurtarıcısı, kurucusu) olarak kabul siyasi liderler. Ülkemizde Mustafa Kemal Atatürk… İran’da devrim yapan Humeyni… Hindistan’da Mohandas Karamçand Mahatma (ulu ruh) Gandi… İngiltere’de krallık vs. İnsanlar adına, insanların başarmayı dahi hayal edemeyecekleri konularda, azimle yürüyen, kahramanlıklar ortaya koyan ve toplumlara bir devlet hediye eden kişiler… Kutsallaştırılarak, toplumların ulaşamayacağı, dokunamayacağı varlıklar olarak ilan edilir. Ulaşmak, bulaşmak, dokunmak isteyenleri engellemek için yasaklar konur. Aynı ideolojilere, dine inanan aciz insanlar ürettikleri kutsalların ardına sığınarak toplumlara egemenlik sağlar.

Konuyu özetlersek, putperestliğin temelinde, insanların Tanrı’dan veya Allah’tan başka, kendilerinin ürettiği kutsallar (tanrılar – ilahlar) vardır. Üretilen kutsallar insanların görebildikleridir. Onlar görebildikleri ilahlarla göremedikleri varlığa ulaşabileceklerine inanırlar. Bu felsefenin tutunabilmesi için kutsallarını korurlar, dayatırlar, arkasına sığınırlar. Böylece acizliklerini, zavallılıklarını kurtarmış olurlar.

Allah’ın ayetleri gelip onları suçlayınca, ürettikleri kutsalların Allah katında şefaatçi olduğuna inanırlar. Allah’ın hesap günü onları suçlu bulup cezalandırmasına karşılık, kendilerinin cezalanmayacaklarına, çünkü ürettikleri kutsalların araya girerek Allah’a bağışlatacaklarına inanırlar. Dolayısıyla şefaat düşüncesi, Allah’ın şefaatçi sıfatına ortak olmanın yanında, Allah’ın iradesine engel olma, iradesi üzerinde hükümran olma durumu doğurur. Bu açıdan şefaat düşüncesi Allah’ın sıfatlarına ortak olmadan daha kötü bir suçtur. Zira Allah’ın emrine, hesabına, yetkilerine hükümran olma vardır. Bu nasıl olmaktadır? Allah bir kulunu suçlu bulup cezalandıracaktır. Güya şefaatçi araya girerek, kibarca, “Ya Rabbi bu insan suçlu ama benim hatırıma bunu affet, cehenneme gönderme, cennetine koy” diyecekler, Allah’ta onları kıramayarak suçluyu af edecek, cennete koyacaktır. Sanki Allah kullarına acımamış, insanların ürettikleri kutsallar insanlara acımıştır. Allah acımadığı insanları cehenneme gönderirken, insanlar ürettikleri kutsallar aracılığıyla acımasız Allah’ın cezasından kurtulacaklardır. Şefaatle ilgili düşüncelerin, yorumların sonucu buraya varır. Acımasız, insanları cezalandıracak bir Allah var… İnsanlara acıyan kullar var. İnsanlara acıyan kullar olmasaydı insanların vay haline… Allah onlarla cehennemi dolduracaktı. Müslüman’ın böyle bir inanca sahip olması mümkün değildir. Zira böyle bir inanç putperestlikten başka bir şey değildir.

Mekke’de gönderilen ayetlerin özünden çıkan anlam, şefaat inancı putperestlik inancıdır. Mekke döneminde yaşayan Müslümanların inancında putperestlik inancı olan şefaat inancı yoktur. Şefaat inancı Müslümanların kültürüne, inancına, sonradan sokularak Müslümanlar tevhit inancından putperestliğe dönüştürülmüştür.





BİAT...

Uzun süresidir incelediğimiz Mekke’de dönemini artık sonlandırma vakti geldi. Bugün düşünce derinliğinde gezerek Mekke’nin havasını yaşamak gerektiğine inanıyorum. Bir kere olsa, gözlerimizi günümüzdeki dünyadan uzaklaştırıp, resulün yaşadığı Mekke’ye dikmemiz gerekiyor. İşte gözlerimin önünde peygamber ve arkadaşları, onların dini kabulleri, Allah’tan gelen ayetlere karşı ilgileri ve sorumlulukları ilgimi çekiyor. İlgimi çekenler bildiklerimi altüst ediyor. Önüme yeni kavramlar, yeni ufuklar açıyor. Tarih kitaplarında, hadis kitaplarında, Kur’an-da genel olarak şu özlere rastlıyorum. Hadis kitaplarının biat bölümlerinde karşılaşıyorum. Toplumda pek bilinmeyen, duyulmayan, söz edilmeyen hadisler bana yeni ufuklar açıyor.

“Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed’in Allah’ın kulu ve kölesi olduğuna biat ettik”

Başka bir yerde, “Allah’tan başka ilah olmadığına, yalan söylememeye, namaz kılmaya, oruç tutmaya, hırsızlık yapmamaya, adam öldürmemeye, zina yapmamaya biat ettik”

Erkekler ve kadınlar kendi özelliklerine göre sorumlu olduğu İslam’ın temel kurallarına biat ediyorlar.

Bir bakıma, Müslüman olmak için kelime-i şahadet olan “Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed Allah’ın kulu ve resulüdür” ifadesine biat ediyorlar. Sonra Allah’tan, yapmak veya yapmamak şeklinde gelen bütün emirlere biat ediyorlar. Biat söz vermek anlamına geliyor. Allah Kur’an-da, insanlardan önce kendine saygı duyacaklarına, emirlerini dinleyeceklerine, başkalarından gelen emirleri dinlemeyeceklerine söz alıyor. İnsanın önce kendine saygı duymasının temel ilkesi, kullara kulluk etmemektir. İnsan “Allah’tan başka ilah yoktur” derken, insanların üzerinde Allah’tan başka varlığın hükümranlığına karşı çıkılması ifade ediliyor. Hâlbuki dünya yaşamında görülüyor ki, bir veya birçok insan çıkıp diğer insanlar üzerinde egemenlik kuruyorlar. İnsanları kula kulluğa çağırıyorlar. Kelime-i tevhide inanarak, “Allah’tan başka ilah yoktur” diyen insan, önce “ben aklımın, muhakememin, irademin üzerinde hiçbir insanı otoriter görmüyorum” diyerek, kendi özgürlüğünü, saygınlığını ortaya çıkarıyor.

Allah ilke bazında bu sözü insanlardan aldıktan sonra, her gönderdiği ayetlere işitip itaat etmek üzere biat alıyor. Kur’an-da ayetlere biat konusu, “O müminler, kendilerine bir ayet geldiği zaman, işittik ve itaat ettik derler” şeklinde geçiyor.

Bu bağlamda müminler, yani verdikleri sözde durarak güven gösterenler. Ki mümin ifadesi, güvenen, güven veren, güvenilen demektir. Mümin olan insanlar, Allah’a güvenirler. Allah’a verdikleri sözleri yerine getirerek güven vererek, güvenirliliklerini gösterirler. İşte onlar,

“Yalan söylememeye biat ediyorum”

“İkiyüzlü olmamaya biat ediyorum”

“Salâtı ikame etmeye (namaz kılmaya) biat ediyorum”

“Hırsızlık yapmamaya biat ediyorum”

“Zekât vermeye biat ediyorum”

“Akrabalık bağlarını kesmemeye biat ediyorum”

“Zina etmemeye biat ediyorum”,

“Adam öldürmemeye biat ediyorum”

“Yoksula, yolda kalmışa yetime sahip çıkmaya biat ediyorum”

Vs. gibi. Mekke’de, II. Akabe biatine kadar, Öncelikle Kelime-i şahadete, Allah’ın emirlerinin hepsine, biat veriyorlar.

Peygamberin Mekke’de lider, imam olarak kendisine biat aldığını görmüyorum. Fakat II. Akabe biatinde ve Medine’de, peygamber artık lider, imam olarak kendine itaat konusunda da biat alıyor.

Aklıma takılan esas biat türü, kelime-i şahadete, Allah’ın emirlerine yapılan biatler. Bu biatler, bendeki eski bilgileri, eski kavramları, altüst edip, yeni değerler oluşturuyor. Çünkü kelime-i şahadete, Allah’ın farz ve haram olarak emrettiği emirlere biati ilk defa duyuyor, okuyor, algılıyorum. Bu gerçek tarihin yaprakları içinde sırıtıp duruyor. Ama bizler göremiyoruz. Peygamberin, ilk Müslümanların yaşadığı bu olaylardan, verdikleri biatlerden habersiz yaşıyoruz. Ayetlere, hadislere, tarihi gerçeklere baktığımda biat İslam’da çok önemli bir kavram… O zaman biat konusunu enine boyuna incelemek gerekiyor.

Biat ülkemizde devletin yayımladığı Türk Dil kurumunun sözlüğünde,

Biat –ti (isim eskimiş Arapça bey’at)

1. isim Bir kimsenin egemenliğini tanıma
2. tarih Osmanlı Devleti’nde padişah öldüğünde tahta geçecek oğlunun devlet yönetimindeki etkili gruplarca kabul edilip onaylanması

Osmanlıca lügatte ise, biat “kabul ve tasdik muamelesi” olarak geçip aslının bey’at olduğu belirtilmiştir.

Biat, Arapçada ‘bey, bey’a, bey’at”’ kökünden geliyor. Bey satış demektir. Bir bakıma, biat satış için sözleşmek demektir. Yani satış sözleşmesi yapmak demektir.

Biat, bey, bey’a, bey’at kökünden üretilerek, siyasi bir anlam yüklenmiştir. Yüklenen siyasi anlamda, toplumun önderlerine kendi varlıklarını teslim etmesi ve önderlerinin onları yönetme hakkı olarak ortaya çıkmaktadır. Tarih içinde, biat alan topluma egemen olarak toplumları istediği gibi yönetmiştir. Toplumsal yapılanmalarda liderlere duyulan ihtiyacın Araplarda biat yoluyla gerçekleştirilmesi, başka toplumlarda da benzeri şekillerde gerçekleştirilmesi, sosyolojinin, siyasetin ilgilendiği bir alandır. Dün ve bugün, hemen her toplum bir şekilde kendilerini liderlere teslim ederek, yaşamlarını sürdürürler. Ve hemen her toplum mevcut uygulamalarını geçmişe göre daha adil, eşitlikçi görebilir.

Müslüman olarak, kelime-i şahadete biat ediyorsak. Kelime-i şahadetle aramızda satış sözleşmesi yapılmış demektir. Namazda, oruçta da böyledir. Kısacası ilk Müslümanların yaptığı gibi, kelime-i şahadete, Allah’ın emrettiği farzlara haramlara biat ettiğimizde, biatlerimizle satış sözleşmesi yapmış olmaktayız.

Bu konuyu daha iyi anlatacak bir anımı anlatmak istiyorum. Askerlik yaparken gördüğüm bir uygulama, sanki Kur’an-daki biat konusuna benzer uygulamaydı. Askeri uygulamada, yukarıdan gelen her emir, yönetmelik, talimatname, bütün birimlere dolaştırılıyor. Birimlerdeki her görevli, yazıyı okuyarak, altına, okudum diyerek imza atıyor. Uygulama o kadar güzel ve mantıklı ki, yazının altına imza atanlar artık ondan sonra, bilmiyordum, duymamıştım, görmemiştim gibi bahane üretmesine imkân yok. İşte ben aynı mantığı, sanki “müminler kendilerine gönderilen ayetleri işitir ve itaat ederler”, “O müminler ki, kendilerine gönderilen ayetlere işittik ve itaat ettik” derler ayetlerinde görüyorum. Mümin olmanın temel kuralı, inandığı Allah’ın gönderdiği ayetleri işitmek, onlara itaat etmektir. Sanki Müslümanlar asker mantığındaki gibi, ayetlerinin her birine işittik, itaat ettik diye biat veriyorlar.

Biat satış anlamındaki bey, bey’a kökünden geliyor. Dünyanın bütün hukuk oluşumlarında, satışın gerçekleşmesi için öngörülen değerler neredeyse aynıdır. Doğru satışı gerçekleştirecek satış sözleşmesinin temel ilkeleri bütün hukuk kurallarında aynıdır. Onun için satış sözleşmesi üzerinde durmak yararlı olacaktır. Zira satış sözleşmesinin mantığı, biat mantığıyla aynıdır. Satış sözleşmesinde satıcı, alıcı, satış yapılan şey, satılan şeyin ücreti ve satış şartları temel kurallardır. Bu kurallar olmaz ise, satış sözleşmesi gerçekleşmiş sayılmaz. Biatte bey kökünden gelerek satış sözleşmesi olduğuna göre, biati veren satıcı, biati alan alıcı, biatle satılan şey, satılan şeyin ücreti ve satış şartları olması gerekir.

Dinin temeli olan kelime-i şahadete, dinin emirleri olan farz haram hükümlerine biat veriyorsak, dinin sahibi Allah olduğuna göre satıcı Müslüman, alıcı Allah’tır. Dolayısı ile biat veren, bilerek, isteyerek, idrak ederek satış sözleşmesini gerçekleştirir. Zira satış sözleşmesinde lazım olan şartların ikisi de, hangi şartla, ne satıldığını bilmektir. Böylece bu kavrama göre kelime-i şahadete, Allah’ın emirlerine biatte satış sözleşmesinin şartları geçerlidir.

Biatteki satış sözleşmesinin şartları,

1. Alıcı, Allah’tır.

2. Satıcı, Müslüman olan insandır.

3. Satış şartı, Allah’ın emirlerini düzenli olarak yerine getirmeye söz vererek uygulamaya geçirmektir.

4. Satılan şey, insanların bilerek ve isteyerek kendilerini Allah’ın hizmetine sunmalarıdır. Kul, aklını, mantığını, zekâsını, tüm insanlık özelliklerini, sahip olduğu mal varlıklarını Allah’ın emirleri doğrultusunda insanlığın hizmetine sunar. Kur’an literatüründe buna insanın kendini Allah’a adaması olarak tarif edilir. Ayrıca ilgili ayette ise, Allah yolunda kendilerini bu kadar fütursuzca adayanlar bir bakıma nefislerini ve mallarını Allah’a satmış olmaktadırlar. Onun için Allah Tövbe suresinin ayette 111. Ayetinde “Allah müminlerden, mallarını ve canlarını, cennet karşılığında satın almıştır” denmektedir.

5. Ücret, Allah’ın mükâfatı olan cennettir.

Biat söz konusu olunca “Allah müminlerden, mallarını ve canlarını, cennet karşılığında satın almıştır” Ayetini anlamakta güçlük çekmiyorum. Evet, Kur’an-da Allah, kullarının satış sözleşmesine (biatlerine) uymaları halinde, ücret olarak onları cennete koymayı taahhüt ediyor.

Geçmişte bu konudan Müslümanlara söz ettiğimde, maalesef konunun önemini anlamadan, olaya duygusal yaklaşarak, biz Allah’a karşılıksız bağlıyız dediler. Konuyu anlamamakta ısrar ettiler. Hâlbuki bu konuda kuranda ayetler mevcut. Hadis kitaplarında hadisler mevcut. Konuyu gerçekten kurana göre anlamak isteyenler lütfen kurandaki biat kelimesi geçen ayetleri incelesinler. Diğer taraftan, hadis kitaplarını incelesinler. Hadis kitaplarındaki biat bölümlerine baksınlar. Ayrıca Müslümanların tarihini dikkatle okusunlar.

Bugün Müslümanların konuyu anlamalarına engel olan şeyler var. Tarihimizden gelen, cazip, süslü kelimelerle söylenmiş, fakat ayetlere ters düşen sözler var. “Bana seni gerek seni, ben neyleyim cenneti” “Ben kendimi Allah’a adadım. Allah’ta kayboldum. Artık ben yoğum. Gördüğün ben, ben değilim” ”Bizler ilmin hakikatine erdik. Biz Kur’an-ın görünen bilgisine değil, ayetlerin batınındaki (gizlisindeki) gerçek anlamlarına tabiyiz” “Resuller vahye tabidir. Biz vahyin ardındaki gerçeğe, Allah’ın hakikatine tabiyiz” “Allah’ın şeriatı Kur’an-ın ilim ehli olmayan insanlara emrettiği kurallardan ibarettir. Bizler vahyin batınındaki (gizlisindeki) bilgiye ulaştığımızdan, şeriatı diğerleri gibi anlamayız. Hayatımıza uygulamayız” “Allah’a olan sevgimiz bütün şekli kuralların üstündedir. Onun için biz şekle değil, öze inanır, şekli değil özü yaşarız” “Hak, hakikati aramaya çıktığım yolda, Hak’ı kendimde buldum” “Şeriat havas içindir, hakka erenlere şeriat gerekmez” gibi sözler kültürümüzde gezinip duruyor. Belki söylenmek istenen başka, uygulaması, hayata yansıması başka düşünceler. Ama Müslümanların kafalarını karıştırmaktadır. Zaten Müslümanlar düşünmeyi, düşüncelerini Kur’an-a, sünnete göre ayarlamayı bıraktıklarından, Kur’an-ı raflara, resulden gelen sünnete Arap âdeti dediklerinden, dinin özünü anlayacak bilgilere dikkat etmiyorlar. Ayrıca konular siyasallaştırılarak politik cambazlıklara dönüştürülmüştür. Sözler, konular anlaşılmaktan uzaklaştırılmıştır. Konular, sözler anlamları yitirince, olaya felsefe karışınca, üstüne de edebiyatın süslü kelimeleri eklenince, din ortadan kalkmış, lafazanlık başlamıştır.

Müslümanlar düşünmeliler. İnsanlar, Allah’ın gönderdiği ayetlerin anlaşılmasında, ayetlerin anlamlarından öte, kendilerine göre, gizli bilgiydi, ayetin arkasındaki sırdı gibi süslü sözlerle, kendi çıkarlarına göre yorum getirmeye kalktıklarında ortada din kalmaz. O zaman her çıkarcı, bencil insan, din üzerinden rant elde edebilmek için, kendi kafasından uydurduğu bilgileri, kuranın gizli bilgisi diye insanlara söylemeye kalkar. Nitekim geçmişte böyle olmuştur. İnsanlar, Kur’an-ın ortaya koyduğu bilgileri bir kenara iterek, kendi kafalarından uydurdukları bilgileri, Kur’an-ın gizli bilgisi diye iddia ederek Kur’an-ı hiçe saydılar. Tarihte bu tür davranışlar prim yapmış. Günümüzde bu tür davranışlar prim yapıyor. Sanıyorum gelecekte de prim yapacak. Peki, insanları bir arada tutacak ayetlerin anlamları ne olacak? Biz ilim ehliyiz diye kendilerini peygamberlerden üstün tutan zevatlara durun, ne yapıyorsunuz denilmeyecek mi? İnsanlar bu tür davranışlar içinde olan insanların yanlışlarını neye göre belirleyecek? Bir başkası da ortaya çıkıp, şöyle mi diyecek! Hayır, sen ayetlerin arkasındaki gizli anlamları yanlış biliyorsun. Bak benim anladığım daha doğru mu diyecek? Böyle bir yolun, yordamın ölçüsü olmaz ki. Hâlbuki Allah, Kur’an-da açıkça söylüyor. Elinizdeki kitabın içindeki bilgiler, açık seçiktir. Anlaşılırdır. Size gönderilen ayetlerin anlamları, sizin için mizandır. Ölçüdür. Her kim onlara ters düşerse, sapmıştır. Size gönderilen resuller, dini anlamada, yaşamada size örnektir. Onlara uyanlar kazanır. Onları terk edenler kaybeder.

Müslümanlar süslü, ağdalı, karışık anlamlı kelimelerden kaçarak, ayetler doğrultusunda, düşüncelerini, davranışlarını oluşturmaları gerekir. Hiçbir insanın kendine göre, Allah adına din üretme hakkı yoktur. Üretilen şeyler, güzel, duygusal, felsefe dolu olsa da, hakları yoktur. Allah şirki tarif ederken, ilahlıkta ve dinin kurallarını belirlemede kendisinin ortağı olmadığını vurguluyor. Kim, ilahlıkta ve dinin kurallarını belirlemede, yani dinin düşünce, davranış biçimlerini üretmede kendini yetkili, haklı görürse, kendini Allah’la aynı yetki de görmüş olur. Allah buna asla razı değildir. Her kim Allah ile birlikte herhangi bir insanda dinin kurallarını belirleme hakkı görürse, Allah bunu şirk diyor. O nedenle Müslüman olan bizlerin dikkat etmesi gereken en önemli noktalardan biri, Allah’ın istediği şekilde dini kabul etmemizdir. İçimizden gelen güzel duygular ve dilimizden dökülen güzel sözlerle din üretme hakkımız yoktur. Üretenleri de kabul etmeye hakkımız yoktur. Allah’ın emrettiği ibadet biçimlerini, namazı, orucu ve diğerlerini terk ederek, kendi kendimize yeni ibadet biçimleri üretemeyiz. Buna hiç kimsenin hakkı yoktur. Hiç kimse; “Efendim, benim yaptığım ibadet biçimi insanın mükemmeliyetini, felsefenin en derinini içeriyor” diyerek. Allah’ın emrettiği ibadetleri ortadan kaldırarak, yerine kendi ibadet biçimlerini koyamaz. O zaman onun yaptığı Allah’a ibadet olmaz. Sadece kendine ibadet olur. Onun için konulara süslü kelimeler eşliğinde, duygusal bakmak yerine Kur’an-daki ayetler doğrultusunda bakmak, Müslüman olmanın temel şartlarındandır.

Allah dünyada yaptığımız güzel şeyler karşılığında cennetini verecekse, “hayır ben istemem, al senin olsun” deme hakkımız yoktur. Allah, “ben mallarınızı ve canlarınızı cennet mukabili satın aldım diyorsa”, “ben malımı ve canımı Allah yolunda severek karşılıksız veririm. Allah’a da satmam. Allah yolunda verdiğim canımın, malımın karşılığını Allah’tan istemem deme” hakkımız yoktur. “Ben Allah’a malımı canımı inancım gereği karşılıksız veriyorum. Bunun karşılığında cenneti almama gerek. Ben cennete girmek için malımı ve canımı Allah yoluna adamıyorum. Sadece Allah’a olan sevgi için adıyorum” demeye hakkımız yoktur. Elbette Allah’a olan sevgi saygı yapılan işlerin temelidir. Sevgi, saygı olmadan yapılacak her iş korkuya dayalıdır. Allah kendisine yapılacak her türlü ibadetin altında sevgi, ihlâs (samimiyet) aramaktadır. Ama benim Allah’a sevgim, saygım var diyerek, Allah’ın mükâfatlarını itme hakkımız yoktur. İşin aslında, böyle bir durum, sevgi sözcükleriyle başlayıp, sonunda Allah’ın ifadesine karşı gelerek büyük bir saygısızlık yapmaktır. Allah’ın vereceği nimetlere karşı nankörlük yapılmaktadır. Kendini bilen hangi kul diyebilir ki? Ben Allah’ın bana vereceği nimetleri kabul etmiyorum. İstemem. Ben sadece Allah’ı isterim. Ondan gayrisi beni tatmin etmez. Böyle şey olabilir mi? Allah kitabında, “Yarattığım kullarıma çeşitli nimetler veririm. Şükretsinler, nimetlerimi hatırlasınlar” diyor. “Cennetini inanan kullarına, dünyada yaptıkları iyilikler için mükâfat olarak vereceğini” söylüyor. Kul Allah’ın verdiği nimetleri elinin tersiyle itiyor. Ben nimetlerini istemem, seni isterim diyor. Saygısızlığa bak. Demiyor ben kim oluyorum da, Allah’ın nimetlerini elimin tersiyle itip, Allah’a seni istiyorum demiyor. Böyle bir şey olabilir mi? Eğer böyle yaparsam yaparsak, Allah’tan farklı şeyler istersem istersek, kendimizi kulluktan öte başka bir yere oturtmuş olmaz mıyız? İyice düşünmek gerek. Oh söz güzel diyerek peşinden hemen gitmemek gerek. Değilse Allah’ın huzurundaki hesap hüsranlıkla biter. Ve hiç kimsenin Allah’ın verdiği nimetler üzerine pazarlık hakkı yoktur. Peygamberlerin bile…

Allah’ın yarattığı düzende, önerdiği dinde, gönderdiği bilgi ve hükümlerde müthiş bir denge söz konusudur. Dengesiz olan hiçbir düşüncenin Allah’ın katında değeri yoktur. Adaletten söz edilirken her insanın hakkının verilmesini ister. Sadece kötülük yapacaklara, yapanlara af kapısını açmaz. Aynı zamanda kötülük yapılanlara, yapılacaklara karşı da tedbirler alınmasını, yapanların cezalandırılmasını ister. Sevginin boyutlarını afakî olarak kabul etmez. Her şey gibi, sevgi, saygı, paylaşım esasları da dengeli bir şekilde yürümelidir. Hiç kimse sevgisinin arkasına sığınarak, Allah’ın ortaya koyduğu dengeleri alt üst edemez.

O nedenle önce kendi düşüncelerimde, davranışlarımda, bu tür düşüncelerin, davranışların olmasını asla istemiyorum. Söz veriyorum. Ya Rabbi, senin mükâfatın da, cezan da benim düşünce ve davranışlarıma vereceğin sonuçtur. Benim bunları hiçbir şekilde ret etme hakkım yoktur. Böyle bir şey yaparsam sana saygısızlık yapmış olurum ki, ben bunu asla yapmam, yapmayacağım.

Biat konusuna dönersek, dünyanın bütün hukuk sistemleri ile Müslüman hukuk sistemi temel kural olarak satış akitlerinde beş şartı mutlaka arar demiştik. Bu gün ülkemizde uygulanan hukuk sisteminde de aynıdır. Alıcı, satıcı, akit konusu ve şartları, satılan şey ve ücreti satış akitlerinin temel unsurlarıdır. Bunlardan birinin eksik olması halinde satış sözleşmesi gerçekleşmemiş demektir. Buna hukuk dilinde “butlan” denir. Yani yanıltıcılık, eksiklik…

Ayetlerin ve tarihi olayların içine girdiğimde anlıyorum ki, ilk Müslümanların büyük bir dikkatle gerçekleştirdiği satış sözleşmesi (biati) bende var mı, yok mu? Sorgulamam gerekiyor. Biz de var mı, yok mu? Sorgulamamız gerekiyor. Bütün satış sözleşmesinin şartları bende tahakkuk etmiş mi? Etmemiş mi? Kendime dönüyorum. Kendimi yokluyorum. Satıcı olan ben, satmakta olduğum nefsimi (canımı) ve sahip olduğum malları, alıcı olan Allah’a, emir ve yasaklarına, bilerek, anlayarak satmış mıyım? Bu tür sorguları hepimiz yapmalıyız.

Bilerek, anlayarak diyorum. Zira satış sözleşmelerinin şartları yerine gelmeden yapılan her türlü alış ve satış geçersizdir. Satıcının ve alıcının şartların gerçekleşmesi için bilgi sahibi olmaları gerekir. Bu noktada Allah elbette Müslümanlardan aldığı biatle, neyi nasıl aldığını bilmektedir. Allah’ın açısından bu konuda sorun yoktur. Çünkü biatin kurallarını koyan, ücretini belirleyen Allah’tır. Zaten Allah tek otorite, yaratıcı, ilah olarak tek taraflı inanç belgesini, sözleşmesini bize sunmaktadır. Burada sorun Allah’a inanan, Allah’a sözle biat ederek, Allah’ın kurallarına göre, inanacağını, hayatını yaşayacağını söyleyen bendedir, bizdedir. Kur’an beni, bizi, biatimden, biatimizden dolayı Müslüman olarak tanımlıyor. Ama ben, biz Müslüman olarak, Allah’ın kurallarını bilmiyorsak… Kurallara göre yaşamıyorsak… Yaşamak içinde gereken özeni göstermiyorsak… Bu konularda kendimizi bilgi ve bilinç olarak yetiştirmiyorsak… Öylesine Müslüman olduk diyoruzdur. Bilgisizlik, bilinçsizlik sonucunda Allah’ın kurallarına aykırı yaşıyoruz. Doğru dürüst hiçbir bilgimiz yok. Verdiğimiz sözde durarak, kendimizi geliştirmemişiz. Dünyanın her türlü bilgisiyle kendimizi donatmaya çalışırken, sevdiğimiz, inandığımız, mükemmel dediğimiz, Allah’ın dininin cahili olmuşuzdur. O zaman biatimizde sorun var demektir. Biatimiz düşmüştür. Sözleşmemiz geçersiz hale gelmiştir.

Çünkü her satış sözleşmesinde, alıcı ve satıcı, kurulan ilişkinin şartlarını bilmiyorsa, sözleşme geçersiz olur. Konuyu İslam’ın anlaşılması ve yaşanması konusuna getirdiğimizde olay basittir. Eğer kelime-i şahadetin ne anlam ifade ettiğini bilmiyor ve anlamıyorsak, bizim kelime-i şahadete biatimiz söz konusu olamaz. Dinin emirlerinin yasaklarının neler olduğunu, neleri ifade ettiğini bilmiyor ve anlamıyorsak. Dinin emir ve yasaklarına biatimiz söz konusu olmaz. Hal böyle olunca, Allah’ın kitabı Kur’an-ı tanımamış, Kuranı okuyup anlamamış. Allah’ın kitabındaki emir ve yasaklara biatimiz söz konusu olmamış demektir. Arapça yapısıyla, Arapça olarak sürekli tekrar edip durduğumuz, fakat hiçbir kelimesini bilmediğimiz, anlamadığımız, kavramadığımız kelime-i şahadetin biatini de yapmamış oluruz.

Bu karara vardığımda, artık yeni bir kimliğe, yeni bir kişiliğe aday olduğumuzu biliyordum. Bu kimlik ve kişilik, gerçekten peygamberi, ilk Müslümanları örnek alan, Müslümanlığını biat temeline oturtan, nefsini (canını) ve malını Allah’a satan mümin kimliği, kişiliği olacaktı. Tıpkı ayette Allah’ın söylediği gibi... “Rabbiniz müminlerin canını ve mallarını cennet mukabili satın almıştır” Bu yolda doğru, düzgün yürüyüp, neticeye ulaşabilmek için, Allah’a yönelmemiz gerekiyor. Allah’a sığınarak, ufkumuzun açılması, gayretimizin çoğalması için Allah’tan dilemek gerekiyor. Kendimizi O’nun varlığıyla birleştirmekten ötede, O’nu Yaratıcı, ilahı bilerek, ondan ayrı olarak. O’nun yanında, katında kul olmayı, insan olmayı, yarattığı kullardan, sevdiği kullardan, razı olduğu kullardan olmayı dilemeyiz. Haddimizi aşmadan, dengeleri sarsmadan, duygularımızı, düşüncelerimizi, sevgimizi, korkularımızı bilerek, sınırlarını ayetlerle çizerek insan olmayı düşlemeliyiz.

Amacımıza ulaşabilmek için, çağ olarak ilk Müslümanlarla yaşamamış olsak da, peygamberin dizinin dibinde Kur’an-ı ondan dinlememiş olsak da, onların yaşadığı tarihle, bizim yaşadığım tarih arasında yıllar, asırlar olsa da, o tarihe muhayyilemizle, düşünce dünyamızla ulaşabilir, o tarihi yaşayabiliriz.

Düşüncelerimizde, muhayyilemizde, Müslümanların Mekke’de toplandığı eve, yani Dar-ül Erkam’a gidebiliriz. Havasını teneffüs edebiliriz. Dar’ül Erkam’da olduğumuzu düşünebiliriz. Orada kelime-i şahadete biat edebiliriz. “Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed’in Allah’ın kulu ve resulü” olduğuna biat edebiliriz. Bu tür bir gidişi her birimiz ayrı ayrı da, toplu da yapabiliriz. Böyle bir biatle neler diyebiliri? Nasıl biat edebiliriz?

“Ya Rabbi, tek ilah sensin, sen ilah olarak, bana emretmeye, yapacağım yapmayacağım şeyleri bildirmeye yetkilisin. Sen en yüce en kudretlisin. Hak dinin, doğru yolun kurallarını ancak sen koyarsın. Dininin hükümlerini ancak sen bildirirsin. Ben her şeyde, oluşturacağım düşüncelerin, yaşayacağım hayatın kurallarında senin bildirdiklerine tabi oluyorum. Senden başka ilah tanımıyor, senden başka din gönderen, emreden olmadığına inanıp, sadece senin dinine tabi oluyorum. Bana, ayetlerine, kurallarına rağmen, bilgi veren, kurallar sunanları kabul etmiyorum. Senden başka, emredicileri tanımıyorum. Kullara kulluk etmeyi terk ettim. Onurumu, kişiliğimi, kimliğimi insan olarak yanında olmakla kazandım. Bu şerefe eriştikten sonra kimse beni kendine kulluk ettiremez. Hiç kimseye kulluk edemem. İnanıyorum ki, yarattığın bütün insanlar, onlar da benim gibi bir insandır. Hepimiz eşitiz. Bizlere verdiğin yetenekle, özelliklerle ayrılıyoruz. Hiç kimse yetenek ve özellikleriyle bana hükümranlık kuramaz. Emrettiğin gibi her insan, yetenek ve özellikleriyle insanlara güzellik, sevgi, saygı, paylaşım sunmakla görevlidir. Bu çizgiyi aşan her insan zalimdir. Zulüm üzerinedir. Ben onlardan uzağım. Ben onlar gibi asla olamam. Kalbimdeki sevgiyi, saygıyı, paylaşım duygularımı bütün insanlara, doğaya sunmaya, kötülük ve haksızlıklara karşı çıkmaya söz veriyorum. İşte canım, malım, al senin olsun, sana sattığım canımı (nefsimi), malımı istediğin gibi yönet, kullan. Ben seninle benim aramda elçi olarak Muhammed’i kabul ediyorum. Muhammed senin kulun… O da benim gibi sana tabi ve sana canını malını satmış. Ama benden farklı olarak, O’nu elçilikle görevlendirdin. Ben O’nun elçiliğini kabul ediyorum. O senden ne getirirse kabul ederek, O’na itaat etmemi istediğin müddetçe itaat edeceğim. Ne resulünle, ne de başka biriyle, bilgi, güç yarıştırması, iman, bilgi, bilinç yarıştırması yapamam, yapmam. Senin yolunda, sevgi, saygı dolu, güzellikleri, nimetleri paylaşmayı, iyiliklere güzelliklere sahip çıkmayı, kötülüklerden, bencililiklerden uzaklaşmayı, bana nasip et Ya Rabbim”

Bu özle Allah’a biatimizi verdiğimizde, tamamen Allah’ın kulu haline geliyoruz. Allah’ın kulu olarak, düşüncelerimizin hayatımızın bütün yönetimi, yönlendirilmesi Allah’a ait... Artık ne kendi kendimize, ne de başkalarına göre, düşüncelerimizi oluşturamayız. Yaşayacağımız hayat tarzımızı başkalarına göre kuramayız. Kelime-i şahadete biat ederek, kendimize, başkalarına karşı özgürlümüzü Allah’a kul olarak kazanırız. Kelime-i şahadete biat edeni, Allah’tan başka hiçbir varlık kendine kul ve köle yapamaz. İslam’ın temelinde yatan bu özle, Allah’a kul olduğumuzda, Allah’tan gelen bütün emirlere uymakla mükellefiz. Hiç birini görmezlik, bilmezlik, anlayamazlık edemeyiz. Çünkü kendine bizi kul gören Allah, malımızı da, canımızı da, yani nefsimizi de istediği gibi kullanmaya, istediği kurallara göre yönetmeye yetkilidir. Eğer biz, malımızı, canımızı, Allah’tan başkalarının kullanmasına, yönetmesine terk edersek, buna bilerek isteyerek izin verirsek, Rabbimize olan satış sözleşmeme ihanet etmiş, tek taraflı bozmuş oluruz. Kelime-i şahadete yaptığımız biati tanımamış, iptal etmiş oluruz. Zira satış sözleşmesini (biati) yaptıktan sonra ne canımız, ne malımız bize ait değil. Bütün bunları Allah’a sattık. Artık sahip olduklarımızı emanet olarak üzerimizde bulunduruyoruz. Emanet olarak üzerimizde bulundurduğumuz, canımızı, malımızı istediğimiz gibi kullanamayız. Başkalarına tabi olarak tekrar satamayız. Bunu yaparsak bize ait olmayan bir şeyi haksız yere satmış oluruz ki, bu satışımızın sorumluluğu çok büyüktür. Allah Kur’an-da, satış sözleşmesine (biatine) riayet etmeyenlerin sorumluluğunu, neticelerini genişçe bildirmektedir. Bu sorumluluk Allah’a ihanetin sorumluluğudur. Ulaşılacak netice ise, Allah’a ihanetin cezasıdır.

Öyleyse Allah’a olan satış sözleşmemize (biatimize) harfi harfine riayet etmeliyiz. İnsanlık kusurumuzla, hata ve isyanla satış sözleşmemize aykırı davranırsak, hemen Allah’tan özür (tövbe) dilemeli, O’na sığınmalı (rahmetine), akdimiz üzerine yürümeye devam etmeliyiz. Değilse başka çıkış yolu, kurtuluş yolu yok.

Günümüzde atalar yolu diz boyu. Her yeri, her şeyi kuşatmış. Müslüman’ın Müslümanlığı atalar yoluna dönüşmüş. Kelime-i şahadet, anlamını, kavramını kaybedip, şekle şekilciliğe dönüşmüş. İnsanların kelime-i şahadete biati diye bir şey kalmamış. Hicretten üç yüz yıl sonra, güzel sesli bir müezzinin coşarak minareden okuduğu ilahi türü salâ bile, ezandan daha kıymetli hale gelmiş. Peygamberin ölümünden yıllar sonra yazılan Mevlit Kur’an-ın önüne geçmiş. Her şey geriye, eskiye, Mekke’nin din gelmeden önceki haline dönüşmüş. Tarih tekerrür etmiş. Yeniden kelime-i şahadeti bekliyor. Yeniden kelime-i şahadete biati bekliyor. Yeniden insanların Allah’a kulluğunu ilan edip, atalar yoluna karşı özgürlüğünü bekliyor. Kuran yeniden bir kurtarıcı, bir aydınlatıcı olarak, kütüphanelerin tozlu raflarından inmeyi bekliyor. Ayetler yeniden insanlara yol gösterip, Allah’ın terbiyesiyle, insanı terbiye etmeyi bekliyor. Kuran yeniden, insanın yaşadığı hayata dönüp, insanlarda yaşamayı, insanlarda yürümeyi, insanlarla gülüp, insanlarla ağlamayı, canlı bir hayat olmayı bekliyor.

Allah mallarımızı, canlarımızı (nefislerimizi) cennet karşılığı satın almayı bekliyor. Gerçek kurtuluş, gerçek özgürlük için. Kurtuluşa, özgürlüğe kavuşmayı canı gönülden isteyenleri bekliyor. Kurtulmak, insan olarak özgürlüğümüze kavuşmak hepimizin hakkı... Bu hakkı kazanmanın, elde etmenin yolu kelime-i şahadete, bütün anlamlarını, anlayarak, kavrayarak biat etmek. Bu kadar basit, bu kadar kolay...

Ama şunu bilmeliyiz ki, kelime-i şahadete biat edip, düşünce ve davranışlarımıza yön verdiğimizde, hayat tarzımızı oluşturduğumuzda, karşımıza atalar yolu dikilecek. Bizi durdurmak, caydırmak için elinden geleni yapacak. İslam adına, kelime-i şahadetimizi yargılayacak. Fitne ve fesat çıkarmakla, birliği bozmakla suçlayacak. Atalar yoluna dönüşmüş Müslümanlık önümüzde en büyük engel olacak. Atalar yoluna dönüşmüş diğer bütün dinler, kavramlar önümüze dikilecek. Atalar yoluna dönüşmüş siyasi, ekonomik, sosyolojik bütün sistemler rahatsız olup, karşımıza çıkacak. Bizi ezip yok etmeye çalışacak. Adeta bütün dünya Müslüman’ıyla, Müslüman olmayanı ile üzerimize yürüyecek. Taklit ruhuyla, taklitçi kişiliğiyle karakteriyle, düşüncelerini hayat tarzlarını oluşturanlar, bizimle kanlarını canlarını ortaya koyarak savaşacaklar.

Bunların böyle olacağını, Allah’ın sünnetinin böyle olduğunu kavrıyorum. Ona göre, bütün zorlukları, güçlükleri düşünerek, hesap ederek, kelime-i şahadete biat edip, Allah’a kulluğumuzu, nefsimize ve atalar yoluna karşı özgürlüğümüzü ilan etmeliyiz. Hayalci olmaktan çıkıp, gerçekçi olarak, bütün kavramlarımızı, düşüncelerimizi, davranışlarımızı, Kur’an-ın muhtevası içinde, zaman mekân boyutlarını kavrayarak, ahiretteki hesabı gözetleyerek, geliştirmeyi hedeflemeliyiz. Öğrendiklerimizi hayatımıza aktarmaya çalışacağımıza söz vermeliyiz. Ancak o zaman, tahkikçi bir kişiliğe, karaktere sahip olup, taklitçiliğe, taklitçiliğin temel olduğu, şekillendirdiği atalar yolundan İslam’a girebilir, Müslüman olma şerefine ulaşabiliriz. Bu inançla geçmişimize bir çizgi atıp ileriye emin adımlarla yürüyebiliriz.

Ancak o zaman, duygularımızdaki, düşüncelerimizdeki kara bulutlar dağılır. Gönül gözlerimiz açılır. O zaman, tarihin içinden yürüyen Müslümanların ayak seslerine doğru yöneliriz. Onlara katılabiliriz. Bakınız tarihe, Müslümanların önlerinde resuller vardı. Hepsi birbirini kardeş ilan etmişler. Tevhit özü içinde, “Allah’tan başka ilah yoktur” İnsanlar insanlara karşı özgürdür özleriyle bütün insanları kucaklıyorlardı. Kalbimizin bütün atışlarını durdurarak onlara Allah’ın selamını vermeliyiz. Etrafımızdaki, tarihin bütün zalimlerinin gürültüleri var. Büyük bir uğultuyla inancımızı, düşüncelerimizi, yaşamımızı kuşatmaya çalışıyorlar. Rabbimizin sesi kulaklarımızda, kalbimizde, bilincimizde yükseldiğinde, şunları duyacağız.

“Ben müminlerin yanındayım”

“Ben onların yardımcıyım”

“Ben onlara kefilim”

“Hiçbir şeyden korkmayın”

Ancak bu inançlara sahip olunduğunda emin adımlarla hayatta yürünebilir. Ancak o zaman, inanmışlar, düne, bugüne geleceğe ait insan olabilir. Ancak o zaman Fatiha suresinin son ayetlerinde yapılan dualarımız yerini bulabilir. İnşallah Allah bütün Müslümanlara gerçek hidayetini nasip eder.






AKABE BİATLARI

Günümüz Müslümanlarını bugün en çok ilgilendirmesi gereken konuların başında Akabe biatleridir. Osmanlı hilafeti, doğru, yanlış Müslümanların bir devleti sayılıyordu. Ancak, birinci dünya savaşında yenilen Osmanlı devletinin yıkılmasıyla, Müslümanların devleti yıkılmış sayıldı. Yıkılan Osmanlı’nın hâkim olduğu topraklar üzerinde batıya bağımlı küçük devletler kuruldu. Müslümanların yaşadıkları bölgelerde kurulan devletlerin hiçbiri Müslümanlara biz Allah’ın kurallarına dayalı bir devlet kurduk iddiasında olmamıştır. Her ne kadar bazı ülkelerde, şeriat devleti kurduk iddiaları olsa da kurdukları şeriat devletlerinin İslam’la bir ilgisi yoktur. Araplar şeriat diye, Arap örfünü, İranlılar şeriat diye Acem Arap örfünden oluşan Caferi mezhebini, Kaddafi’nin Libya’sı, Sol nasyonalist İslam karışımı yeşil devrimini iktidar etti. Gerçekte Allah’ın Müslümanlar için emrettiği, bireysel, toplumsal hukuki yapılanmaların hiç biri gerçekleşmedi. Özünü kaybetmiş, şekilden öte kurulmayan bu devletlerin, Allah’ın istediği adaleti yeryüzünde gerçekleştirmesi de mümkün değildi. Genellikle kralların veya ülkeye hâkim olan burjuvanın çıkarlarını sağlamaktan başka bir şey yapmadılar. Osmanlı hilafetinde var mıydı diye bir soru sorsak, elbette Osmanlı’da da yoktu. Aslında Müslümanların Allah’ın kurallarına göre kuracakları, kurdukları devlet uzun yıllardan beri hayattan silinmişti. Müslümanlar, etnik, mezhebi kökenlerinin, aşiret hırsına dayalı hırslarının baskın iktidarlarını, amaçlarına kullandıkları İslam adına cihat söylemleriyle sürdürmüşlerdi. Ancak Osmanlı hilafetinin yıkılması, olmayan Müslümanların devletinin gerçeğini ortaya çıkardı. “Takke düştü, kel göründü” hesabı, Osmanlı yıkıldı, hilafet kaldırıldı, gerçekte Müslümanların, İslam adına bir hiç oldukları ortaya çıktı. Anadolu’da toplanan Müslüman gençler, güya İslam adına Osmanlı tarafından uzun yıllar, balkanlarda, Arabistan çöllerinde savaştırıldılar. Osmanlı’nın İslam’dan saptığına inanan Arap halkları uzun süreli savaşlara giriştiler. Müslüman topluluklar, bir taraftan dışarıyla savaşırken, diğer taraftan birbirleriyle savaşarak, kendilerini öldürdüler. Birinci dünya savaşından sonra, Müslümanların yaşadığı her ülkede İslam’a uyanış adı altında, geleneksel Müslümanlığa sahip çıkılırken, bir müddet sonra Kur’an-a dönüş hareketleri başladı. Ancak yaşayan toplulukların yakın ataları üç kıtaya hâkim imparatorluktan kalmanın sıkıntılarını yaşıyordu. Dedelerinin üç kıtaya hâkim Osmanlı adına savaşmış olmaları nedeniyle, bir an önce yeniden üç kıtaya hâkim bir devlet kurma hayaliyle yanıp tutuştular. Müslümanların devlete doğru yürüme faaliyetleri sürekli akamete uğradı. Kimi Müslüman topluluklar, geleneksel din anlayışlarını, mezheplerini devlet yapma hayalini, kimi Müslüman topluluklar ise batıdan etkilenerek, batı tipi devlet kurma hayalini sürdürdüler. İşte bu nedenle Akabe biatleri Müslümanlar için önemlidir. Zira Akabe biatleriyle Müslümanlar İslam’ın tebliğinin başladığı Mekke’den, Medine’ye hicret edip, devletlerine kavuşmuşlardır. Kısaca Akabe biatleri, Müslümanları devlete götüren bir sonuçtur. Bu nedenle Müslümanlar hayallerinde, ideallerinde sürekli tekrarladıkları devletlerine ulaşabilmeleri için, Akabe biatlerinin özlerini kavramaları gerekir. Akabe biatleri süreci Mekke’deki mücadelede sonuçsuz kalan Müslümanlara, Medine’de özgürlük kapısı açarak imparatorluklara ulaştırdı.

İSLAM’IN TEBLİĞİ BAŞLADIĞINDA MEDİNE’NİN SOSYAL DURUMU

İslam’ın tebliğinden önceki yıllarda, Medine uzun süreli kabile savaşlarıyla sarsılmıştı. Medine’de iki kardeş olan Evs ve Hazreç’in soyundan gelen kabileler birbirine girmiş. Kabile savaşlarına Yahudiler de kendi aralarında savaş vererek katılmışlardı. İki Arap kabilesinin müttefikleri Yahudi kabileler (Beni Kaynuka, Beni Nadir ve Beni Kurayza) arasındaki bitmek bilmez savaşlar siyasi birliği altüst ediyordu. Aslında Medine Arabistan’ın diğer şehirlerine göre, toprakları verimli, hurma bahçeleriyle ünlü, ticari kervanlarıyla önemli, her ticaret kervanının mutlaka uğradığı, ekonomik açıdan değerli bir şehirdi. Belki de siyasi çekişmelerin, çıkar çatışması olarak gün yüzüne çıkması bu yüzdendi. Hâlbuki barışın sağlandığı zamanlarda Medine, bütün Arabistan şehirlerinin gözdesiydi.

Medine şehri Arapların kurduğu bir şehirdi. Evs ve Hazreç iki kardeş kabile, ataları tarafından kurulan Medine şehrinin doğal yöneticileri olarak görülüyorlardı. İki kabile arasında süren iktidar kavgaları, Yahudilerin de katılmasıyla korkunç sonuçlar doğuruyordu. Yahudiler Medine’nin yönetimi konusunda, yani Medine’nin krallığı konusunda iddialı değillerdi. Medine’ye misafir olarak gelmişler… Arapların yönetiminde yaşıyorlar. Kendilerine tanınan haklarla dinlerini yaşıyorlar. Ticari hayatlarını istedikleri gibi sürdürüyorlardı. İki kabilenin iktidar savaşına bir de onlar katılsaydı herhalde Medine çekilmez bir şehir olurdu. Ama Yahudiler kendi adlarına iktidar savaşına katılmıyor, ya çeşitli nedenlerle kendi aralarında çatıyor, ya da iktidar savaşına girmiş Arap kabilelerini destekliyorlardı.

Tarihçilerin, “Buas” adını verdikleri Evs ve Hazreç arasındaki savaşların bazılarının 120 yıl sürdüğü söylenir. İslam tebliğinin sürdüğü günlerde, Medineliler, Medine’deki bütün yaşayan grupların katılacağı merkezi bir otoritenin savaşlara son vereceğini düşündüler. Roma ve İran monarşisine benzeyen bir yönetim tarzı kurmak istiyorlardı. İranlılar, Romalılar gibi büyük bir imparatorluk olmasalar da, ülke içindeki farklı etnik ve din kökenli insanların birlikte yaşayacakları, her toplumun haklarının belirlendiği bir yönetimin kurulmasına karar verdiler. Hazreç kabilesinden Abdullah ibn Ubeyy bin Selül’ü başlarına kral yapmak seçtiler. Bu karara vardıklarında her kabileden bir temsilci Abdullah İbni Ubeyy bin Selül’ün yardımcıları olarak seçileceklerdi. Böylece yönetimde her kabile kendini temsil etmiş olacaktı. Bazı rivayetlere göre Medineliler verdikleri bu kararı, Medine’de on yılda bir kutlanan bayram günü bütün dünyaya ilan edeceklerdi. İbn-i Selül’ün krallığı ilan edilmeden, Medinelilerin Akabe biatleri hayatlarına girdi.

Akabe sarp, dik yokuş veya sarp, dik geçit anlamlarında kullanılmıştır. Etrafı dağlarla çevrili Mekke’nin çevresinde birden fazla tarife uyan geçitlerin olduğu rivayet edilir. Ancak daha sonra Akabe denilince biatlerin yapıldığı yer akla gelir.

Biat edilen Akabe kayalıkları Mekke’ye 2 veya 3 km. uzaklıktadır. Mina ile Mekke arasındadır. 2 veya 3 km. uzaklık konusu herhalde kayalıklara farklı yerlerden yapılan ulaşımda kullanılan yollardan kaynaklanmaktadır.

Medinelilerin Akabe’de buluşmaları üç kez olmuştur. Ancak Müslümanların tarihinde iki Akabe biatinden söz edilir. Biatler konusunu araştırırken, çalışmalarıma üçüncüyü de kattım. Medinelilerin ilk akabe buluşması diğerlerinden farklı, önemli bir buluşmadır. Çünkü diğer iki Akabe biati ilk buluşmanın sonuçlarıdır.

1. AKABE BİATI (TEVHİDE BİATI)

620 yılında Mekke’ye hac için gelen Medenililerden bir grup Peygamberin Kur’an okumasını dinlediler. Merakla birbirlerine baktılar. Dinledikleri üzerinde konuşmak için Medine’den gelenlerden ayrılarak Akabe kayalıklarında buluştular. Rivayetlere göre Hazreç kabilesinden Esad Bin Zürare akabede bulaşanların arasındaydı.

Müfessirlerden bazıları, Cin Suresinin 1- 5 ayetlerindeki “De ki: Cinlerden bir topluluğun okunanları dinleyip de şöyle söyledikleri bana vahyolunmuştur: Gerçekten biz, harikulade güzel bir Kur’an dinledik. Doğru yola iletiyor, ona iman ettik. Kimseyi Rabbimize ortak koşmayacağız. Hakikat şu ki, Rabbimizin şanı çok yücedir. O, ne eş ne de çocuk edinmiştir. Doğrusu bizim beyinsiz olanımız, Allah hakkında pek aşırı yalanlar uyduruyormuş. Hâlbuki biz, gerek insanlar gerekse cinler Allah hakkında asla yalan söylemezler, sanmıştık” ayetlerinin, bu olay üzerine indirildiğini söylemektedirler. Müslümanların Mekke’de baskılardan bunaldığı bir dönemde, Resulün Taif’e gidip taşlanarak dönmesinden sonra gönderildiği ifade edilen bu ayetlerin, resule mutlu bir haber verilerek onun umutsuzluğa düşmesi engellenmiştir, yorumu yapılmıştır.

Akabe’de buluşan Medineliler dinledikleri ayetler üzerinde görüşmeler yaparak, konuyu Medine’ye dönünce akıl sahipleriyle konuşmaya karar verdiler. Rivayetlerden anlaşılıyor ki, akabede buluşan Medineliler ayetlerden etkilenmiş, aklen, kalben hidayete ulaşmışlardı. Fakat bunu ne diğer Medinelilere, ne Resule, ne de Mekke’deki Müslümanlara söylemediler. Aralarında konuşarak gizli kalmasını istediler. Onların aklen, kalben Allah’a yaklaşmalarını, ayetlere inançlarını Müslümanların tevhide biati çerçevesinde ele alabiliriz. Onlar Allah’tan başka ilah olmadığını beyan eden ayetlerin özündeki, putları ret, Allah’ı tek ilah (otorite) kabul etme anlayışına inanmış, kalpleriyle tasdik etmişlerdi.

Tevhide biatle, kelime-i şahadete biati aynı tutmamak gerek. Zira kelime-i şahadete biatte, Allah’tan başka ilah (otorite) olmadığına, Muhammed’in Allah’ın kulu ve resulü olduğuna şahadet ederek, tasdik etmek var. Akabede bulunan Medineliler, Allah’ın tek ilah olduğuna inanmışlar ama henüz resule gidip onu tasdik etmemişlerdir. Onların Müslümanlığı bir bakıma bundan önceki bölümlerde söz ettiğimiz, Müslümanlıklarını, resulden, Müslümanlardan gizli tutanlara benzemektedir.

2. AKABE BİATI (1. AKABE BİATI)

Bir yıl sonra, yani 621 yılında Medineliler tekrar hacca geldiler. Bir yıl önce Kur’an-ı dinleyip aralarında istişare eden Medineliler Müslüman olmuşlardı. Ancak onların Müslümanlığından resulün, Mekke’deki Müslümanların, putperestlerin haberi yoktu. Medineli Müslümanlar bu durumdan kurtulup, en azından resulün kendilerinden haberdar olmasını istiyorlardı. Bun nedenle Akabe kayalıklarında buluşmak için Resule haber gönderdiler.

Allah’ın resulü Akabe kayalıklarında altı Medineli ile buluştu. Altı Medineli, Es’ad b. Zurâre, Avf b. Hâris, Râfi’ b. Mâlik, Ukbe b. Âmir, Kutba b. Âmir ve Câbir b. Abdullah b. Riab idi. Bunların arasında bir yıl önce Akabe kayalıklarında buluşup dinledikleri Kur’an-ı istişare edenlerde vardı.

Tarihe 1.Akabe biati olarak geçen buluşmada Medineliler Allah’ın tek ilah olduğunu, Muhammed’in Allah’ın kulu ve resulü olduğunu tasdik ettiler. Yani bundan önceki bölümde üzerinde durduğumuz kelime-i şahadete biati gerçekleştirdiler. Böylece tarihlerin yazdığı iki akabe biatinin özelliğiyle tarihe geçmeyen biatin özelliği farklıydı. İlk akabe biatinde sadece Allah’ın tasdiki vardı. Tarihe geçen biatlerde ise resule biatlerde devreye girmişti. Belki bu nedenle tarihçiler Allah’ı tasdik eden buluşmayı akabe biati içine almadılar.

Altı kişinin arasında bulunan Ubade bin Amir, rivayetinde yaptıkları biatin ayrıntılarını şöyle anlatıyor.

“Refahta olduğu kadar sıkıntıda, sevinçte olduğu kadar üzüntüde de Resulü destekleyecek. Her konuda emirlerine itaat edeceğimize… Resulüllah’ı kendi nefsimizden aziz tutup durum ne olursa olsun O’na muhalefet etmeyeceğimize… Allah yolunda hiçbir kınayıcının kınamasından korkmayacağımıza… Allah’a asla şirk koşmayacağımıza… Hırsızlık ve zina yapmayacağımıza… Çocuklarımızı öldürmeyeceğimize… Kendiliğimizden uyduracağımız yalan, dolanlarla hiç kimseye iftirada bulunmayacağımıza… Hiçbir hayırlı işte Resulüllah’a muhalefet etmeyeceğimize dair” biat ettik…

Dikkat ederseniz biate dair bu sözler Müslümanlar için önemlidir. Biat konusunu incelerken, hükümlere biatlerden söz etmiştik. Günümüzdeki Müslümanların yabancısı olduğu bu biat türü, bizimle sahabeler arasındaki farkı belirtiyor.

Medineliler geri dönüşlerinde İslam’ın tebliği için çalışacaklarını söylediler. Ancak resulden bir istekleri vardı. Gelen ayetlerle ilgili fazla bilgileri yoktu. Ayrıca yaklaşık 11 yıl Mekke’deki mücadelenin ruhundan da haberdar değillerdi. Kendilerini İslam üzerine yetiştirecek, Medine’deki İslam’ın tebliğinde kendilerine yardım edecek birini vermelerini istediler. Bunun üzerine resul Musab Bin Umeyr’i görevlendirdi.

Mus’ab bin Umeyr 585 yılında doğmuş, 625 yılında kırk yaşında iken, uhud savaşında şehit edilmiştir. Bedir ve Uhud savaşlarında Müslümanların sancaktarlığını yapmıştır. Peygamberin yakın arkadaşlarındandır. Mekke’nin zengin ailelerindendir. Resul ondan şu sözlerle bahseder: Mekke’de Mus’ab bin Umeyr’den daha güzel giyinen, daha yakışıklı ve nimetler içinde yüzen başka bir genç görmedim.

Resulün Medine’ye İslam’ı tebliğ için Musab Bin Umeyri seçmesi, onun insanları görevlendirmede nasıl bir zekâya, üstün yeteneğe sahip olduğunu gösteriyor. Medine zenginliği yaşayan bir şehirdi. Akabe biatinde bulunan Medineliler içinde Esad Bin Zurare hazret kabilesinin ileri gelenlerindendi. Nitekim resul onu sonraki yıllarda Hazreç kabilesinin lideri olarak görevlendirmişti. Hazret kabilesinin karşısında yine zenginliğiyle ünlü Evs kabilesi vardı. Bu iki kabile Medine’nin asil soylarındandı. Yahudilerin durumu ise zenginlik açısından asla tartışılmazdı. Resul Medine toplumuna İslam’ın tebliğcisini, öğreticisini gönderirken, zenginler arasında nasıl davranacağını bilen, onların içinde yetişmiş, zenginliği, zenginliğin yaşamını bilen birini seçmişti. Musab Bin Umeyr, giyimiyle, kuşamıyla, oturuşuyla, kalkışıyla, konuşmasıyla saygınlık uyandıran bir gençti. Peygamberden on dört yaş küçük olmasına rağmen, resulün meclisinde olgunluğuyla dikkati çekiyordu. 621 yılında Medine’ye İslam’ın tebliği için görevlendirildiğinde 36 yaşında, gençlik ile olgunluk arasında dönüm noktası yaşayan biriydi. O nedenle, saygın duruşuyla büyüklerin, yaşı gereği gençlerin sempatisini kazanıyordu.

Tarihi rivayetlerde onun Evs kabilesinin lideri Sa’d bin Muaz ile ilk karşılaşması ilginçtir. Musab bin Umeyr ile Medine’ye dönen Medineliler Hazreç kabilesindendi. Onlar Medine’de açıkça İslam’ın tebliğini başlattıklarında Yahudilerden önce Evs kabilesi karşı çıktı. Özellikle Yahudiler, İslam’ın tebliğine karşılık, iki büyük Arap kabilesinden biri olan Evs’i Hazreçlilere karşı fitliyorlardı. Esad Bin Zurare ve arkadaşları Musab Bin Umeyr ile kabilesini karşı karşıya getiriyor. Baskı yapmadan ikna yoluyla İslam’ın tebliğini gerçekleştiriyorlardı. Hazreçlilerin lideri olan İbn-i Selül gidişattan hiç memnun değildi. Zira böyle giderse krallığından olabilirdi. Onun için İbn-i Selül’de ortalığı karıştırmakla meşguldü. Musab Bin Umeyr evlerde, hurmalıkların gölgesinde Medinelilere İslam’ı anlatıyordu. Yine bir gün Hazreç kabilesinden bir gruba İslam’ı hurmalıkların gölgesinde anlatırken Evsliler görmüş, durumu liderlerine bildirmişlerdi. Evsin lideri Sa’d Bin Muaz büyük bir hiddetle hurmalıklara doğru gelmeye başladı. Bunu gören Hazreçliler “eyvah yine bunlarla aramızda büyük kavga çıkacak” diye endişelenirlerken, Musab Bin Umeyr hemen ayağa kalktı. Sa’d Bin Muaz’ı ayakta karşıladı. Oturmakta olduğu yeri göstererek başköşeye oturması için buyur etti. Sa’d bin Muaz kavga çıkarma umuduyla gelirken, kendisine gösterilen saygı karşısında ne yapacağını bilemedi. Musab Bin Umeyr’in gösterdiği yere oturdu. Musab Sa’d bin Muaz’ın dizinin dibine oturdu ve Medinelilerin ne kadar misafirperver olduklarından, ne kadar insanlara karşı saygılı olduklarından söz etti. Sa’d Bin Muaz ne söyleyeceğini şaşırmıştı. Güçlü bir iradeye, akla, zekâya sahipti. Ama Musab’ın tavrı karşısında bütün planları altüst olmuş, nasıl davranacağını bilemez hale gelmişti. Bir şeyler söylemeye çalışırken, Musab bin Umeyr ona “tevhidi, İslam’ı tane tane anlatmaya başladı. Musab’ı dikkatle dinleyen Sa’d Bin Muaz etkilendi, Müslüman oldu ve bütün kabilesine Müslüman olmalarını söyledi. Böylece iki kabilenin İslam’a girişi iki farklı şekilde gerçekleşti. Evs kabilesi çok sevdikleri liderlerinin emriyle, hazreç kabilesi ise ikna yoluyla Müslüman oldular. Musab Bin Umeyr’in Sa’d Bin Muaz’a davranışı, onun yetişme tarzının sonucuydu. Siyasi inceliği, aşiret liderlerine nasıl davranılacağını, onlarla nasıl konuşulacağını çok iyi biliyordu. İnancından, ilkelerinden taviz vermeden, konuşmasıyla, davranışlarıyla, gösterdiği saygıyla insanları etkiliyordu. Eğer öyle olmasaydı, kavga etmek için hiddetle gelen Sa’d bin Muaz’la kavgaya tutuşmak, ardından iki kabilenin tekrar savaşı başlaması içten bile değildi.

3. AKABE BİATI (2. AKABE BİATI)

Birinci akabe biatinden bir yıl sonra 622 yılında, Medineliler hacca geldiklerinde içlerinde ikisi kadın 75 Müslüman vardı. Medine’nin merkezinde yerleşik Evs ve Hazreç kabileleri Müslüman olmuştu. Ancak site şehir devleti şeklinde yapılanan Medine’nin kenarlarındaki vahalarında, küçük yerleşim alanlarında, bugünün tabiriyle köy ve mezralarında yaşayan, Medineli olarak kabul edilenler arasında hala putperestler vardı.

Medine’nin yönetiminde söz sahibi iki kabile olan Evs ve Hazreç’in Müslüman olması, Hazreç’in lideri olan İbn-i selül’ün gelişmeler karşısında bir şey söyleyememesi, bir müddet sonra onunda inanmadığı halde Müslüman görünmeye başlaması sonucunda, Medine’nin yönetimi tamamen Müslümanların eline geçmişti. Zaten eskiden beri Medine’de yaşayan Yahudiler yönetimde herhangi bir iddialarda bulunmamış. Medine’deki iktidar savaşları sürekli Evs ve Hazreç kabileleri arasında olmuştu.

Medineli Müslümanlar sürekli Mekke’deki olaylar hakkında bilgi topluyor. Müslümanların Mekke’deki durumlarına üzülüyorlardı. Özellikle İbn-i Selül’ün Mekke’ye gelip, Mekke’nin önderlerinden duyduğu tehditleri Medine’ye ulaştırması, Medine’deki Müslümanların moralini bozuyordu. Bu nedenle Medineliler Mekke’ye haç için gelirken başka düşüncelere sahiptiler. Resul ile konuşacakları önemli şeyler vardı. Resulle görüşmek istediler. Allah resulü bu görüşmeye amcası Hz. Abbas ile gitmişti. Hz. Abbas’ın ikinci akabe buluşmasına giderken Müslüman olmadığı rivayet edilir. İkinci Akabe buluşmasına Medineliler on iki kişi olarak katıldılar. Bunlardan altı kişi bir yıl önce gelen, Es’ad b. Zurâre, Avf b. Hâris, Râfi’ b. Mâlik, Ukbe b. Âmir, Kutba b. Âmir ve Câbir b. Abdullah b. Riab, idi. Yeni katılan altı kişi ise, Muaz b. Hâris, Zekvân b. Kays, Ubâde b. es-Sâmit, Yezid b. Sa’lebe, Abbâs b. Ubâde ve Ebu’l-Heysem Mâlik b. Teyyihan’dı.

Konuşmayı Hz. Abbas başlattı,

- Ey hazreçliler! Muhammed’in aramızdaki mevkii bildiğiniz gibidir. Biz O’nu düşmanlarından koruduk. Korumaya da devam edeceğiz. Kendisi burada, ailesinin yanında, yanımızda izzet ve ikram içindedir. O’na gereği gibi bakıyoruz. Fakat sizinle bir antlaşma yapmak, size katılmak istiyor. O’na verdiğiniz sözü tutmak, kendisine muhalefet edenlere karşı gelmek hususunda azminiz kuvvetli ve sağlam ise buna bir diyecek yoktur. Fakat O’nu ele verecek, yanınıza geldikten sonra yalnız başına bırakacaksanız, bunu şimdiden söyleyiniz ve O’nu kendi haline bırakınız.

Bunun üzerine Medineli Müslümanlar şöyle dedi.

- Dediklerinizi dinledik. Ey Allah’ın resulü, siz söyleyin. Kendiniz adına, Allah adına istediğiniz andı bizden alınız. Biz hazırız.

Resul bazı ayetler okuduktan sonra,

- Kadınlarınızı ve çocuklarınızı nasıl koruyorsanız, beni de öyle korumak üzere size elimi eriyorum.

Bera b. Ma’rur elini uzatarak,

- Beyat ettik ya Resulüllah, seni hak dinle gönderen Allah’a yemin ederiz ki, kedimizi, çocuklarımızı, hanımlarımızı koruduğumuz gibi seni de koruyacak ve savunacağız. Biz zaten harp içinde yoğrulmuş kimseleriz. Zırha alışkınız. Bu bize atalarımızın mirasıdır.

Sonra sözü Ebul Heysem aldı.

- Ya Resulüllah! Bizim Yahudilerle bir takım bağlantılarımız vardır. Bu bağlantıları keseceğiz. Biz bunu yaptıktan sonra sizde Allah’ın inayetiyle muvaffak olunca bizi bırakıp kendi kavminizin yanına döner misiniz?

Resul gülümseyerek,

- Kanım sizin kanınızdır. Siz bendensiniz, ben de sizdenim. Kiminle dövüşürseniz, ben sizin yanınızdayım. Kiminle barış yaparsanız, ben de onunla barış yaparım.

Bunu duyan hazreçliler biat için resule ellerini uzatırken, Abbas b Ubade hemen ortaya atıldı.

- Ey hazreçliler! Bu zata niçin biat ettiğinizi biliyor musunuz? Ona biatle insanların kırmızısına ve siyahına karşı savaşa hazır olmayı kabul etmiş oluyorsunuz. Bir felakete uğradığınız ve büyüklerinizin öldüğünü gördüğünüz zaman, O’nu yalnız bırakacaksanız şimdiden bırakınız. Bu daha doğru olur. Yoksa dünyada ve ahrette rezil rüsva olursunuz. Fakat O’na verdiğiniz sözü tutacak, malca felakete uğramayı, büyüklerinizin ölümüyle karşılaşmayı göze alacaksanız, bunu yapınız. Çünkü dünya ve ahiret hayrı bundadır.

Hepsi kabul ettiler ve resule dönerek,

- Ey Allah’ın resulü, biz senin yanında olur, bütün bunları yaparsak bize neyi vaat ediyorsun?

Resulün vaadi ne olabilirdi ki ayetlerin söylediğinden başka, hiç çekinmeden

- Cennet! Dedi. Medineliler,

- Bu çok karlı bir alış veriş, dediler.

Bunun üzerine resulüllah kendisi hicret edinceye kadar, Medine’yi yönetmeleri için 12 temsilci seçti. Bu temsilciler, Arap kabilelerinin içindeki aşiretleri temsil ediyorlardı. Bunlardan dokuzu Hazreçli, üç tanesi Evsliydi. Medine’nin önde gelen, okuryazar, tecrübeli, yönetimde ehil kişileriydi. Tarihi bilgiler göre bunların adları şöyle sıralanıyor.

Hazreçlilerden; Ebû Umâme Es’ad bin Zürâre, Sa’d bin Rebi’, Rafi’ bin Mâlik, Abdullah bin Revâha, Abdullah bin Amr, Berâ’ bin Mâ’rur, Sa’d bin Ubâde, Ubâde bin Sâmit, Münzir bin Amr,

Evslilerden; Useyd bin Hudayr, Sa’d bin Hayseme, Ebü’l-Haysem Mâlik bin Tayyihan

Böylece Medine’de Müslümanların otoritesi belirlenerek devletin çatısı kurulmuştu. Akabe biatlerinin seyri, akabe biatlerindeki özler. Akabe’de biat verenlerin tavırları günümüzün Müslümanları tarafından iyice kavranmalıdır. Müslümanlardaki devlet düşüncesinin inançta, akılda, kalpte, hayatta yerini bulabilmesi, Müslümanların akabe gelişmelerini kavramalarıyla oluşacaktır. Değilse hiçbir şey, boş hayallerden, içi boş sözlerden doğmamaktadır. Günümüzde çok basit bir sözü bile yerine getirmekten aciz olanların, ağızlarını doldurarak devletten söz etmesi üzerine düşünmeliyiz. Hele günümüzde ki gibi, yabancı güçlerin, yani Amerika’nın, Rusya’nın, Çin’in destekleriyle Müslümanların devlet kurma hayali, resulün sünnetiyle asla örtüşmemektedir. Bugün Müslümanların devlet olma hayallerini süsleyen, geçmişte Osmanlı’nın üç kıtaya hâkim olması, kültürden gelen devletle ilgili fıkhı kaidelerdir. Hâlbuki Mekke’deki mücadele, Medine’deki gelişmeler, Akabe biatleri, zorlanan sonuçlarla değil, aksine doğal seyrinde devam eden, insanların emekleriyle, terleriyle, cesaretleriyle, fedakârlıklarıyla, azimleriyle oluşan, ama en önemlisi Allah’ın bir nimeti, bir takdiridir. Çünkü iktidar da, zafer de, fetih de, başarı da Allah’tandır. Bu yönde gelen ayetler çoktur.

Günümüzde kapalı kapılar ardında cesaret gösterisinin yapıldığı, söylemlerin hayata yansımadığı gerçeği… En ufak bir zorlukta Müslümanların Müslümanlarla selamı sabahı kestiği gerçeği… En küçük basit bir sözü bile yerine getirme azminin, dikkatinin, ısrarının olmadığı gerçeğinde… Müslümanların bütün dünyayı karşılarına alarak, ancak devlet olurlarsa Müslümanlığın olabileceğine dair inançları düşündürücüdür.

Bundan önceki bölümlerde, Mekke’de gelen hükümlerden söz ederken, bütün hükümlerin özünden çıkan sonucu şöyle açıklamıştık. Müslümanları devlet yapacak bütün toplumsal kurallar, Mekke’de gelmiştir. Mekke; Müslüman’ın, Müslüman toplumunun kimliğini, karakterini, yapısını belirleyen temel kuralların yaşandığı, Müslümanları devlete hazırlayan bir süreç olmuştur. Akabe biatleri bunun doğal bir sonucu, Medine ise Allah’ın takdir ettiği bir zaferdir.

Müslümanların Mekke tarihinin özetinden çıkarmaları gereken önemli bir öz vardır. Kafalarında, söylemlerinde, düşüncelerinde hiçbir zaman, ikinci akabe biatine kadar devlet fikri olmamıştır. Mekke’de gönderilen ayetler devletten, devlet kurmaktan söz etmemiştir. Ama devleti oluşturacak toplumun kurallarını belirtmiş. Toplumun oluşturan Müslümanların yetişmesini sağlamıştır. Mekke sürecinde Müslümanların hayalinde, idealinde, fikrinde devlet olduğuna dair herhangi bir tarihi bir rivayet yoktur. Allah’ın gönderdiği ayet zaten yoktur.

İkinci akabe biatinde Müslümanların Medine’ye hâkim oldukları “dolaylı ifadelerle” belirtilmiş, resul ve arkadaşları Medine’ye davet edilmiştir. Bu davetin sonucunu Medineliler çok iyi biliyorlardı. Bu davetin sonucu önce Mekke’ye, ardından bütün Araplara karşı çıkmaktı. Resule Mekke’yi dar edenlerin, Medine’ye evet demeyecekleri muhakkaktı. Bu gerçeği bilen Medineliler kendilerini nasıl bir ateşin içine soktuklarının bilinciyle, sıradan, öylesine sözler değil, gerçekçi sözler vermişlerdi. İkinci akabe biatinin bir ucunda hayatı ortaya koyan sözler, diğer ucunda kılıç vardı. İkinci akabe biati sırasında Medinelilerin, “canımızı, malımızı, çocuklarımızı, kadınlarımızı koruduğumuz gibi” sözleri, Medine’ye hâkimiyetlerinin açık beyanıydı.

Bugün en ufak görüş ayrılıklarıyla birbirine giren Müslümanların böyle bir sonucu yaşamaları mümkün mü?

Bugün en basit sözlerini, bahanelerle yerine getirmeyen Müslümanların böyle bir sonucu yaşamaları mümkün mü?

Henüz tevhide biati bilmeyen, anlamayan, ayetlere biati bilmeyen, anlamayan Müslümanların böyle bir sonucu yaşamaları mümkün mü?

“Onlar Rablerinden gelen ayetlere işittik itaat ettik” prensibi yerine, “onlar kendilerine bir ayet okunsa hemen tartışmaya başlarlar” prensibini yerine getirenlerin, böyle bir sonucu yaşamaları mümkün mü?

Herhalde bu sorulara ihlâsla, yani samimiyetle cevap verdiğimizde, halimizi tespit etmiş olacağız.

Başka söze gerek kalmayacak ve ancak “insanlar layık olduğu şekilde yönetilirler” ayetinin hükmü hayatımızı özetleyecektir.

AKABE BİATLERİ VE TOPLUMSAL YAPILANMA

2. Akabe biatinden sonra Müslümanların yaşadığı şehirler olan Mekke ve Medine’deki toplumsal yapı birbirinden farklıydı. İki yapının farklılığı sosyolojinin ele aldığı toplumsal yapılanmalarda otoriterlik, iktidar, güç, erk konularında incelenmektedir.

Toplumsal yapılanmalarda, toplumlara egemen olan bir düşünce, ideoloji veya Kur’an-ın ele aldığı gibi din vardır. Kur’an hangi inanç, hangi ideoloji olursa olsun, söylem biçiminde bütün inançları, ideolojileri, toplumsal yapılara hükmeden, örfleri, iktidarları, siyasi erkleri din olarak tarif eder.

Nitekim din tarifi üzerine bir inceleme yaparsak,

Türkiye’de basılan devletin resmi sözlüğü Türk Dil Kurumunun sözlüğünde,

Din Arapça. dyn

1. din b. Tanrı’ya, doğaüstü güçlere, çeşitli kutsal varlıklara inanmayı ve tapınmayı sistemleştiren toplumsal bir kurum,

2. din b. Bu nitelikteki inançları kurallar, kurumlar, töreler ve semboller biçiminde toplayan, sağlayan düzen:

3. mec. İnanılıp çok bağlanılan düşünce, inanç veya ülkü, kült…

Olarak ifade edilmiştir. Ancak; ’Türkiye, cumhuriyet’ten sonra İslâm’la yolunu ayırmış, hilafeti ilga etmiş, uluslararası siyasette iddialarını bir kenara bırakarak, Müslüman olmadığını ortaya koyacak tavırlar geliştirmiş, anayasasından dini İslam’dır maddesini çıkardıktan sonra da dinin yerine ideolojiyi koymuştur. Konulan ideolojiyi tanımlamak için de 1945 yılında yayınlan Türk dil kurumunun resmi sözlüğünde Kemalizm Türk’ün dinidir!’ olarak belirlenmiştir.

Yine; 1944 yılında basılan Türk dil kurumunun sözlüğünde, “din’ maddesi, küreleşme, kültür, medeniyet" olarak tarif edilmiştir.

Kur’an-da geçen din kelimesinin geçtiği ayetlerde, yol, örf, erk (güç), iktidar, yasa, inanç olarak ifade edildiği, meal ve tefsir çalışmaları yapan bilim adamları tarafından, Arapçadan çevrilerek dilimize aktarılmaktadır.

Din kelimesi sözlükler terminolojisinde farklı değerlendirilmektedir. Din maddesi, felsefe sözlüğü, inanç sözlüğü, konuşma sözlüğü, din (teoloji) sözlüklerinde farklı açılardan incelendiği muhakkaktır. Basit bir algıyla sadece bir sözlüğe göre hareket etmek zordur. Müslümanlar açısından önemli olan, ayetlerde din kelimesinin nasıl geçtiğini izlemektir. Ayetlerde din kelimesinin geçtiği baskın tarifler, TAKİP EDİLEN YOL – ÖRF – İKTİDAR – YASA – CEZA -anlamlarıdır. Klasik hukuk usulü, hukuk, hadis, tefsir kitaplarında da bu tanımlar sıralanmaktadır.

Son yıllarda Müslümanlar yaptıkları terim ve kavram çalışmalarında, DİN tabirinin, toplumsal düzen, insanlar için yaşama düzeni olarak ele alındığını biliyoruz. Bu yönde araştırmaların sayısı bir hayli fazladır. Ülkemizde DÖRT TERİM adı altında Pakistanlı Ebul Ala El Mevdudi’den çevrilen kitabı, diğer üç kelimeyle birlikte, DİN maddesini genişçe açıklamaktadır.

Kısaca dinin, düşünce (felsefe), kabul inanma (inanç), uygulama yani yaşama aktarma (düzen) yönü vardır. Dünyevileşen, yani laikleşenler genelde din tarifinin manevi (soyut) inanç yönünü ele almışlardır. Dine inanmayı, soyut, ahlaki bir yapılanma olarak değerlendirerek, dinin toplumsal yapılanmayla ilgili, insanlar için yaşama düzeni kurmayı esas alan kurallarını konu dışına itmişlerdir. Bu tür bir sapma sadece günümüzün sapması değildir. Allah’ın gönderdiği resullerin açıkladığı din, her zaman hem bir inanç biçimi, hem de bir yaşama biçimi olarak Allah tarafından emredilmiştir. İnsanlık tarihi boyunca insanlar, sürekli saparak Allah’ın dininin yaşam biçimi boyutunu değiştirerek, kendilerine göre yaşam biçimi oluşturmuşlardır. “Biz Allah’a inanıyoruz, ancak yaşama düzenimizi aklımıza, bilgilimize, yaşam gerçeklerimize göre kurarız” inancı, ayetlerde dünyevileşme, günümüzde ise laiklik olarak tanımlanmıştır.

Bu açılımlar çerçevesinde, 2. Akabe biatinde gerçekleşen yapılanma, Mekke ile Medine arasındaki farklı yapılaşmanın, din yani yaşama düzeni kavgasından kaynaklandığını algılamamız gerekmektedir. Allah’ın resulü, Allah tarafından gönderilen inanç ve yaşama düzeni mücadelesini sürdürmüştür. Mekkeli putperestlerinin resulle mücadelesinin ana özü buydu. Değilse öyle basit algılarla tanımlanan bir inanç, bir ahlak işi değildi. Tepeden tırnağa kadar, inanç, ahlak ve yaşama düzeninin Allah’ın ayetlerine göre yapılanması söz konusuydu. Eğer sadece felsefi bir inanç biçimi olsaydı, insanların yaşamlarına karışılmayacağı için kavganın boyutu bu noktaya varmayacaktı. Nitekim bugün, din inanç boyutunda ele alındığı, insanlar dinin kurallarına uyup uymamada serbest bırakıldığı için, toplumda herhangi bir çatışma görülmemektedir. İnsanlar yaşamlarına karışmayan bir dini, sanatsal, estetik, felsefi olarak ele alarak, bunu kültürel bir zenginlik olarak görmektedirler. Din yaşamlarına karışmadığı müddetçe, kültürel zenginlik olarak hayatlarında var olmasının bir sakıncası görülmemektedir. Ancak Allah’ın gönderdiği dinin, sanatsal, felsefi, kültürel boyutunun yanında, bireysel, toplumsal bir yaşama düzeni olduğu unutulmamalıdır. Allah’ın ayetlerinde geçmiş toplulukları eleştirirken, onların bireysel ve toplumsal yaşama düzeninden (dininden) saparak, Allah’ın dini diye insanların görüşlerini, hükümlerini, yasalarını din diye yaşamlarını hedef almıştır.

Her toplumda, topluma egemen olan bir düzen (din), toplumda mevcut düzene (dine) karşı mücadele veren bir veya birden çok din (düzen) taraftarları vardır. Toplumlara egemen olan düzenin (dinin) taraftarları, OTORİTER TOPLUM olarak tanımlanır. OTORİTER TOPLUM, içinde yaşadığı topluma iktidar olan güçtür. Toplumlarda otoriter olamayan gruplar, cemaatler, sınıflar vardır. Bunlara OTORİTER OLMAYAN TOPLUM diyebiliriz. Otoriter olmayan toplum, otoriter toplumun egemenliğinde, düzeninde yaşamını sürdürür. Toplumda, otoriter toplumun, dini (düzenini) geçerlidir. Konuyu anlamak için günümüzden şu şekilde örnek verebiliriz. Mesela; Türkiye Cumhuriyetinin resmi ideolojisi Kemalizm’dir. Allah’ın ayetlerinin tanımlarına göre, Kemalizm’in oluşturduğu yol, ideoloji, yasalaşma, toplumsal düzen DİN olarak tanımlanır. Nitekim Türkiye Cumhuriyetinin yasayla kurduğu Türk Dil Kurumu da, 1944 yılında bastığı sözlüğünde, Türkiye Cumhuriyetinin dininin, Türklerin dininin KEMALİZM olduğunu belirtmiştir. Bu tanımlama, çok partili döneme geçildikten sonra, Müslümanların düşüncelerini karıştırmak, Müslümanları Kemalizm’le barıştırmak için değiştirilmiştir. Çok partili dönemin iktidar partisi DEMOKRAT PARTİ, tek parti döneminin CHP’sine muhalif olarak, 25.Temmuz.1951 yılında 5816 sayılı kanunu çıkararak, Mustafa Kemal Atatürk’ün yerine İNÖNÜ’YÜ, Kemalizm yerine, İnönücülüğü yerleştirmeye çalışan İNÖNÜ iktidarındaki CHP’ye karşı, Atatürkçülüğü, Kemalizm’i savunmuştur. CHP’nin tek parti dönemindeki zulmünü yaşayan Müslüman gruplar, başlarına geleni anlamamışlardır. Çıkarılan kanunun maddeleri şöyledir.

“1. Atatürk’ün hatırasına alenen hakaret eden veya söven kimse bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

Atatürk’ü temsil eden heykel, büst ve abideleri veyahut Atatürk’ün kabrini tahrip eden, kıran, bozan veya kirleten kimseye bir yıldan beş yıla kadar ağır hapis cezası verilir.

Yukarıdaki fıkralarda yazılı suçları işlemeye başkalarını teşvik eden kimse asıl fail gibi cezalandırılır.

2. Birinci maddede yazılı suçlar; iki veya daha fazla kimseler tarafından toplu olarak veya umumî veya umuma açık mahallerde yahut basın vasıtasıyla işlenirse hüküm olunacak ceza yarı nispetinde artırılır.

Birinci maddenin ikinci fıkrasında yazılı suçlar zor kullanılarak işlenir veya bu suretle işlenmesine teşebbüs olunursa verilecek ceza bir misli artırılır.

3. Bu Kanunda yazılı suçlardan dolayı Cumhuriyet savcılıklarınca re’sen takibat yapılır.

4. Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

5. Bu Kanunu Adalet Bakanı yürütür.”

Türkiye Cumhuriyeti döneminde, iktidar mücadelesi veren iki grup, görünüşte Kemalizm’den yana olan CHP, İnönü’den itibaren başlayan süreçte, Amerikan’ın planlaması doğrultusunda sol düşünceyi öne çıkarmıştır. Hâlbuki Mustafa Kemal’in sol ile bir ilişkisi yoktur. İktidarı döneminde solu yasaklamış, solun yazarlarını, çizerlerini mahkûm etmiştir. Solun kahraman ilan ettiği Nazım Hikmet 1923 - 1938 yılları arası olan 15 yılda neredeyse her yıl yargılanmış. Cezaevlerinde yatırılmış. 1938 yılında ise vatan hainliğinden 28 yıl 4 ay cezalandırılmıştır. Bu nedenle KEMALİSTLERİN solculuğu, ya Nazım’ı, ya da Mustafa Kemal’i istismar etmelerinden ibarettir. Sağ düşünce ise, muhafazakâr toplumun temsilcisi olarak görülen DEMOKRAT partinin görevi olmuştur. Bütün bu planlamalar, YALTA konferanslarında dünyayı bölüşen RUSYA ve AMERİKA arasında yapılmıştır. RUSYA’NIN nüfuz alanlarında kalan ülkelerde iktidar partisi sol, muhalefet sağ olacaktır. AMERİKA’NIN nüfuz alanlarında kalan ülkelerde iktidar partisi sağ, muhalefet sol olacaktır. Bu planlama da, iktidar partisinin de, muhalefet partisinin de uyacağı düzenin kuralları, nüfuz alanı sahibi ülkeler olan RUSYA veya AMERİKA tarafından belirlenecektir. 2000’li yıllara kadar bu plan tartışmasız sürdürülmüştür. 2000’li yıllardan önce RUSYA’NIN kapitalizme kayması sonucu, daha önce RUSYA’NIN nüfuz alanlarında olan ülkelerde ARAP BAHARLARIYLA değişimler başlamıştır. Değişim, liberal, laik, demokratik, kapitalist yapılanmadır.

Bu kısa özetlemeden sonra konuya dönersek, Türkiye Cumhuriyetinin iktidar düzeni (dini) Kemalizm’dir. Bu düzene karşı mücadele veren, düzeni (dini) değiştirmek isteyen gruplar, cemaatler vardır. Bunlar, Irk kökenine dayalı düşünceler, sol düşünce, mezhebi kökenden hareket edenler, radikal İslamcılardır. Bu grupların bir kısmını, ülkeye egemen olan güçler planlamaktadır. Bir kısmı da, gerçekten kendi inanç ve düşünceleri doğrultusunda hareket etmektedirler. Bugün etnik köken itibariyle Kürt toplumu, Kemalist düzene karşı başkaldırı içindedir. Mezhebi köken itibariyle ALEVİLER, her ne kadar Mustafa Kemal Atatürk’ü bayraklaştırsalar da, asılda ALEVİLİK düşüncesini iktidar etmek istemektedirler. Bu isteklerini SOL KEMALİZM anlayışıyla birleştirmektedirler. Müslümanların bir kısmı sağ figürle iktidardadırlar. İktidarda olan sağ partiler, DEMOKRAT, ADALET, ANAVATAN, AKP iktidarları, kurgulu muhalif CHP’ye karşı KEMALİZM’İ savunmaktadırlar. Aslında onların savunduğu KEMALİZM değildir. AMERİKA’NIN dünyaya önerdiği, AMERİKA’NIN siyasi, ekonomik çıkarlarını koruyan DEMOKRATİK, LAİK, KAPİTALİST CUMHURİYETTİR. DEMOKRASİ tanımlarıyla anlatılmak istenen, Amerika’nın küresel çıkarlarının ülkemizdeki egemenliğidir. Ne yazık ki, ülke çok partili sisteme geçtikten sonra, Mustafa Kemal Atatürk üzerinden yapılan siyasi istismar ve dayatmalar, iktidarların, muhalefetlerin ana karakterleri olmuştur. Asılda hiç birinin KEMALİZM’LE hiçbir ilgisi yoktur. Zira KEMALİST rejim, 03.Mart.1924 yılında iki yasa çıkararak, teşkilatı esasiye (1924 anayasası) kanunu ile devletin temelini, diyanet teşkilatı yasasıyla, devletin dinini belirlemiştir. Laikliğin kabulü ile de bu iki yasa değiştirilmemiştir. Devletin dini İslam’dır, mezhebi Hanefiliktir. O nedenle bugün Diyanet teşkilatı, İmam Hatip Okulları, İlahiyat fakülteleri, devletin resmi din eğitim organları ve kurumları olarak görev yaparlar. Ülke içinde var olan diğer din ve mezheplerin, devletin resmi organı içinde varlıklarını sürdürmeleri mümkün değildir. KEMALİZM, batıya yönelmiş Müslüman topluluklara, soyut, ahlaki, felsefi, ilmi bir din öğretmekte, dini dünyevileştirerek (laikleştirerek) insanların yaşamlarına müdahale ettirmeme anlayışı üzerine bir dini yapılanmaya gitmiştir. Yani resmi olarak Allah’ın dini, yasayla ehli kitap haline dönüştürülmüştür.

Türkiye Cumhuriyetinde, iktidar olan ideolojiye karşı gerçekten mücadele veren inanç sahipleri, SOL İDEOLOJİ – ETNİK KÖKENİNİ – MEZHEBİ KÖKENİNİ SAVUNAN GRUPLAR VE MÜSLÜMANLAR, toplumda varlıklarını otoriterlik düzeyince var kılamamış, otoriter KEMALİST DÜZENİN (dinin) kurallarına göre yaşamaktadırlar.

KEMALİST DÜZENE (DİNE) inananlar otoriter toplumu, diğerleri Otoriter olmayan toplumu oluşturmaktadır.

Bir toplumun OTORİTER olup olmadığının kriteri, eğer bir dine (düzene) inanan insanlar, toplumda sözlerini, her alanda geçiriyorlarsa, toplumun OTORİTERLERİDİR. Her alanda söz geçirmek kapsamında, toplumsal yasalaşma, siyaseti belirleme, iktidarı tayin etme, cezalandırma, toplumu yönlendirme, biçimlendirme gibi anlamlar gündeme gelir. Eğer toplumsal yasalaşma, siyaseti belirleme, iktidarı tayin etme, cezalandırma, toplumu yönlendirme, biçimlendirme konularında, bir dine (ideolojiye – düzene) inananlar, etken değilse, etken olamayanlar OTORİTER toplumu oluşturmazlar.

Toplumların liderliği önemlidir. Toplumsal yapılanmalarda liderlik, toplumu, grupları, cemaatleri oluşturan düşünce sahiplerinin OTORİTER olup olmadığına göre değişir.

MEKKE TOPLUMU / LİDERLİK

Mekke toplumu, putperestliğin egemenliğindeydi. Mekke’de OTORİTER TOPLUM putperestlerdi. Putperestler aşiret yönetimi biçiminde organize olarak toplumda egemenliklerini sürdürmekteydiler. DARUN NEDVE, bugünkü gibi MEKKE’DEKİ PUTPERESTLERİN PARLAMENTOSUYDU. Parlamentolarında, Mekke’de yaşayan aşiretlerin temsilcileri vardı. Resulün soyu parlamentonun yönetici sınıfıydı. Tarihi bilgilere göre, Hz. Ebubekir Müslüman olmadan önce, aşiretinin temsilcisi olarak ADALET İŞLERİNE, Hz. Ömer Müslüman olmadan önce aşiretinin temsilcisi olarak HARİCİ İŞLERE, ARAPLAR ARASINDAKİ İLİŞKİLERE, Hz. Osman Müslüman olmadan önce aşiretinin temsilcisi olarak EKONOMİK işlere nezaret ediyorlardı. Mekke’nin lideri Hişam Bin Melik (Müslümanların sonradan lakabını EBU CEHİL, yani cahillerin başı anlamında kullandığı) resulün akrabalarından amcasıydı.

Mekke’de putperestler OTORİTER olmanın tanımlarını kapsayan, Mekke’yi yönetme, istediklerini yapma, istediği yasaları çıkarma, cezalandırma, toplumu biçimlendirme gücüne sahiptiler.

Müslümanların böyle bir gücü yoktu. Aksine Müslümanlar, Mekke’ye hakim putperestlerin egemenliği altında yaşıyorlar. Baskı görüyor, boykota uğruyor, hicret etmek zorunda kalıyorlardı. Müslümanların Mekke’deki konumu otoriterlik tanımlarına göre OTORİTER OLMAYAN bir toplumdu. Otoriter olmayan toplum olarak, Mekke’nin yönetimine sahip değiller, toplumda Allah’ın yasalarını hâkim kılamıyorlar, yasalara uymayanları cezalandıramıyorlar, toplumu biçimlendiremiyorlardı.

Bundan önceki bölümlerde incelediğimiz ayetler Müslümanların otoriter olmayan bir toplumda neler yapacağını belirliyordu. Ancak ayetlerin hükümlerine uymayanlara karşı herhangi bir cezalandırma söz konusu değildi. Bundan şunu anlıyoruz, toplumda cezalandırma eylemi ancak, toplumsal egemenliğe, yani otoriterliğe aittir. Gelen ayetlerin akışına baktığımızda, bir toplumda otoriter hale gelemeyen Müslümanlar cezalandırma yapamıyor. Ancak Allah’ın ayetlerine göre yaşamayanların durumu ayetlerde İNANÇ bağlamında tartışılıyordu. Mekke’deki konumda, ne Allah’tan gelen ayetler, ne resul, ne de Müslümanlar, Allah’tan gelen ayetleri uygulama da eksiklik, yanlışlık gördüklerinde dünyada cezalandırma yönünde bir düşünce, uygulama belirtmemişti. Müslümanları kimlik açısından biçimlendirme noktasında gelen ayetler, Müslümanların kimliğini, karakterini oluşturacak, bilgiyi, düşünceyi, hükümleri kapsayan ayetler Mekke toplumunun yapılandırılmasını değil, Müslümanların yapılandırılmasını sağlıyordu. Bütüncül olarak Mekke’nin yapılandırılması OTORİTER olan PUTPERESTLERİN elindeydi. Konuyu Mekke’deki otoriter toplum olan PUTPERESTLER, otoriter olmayan MÜSLÜMANLAR açısından kısa maddelerle özetleyelim.

OTORİTER OLAN PUTPERESTLER;

1. Mekke’nin yönetimine sahiptirler
2. Mekke toplumunu biçimlendirirler
3. Mekke toplumunun uyacağı yasaları belirlerler
4. Yasalara uymayanları cezalandırırlar.
5. Düzene muhalefeti olanlarla kendi anlayışlarında anlaşmaya çalışarak, iktidarlarını sürdürürler.

OTORİTER OLMAYAN MÜSLÜMANLAR;

1. Allah’tan gelen ayetlere göre inançlarını oluştururlar.
2. Allah’tan gelen ayetlere göre yaşayarak, kimliklerini, kişiliklerini oluştururlar.
3. Toplumun, fakirlerine, yoksullarına, yolda kalmışlarına dini ne olursa olsun sahip çıkarlar.
4. Toplumun genelini biçimlendirmezler.
5. Topluma yasa ve cezalandırma önermezler.
6. Toplumun yönetimine ortak olmazlar.
7. Toplumsal anarşiye girişmezler
8. Bilgiyle, bilinçle hareket ederek, İslam’ı tebliğe çalışırlar.

OTORİTER TOPLUMUN, siyasi yöneticisi (lideri), yönetimi oluşturan yönetici sınıfı, yöneticiye yönetim sınıfına desteğini veren, toplumda sözü geçen taraftarları vardır.

OTORİTER OLMAYAN TOPLUMUN, siyasi yöneticisi (lideri), onu destekleyen, toplumda sözü geçmeyen taraftarları vardır ama yönetici sınıfı yoktur.

Allah resulü, Allah’ın gönderdiği dinin peygamberi, tebliğcisi, örnekleştirici, yaşayanı olarak, Müslümanların doğal lideriydi. Ancak bu liderliğin, otoriter toplumun siyasi liderliğiyle ilgisi yoktu. Müslümanların Mekke sürecinde, resulün liderliğinin getirdiği özellikle, Müslümanlara uymaları mutlak olan herhangi bir emir vermediği görülmektedir. Resul, Mekke sürecinde genellikle düşüncelerini, Müslümanlardan yapmalarını istedikleri şeyleri, ya Allah’ın ayetlerini okuyarak istemiş, ya da ayet yoksa tavsiyeleri olarak söylemiştir. Yine Mekke sürecinde resul Müslümanların veya Mekke toplumunun yönetimi için bir yönetici sınıf oluşturmamıştır. Ta ki, 2. Akabe biatinde, Mekke’nin değil, Medine’nin yönetimi için 12 kişilik bir yönetici sınıf oluşturarak, Medine’ye hicret edinceye kadar, Medine’yi yönetici sınıf aracılığıyla yönetmiştir. Bu bağlamda konuya baktığımızda, resulün toplumsal liderliği Nisa suresinin 59. ayetinde söz edilen “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e ve sizden olan yöneticilere de itaat edin” hükmüne göre bir liderlik değildir. Zira bu ayetin hükmüyle, Müslümanların kendisine uyulması farz (şart) olan yönetici sınıf kastedilmektedir. “Sizden olanlar” tabiri, Müslüman toplum için Müslüman olup, Allah’ın hükümleriyle toplumu yönetecek olanlar kastedilmektedir. Değilse Müslümanlardan olup, toplumu, laikliğe, demokrasiye, padişahlığa, krallığa, monarşiye göre yönetenler kastedilmemektedir.

Müslümanların tarihinde kendisine uyulması farz kılınan yönetici sınıf ilk defa 2. Akabe biati sırasında seçilmiştir. Böylece Nisa suresinin 59. Ayetindeki yönetici sınıfa Müslümanlar 2. Akabe’de Medine için kavuşmuşlardır. Zaten bundan sonra da, Medine dışındaki Müslümanların Medine’ye hicret etmeleri istenmiş, bu duyuru Müslümanların yaşadığı yerlere ulaştırılmıştır. Habeşistan’a giden Müslümanlar, Mekke’deki Müslümanlar en kısa zamanda Medine’ye hareket etmişlerdir. Peygamber de, 2. Akabe biatinden hemen sonra aynı yıl içinde Medine’ye hicret etmiştir. Çünkü Medineli Müslümanlar geri dönüşlerinde durumu Medine’deki Müslümanlara iletilmiş. Medine toplumu içinde yaşayanlardan İslam’a karşı olup da Akabe olayını duyanlar hemen durumu Mekke’ye iletmişlerdir. Muhammed’in Medine’nin kralı olacağını, İbni Selül’ün krallığının rafa kaldırıldığını duyan Mekkeliler, “oh Muhammet’ten kurtulduk” dememişler, aksine ileride başımıza bela olacak diye öldürmeyi planlamışlardır.

Resulü öldürme planı çok kurnazcaydı. Her aşiretten bir kişi peygamberi öldürmek için görevlendirilmiş, görevlendirilenler topluca peygamberin yaşadığı eve baskın yapıp, her görevli peygamberi kılıç darbeleriyle öldüreceklerdi. Görevlendirilenlerin içinde resulün soyundan olan bile vardı. Putperestler bu planla, peygamberi koruyan aşireti karşısına bütün Mekke aşiretlerini çıkarmış olacaklardı. Peygamberin aşireti ne kadar yönetici sınıf olsa da, zaten aşiretin lideri Hişam bin Melik (Ebu Cehil) resule karşıydı, ne kadar güçlü bir aşiret olsa da, Mekke’deki bütün aşiretlerini karşısına alamazdı. Onların bu hesabı, resulün gizlice Mekke’den çıkıp Medine’ye hicretiyle bozuldu.

Mekke’de Müslümanlar Allah’ın kendilerine gönderdiği ayetlere uyuyorlar. Aynı konularda putperestlerin yasalarına uymuyorlardı. Önceki bölümlerde Allah’ın Mekke’de gönderdiği hükümleri inceledik. Aslında Allah’ın Mekke’de gönderdiği hükümlerin putperestlere aykırı bir tarafı da yoktu. Zaten Resul ve arkadaşlarının İslam gönderilmeden önce kurdukları Hılful Fudul teşkilatının uygulanmasını istediği kuralların hemen hepsi, Allah’ın gönderdiği ayetlerin içindeydi. Bu nedenle, Mekke toplumuyla, Müslümanların oluşturduğu toplumun uyduğu yasalarda çok fazla fark yoktu. Uygulama konusunda tartışılan kurallara baktığımızda,

1. Çocukların öldürülmemesi ki, zaten Mekke’deki toplumun çoğu çocuklarını öldürmüyordu. Çocuklarını öldürme farklı anlamda anlaşıldığı gibi, bazıları kız çocuklarını öldürüyorlardı. Bunlarda toplumun geneli değil, toplumun çok azıydı.

2. Putların reddi, Mekkelilerin en çok karşı olduğu husustu. Asıl çatışma buradan çıkıyor. Mekkeliler Kâbe’yi putlardan temizlediklerinde, çıkarlarına zarar geleceğini, zira dinlerinin “aynı zamanda ticaretleri” olduğuna inanıyorlardı. Ebu Süfyan’ın meşhur sözü. “Bizim dinimiz ticaretimizdir” Mekke toplumunun temel yargısını oluşturuyordu.

3. Yaşama düzeni olarak Allah Mekkelilerden atalar yolunu (dinini – düzenini) terk etmelerini istiyor. Allah’tan gönderilen kurallara göre tayin edilmiş yola (dine – düzene) göre yaşamaları isteniyordu. Mekke’nin önderleri bu konuda resule barış tekliflerinde bulundular. Hangi dinin (düzenin) daha iyi olduğunu anlamak için, bir yıl Allah’ın diniyle (düzeniyle) bir yıl putperestlik diniyle (düzeniyle) Mekke’yi yönetelim dediler. Hatta bu yönetimde Mekke’nin önderi Hz. Muhammed olabilirdi. Bu konuda hiçbir endişeleri yoktu. Ancak resul bütün bu teklifleri geri çevirdi. Allah Kafirun suresini göndererek, “sizin dininiz (yolunuz - düzeniniz) size, benim dinim (yolum - düzenim) bana” dedi.

Üç konu Mekke’nin kaderini belirledi. Toplum bölündü, PUTPERESTLER OTORİTER TOPLUMU, MÜSLÜMANLAR OTORİTER OLMAYAN TOPLUMU oluşturdular.

Günümüzde Müslümanları en çok ilgilendiren konuların başında, Allah’ın yasalarıyla yönetilmeyen toplumlarda nasıl davranacaklarıdır. İçinde yaşadığımız toplumda Müslümanların bu konuda kafaları çok karışıktır. Toplumun geneli, toplumun Müslüman olduğuna bakarak, Allah’ın yasalarıyla yönetilmeyen devlete bağlılığını tartışmamaktadır. Devletin yapılanmasının Allah’ın yasalarıyla olmadığı görüşünde olup, İslam’ın yasalarıyla yaşayacaklarını söyleyenlerin konumu ise, ilginç yaklaşımlara sahiptir. Mekke’de putperestliğin yasaları, örfler olarak topluma hâkimdi. Ancak bu gün topluma KEMALİZM yasalarıyla hâkimdir. Ayrıca; Allah’ın yasalarından ayrı olarak, etnik, mezhebi, tarihi örfler topluma hâkimdir. Etnik kökenlerden gelen kültürler, düşünceler, örfler, çoğu zaman devletin yasalarından daha baskın olarak toplumda egemenliğini sürdürmektedirler. Müslümanların tarihinden gelen mezhebi ekollerin hükümleri, Allah’ın yasalarının önündedir. Din açısından mezhepler gibi resmi statü kazanmayan, tarikatların, cemaatlerin koydukları yasalar, dinin, devletin yasalarının önüne geçmekte, toplumda egemenliğini sürdürmektedir. Ama toplumda resmi olarak geçerli olan, toplumsal cezalandırmaya sahip olan Kemalizm’in yasalarıdır. Bütün bu yapılanma içinde Allah’ın yasalarını yaşamlarına hâkim kılmak isteyen Müslümanların durumu iç açıcı değildir. Müslümanlar bugün, sağ adıyla devlet içinde resulün örneklemediği devletin iktidarına sahip olma anlayışıyla, İslam’ı hayatlarına hâkim kılmadaki en büyük çelişkilerini yaşamaktadırlar. Marjinal bir grupta hiçbir şeye karışmadan İslam’ı hayatına hâkim olmak için çıktığı yolda, içinde yaşadığı düzenin, toplumsal örflerin, tarihten gelen muhafazakâr geleneklerin etkisinden kurtulamamaktadır.

Ne yazık ki, bugün Müslümanlar, ortaçağ karanlığındaki Hıristiyanların konumundadır. Hıristiyanlar gibi, Müslümanlar da ayetleri anlayıp yaşama yerine, etrafında dolaşarak anlama gevezeliği yapmaktadırlar. Çoğu okuryazar olmayan, resul devrindeki Arapların anladığı dini, bugünün okuryazar olan, hatta birçoğu yüksek tahsiller görmesine rağmen anlama güçlüğü çekmektedirler. Aslında işin özünde yatan, hemen hiç kimse gerçekte Allah’ın kurallarıyla kendilerine bir hayat kurma arzusunda değiller. Değilse hükümler bellidir. Allah’ın hangi konuda, neyi yasalaştırdığını dost düşman, inanan inanmayan herkes bilmektedir. İslam düşmanları Allah’ın yasaları bu çağda geçmez, artık geride kaldı derken, Müslüman olanlar da, anlama çalışmaları aşamasındayız, anlayınca uygulayacağız söylemiyle hayatlarını sürdürmektedirler. Netice; Allah’ın yasaları bugün Müslümanların kimliğini, kişiliğini oluşturmamakta, hayatlarına hâkim olmamaktadır.

Bugün Müslümanlar kendilerinden önce başkalarını değiştirme arzusuyla yanıp tutuşmaktadırlar. Hâlbuki Allah’ın inanan insanlara emrettiği, önerdiği asıl gerçek, başkalarını biçimlendirme, yönlendirme, hesaba çekme yerine, düşüncelerini, hayatlarını ayetlere göre düzenlemeleridir.

Bugün Müslümanlar İslam’ın yasalarıyla oluşmayan düzenlerin sorunlarını İslam esaslarıyla çözme eğilimlerini sürdürerek, Allah’ın ayetlerini, İslam dışı düzenlere yama yapmaktadırlar. Böylece hem kendilerini, hem Allah’ın dinini, İslam dışı düzenlere yardımcı, yama, destekçi olarak göstermektedirler. Hâlbuki Allah dinini (düzenini), İslam dışı düzenleri aklamak için göndermemiştir. Allah dinini (düzenini) insanlar inanarak, yanlışlarından dönsün, bir daha insanların zaaflarından kaynaklanan düzenlere göre yaşayarak yoldan sapmasın diye göndermiştir.

Mekke’deki Müslümanlar, ne Müslümanlara ne de topluma karşı kinle, nefretle, cezalandırmayla yönlenmemesine rağmen, bugün Müslümanların düşüncelerinden, davranışlarından, kin, nefret, yargılama ve cezalandırma akmaktadır. Elbette böyle bir yapılanmanın Mekke’de gönderilen ayetlerle bir ilgisi yoktur.

Bugün Müslümanlar Mekke’deki toplumsallaşmayı, liderliği anlamamış, tarihten gelen mezhebi, fıkhı anlayışlarla toplumsallaşmaya, fıkhı kaideler çerçevesindeki liderliğe inanarak, Mekke’nin özünden sapmışlardır. Böyle olunca bir türlü Medine’yi oluşturacak Mekke toplumu oluşmamaktadır. Hâlbuki Mekke’yi anlamak, Mekke’nin özündeki Müslüman olmak, Medine’ye göz kırpmak demektir.



MEDİNE TOPLUMU / LİDERLİK

2. Akabe biati ile Müslümanlar OTORİTER TOPLUM yapısına geçtiler. Medine’deki Müslümanların konumundan, daha doğrusu Medine’deki Araplar olan Evs ve Hazreç kabilesinden söz etmiştik. Medine’de Arapların nüfusu Yahudilerden az olsa da Medine’nin yönetimi Arapların elindeydi.

Tarihi bilgilere göre; Resul Medine’ye hicret ettiğinde, Medine’nin sosyal, dinî ve demografik yapısını ortaya çıkarmakla işe başladı. Bu amaçla, o günkü geleneklerde olmayan bir şekilde nüfus sayımı yaptırdı. Medine sakinlerinin tek tek (erkek, kadın, çocuk, yaşlı) bir deftere yazılmasını istedi. Konuyu Huzeyfe şöyle anlatıyor;

“Allah’ın Elçisi bize:

- ‘Din olarak İslam’ı seçen ve Müslüman olan kimselerin isimlerini (tek tek) yazıp getiriniz” dedi. Biz de ona 1500 kişinin ismini yazıp getirdik.”

Nüfus sayımı sonucunda Medine’de 10 bin kişinin yaşadığı, bunlardan 1.500’ünün Müslüman, 4.000’nin Yahudi ve 4.500’ünün Müşrik Arap olduğu anlaşılmıştı. Peygamber, ikinci bir adım attı, Medine’nin doğal şehir sınırlarını tayin etti ve dört bir köşeye birer işaret koyarak bir “Site-Devlet”in topraklarını belirledi. Bu sınırlar içinde kalan bölgeye “Yesrib” diyerek, daha sonra yaptığı Medine anlaşmasında şehrin sınırlarını ve ismini belirtti. Bu bölge Medine’de anlaşmaya varan bütün topluluklar için korunmuş yer ilan edildi.

Sayımda da görüleceği gibi, Medine hudutları olan, şehrin merkezi, vahaları, bugünkü deyimle mezralarında yaşayanlar on bin kişiydiler. Nüfusun çoğunluğu şehrin merkezinde yaşıyordu. Şehrin yönetimi şehrin merkezinden yapıldığı için, Medine’ye bağlı Arap kabileleri yönetime karışmıyorlar ama şehrin yönetimini tanıyorlardı. Şehrin merkezinde Yahudilerin nüfusu Müslümanlardan fazlaydı. Buna rağmen, Yahudiler Müslümanların Medine’yi yönetmesine karşı çıkmıyorlar. Yönetimi Araplara bırakıyorlar. Barış ve huzur içinde yaşamayı tercih ediyorlardı.

2. Akabe biati ile oluşan yapılanma da, aralarındaki savaşı bırakan Evs Ve Hazreç kabileleri kardeşliklerini, barışlarını İslam’a girerek ilan ettiler. Artık Medine’de Müslümanlara rağmen hiç kimse bir şey diyemiyordu. Önceki yıllar Medine’nin kralı olarak belirlenen ama henüz ilan edilmeyen İbn-i Selül bile ses çıkaramıyordu. İçten içe kıskançlığıyla, hırsıyla, ikiyüzlü davranışlarda bulunsa da, onun için artık krallık bitmişti. İbn-i Selül bunu çok iyi biliyordu. Müslümanların lehine olan bu gelişmelere Medine’deki Yahudiler suskundu. Artık Medine’nin kaderini Müslümanlar çiziyor. Müslümanlara rağmen, hiçbir kabile bir şey yapamıyor, söz söyleyemiyordu. Medine’nin geleceğine ait kararları Müslümanlar alıyorlardı. Nitekim Arabistan’da bir devrim niteliğinde olacak olan, Resulü ve Müslümanları Medine’ye davet kararı, o güne kadar Medine’nin aldığı en büyük karardı. Çünkü Medine, bütün Arapları karşısına alacak hiçbir kararı o güne kadar almamıştı. Medineli Müslümanlar, resulle açıkça savaşan Mekkelilere karşı, resulü ve Müslümanları davet etmekle savaş açmış gibiydiler. Elbette Mekkeliler ile barış içinde olan diğer bütün Arap şehirleri de, Medine’yi karşılarına alacaklardı. Bu aşamada belki de Yahudiler, Medine’nin yönetiminin Müslümanların eline geçmesine seviniyorlardı. Zira yıllardır Putperestlerin yönetiminde yaşamışlardı. Arabistan’a misafir geldikleri için ses çıkarmamışlardı. Hatta bazı Yahudi kabileleri tamamıyla kendilerinin yaşadığı şehirler kursa da, hiçbir zaman ciddi bir şekilde Arapları karşısına alacak hayallere kapılmamış, davranışlarda bulunmamışlardı. Fakat şimdi durum farklıydı. Medineli Müslümanlar bütün Arapları karşısına alırken, Medine’nin Müslümanların eline geçirmesine ses çıkarmayan Yahudiler de, Arapların hışmına uğrayabilirdi. Yahudiler bunun farkındaydılar. Buna rağmen yine de ses çıkarmıyorlardı. Bütün bu gelişmeler şu özetleri yaptırıyor. Medineli Müslümanlar, nüfusları az olsa da,

1. Medine’nin siyasetini belirlemeye
2. Medine’nin geleceğine dair kararlar almaya
3. Medine’nin yasalarını belirlemeye
4. Medine adına, savaş kararı almaya, barış imzalamaya
5. Medine’nin yasalarına aykırı davranışlarla suç işleyenleri cezalandırmaya

Yetkiliydiler, etkiliydiler. Bu durum Medine’deki Müslümanların OTORİTERLİĞİNİN veya Medine’ye İKTİDARLARININ göstergeleriydi. Hâlbuki Mekke’de Müslümanlar 12 yıl içinde bu konuma gelmemişlerdi. Medine’de ise, iki yıl içinde geldiler. Allah’ın takdiri ile olaylar bu şekilde gelişerek, Müslümanlar Medine’de toplanmaya başladılar. Medinelilerin bütün beklentisi, gözledikleri tek şey resulün Medine’ye hicretiydi.

2. Akabe biatinde resul 12 kişi belirleyerek Medine’yi yönetecekleri tespit etmişti. Liderleri Hz. Resuldü. Resul kendisi Medine’ye hicret edinceye kadar onlar Medine’yi resulden gelecek talimatlara göre yöneteceklerdi. Biatleşme bu konuda olmuştu. İkinci Akabe biati, Medine’deki liderliğin, Mekke’deki liderlikten farklı olduğunu gösteriyordu. Mekke’deki liderlik resullüğün sınırları içindeyken, Medine’deki liderlik, resullüğe bir artı olarak, Medine’nin krallığıydı. Medine’deki krallık, yönetmek için görevliler atayacak, Medine’nin yasalarını belirleyecek, yasalara uymayanları cezalandıracak, Medine’nin çıkarları doğrultusunda savaş açacak, barış yapacaktı. İşte bu devletti. Bu devletin içinde, farklı dinden, farklı etnik kökenden insanlar yaşıyordu. Onların yönetimde hakları yoktu. Onlar Medine’nin yönetiminde karar alamıyorlardı.

İki farklı toplumsallaşmanın ana kriterini çok basit bir dille şöyle anlatabiliriz. Eğer bir toplumun otoritesi, yani iktidarı belli değilse, mesela, yönetim boşluğu varsa, nitekim tarihte toplumlarda bu tür şeyler olmuştur. Böyle durumlarda, toplumda bütün farklı grup, cemaatler üzerinde egemen olabilenler, toplumun otoritesini belirlerler. Aslında toplumdaki iktidar savaşı, liderler arasında değildir. Toplumdaki iktidar savaşı, toplumda otoriterlik iddiasında olan, gruplar, cemaatler arasındadır.

Günümüzde Müslümanlar hemen hiçbir yerde, otoriter cemaat veya otoriter toplum olma yolunda başarılı değillerdir. 1979 yılında İran’da gerçekleşen devrimle, Caferi mezhebi taraftarları, Amerikan yönetimindeki Şaha karşı otoriterliğini gerçekleştirdiler. Bugün Suudi Arabistan ve bazı Arap devletlerinde İslam uygulanıyor iddiası olsa da, aslında onların uygulamalarının Allah’ın diniyle bir ilgisi yoktur. Onlar gelenekselleşmiş Arap İslamcılığını uygulamaktadırlar. Arap İslamcılığı ise, Allah’ın ayetlerine dayanmaktan uzak, Arap örfüne göre şekillenen bir dindir. Bugün Arap baharlarıyla, bazı Müslümanların yaşadığı topraklarda, Sovyet yanlısı Arap toplumlarıyla, Amerikan yanlısı Arap toplumları otoriterlik kavgasına girmişlerdir. Ülkemizde de, AKP döneminde, CHP’nin otoriterliğiyle yönettiği SOL KEMALİST OTORİTER yapılanmasına karşılık, MUHAFAZAR (İSLAMCI ANLAMINDA), LİBERAL, KAPİTALİST AMERİKANCI KEMALİST OTORİTERLİK kavgası vardır. Günümüz siyasi kavgalarının ana temeli budur. BALYOZ, ERGENEKON yargılamalarının temelinde de bu yatmaktadır.

Bu kavşakta, sadece İslam’a göre hareket edeceklerini söyleyen Müslümanların toplumda herhangi bir OTORİTERLİK yapılanması mümkün görünmemektedir. Kaldı ki, otoriter yapılanmaya gidecek, toplumsal yapılanma da yoktur. Ülkemizde Müslümanların konumu, ya kendi aralarında tartışan, ya da devlet yapılanmasında iktidar şansı arayan konumundadır. Bugün Allah’ın ayetlerine göre yaşayacaklarını söyleyen Müslümanların, Mekke’deki Müslümanlar gibi net, ne söylediğini, neye inandığını, neyi hedeflendiğini bilen tavırları yoktur.

Belki de Müslümanların asıl hidayetleri bu noktadan olacaktır. Tartışan değil, ayetlere teslim olan, uzlaşan değil, Allah’ın ayetleri doğrultusunda hareket eden Müslümanlar, Mekke’nin özlerini kavramış olacaktır. İşte o zaman, inşallah Allah’ın iktidar nasip edeceği topluluklar sınıfına girmiş olabiliriz. Değilse “neye layıksak ona göre yönetiliriz”





MÜSLÜMANLAR MEDİNE’DE DEVLET KURUYORLAR

KARDEŞLİK AKTİ

İkinci Akabe biatinden sonra Medine’nin dışındaki bütün Müslümanlar Medine’ye doğru harekete geçtiler. Hicret heyecanı Müslümanları sarmıştı. Hicret eden Mekkeli Müslümanların bütün rüyaları, hayalleri, bir gün Mekke’ye dönmekti. Daha önce söz ettiğimiz Mekke’deki aşiret yaşamı, aşiretlerin kuralları, insanlar arasında kavgalar büyük olsa da, hâkimiyetini sürdürüyordu. O nedenle Mekke’den dışarıya hicret eden Müslümanlar, çocuklarını, ailelerini Mekke’de bırakarak hicret ediyorlardı. Onlar biliyorlardı ki, aşiretleri çocuklarına, ailelerine dokunmaz. Üstelik dokunacaklara karşı korurlar. Zaten kendilerine göre onurlarına düşkün putperest önderleri, Mekke’den dışarıya hicret edenlerin mallarına, ailelerine, çocuklarına el koymaya tenezzül etmezlerdi. Gerçi daha sonraki yıllar, Mekkeliler Müslümanlara karşı bozguna uğradıkça, Mekke’den hicret eden Müslümanların mallarına da el koymaya başladılar. Savaşlarda yenildikçe, mallara el koymayı savaş ganimeti sayıyorlardı. Yenilginin intikamını böyle alırlarken, onlara karşı çıkacakta bulunmuyordu. Ama işler onların düşündüğü gibi olmamış, yıllar geçtikçe, Mekkeliler, Mekke’yi savaşsız resule teslim etmek zorunda kalmışlardı.

Hz. Resul Hz. Ebubekir’le Medine’ye hicret için yola çıktığında, artık Mekke’ye bir daha dönmeyecekti. 2. Akabe biatinde Medinelilere verdiği söz böyleydi. Hicret hazırlığına gizlice başlayan Resul, emanet aldığı her şeyi Ali’ye verdi. Ali’ye emanetleri dağıttıktan sonra, Medine’ye gelmesini söyledi. Ali’yi yatağına yatırdı. Sonra gizlice evinden çıktı. Mekkeliler ise resulü öldürmek için hazırlıklarını henüz tamamlamışlardı. Resulün yola çıktığı gün, öldürmek için görevlendirilen Mekkeliler de resulün evinin etrafında nöbet tutmaya başladılar. Eve baskın yaptıklarında resulün yerine HZ. Ali’yi görünce şaşırdılar. Resulün, onlar baskı yapmadan yola çıkması, bir tesadüf değildi. HZ. Resulün Medine devletini yönetirken uyguladıklarına baktığımızda, onda müthiş bir bilgi toplama, bilgileri değerlendirme, olaylara yön verme kabiliyetinin olduğunu görmekteyiz. Allah ondan razı olsun Pakistanlı Muhammed Hamidullah yazmış olduğu İslam peygamberi isimli kitabında, resulün yönetici lider özelliklerini değişik örneklerle çok güzel açıklamaktadır. Eğer Hamidullah’ın İslam peygamberi kitabını okursanız, resulün hayatı öyle fantastik hikâyelerle değil, aksine, bilgiyle, araştırmayla, iyi planlamalarla geçmiştir. Genelde Müslümanlar resulün hayatıyla ilgili tarihi anlatımlara geçtiğinde, işin içine olağanüstü olaylar, mucizeler katarak, fantastik bir hayat anlatırlar. Aslında Kur’an-daki ayetlere de baktığımızda, resul herkes gibi bir insandır, Rabbinin emirlerini elinden geldiğince yapmaya çalışandır.

Uzun süren meşakkatli, üstelik Mekkelilerin takibindeki zorlu yolculuk sürerken Medineliler Resulün yola çıktığının haberini çoktan almışlardı. Büyük bir heyecanla resulü beklemeye başladılar. Heyecan sadece Müslümanları değil, Medine’de yaşayan Yahudileri, putperestleri de sarmıştı. Müslüman’ıyla, Yahudi’siyle, Putperesti’yle, Medine de yaşayan herkes, Resulün Medine’ye gelmesi, Medine’nin kralı olmasıyla yeni bir hayata başlayacaklarını biliyorlardı. Hemen herkesin ortak noktası, artık Medine, eski Medine olmayacaktı.

Mekke’ye önceden hicret eden Müslümanlar ile Medineli Müslümanlar hep birlikte resulün gelişini gözetlemeye başladılar. Mekke yönündeki uzun ağaçlara çıkarak yolları gözetleyenler vardı. Günlerce resul beklendi. Resul ufukta görüldüğünde, Medineliler bayram havası içinde, şarkılarla karşıladılar. Medinelilerin resulü karşılamak için besteledikleri şarkı, bugüne kadar en etkin ilahi olarak Müslümanlar arasında söylenmektedir. Medineli olmayan birine karşı, Allah’a inançlarından kaynaklanan bu sevgi gerçekten çok büyüktü.

Artık Medine’de iki grup Müslüman vardı. Ensar kelimesiyle isimlendirilen Medineli Müslümanlar. Muhacirun kelimesiyle isimlendirilen Mekkeli Müslümanlar. Tabi Muhacirin olan Müslümanlar sadece Mekke’den gelenler değildi. Medine dışından gelen her Müslüman’a Muhacirun denilecekti. Muhacir, ülkemizde biraz aksan değiştirerek Macur olarak kullanılmaktadır. Göçmenler, anlamındaki bu kelime, bir beldeye sonradan gelenler, orada doğmayanlar olarak algılanmaktadır. Gerçi ülkemizde, çocuklar göç etmemiş olsalar da, atalarının göç edişinden dolayı onlara hep Macur denilmektedirler. Ensar Arapçada yardım eden, yardımcılar anlamına geliyor. Müslümanlara sahip çıkan, yardım eden, resulün yardımcıları olarak Medineliler bu unvanla anılmışlardır.

Medine’ye göç eden Müslümanlar, bütün mallarını, çocuklarını, ailelerini memleketlerinde bıraktılar demiştik. Çoğunun üzerinde elbisesinden başka bir şey yoktu. Özellikle Mekke’den göç edenler, resulde dâhil, apar topar üzerlerinde ne varsa, yol azığından başka bir şey alamadan yola çıkmışlardı. Resul Medine’ye geldiğinde onu karşılayanlar sosyal ve ekonomik açıdan iki grup Müslüman’dı.

Birinci grup Medineliler, evleri, bağları, bahçeleri, paraları, aileleri, çocukları var.
İkinci grup hicret edenler, evleri, bağları, bahçeleri, paraları, aileleri, çocukları yok.

Bir dava uğrana bir araya gelmiş olanların bu şekilde olması akla, mantığa, inandıkları davaya uygun değildi. Herkes bunun farkındaydı. Medineliler, bu konuda resul gelinceye kadar ciddi adımlar atmamışlardı. Ama bildikleri bir şey vardı. Madem Müslümanları Medine’ye davet ettiler. Öyleyse onların yaşam sorumluluklarını üstlenmeliydiler. Bunu göze alarak Resulü ve Müslümanları Medine’ye davet etmişlerdi.

Müslüman olanlar; ırkı, soyu, kabilesi, mevkii, makamı, parası, ailevi durumu ne olursa olsun, İslam olarak, birbirinin kardeşi olmuşlardı. İlke olarak, Müslümanlıkta birleşen, kardeş olan Müslümanların, bilgide, idealde kardeş olmaları yetmezdi. Önemli olan bu kardeşliğin yaşamda teşekkül etmesiydi. Peki, kardeşlik yaşama nasıl geçecekti? Bu kardeşliğin toplumsal yansıması nasıl olacaktı? Müslümanların zenginleri Mekke’de bunu göstermişlerdi. Müslüman olanlar, kölelere, zencilere, fakirlere sahip çıkmışlar. Onlara zulüm ediliyorsa karşı çıkmışlar. Köleleri satın alıp azat ederek özgürleştirmişlerdi. Medine’de bu nasıl olacaktı? Medine’de Müslümanlara baskı yoktu. Onlara zulüm edilmiyordu. Hicret eden Müslümanların çoğu fakir, köle olmasına rağmen, içlerinde zengin olan, soylu asil kişilerde vardı. Konumu ne olursa olsun, hepsi İslam kardeşliğinde eşitlenmişlerdi. Ancak toplumsal görüntü bu değildi. Toplumsal yapıda hala farklılıklar vardı.

Resul; Medine’ye gelişinden beş ay sonra, Müslümanlar arasında kardeşlik akdi yaptı. Yapılan kardeşlik akdine göre,

1. Medineliler arasındaki bütün kan davaları kaldırıldı. Artık hiç kimse kan davası gütmeyecekti. Herkes geçmişteki bütün tartışmaları, kanları, kinleri, nefretleri bitirecekti. Tabi muhacirler arasındaki kan davaları da kaldırıldı. Tarihin ürettiği düşmanlık adına ne varsa bitirilmesi önemliydi.

2. Medineli Müslümanlar varlıklarına muhacirleri varis kılacakları söylediler. Bu yönde Allah’ın Nisa suresinin 33. Ayeti gelerek, miras konusuna açıklık getirdi. “her biri için, ana, baba ve akrabanın bıraktığından varisler kıldık. Yeminlerinizin bağladığı kimselere de paylarını verin. Çünkü Allah her şeyi görmektedir” Ayette görüldüğü gibi, ana, baba ve akrabanın bıraktıkları miras olarak düşüyor. Ancak Müslümanlar akraba olmayanlarına miras bırakacaklarına dair akit (yemin) verdilerse, verdikleri bu söz geçerli olacaktır. Ayetin yönlendirmesi, miras dağıtılırken adaletli olmaktır. Ailelerin çocuklarını mirassız bırakması kabul edilmemiştir. Bu ayetin gelmesine neden bazı Müslümanlar Allah’ın rızasını kazanma amacıyla, kendi çocuklarını unutarak, bütün mallarını muhacirlere miras bırakma yoluna gittiler. Ayet miras haklarının bölüşülmesinde bilmeden yapılan haksızlığı düzeltti. Medineliler hicret eden Müslümanları evlerine kabul ediyor. Bağlarında, bahçelerinde birlikte çalışarak, Allah’ın nimetlerini bölüşüyorlardı. Hiç kimse ortada kalmamıştı. Medine’ye gelen her Müslüman, mutlaka bir Medineli Müslüman’ın sorumluluğu altındaydı. Resul, kim kimin yanında, kim kimin evinde, kim kiminle ne iş yapıyor biliyordu.

3. Bazı tarihi bilgiler ilginç olaylar anlatıyor. Medineli Müslümanlar hicret eden Müslümanların durumlarını biliyorlardı. Onların aileleri, çocukları yanlarında yoktu. Kendilerinin ise aileleri, çocukları yanlarındaydı. Bu durumu adaletli görmeyen bazı Müslümanlar kadınlarından bazılarını boşadılar. Hicret eden Müslümanlarla evlenmelerini istediler. Çocuklarından bazılarını hicret eden Müslümanlara evlatlık verdiler. Amaçları hicret eden kardeşlerine yardım etmekti. Çocukların evlatlık verilerek, hicret eden Müslümanların bakımına verilmesi fazla dikkat çekmiyor. Ancak bazı Medineli Müslümanların kadınlarını boşayarak, hicret eden Müslümanlarla evlenmelerini istemeleri insana garip geliyor. Bu yönde gelen rivayetlerin doğruluğunun tartışılması bir yana, olabilirliği de düşünülürse, kardeşlik akdinin boyutları insanı düşündürüyor. Ancak olay bizce garip gelse de, Araplar arasında aynı anda sayısız birden fazla eşle evlenme özgürlüğünün olması, imkânı olan Arapların evinde çok sayıda eşinin olması, olayı gariplikten çıkarıyor. O nedenle bu tür konuları duyduğumuzda oluşan, “olur mu hiç” gibi tepkiler yersiz olabilir. Özellikle uzun zamandır tek kadınla evlilik hayatını yaşayan günümüz Müslümanlarının, Medine’deki bu durumu anlamaları mümkün değil.

Medine’de Müslümanların kurmayı planladığı devlet, kardeşlik temeli üzerine kurulurken, kardeşliğin de boyutları belirleniyordu. Kardeşliğin boyutlarında, Müslümanlar paylaşmayı, kurallar çerçevesinde başarmışlardı. Neleri paylaştılar? Sorgusunda, ellerinde bulunan mallarını, kadınlarını, çocuklarını diye cevap geliyor. Bu paylaşım, günümüz anlayışlarından çok uzaktır. Denilir ki, Fransız Komünist yazarlarından Roger Garaudy, dinler hakkında inceleme yaparken, İslam’ın yayılışı, Medine devletinin kuruluşu, kardeşlik akdi konularıyla karşılaştığında, çok etkilenerek, “işte komünizmin temelleri bu” demiştir. Ancak hiçbir ateistin böyle bir paylaşımı yapamayacağını idrak eden Roger Garaudy, İslam üzerine araştırmalar yaparak Müslüman olmuştur. Tabi bu rivayetlerin doğruluğu tartışılabilir. Ama işin gerçeği, Kur’an ayetlerinden de çıkan anlam, Müslümanların, sevgiyi, saygıyı, paylaşımı esas alan bir dine inandıklarıdır. Allah’ın; insanlara nimet olarak verdiği aileler, kadınlar, çocuklar, bağlar, bahçeler, paralar, zenginlikler, mevkiler, makamlar insana imtihan için verilmiştir. İmtihanda başarılı olabilmenin tek şartı da, verilen nimetlerin ihtiyaç sahipleriyle paylaşılmasıdır.

Müslümanlar kardeşlik akdiyle, Medine toplumunun temelini attılar. Artık Medine toplumu, her şeylerini Allah için verebilen bir toplum olduğunu ispatlamıştı. Toplumun kenetlenmesi, birbirine bağlılığı o güne kadar görülmemiş bir şeydi. Birbirine bağlı, organize olmuş toplumun, devletleşmesinden başka çaresi yoktu. Zira devlet demek, toplumsal otoritenin birlikte güçlenmesidir.






MEDİNE VESİKASI

Olaylar hızla gelişiyordu. Mekke’de gelen hükümlerle, putperestlikten, Yahudilikten, Hıristiyanlıktan farklı, ideal bir insanlık tipi oluşturulmuştu. Allah için, Allah’ın verdiği nimetleri paylaşıma sunan… Uzun süredir insanlığın özlediği birbirine sahip çıkmayı esas alan. Yalanı, riyayı asla kabul etmeyen… İçi dışı bir insan kimliğiyle meydana gelen toplum, yaptığı kardeşlik akdiyle büyük bir adım atmıştı.

Yalansız, riyasız insanların oluşturduğu toplumu hazırlayan böylece, toplumun temelini oluşturan yasalar Allah tarafından gönderilmişti. Kardeşlik akdiyle temel üzerine duvarlar yükseltildi. Sıra Müslümanların oluşturduğu toplumsal yapılanma binasının çatısının kurulmasına gelmişti. Çatı toplumun tepesiydi. Yani devletti. Her ne kadar ikinci Akabe biatinde Müslümanları yönetecek kadrolar seçilse de, Medine’de sadece Müslümanlar yaşamıyordu. Nüfus sayımında 4000 Yahudi, 4500 putperest Arap, 1500 Müslüman olduğu tespit edilmişti. Medine’nin yönetici kabileleri Evs Ve Hazreç’in kardeşlik ilanı, bu kardeşliği Medine dışından gelenlerle bütünleştirmesi, toplumun her kesimini etkiliyordu. Zaten Medine’deki putperestlerin herhangi bir talepleri yoktu. Yahudiler de Arapların yönetimini başından beri kabul etmişlerdi. Yeni söylemde herhangi bir iddiaları yoktu. Çatı kurulduğu zaman, Medinelilerin tümünü kapsayacaktı. O nedenle çatının, yani devletin kurulması, ilanı, Müslüman toplumu oluşturan kurallarla, Müslümanların kendi aralarında kardeşlik akdi yapmalarıyla bitmiyordu. Nüfusun %85’ini oluşturan Yahudiler, Putperest Araplar ne diyordu? Ne diyeceklerdi? Asıl önemli olan buydu.

Modern siyaset sosyolojisi, bir toplumun yönetim kademesi %20 ile %25 arasındadır diyor. İktidar için yapılan siyasi kavgalar, çatışmalar bu oran arasında olmaktadır. Medine’de Müslümanlar toplumun %15’ini oluştururken, %85’i oluşturan diğer insanlar yönetim için herhangi bir iddiada bulunmuyorlardı. Böylece modern siyaset sosyolojisinin %20’lik toplumu yöneten kadrolar teorisi, zaten Medine’de Müslümanların lehine teşekkül etmişti. Resul, bütün Medine’yi dini ne olursa olsun adalet içinde yönetmek üzere girişimlerde bulunarak, tarihe “Medine vesikası” olarak geçen antlaşmayı yaptı. Medine vesikasının, toplumsal yapılanmadaki etkileri, ne yazık ki, Müslümanlar tarafından yeterince değerlendirilememiştir. Bunun nedeni, peygamberin kurduğu devlet, eksiğiyle gediğiyle, yanlışıyla doğrusuyla, 03.Mart. 1924 yılına kadar sürdü. 29. Ekim. 1923 yılında kurulan Türkiye Cumhuriyeti 03.Mart.1924 tarihinde üç kanun çıkardı. Bunlardan birincisi teşkilatı esasiye kanunu, yani 1924 anayasası. İkincisi Diyaneti Teşkilatı yasası… Üçüncüsü ise hilafetin kaldırılması kanunu… Hilafet kaldırılırken büyük tartışmalar yapıldı. Halifelikle kanun tartışmalar sonucunda, 3 Mart 1924 tarih ve 431 sayıyla “Madde 1: Halife halledilmiştir. Hilafet Hükümet ve Cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiç olduğundan Hilafet makamı mülgadır” şeklinde çıkarılmıştır. İfadeye dikkat ediniz, aslında hilafet kaldırılmamış, hilafetin bütün yetkileri Hükümet ve Cumhuriyetin mana ve mefhumunda mevcuttur denilmiştir. Yani bu kanuna dayanarak, hukuken birileri Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin halife olduğunu iddia edebilir. Böyle olmasına rağmen, Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri, hilafetin yetkilerini kullanmamıştır. Günümüzde de artık bu konuya devlet yetkililerinden hiç kimse dönmemektedir. Yasayla pasifleştirilen, fiiliyatla yok sayılan hilafetin yok edilmesiyle, peygamberin kurduğu devlet yıkılmıştır. Medine’de kurulan devletin 03.Mart.1924 yılına kadar sürdüğü zamanlarda, Müslümanların devletin kuruluş temellerine yönelik ciddi çalışmalar yapması zordu. Bu süre zarfında Müslümanlar, saltanatları, imametleri, halifeleri konuştular. Ancak Osmanlı devleti yıkıldı. O zaman konu gündeme gelmeye başladı. Müslümanların yeniden bir devletleri olması gerektiğine inananlar, geçmiş tarihte Müslümanların kurdukları devletleri incelemeye aldılar. İlk dönemler, Müslümanlar, geçmişte oluşturulan hukuktaki, devlet, imamet, halife konuları üzerinde durdular. Hâlbuki Müslümanların hukukundaki esaslar, devlet nasıl kurulur sorusundan çok, kurulmuş devletin, devleti yöneten imamların konumlarıyla ilgiliydi. Bu yanlış yönlenme sonucunda Müslümanlar, uzun süre peygamberin Medine’de kurduğu devletin esaslarını ela almayı düşünmediler.

Ancak batılılar olaya Müslümanlar gibi bakmadılar. Batılılar Suudi Arabistan’dan çıkıp, dünya imparatorluklarını yıkan, Asya, Avrupa, Afrika kıtalarına hâkim olan Müslümanların hangi esaslar üzerinde kurulduğunu araştırmaya başladılar. Medine’de Müslümanlar kurduğu devlet, o güne hükmeden İran’ın Sasani (Pers) İmparatorluğunu, Roma İmparatorluğunu yerle bir etti. Doğuda Hindistan’a dayanıp, Hintlileri böldü. Batı’da İspanya’yı fethetti. Avusturya’ya dayandı. Afrika’nın büyük bir bölümüne hâkim oldu. Kafkaslara egemen oldu. Üç kıtaya hükmetti. Elbette bütün bunlar, batılıların dikkatini çekiyordu. Dünya haritasını değiştiren Müslümanların kurduğu devleti, devletleri inceleyerek, kendilerine yol arıyorlardı. Çünkü Müslümanların hâkim olduğu topraklar, büyük Roma imparatorluğundan daha büyüktü. Müslüman olmayanların gördüğü görüntü gerçekten müthişti. Bu nedenle, batılıların tarihçileri, sosyologları Müslümanların Medine’de hangi esaslarla devlet kurduğu konusuna ciddi olarak eğildiler. Müslümanlar arasında fazla dikkate çekmeyen Medine vesikası batılıların dikkatini çekti. Batılıların Medine vesikası üzerine araştırmalarının serüveni uzundur. Müslüman bilim adamlarından Hamidullah da, konuya eğilerek ciddi analizler yapmıştır. İslam peygamberi ismiyle Türkiye’de basılan 2.ciltlik siyer kitabı, oldukça kapsamlı, peygamberin devletçi yapısını anlatan bölümlerle doludur.

Medine Vesikası’nı Batılı bilim çevrelerine tanıtan Alman oryantalist Wellhausen olmuştur. Muhtemelen Wellhausen’ın Skizzen und Vorarbeiten (Skeçler ve ön çalışma) adlı kitabının 1899’da yayımlanmasından sonra, yine Alman Grimme, italyan Caetani, Buhl, Wensick, Korehl, Ranke, Müller ve Guillaume adlı yazar ve araştırıcıların dikkatini çekmiş, Vesika ile ilgili yayınlarda hissedilir bir artış olmuştur. Ancak Vesika’nın İslam dünyasında aktüel hale gelmesini Prof. Muhammed Hamidullah’a borçluyuz. Arapların “kütüphane köstebeği” adını verdikleri Hamidullah’ın, Türkiye, Ortadoğu, Asya ve Avrupa kütüphanelerini kapsayan çok yönlü araştırmaları, Vesika ve bu Vesika’nın imzalandığı tarihsel, sosyal çevre ile ilgili geniş bilgilere sahip olmamızı sağlamıştır. Onların bu çalışmalarından sonra başka bilim adamları da vesika üzerine ciddi araştırmalar yapmışlardır.

Wellhausen ve Hamidullah’ın bilim çevrelerine tanıttıkları Medine Vesikası’nı ilk defa kitabına alan Muhammed İbn İshak’tır (öl. h.151). Hadis usulünde geçerli “isnad” yöntemini kullanmayan İbn İshak’tan, İbn Seyyid en-Nas ve İbn Kesir’de kitabına almıştır. Wellhausen ve diğerlerinin Vesika’yı İbn Hişam’dan aldıklarında kuşku yoktur. Gerçekten İbn İshak’ın daha geniş bir açılımı olan İbn Hişam (öl.213) “Siret” adlı ünlü kitabında Vesika’yı tam metin olarak verir. Dikkat çekici bir diğer nokta şu ki, Vesika, Ebu Ubeyd’in “Kitabu’l-Emval” adlı kitabında İbn Ebi Heyseme’den aktarılan isnad’tan farklı bir isnad’la ve tam metin olarak geçer. Umeri’nin verdiği bilgiye göre, Züheyr kanalıyla İbn Zenceveyh’in (öl.247) “Kitabu’l-Emval”inde de Medine vesikası yer alır.

Kısaca, Eski ve yeni müelliflerin büyük çoğunluğu, Vesika’nın Hicretin ilk yılında, yani m. 622’de imzalandığını kabul eder. İbn Hişam ve Ebu Ubeyd’in eserlerinde düz ve yekpare bir metin iken, Wellhausen onu 47 maddeye ayırmış, daha sonraları Hamidullah, kimi maddeleri kendi içlerinde bölerek bu sayıyı 52’ye çıkarmıştır.

Medine vesikasının sonradan maddeleştirilmiş yapısı şöyledir.

1) Bu kitap, Peygamber Muhammed tarafından Kureyşli ve Yesribli mü’minler ve Müslümanlar ve bunlara tabi olanlarla yine onlara sonradan iltihak etmiş olanlar ve onlarla beraber cihad edenler için

2) İşte bunlar, diğer insanlardan ayrı bir ümmet teşkil ederler.

3) Kureyş’den olan Muhacirler, kendi aralarında âdet olduğu veçhile kan diyetlerini ödemeye iştirak ederler ve onlar harp esirlerinin kurtuluş fidyesini müminler arasındaki iyi ve makul bilinen esaslara, adalet kurallarına göre ödemeye iştirak edeceklerdir.

4) Benû ‘Avf’lar kendi aralarında âdet olduğu gibi, evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye iştirak edeceklerdir. Her zümre (grup-kabile), harp esirlerinin kurtuluş fidyesini müminler arasındaki iyi ve makul bilinen esaslara ve adalet kurallarına göre ödemeye iştirak edeceklerdir.

5) Benû Hârisler, kendi aralarında âdet olduğu gibi evvelki, şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve her bir zümre, harp esirlerinin kurtuluş fidyesini, müminler arasında iyi ve makul bilinen esaslara ve adalet kurallarına göre ödemeye iştirak edeceklerdir.

6) Benû Sâide’ler, kendi aralarında âdet olduğu gibi, evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve her zümre, harp esirlerinin kurtuluş fidyesini, müminler arasındaki iyi ve makul bilinen esaslara ve adalet kurallarına göre ödemeye iştirak edeceklerdir.

7) Benû Cuşem’ler, kendi aralarında âdet olduğu gibi, evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve her zümre, harp esirlerinin kurtuluş fidyesini, müminler arasındaki iyi ve makul bilinen esaslara ve adalet kaidelerine göre ödemeye iştirak edeceklerdir.

8) Benû’n-Neccâr’lar kendi aralarında âdet olduğu gibi, evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve her zümre, harp esirlerinin kurtuluş fidyesini, müminler arasındaki iyi ve makul bilinen esaslara ve adalet kaidelerine göre ödemeye iştirak edeceklerdir.

9) Benû ‘Amr İbn ‘Avf’lar, kendi aralarında âdet olduğu gibi, evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve her zümre, harp esirlerinin kurtuluş fidyesini, müminler arasındaki iyi ve makul bilinen esaslara ve adalet kaidelerine göre ödemeye iştirak edeceklerdir.

10) Benû’n-Nebît’ler, kendi aralarında âdet olduğu gibi, evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve her zümre, harp esirlerinin kurtuluş fidyesini, müminler arasındaki iyi ve makul bilinen esaslara ve adalet kaidelerine göre ödemeye iştirak edeceklerdir.

11) Benû’l-Evs’ler, kendi aralarında âdet olduğu gibi, evvelki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye ve her zümre, harp esirlerinin kurtuluş fidyesini, müminler arasındaki iyi ve makul bilinen esaslara ve adalet kaidelerine göre ödemeye iştirak edeceklerdir.

12) Müminler kendi aralarında ağır malî sorumluluklar altında bulunan hiç kimseyi yalnız bırakmayacaklar, kurtuluş veya kan diyeti gibi borçlarını iyi ve makul bilinen esaslara göre vereceklerdir.

12/B) Hiçbir mümin diğer bir müminin kardeşlik yaptığı kişi aleyhine bir anlaşma yapamaz.

13) Takva sahibi müminler, kendi aralarında, insanların haklarına tecavüz eden ve haksız bir iş yapmayı tasarlayan yahut bir kötülük yahut bir hakka tecavüz veyahut da müminler arasında bir karışıklık çıkarma kastını taşıyan kimseye karşı olacaklar ve bu kimse onlardan birinin evlâdı bile olsa, hepsinin elleri onun aleyhine kalkacaktır.

14) Hiçbir mümin bir kâfir için, bir mümini öldüremez ve bir mümin aleyhine hiçbir kâfire yardım edemez.

15) Allah’ın himayesi teminatı tekdir; onların hepsi için hüküm ifade eder. Zira müminler, diğer insanlardan ayrı olarak birbirlerinin kardeşidirler.

16) Yahudilerden bize tâbi olanlara her türlü yardım yapılacak olup, asla onların aleyhine bir başka toplumla yardımlaşma yapılmayacaktır.

17) Sulh, müminler arasında tekdir. Hiçbir mümin Allah yolunda girişilen bir harpte, diğer müminleri hariç tutarak, bir sulh anlaşması akdedemez; bu sulh, ancak genel olarak, adalet esasları üzere yapılacaktır.

18) Bizimle beraber harbe iştirak eden bütün birlikler, birbirleriyle nöbetleşeceklerdir.

19) Müminler, birbirlerinin Allah yolunda akan kanlarının intikamını alacaklardır.

20) Takva sahibi müminler, en iyi ve en doğru yol üzerinde bulunurlar.

20/B) Hiçbir Medineli müşrik, bir Kureyşlinin mal ve canını himayesi altına alamaz. Hiçbir mümine bu hususta engel olamaz.

21) Herhangi bir kimsenin, bir müminin ölümüne sebep olduğu katî delillerle sabit olur da maktulün velisi rıza göstermezse, kısas hükümlerine tabi olur; bu halde bütün müminler ona karşı olurlar. Ancak bunlara, sadece tatbiki için hareket etmek helâl olur.

22) Bu sahifenin muhteviyatını kabul eden, Allah’a ve Ahiret Günü’ne inanan bir müminin bir katile yardım etmesi ve ona sığınacak bir yer temin etmesi helâl değildir. Ona yardım eden veya sığınacak bir yer gösteren Kıyamet Günü Allah’ın lânet ve gazabına uğrayacaktır. O zaman artık kendisinden ne bir para tediyesi ve ne de bir taviz alınacaktır.

23) Üzerinde ihtilâfa düştüğünüz herhangi bir şey, Allah’a ve Muhammed’e götürülecektir.

24) Yahudiler de, müminler gibi, muharebeye devam ettiği müddetçe savaş masraflarını karşılamak mecburiyetindedirler.

25) Benû ‘Avf Yahudileri, müminlerle birlikte bir ümmet teşkil ederler. Yahudilerin dinleri kendilerine, müminlerin dinleri kendilerinedir. Buna gerek koruyanları, korudukları ve gerekse bizzat kendileri dâhildirler.

25/B) Yalnız kim ki haksız bir fiil işler veya bir kötülük yaparsa, o sadece kendine ve ailesine zarar verir.

26) Benû’n-Neccâr Yahudileri de Benû ‘Avf Yahudileri gibi aynı haklara sahiptirler.

27) Benû’l-Hâris Yahudileri de Benû ‘Avf Yahudileri gibi aynı haklara sahiptirler.

28) Benû Sâ’ide Yahudileri de Benû ‘avf Yahudileri gibi aynı haklara sahiptirler.

29) Benû Cuşem Yahudileri de Benû ‘Avf Yahudileri gibi aynı haklara sahiptirler.

30) Benû’l-Evs Yahudileri de Benû ‘Avf Yahudileri gibi aynı haklara sahiptirler.

31) Benû Sa’lebe Yahudileri de Benû ‘Avf Yahudileri gibi aynı haklara sahiptirler. Yalnız kim ki haksız bir fiil işler veya bir kötülük yaparsa, o sadece kendini ve ailesine zarar verir.

32) Cefne (âilesi) Sa’lebenin bir kolu (batn) dur; bu bakımdan Sa’lebe’ler gibi kabul edileceklerdir.

33) Benû’ş-Şuteybe de Benû ‘Avf Yahudileri gibi aynı haklara sahip olacaklardır. Kurallara muhakkak riayet edilecek, bunlara aykırı hareket olmayacaktır.

34) Sa’lebe’nin korudukları, bizzat Sa’lebeler gibi kabul edileceklerdir.

35) Yahudilere sığınmış olan kimseler (Bitâne), bizzat Yahudiler gibi kabul edileceklerdir.

36) Yahudilerden hiçbir kimse Muhammed’in müsaadesi olmadan savaşa çıkamayacaktır.

36/B) Bir yaralamanın intikamını almak yasak edilemeyecektir. Muhakkak ki bir kimse bir adam öldürecek olursa neticede kendini ve aile efradını mesuliyet altına sokar. Aksi halde haksızlık olacaktır. Allah bu yazıya en iyi uyanlarla beraberdir.

37) Birlikte savaştıklarında, Yahudilerin masrafları kendi üzerine ve Müslümanların masrafları kendi üzerinedir. Muhakkak ki bu sahifede gösterilen kimselere harp açanlara karşı, onlar kendi aralarında yardımlaşacaklardır. Onlar arasında yardımlaşma ve iyi davranış bulunacaktır. Kurallara muhakkak riayet edilecek, bunlara aykırı hareketler olmayacaktır.

37/B) Hiçbir kimse müttefikine karşı bir kötülük işleyemez. Muhakkak ki zulmedilene yardım edilecektir.

38) Yahudiler Müslümanlarla birlikte, beraberce harp ettikleri müddetçe masraf da bulunacaklardır.

39) Bu sahifenin gösterdiği kimseler için Yesrib bölgesi korunmuşluk yeridir.

40) Himaye altındaki kimse, bizzat himaye eden kimse gibidir; ne zulmedilir ve ne de kötülük edilir.

41) Himaye verme hakkına sahip kimselerin izni müstesna, bir himaye hakkı verilemez.

42) Bu sahifede gösterilen kimseler arasında doğmasından korkulan bütün öldürme yahut tartışma, karışıklık olaylarının Allah’a ve Resûlullah Muhammed’e götürülmeleri gerekir. Allah bu sahifeye en kuvvetli ve en iyi riayet edenlerle beraberdir.

43) Ne Kureyşliler ve ne de onlara yardım edecek olanlar, himaye altına alınmayacaklardır.

44) Onlar arasında, Yesrib’e hücum edecek kimselere karşı yardımlaşma yapılacaktır.

45) Şayet onlar bir barış yapmaya veya bir barışa iştirake davet olunurlarsa, bunu doğrudan doğruya akdedecekler veya ona iştirak edeceklerdir. Şayet onlar aynı şeyleri teklif edecek olurlarsa, müminlere karşı aynı haklara sahip olacaklardır; din mevzuunda girişilen harp vakaları müstesnadır.

45/B) Her bir zümre, kendilerine ait mıntıkadan sorumludur.

46) Bu sahifede gösterilen kimseler için konulan şartlar, aynı şekilde Evs Yahudilerine, yani onların koruduklarına ve bizzat kendi şahıslarına, bu sahifede gösterilen kimseler tarafından sıkı ve tam bir muhafazakârlık ile tatbik olunur. Kurallara muhakkak riayet edilecek, bunlara aykırı hareket olmayacaktır. Ve haksız şekilde kazanç temin edenler, sadece kendi nefsine zarar vermiş olurlar. Allah bu sahifede gösterilen maddelere en doğru ve en mükemmel riayet edenlerle beraberdir.

47) Bu kitap, bir haksız fiil işlerse veya kötülük yaparsa bu antlaşma metni onların cezalandırılmasına engel değildir. Kim ki bir harbe çıkar, emniyette olur veya kim ki Medine’de kalırsa yine emniyet içindedir. Haksız bir fiil ve kötülük halleri müstesnadır. Allah ve Resûlullah Muhammed himayelerini, tam bir sadakat ve dikkat içinde muhafaza eden kimseler üzerinde tutacaklardır.

Antlaşma metninde görüldüğü gibi, Yahudiler, putperest Araplar ve Müslümanlar, bir toplum oluşturmuş. Toplumun liderinin resul olduğu belirlenmiştir. Anlaşma metnini özetlersek,

1. Toplumu oluşturan herkes kendi dinine göre yaşayacaktır.

2. Toplum içindeki bütün kesimler birbirinin yardımcısıdır.

3. Toplumu oluşturan kişiler eğer birilerini koruma altına almışlarsa, korudukları da koruyanların haklarına sahip olacaktır. Ancak hiç kimse, Mekkeli bir putperesti koruyamayacaktır.

4. Toplumdaki bütün anlaşmazlıkların nihai çözücüsü resuldür.

5. Toplumu oluşturan kesimler, Müslümanlarla birlikte savaştıklarında, savaş masraflarını kendileri karşılayacaklardır.

6. Toplumu oluşturan hiçbir kesim, toplumu oluşturan kesimler aleyhine başka toplumlarla anlaşma yapamayacak. Başkalarını destekleyerek, toplumu oluşturan kesimler aleyhine davranamayacaktır.

Çatı, yani devlet altında toplanan bütün kesimler, toplumsal bütünleşmeye, toplumsal yardımlaşmaya gitmişlerdir. Müslümanların böyle bir birliği sağlamalarının yanında, toplumu oluşturan putperest Arapların ve Yahudilerin bu anlaşma altına imza atmaları ilginçtir. Onların her biri, kurulan devlete teslim olmuşlardır. Teslim olmak, aynı zamanda İslam olmak anlamında kullanıldığından, bazen anlam çatışmaları doğmuştur. Nitekim Allah bu konuda, Hucurat suresinin 14, 15.ayetlerinde “Bedeviler "İnandık" dediler. De ki: Siz iman etmediniz, ama "Boyun eğdik" deyin. Henüz iman kalplerinize yerleşmedi. Eğer Allah’a ve elçisine itaat ederseniz, Allah işlerinizden hiçbir şeyi eksiltmez. Çünkü Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir. Müminler ancak Allah’a ve Resulüne iman eden, ondan sonra asla şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla savaşanlardır. İşte doğrular ancak onlardır”

Müslümanlar Medine’de devlet kurdu. O gün kurulan devletin yapısı, Arabistan’daki devlet kurma biçimiyle aynıydı. Mekke’de Darun Nedve, aşiretler parlamentosu olarak işlev yapıyor. Her aşiretin yönetimdeki görevleri belirleniyor. Aşiretlerden seçilen temsilciler, aşiretlerini temsilen Darun Nedve’de görevlerini yerine getiriyorlardı.

Medine’de kurulan devlet ise, Mekke’ye benzerken, devletin yönetimine, toplumdaki kabileler katılmıyorlardı. Ancak bundan önceki ele aldığımız bölümde incelediğimiz Medine vesikası (anlaşması), bütün kabileleri içine alarak yapılmıştı. Anlaşmanın yapılması Mekke’ye benzerken, yönetimde tek yetkili Müslümanlardı. Medine’yi Müslümanlar yönetiyor. Kabileleri, kabile reisleri yönetiyor. Reisler aracılığıyla her kabile resule bağlanıyordu. Yani Medine’nin Darun Nedvesi yoktu. Resul kendi arkadaşlarıyla istişare ediyordu. Resule bağlı Müslüman olmayan kabilelerin yönetimleri kabile reislerine bağlı devam ederken, ilişkilerinde anlaşmazlıklar çıkarsa resule geliyorlardı. Aralarında problem yokta. Resul rahatsız edilmiyordu.



AYETLERDE DEVLET KURUN EMRİ YOK

Allah’ın gönderdiği ayetlerde, devletin kurulmasına yönelik herhangi bir emir yok. Allah Müslümanlara, namaz kıl, oruç tut, zina yapma, cihat et, yardım et, zekât ver gibi, devlet kurun şeklinde bir emir vermemiştir. Bu yönde gelen hiçbir ayet yoktur. Ancak devletin, yani iktidarın bir nimet olarak Allah’ın takdiri ile Müslümanlara verildiğini belirten ayet mealleri vardır. Fakat verilen meallerin orijinallerinde devlet ve iktidar kelimeleri ayetlerin orijinalinde yoktur. Meal ve tefsir çalışmalarında, iktidar ve devlet anlamı verilen ayetlere bakalım.

İktidar kelimesinin Arapça karşılığı قوة dır. Guvve = Türkçeye de kuvvet, güç, iktidar olarak geçmiştir. Guvve kelimesi Kur’an-da hangi ayetlerde geçiyor bakalım.

Enfal 60; Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve savaş atları hazırlayın. Onlarla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve bunlardan başka sizin bilmediğiniz fakat Allah’ın bildiği diğer düşmanları korkutursunuz. Allah yolunda her ne harcarsanız karşılığı size tam olarak ödenir. Size zulmedilmez.

Tövbe 69; Ey münafıklar!), siz de tıpkı sizden öncekiler gibisiniz: Onlar sizden daha güçlü, malları ve çocukları daha fazlaydı. Onlar paylarına düşenden faydalanmışlardı. Sizden öncekilerin, paylarına düşenden faydalandığı gibi siz de payınıza düşenden öylece faydalandınız ve onların daldığı gibi, siz de (dünya zevkine) daldınız. İşte onların dünyada da ahirette de amelleri boşa gitmiştir. İşte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir.

Hud 52; “Ey kavmim! Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O’na tövbe edin ki, üzerinize bol bol yağmur göndersin ve gücünüze güç katsın. Günahkârlar olarak yüz çevirmeyin.”

Hud 80; (Lût da:) "Keşke size karşı (koyacak) bir gücüm olsaydı, ya da sağlam bir desteğe dayanabilseydim" dedi.

Nahl 92; Bir topluluk diğer bir topluluktan daha (güçlü ve) çoktur diye yeminlerinizi aranızda bir hile ve fesat sebebi yaparak, ipliğini iyice eğirip büktükten sonra (tekrar) çözüp bozan kadın gibi olmayın. Allah bununla sizi ancak imtihan eder. Hakkında ayrılığa düştüğünüz şeyleri kıyamet günü size elbette açıklayacaktır.

Kehf 39; "Bağına girdiğinde ‘Mâşaallah! Kuvvet yalnız Allah’ındır’ deseydin ya!..

Neml 33; Dediler ki: "Biz güçlü kimseleriz ve çetin savaşçılarız. Emir senin. Ne emredeceğini düşün."

Kasas 78; Kârûn, "Bunlar bana bendeki bilgi ve beceriden dolayı verilmiştir" dedi. O, Allah’ın kendinden önceki nesillerden, ondan daha kuvvetli ve daha çok mal biriktirmiş kimseleri helak etmiş olduğunu bilmiyor muydu? Suçlulukları kesinleşmiş olanlara günahları konusunda soru sorulmaz (Çünkü Allah hepsini bilir).

Rum 9; (Yine) onlar, yeryüzünde dolaşıp kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğuna bakmadılar mı? Onlar kendilerinden daha kuvvetli idiler. Yeryüzünü sürüp işlemişler ve orayı kendilerinin imar ettiğinden daha çok imar etmişlerdi. Onlara da peygamberleri apaçık deliller getirmişlerdi. Allah onlara asla zulmediyor değildi. Fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı.

Rum 54; Allah, sizi güçsüz olarak yaratan, sonra güçsüzlüğün ardından bir güç veren, sonra gücün ardından bir güçsüzlük ve yaşlılık verendir. O dilediğini yaratır. O hakkıyla bilendir, hakkıyla kudret sahibidir.

Fatır 44; Yeryüzünde dolaşıp kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğuna bakmadılar mı? Oysa onlar kendilerinden daha da kuvvetli idiler. Ne göklerde ve ne de yerde Allah’ı aciz bırakacak hiçbir şey vardır. Şüphesiz O, hakkıyla bilendir, hakkıyla kudret sahibidir.

Mümin 21; Onlar yeryüzünde dolaşıp, kendilerinden öncekilerin akıbetlerinin nasıl olduğuna bakmadılar mı? Onlar, kendilerinden daha güçlü ve yeryüzündeki eserleri daha üstündü. Böyle iken Allah, günahları sebebiyle onları yakaladı. Onları Allah’ın azabından koruyacak hiç kimse olmadı.

Mümin 82; Onlar yeryüzünde dolaşıp, kendilerinden önce gelenlerin akıbetlerinin nasıl olduğuna bakmadılar mı? Onlar kendilerinden daha çok, daha güçlü ve onların yeryüzündeki eserleri daha üstündü. Fakat kazanmakta oldukları şeyler onlara bir fayda vermemişti.

Fussilet 15; Âd kavmi ise yeryüzünde haksız olarak büyüklük taslamış, "Bizden daha güçlü kim var?" demişlerdi. Onlar, kendilerini yaratan Allah’ın onlardan daha güçlü olduğunu görmediler mi? Onlar bizim âyetlerimizi inkâr ediyorlardı.

Muhammed 13; (Ey Muhammed!) Seni çıkaran kendi memleket halkından daha güçlü nice memleket halkları vardı ki, biz onları helak ettik. Onların hiçbir yardımcısı da olmadı.

Haşr 11 – 12; Kitap ehlinden O inkar eden kardeşlerine, "Yemin ederiz ki, siz (Medine’den) çıkarılırsanız, muhakkak biz de sizinle beraber çıkarız. Sizin hakkınızda asla kimseye boyun eğmeyiz. Eğer size karşı savaşılırsa size mutlaka yardım ederiz" diyerek münafıklık yapanlara bakmaz mısın? Halbuki Allah onların kesinlikle yalancı olduklarına şahitlik eder. Andolsun, eğer (kardeşleri Medine’den) çıkarılırsa, onlarla beraber çıkmazlar. Kendilerine karşı savaşılırsa, onlara yardım etmezler. Yardım edecek olsalar bile, andolsun mutlaka arkalarını dönüp kaçarlar, sonra kendilerine de yardım edilmez.

Tekfir 19-21; O (Kur’an), şüphesiz değerli, güçlü ve arşın sahibi katında itibarlı, orada (meleklerce) itaat edilen, güvenilir bir elçinin (Cebrail’in) getirdiği sözdür.

Tarık 10; (O gün) artık insan için ne bir kuvvet vardır, ne de bir yardımcı.

Gördüğünüz gibi, Arapça; GUVVE kelimesinin geçtiği hiçbir ayette kelime iktidar olarak anlamlandırılmamıştır. Güç, kuvvet olarak ayetlerde ifade edilmiş, siyasi iktidarı çağrıştıracak anlamlar ayetlerde ortaya çıkmamıştır.

Şimdi ise, meallerde iktidar kelimesiyle anlam verilen ayetlere bakalım.

Kehf 45 (Mekkî 69) Onlara şunu da misal göster: Dünya hayatı, gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki, su sayesinde yeryüzünün bitkisi birbirine karışmış; arkasından rüzgârın savurduğu çerçöp haline gelmiştir. Allah, her şey üzerinde iktidar sahibidir.

(İktidar kelimesi, ayetin aslında muktedir olarak geçmekte olup, çevirenlere göre, güç, muktedir, iktidar olarak anlam verilmiştir)

Kehf 84 (Mekkî 69) Gerçekten biz onu yeryüzünde iktidar ve kudret sahibi kıldık, ona her şey için bir sebep verdik.

(Aslında bu ayette iktidar, kudret, muktedir gibi anlamları içeren kelime yok. Ne var ki, çevirenler, iktidar ve kudret sahibi kıldık diye çevirmişlerdir. Ayetin anlamından, biz ona her şeyin nedenini, sebebini anlayacak bilgi verdik anlamı çıkabilir)

Hac 41 (Medenî 103) Onlar ki, eğer kendilerine yeryüzünde iktidar verirsek namazı kılar, zekâtı verirler, iyiliği emreder ve kötülükten uzaklaştırırlar. İşlerin sonu Allah’a varır.

(Bu ayetin orijinalinde, iktidar, güç, muktedir gibi anlamlar bulunmamaktadır. Ancak meal ve tefsir verenler, nedense ayet içine iktidar sıkıştırmışlardır. İyiliği emreder, kötülükten nehyederler ifadesinden güç, iktidar çıkarma düşüncesi insanların bakış açılarıyla ilgilidir)

Meallerde iktidar kelimesi geçen üç ayetin, aslında direkt iktidarla ilgisi yoktur. O zaman meal ve tefsir verenlerin, ayetlerin çevirisine niçin iktidar kelimesini sıkıştırdıkları düşündürücüdür. Ayetlerin meal ve tefsirini yapanların, kendi düşünce tarzlarına göre çeviri yaptıkları anlaşılıyor. Eğer çeviren kişinin düşüncelerinde “Müslümanlar mutlaka iktidar olması gerekir” düşüncesi varsa, ayetin orijinalinde olsa da olmasa da, sokuşturabildikleri ayetlere iktidar kelimesini sokmuşlardır. Böylece ayetlerin çevirisinde objektif, gerçekçi olmayan bir yol tutulmuş. Şahsi anlayışlar, sübjektif, taraflı çeviriler yapılmıştır.

Meallerde devlet geçen kelimelere gelince,

Âl-i İmrân 161 (Medenî 89) Bir peygambere, emanete hıyanet yaraşmaz. Kim emanete hıyanet ederse, kıyamet günü, hainlik ettiği şeyin günahı boynuna asılı olarak gelir. Sonra herkese -asla haksızlığa uğratılmaksızın-kazandığı tastamam verilir.

(Bu ayette, emanete hıyanet ifadesinin arkasından, parantez içinde devlet malına anlamı verilerek, emanete hıyanetin devlet mallarına yapıldığı anlamı verilmeye çalışılmıştır. Ayetin orijinalinde devlet kelimesi yoktur)

Enbiyâ 93 (Mekkî 73) Kendi aralarında (din ve devlet) işlerinin birliğini bozdular. Hâlbuki hepsi bize döneceklerdir.

(Bu ayette de, işlerinin birliğini bozdular ifadesinden önce din ve devlet işleri diye anlam belirlemesi yapmışlar. Ayetin orijinalinde ise devlet geçmemektedir)

Haşr 7 (Medenî 101) Allah’ın, ülkeler halkından Peygamberine verdiği ganimetler, Allah, Peygamber, yakınları, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. Böylece o mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet olmaz. Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının. Allah’tan korkun. Çünkü Allah’ın azabı çetindir.

(Ayetin orijinalinde devlet kelimesi geçmektedir. Böylece o mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir, devlet, güç, servet, mal olmasın diye çevirenler vardır. Devlet olmasın ifadesi genelde devleti işaret eden değil, varlıklarımız olarak değerlendirilmiştir )

Görüldüğü gibi, bu ayetlere de anlam verenler, kendi bakış açılarına göre anlam vermişlerdir. İktidarı, devleti ifade edecek kelimeler ayetlerin orijinalinde yokken, buna rağmen Müslümanların bu ayetlerden güç, iktidar, devlet anlamları vermeleri, Müslümanların tarihi sürecinden kaynaklanmaktadır. Müslümanlar tarihi süreç içinde, kurulan, kurulacak, kurulmuş devletleri mutlaka din ile ilişkilendirme eğilimine girmişlerdir. O nedenle zorlayarak, her ayete devlet, iktidar anlamı verme gayretinde olmuşlardır. Kelimeleri sözlük, lügat anlamlarını incelersek, şu bilgilere rastlarız.

İktidar; Türk Dil Kurumunun Türkçe sözlüğünde,

isim (iktida:rı) Arapça قوة

1. isim Bir işi yapabilme gücü, erk, kudret
2. Bir işi başarabilme yetki ve yeteneği
3. Devlet yönetimini elinde bulundurma ve devlet gücünü kullanma yetkisi
4. Bu yetkiyi elinde bulunduran kişi ve kuruluşlar
Anlamları verilmiştir.

Osmanlıcı lügatte ise, Kudretten, güç yetme, yapabilme anlamları verilmiştir.

Devlet ise; Türk Dil Kurumunun Türkçe sözlüğünde, isim, hukuk, toplum bilimi Arapçadan devlet;

1. isim, hukuk, toplum bilimi Toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasal bakımdan örgütlenmiş millet veya milletler topluluğunun oluşturduğu tüzel varlık
2. Bu tüzel varlığın yönetim organları
3. Büyüklük, mevki
4. Mutluluk
5. Talih
Anlamları verilmiştir.

Osmanlıcı lügatte ise; Devlet, Arapça olup, düvel kökünden gelmektedir. Devlet, bir hükümet idaresine teşkilatlandırılmış olan siyasi topluluk olarak tanımlanmıştır.

Ayetlerde iktidar ve devlet kelimeler farklı anlamlarda geçip, devlete iktidara işaret eden tabirler geçmezken, Allah’ın Müslümanlara her konumda adalet emrettiğini biliyoruz. Müslümanlar, konum olarak, fert, toplum, yönetici, yönetimde görevli bulunabilirler. Müslüman olanlara düşen görev, bulundukları her konumda, zulümden uzak, adaleti hâkim kılan, iyiliği emreden, kötülükleri engelleyen olmaktır.

Ancak Allah Müslümanlara görev yüklerken, güç esasını gündeme getirmiştir. Zira güç esası; görevlendirilecek, görevinden dolayı sorumlu tutulacak, sorumluluğun karşılığında da yapmadığında cezalandırılacak insana, haksızlık yapılmadan, adalet içinde görev verilme mantığını doğurur. Onun için Allah İsrâ suresinin 94-95 ayetlerinde; “Zaten, kendilerine hidayet rehberi geldiğinde, insanların (buna) inanmalarını sırf, Allah, peygamber olarak bir beşeri mi gönderdi? demeleri engellemiştir. Şunu söyle: Eğer yeryüzünde yerleşmiş gezip dolaşan melekler olsaydı, elbette onlara gökten, peygamber olarak bir melek gönderirdik” demektedir.

Yeryüzündeki insanlara peygamber gönderilmiştir. O peygamber diğer insanlar gibi, Allah’ın her ayetini uygulamaktan sorumludur. Peygamber her ayetin uygulamasında insanlara örnek kılınmıştır. Bu örneklik sadece hükümlerin nasıl yapılacağının açıklamasına yönelik değildir. Bu örneklik aynı zamanda, insanlar tarafından seçilen resul tarafından uygulanarak, hükümlerin insan gücünün orantısında olduğunun beyanıdır. Değilse insanlara, insandan farklı varlıklardan peygamber gönderilseydi, insanlar biz nasıl yapalım itirazında bulunabilirlerdi.

İnsana gücü orantısında görev verildiği konularında Allah;

Mü’minûn 62 (Mekkî 74) “Biz hiç kimseyi gücünün yettiğinden başkası ile yükümlü kılmayız. Nezdimizde hakkı söyleyen bir kitap vardır ve onlar haksızlığa uğratılmazlar”

Bakara 286 (Medenî 87) “Allah her şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar. Herkesin kazandığı kendine, yapacağı da kendinedir. Rabbimiz! Unutursak veya hataya düşersek bizi sorumlu tutma. Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği işler de yükleme! Bizi affet! Bizi bağışla. Bize acı! Sen bizim mevlâmızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et!”

A’râf 42 (Mekkî 39) “İnanıp da iyi işler yapanlara gelince -ki hiç kimseye gücünün üstünde bir vazife yüklemeyiz- işte onlar, cennet ehlidir. Orada onlar ebedi kalacaklar”

Enfâl suresinin 60. Ayetinde ise, (Medenî 88) “Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihat için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın, onunla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, Allah’ın bildiği kimseleri korkutursunuz. Allah yolunda ne harcarsanız size eksiksiz ödenir, siz asla haksızlığa uğratılmazsınız” denilerek, gücün bireysellikten çıkarılıp, toplumsal güce endekslendiğini görmekteyiz.

Güç orantısı mükellefiyetleri belirleyen unsur olarak dinin temelini teşkil ediyor. İçinde bulunduğu bölgede, Müslümanların devlet olabilmeleri için öncelikle güçleri orantısında düşünülecektir. Ancak bu gücün nasıl teşekkül ettirileceği konusu önemlidir. Siyasi tarih, sosyoloji, siyasi bilimler açısından toplumsal gücün oluşmasını değişik açılardan inceleyebiliriz.

1. Bundan önceki bölümde açıkladığımız gibi, toplumun otoriter toplum haline gelmesi, toplumsal gücün varlığını gösterecektir. Böyle bir durum nasıl olacak? Mekke’de toplumsal otoriterliğe sahip olamayan Müslümanlar varken, Medine’de Evs ve Hazreç kabilelerinin Müslüman olmasıyla otoriter toplum haline geldiler. Otoriter hale gelmenin kuralı, toplumdaki çoğunluk değildi. Aksine Medine’de Müslümanlar toplumun %15’ini oluşturmaktaydılar. Medine’de Müslümanların toplumsal otoriterliği, Medine’deki yönetim şekillenmesinden kaynaklanmıştı. Evs ve Hacreç kabileleri, Medine’yi yöneten Arap kabileleriydi. Onlar Müslüman olunca, Medine’nin yönetimi otomatikman Müslümanların lehine geçti.

2. Siyasi ihtilaller veya darbeler neticesinde toplumsal güce ulaşmak. Genelde silahlı güçlerin yaptığı bir işlemdi. Silahlı güçler topluma tehditle hâkim oluyorlar. Silahlı güce karşı toplum susuyor. Böylece güç ve iktidar geliyor. Emevilerin HZ. Ali’ye, Abbasilerin Emevilere, Memlukluların Abbasilere, Osmanlıların Memluklulara, Türkiye Cumhuriyetini kuranların Osmanlılara iktidar oluşu bu yönde olmuştur. Silahlı güçlere sahip olanlar, mevcut iktidarlara karşı savaşmışlar, mevcut iktidarları yok ederek toplumlara hâkim olmuşlardır. İçinde yaşadığımız ülkede de, askerler sürekli darbe yaparak Kemalist ideolojiyi topluma hâkim kılma mücadelesi vermişlerdir. 1923 – 1950 arası tek parti iktidarı arkasındaki silahlı güce dayanmıştır. 1950’den sonra çok partili döneme geçildiğinde, askeri güçlerin siyasi partisi CHP iktidar kaybettikçe, darbeler yaparak dediklerini yaptırmaya çalışmıştır. 1960, 1971, 1982 her on yılda bir darbe. 28 Şubat 1997 muhtırası, askerin Cumhuriyeti yöneten sivillere karşı darbelerinden ibarettir. Seçimle yönetime gelemeyen taraflılarını yönetime geçirmeye veya askerin gücünü göstererek istediklerini yaptırmaya çalışmışlardır. Müslümanların yaşadıkları ülkelerde de, askeri darbelerle iktidar olan güçler vardır. Libya’da, Cezayir’de, Tunus’ta vs.

3. İktidarlara karşı toplumsal başkaldırı yoluyla toplumsal otoriteye ulaşmak… Tarihte birçoğu kanlı ihlaller şeklinde meydana gelmiştir. Geçmişte Fransız ihtilali giyotinleriyle tarihe adını yazdırmıştır. İran devrimi, mevcut iktidarın zulmüne karşılık yapılmıştır. İran Şahı iktidarı vermemek için binlerce insanın kanını dökmüştür. Mao’nun Çin’deki uzun yürüyüşü sonunda ulaştığı iktidarı… Hindistan’da Gandi’nin pasif direnişiyle ulaştığı iktidar, toplumsal başkaldırılara örnek olarak verilebilir.

4. İşgal yoluyla, bir topluma hâkim olmak tarihte en çok görülen yollardan biridir. Özellikle imparatorlukların oluşması, fetih dediğimiz işgaller yoluyla olmuştur.

5. Günümüzdeki gibi, ekonomik, siyasi, kültürel emperyalizm yoluyla, belirli ideolojideki insanların, toplumlar üzerine kurduğu egemenlik yoludur. Bugün batı dünyası, dünyanın birçok ülkesinde, siyasi, ekonomik, askeri, kültürel egemenlik kurarak, toplumlar üzerinde egemenliklerini sürdürmektedirler.

6. Yusuf peygamberin Mısır’daki iktidarı atama yoluyladır. Yusuf’u Mısır’ı yönetmeye atayan Firavun, Yusuf döneminde Yusuf’a karışmamış. Yusuf iktidarında Mısır’ı inancı doğrultusunda yönetmiştir. Bu konuyu bize aktaran Allah, Yusuf suresinin; 54-55-56.ayetlerinde, “Kral dedi ki: Onu bana getirin, onu kendime özel danışman edineyim. Onunla konuşunca: Bugün sen yanımızda yüksek makam sahibi ve güvenilir birisin, dedi. "Beni ülkenin hazinelerine tayin et! Çünkü ben (onları) çok iyi korurum ve bu işi bilirim" dedi. Ve böylece Yusuf’a orada dilediği gibi hareket etmek üzere ülke içinde yetki verdik. Biz dilediğimiz kimseye rahmetimizi eriştiririz. Ve güzel davrananların mükâfatını zayi etmeyiz” Diyerek, konuya açıklık getirir. Hz. Yusuf (as) Mısır’da Allah takdiri ile hükümran olmuştur. Kral yönetme görevini ona vermiştir.

7. Toplumu ikna yolu, genelde resullerin tebliğ metoduyla uygulanan yoldur. Tarihte resullerin bu yönde iktidar sağladıklarına yönelik çok fazla bilgi yoktur. Hz. Muhammed’in Medine’ye çağrılışı, hidayet eden Müslümanların, Medine’deki putperest Araplarla Yahudileri ikna etmeleri, ikna yoluyla devlet olmaya örnek verilebilir.

Topluma hükümran olma yolları çeşitlendirilebilir. Bu yollardan hangisi dinin topluma hâkim olma veya devlet olma yoludur? Soruya cevap olabilecek herhangi bir netlik yoktur. Kur’an, iktidar olmayı, fethi, zaferi, hidayeti bir nimet olarak tarif eder. Onu dilediği kullarına verir. Ancak; nimetin veriliş şekli tek değildir. Farklı yollardan insanlara toplumsal otorite, iktidar, devlet verilebilir. Bu nedenle Müslümanların, devlet olma yolu budur denilecek belirli bir kuralı dile getirmeleri, Allah’ın ayetlerine dayanmaz. İnsanların kendi görüşlerine dayanır.

Yukarıda verdiğimiz yedi yolun dışında da tarihte topluma iktidar olma, devlet olma yolları olmuştur. Bundan sonra da olacaktır. Şartlar değiştikçe, iktidar olma şekilleri, devletlerin şekilleri değişecektir. Allah devlet olma yolunda şekil belirlemediği gibi, mutlaka devlet olacaksınız diye de emir vermemiştir. Güç ve iktidar; Müslümanların bireysel, toplumsal güçleri doğrultusunda iktidar olmaya hazır olan toplumların, Allah tarafından nimet olarak onlara devlet nasip etmesidir. Müslümanlar toplumsal güce ulaşsa da, Allah iktidar nasip etmeyebilir. Devletleri olanlar da, araya giren, nifaklar, dünyevileşmeler, sapmalar neticesinde iktidar gücü kaybolur gider. Nitekim Süleyman peygamber gücünü yitirmiştir. Resulün kurduğu devlet, dört büyük halife devrinde fitnelerden başını alamamış, Emeviler tarafından yıkılmıştır. Yıkılan devletin yerine Emevi saltanatına dayalı imparatorluğu kurulmuştur.

Allah’ın nimet olarak elinde tuttuğu DEVLET olma fiiliyatının, Müslümanlara bir görev olarak bildirilmesi söz konusu olamaz. Nitekim bu nedenle ayetlerde de, devlet kurun diye bir emir bulunmamaktadır. Nitekim hidayet Allah’ın elindedir. O nedenle Allah insanlara hidayet ettirin emri vermemiştir. Fetih, zafer Allah’ın takdiridir. O nedenle Allah Müslümanlara mutlaka fetih yapın, zaferler kazanın dememiştir. Galibiyet, mağlubiyet seçeneğinde insanların takdiri, görevi yoktur. Ancak Müslümanlar her durumda Allah’ın kurallarına göre hareket ederler. Neticeyi Allah’a bırakırlar.

Sosyolojik, ideolojik, siyasal bilimlere göre, her inanç sahibi bulunduğu toplumda egemenlik kurmak ister. Bu isteklilik doğaldır. İlkel kavimlerden itibaren, birden fazla insanın yaşadığı her yerde, insanları yönetmek için öne çıkanlar olmuş. Bunlar toplumlar genişledikçe, organize yönetim biçimleri oluşturmuşlardır.

Müslümanlar da elbette içinde yaşadıkları toplumda, otoriter toplum, ötesinde devlet olmak isterler. Bu istek, diğer insanların istekleri kadar haklılık doğurur. Diğer taraftan Müslümanlara Allah’ın yüklediği bir görev vardır. Adaleti, insana, topluma hâkim kılmak. İyilikleri, güzellikleri insanlara hâkim kılmak. Toplumdan kötülükleri silmek… Bütün bunların oluşabilmesi için, bunları yapacakların güç sahibi olmaları gerekmektedir. Ama bu güç nasıl olacak? Gücün varlığı nasıl belirlenecek? Toplumsal güce ulaşmanın yollarını biraz önce saydık. Saydığımız yolları düşünerek, bazı tahliller yapabiliriz.

1. Müslümanlar; bireysel, toplumsal anarşi yoluyla, toplumu sindirerek iktidar olabilirler mi?

2. Müslümanlar; ihtilaller yaparak topluma, devlete hâkim olabilirler mi?

3. Müslümanlar; içinde yaşadıkları devletin kurallarıyla topluma, devlete hakim olabilirler mi?

4. Müslümanlar; toplumu ikiye bölerek, iki toplum arasında iktidar mücadelesi vererek devlet kurabilirler mi?

Bu sorgular karşısında, evet Müslümanlar bunları yapabilirler demek doğru olmayacaktır. Ancak Müslümanların da devlet olma hakları vardır. Müslümanlar da, inançları doğrultusunda, inandıkları doğruları topluma hâkim kılmak. Toplumdaki kötülükleri silmek zorundadırlar. Ama bu yol herhalde yukarıda sayılan dört yol değildir. Ve Allah da tek bir iktidar yolu emretmemiştir. Resule Mekke’de gelen ayetler, resulün ve Müslümanların, zulüm düzenleriyle uzlaşma içinde olmamaları emredilmiştir. Bu yönde gelen Kafirun suresi, kâfirlerle Müslümanlar arasında kesin çizgileri çekmiştir. Sure gelinceye kadar Mekkeliler resulü Mekke’nin yönetimine karıştırmak, bulaştırmak için ellerinden geleni yapmışlardır. Günümüzde olduğu gibi, Müslümanların içinde yaşadıkları düzenin iktidarında var olmak için yaptıkları hiçbir girişim, Mekke’de resul ve Müslümanlar tarafından yapılmamıştır. Aksine Mekkeliler, resulü ve Müslümanları Mekke’nin yönetimine bulaştırmaya çalışmışlardır. O günle bugün arasındaki en belirgin fark budur. Bugün Müslümanların düşüncelerinde, inançlarında, yaşamlarında, küfür düzenleriyle ilişki kurmama, uzlaşma yapmama gibi kesin çizgiler yoktur. Sanki Kafirun suresi bugünkü Müslümanları ilgilendirmemektedir.

Allah’ın resulü Hz. Muhammed (as) Mekke’de dini tebliğ ederken, Medine’de farklı gelişmeler olmuştur. Medine’de dinin tebliğ süreci üç yıl olmasına rağmen, Müslüman olanların durumu nedeniyle, Müslümanlar birden bire otoriterliğe ulaşıp, devlet olmuşlardır. Mekke’de ise böyle bir durum doğmamıştır.

Tarihe baktığımızda, başka resullerin başına da bu tür şeyler gelmemiştir. Daha farklı, daha değişik uygulamalar resullerin hayatında var olmuştur. Yakup (İsrail) as. Kabilesinin lideri olarak çöllerde yaşamış, herhangi bir devlet olmamıştır. Davut (as), Filistinlilerle savaşmış, bugünkü Filistin’de (İsrail dâhil) devlet kurmuş. Oğlu Süleyman (as) devleti teslim almış. Ama döneminde iktidarı çökmüştür. Hz. İbrahim’in (as) herhangi bir devlet kurduğuna dair bilgimiz yoktur. Hz. Lut (as), Hz. Salih (as), Haz. Hud (as) devletle şereflenmemişlerdir. Hz. Nuh (as) toplumunu Allah’a havale etmiştir. Resullerden ve resulümüzden gelen örneklerde, Allah’ın Kur’an-da gönderdiği ayetlerde, devlet konusunda tek bir düşüncenin, emrin olduğuna yönelik hiçbir şey yoktur.



AYETLERDE DEVLETİN ŞEKLİ YOKTUR.

Bugün Müslümanların tartıştığı konular devletin şekilleri yönündedir. İslam’da Krallık yoktur. İslam’da padişahlık yoktur. İslam’da Saltanat yoktur. İslam’da demokrasi yoktur. İslam’da Cumhuriyet yoktur. Gibi tüm sözlerin ne İslam’la, ne de Kur’an-la bir ilgisi yoktur. Allah’ın ayetleri, ne iktidarların biçimleniş şekline, ne de biçimlerine dair herhangi bir hüküm belirtmemiştir. İktidar olan resullerin örnekleri birbirinden farklıdır.

Allah ayetlerinde adaleti emretmiştir. Özellikle Medine devrinde gelen ayetler, devletin şekli yönünde değil, toplumda adaleti sağlama yönündedir. Peki, adalet nasıl sağlanır? Bugün Müslümanların vereceği cevap hemen “şeriat gelecek vahşet bitecektir” Slogan haline getirilen bu sözle Müslümanların devlet algılaması, devlet olgusu hakkında yeterli bilgiye ulaşmadıklarını anlaşılmaktadır. Müslümanlar devlet olmuş resullerin hayatına dikkat etselerdi, meselenin “şeriat gelecek vahşet bitecek” sloganından daha başka olduğunu bilirlerdi. Öncelikle bugün Müslümanların şeriat algısı bile Kur’an-a göre değildir. Bugün Müslümanların kafalarındaki şeriat algısı, Allah’ın yasalarından çok, mezheplerin oluşturduğu yasalardır. Bugün şeriat devleti kurduk diyen Müslüman toplumların kurdukları devletlerin, Allah’ın diniyle bir ilgisi yoktur. Suudi Arabistan Vahabi, İran Caferi şeraitlerini uygulamaktadırlar. Kaddafi Libya’da yeşil devrim yaparak, sosyalist İslamcı anlayışlarını hükümran kılmıştır. Suriye, Mısır, Yemen, Afganistan, Pakistan gibi ülkelerde şeriat uyguluyoruz iddialarıyla yapılanların Allah’ın yasalarıyla ilgisi yoktur. Mezheplerin, tarikatların yasaları, din, yani şeriat yasası diye uygulanmaktadır.

Şeriat; Arapça kelime olarak kanun, yasa anlamına gelmektedir. Bugün şeriat denilince insanların aklına sadece din yasaları geliyor. Bu şartlandırma içinde yaşadığımız düzen tarafından bilerek yapılmıştır. Bu şartlandırma ortadan kalkarsa insanlar şunu göreceklerdir. Bütün yasalar, Arapçaya çevrilirken şeriat diye çevriliyor. Zira şeriatın Arapçada yasa anlamına geldiğidir. Şeriat kelimesi yasa anlamının dışında, yol, doğru yol anlamlarına gelmektedir. Eğer bugün Fransız yasaları Arapçaya çevrilse, Fransız şeriatı… Kemalist yasalar Arapçaya çevrilse, Kemalizm şeriatı olarak çevrilecektir.

Dinde zorlamayı yasaklayan Allah’ın katında adalet nedir? Müslüman bir toplum, herhangi bir yerde, içinde başka dinlerden, ideolojilerden oluşan devlet kurduklarında, uygulayacakları şeriat nedir? İçki içmek isteyen Hıristiyan’a, ateiste, laike, solcuya ne diyecektir? Allah’ın hükümleriyle yaşamayı baştan ret ettiği için Müslüman olmayanlara şeriat nasıl uygulanacaktır? Müslümanlar; devlet kurduklarında, kurdukları devlette başka dinden insanların, ateistlerin yaşama imkânı var mıdır? Varsa onlar ne tür haklara sahip olacaklardır. Günümüz devlet anlayışları, 10.000 nüfuslu devlet anlayışlarından çıkıp, milyonları, milyarları yöneten devlet anlayışlarına ulaşmıştır. İnsan ilişkileri, ekonomik ilişkiler, siyasi ilişkiler almış başını gitmiştir. Bütün bu gelişmeler ışığında Müslümanların devlet anlayış kapasiteleri nedir? Bu yönde Müslümanlar kendilerini geliştirecek ne tür çalışmalar yapmışlar? Hangi fikirleri oluşturmuşlardır? Müslümanlar devlet düşüncesini kafalarına koyduklarında, gerçekçi olmaları için toplumları da önlerine koyarak, onları nasıl yöneteceklerini düşünmeleri gerekir. Öyle basit bir şekilde “şeriat gelecek vahşet bitecek” söylemiyle toplumda adalet sağlanamaz. Müslümanlar önce devlet bilincine ulaşmak zorundadırlar. Müslümanlar önce şeriatın ne olduğunu öğrenmek zorundadırlar? Kelimelerin, sloganların arkasından koşturmaları hiçbir şey ifade etmez. Sloganlar peşinde koşanları birileri alır kendi çıkarlarına alet eder.

Resulün Medine’de kurduğu devletin özüne baktığımızda, Medine’de putperest Araplar, Yahudiler ve Müslümanlar vardı. Medine vesikasında, her din sahibi kendi dinini rahatça yaşayabilecekti. Toplumlar kendi liderleri tarafından yönetilecek, yöneticileriyle problem yaşayanlar konuyu resule getireceklerdi. Bu yönde tarihsel örneklere baktığımızda, en çok Yahudiler resule problem getirmişlerdir. Yahudilerin, hahamlarının verdiği kararlara itirazında, resul hahamları Tevrat’a çağırmıştır. Resulün uygulamaları arasında söz edilen birçok konu, aslında Yahudilerin problemlerine karşılık uygulamalardır. Mesela recmde bunlardan biridir. İslam’ın hükümlerinde recm yoktur. Ancak Yahudilerin uygulamalarında recm olmuş. Bu yöndeki uygulamalara yönelik problemler resule getirilmiştir. Resulden hadis nakledenler, resulün söz, fiil, takrirlerinden hangisinin Yahudilerle, hangisinin putperest Araplarla, hangisinin Müslümanlarla ilgili olduğu konusunda yeterli araştırma yapmadan her şeyi sünnet olarak algılamışlardır. Bu yanlışlık, tarihte büyük kaoslara neden olurken, resulün devlet yönetme biçimi unutturulmuştur. Hâlbuki resul dinlerini yaşamada özgür bıraktığı Yahudilere, putperestlere yönelik söylemlerde bulunmuştur. Onların kendi dinlerini doğru, adaletli yaşamaları noktasında uyarmıştır.

Allah’ın ayetleri, yöneticilerin adil olmasını şart koşar. Devletin biçimlendirilmesine yönelik hükmün yokluğu, çağa göre devletin şekillenebileceğine yönelik açılımdır. Müslümanlar krallık, padişahlık, saltanat, cumhuriyet, demokrasi yoluyla gelse de, adil olmak zorundadırlar. Ancak, bazı iktidara gelme şekilleri vardır ki, İslam’ın özüne aykırıdır. Mesela, krallık, saltanat, padişahlık, hanedan hükümranlığı, demokrasi halkı kandırma yolu olarak neticelenmektedir. İşin içine silah gücü, kabile gücü, yalan, riya girdiğinde adalet söz konusu olmaz. Adaletin olmadığı hiçbir biçimlenme İslam’a uygun değildir. Bugün Müslümanlar, Allah’ın ayetlerine aykırı olmayacak yönetime gelmenin yolunu, yollarını bulmaları gerekir.

Hz. Resulün devlet kurma örnekliğinde, toplumsal gücün ortaya çıkışı biatleşmedir. Bu yönde Allah’ın ayetleri de biatleşme esasını tasdik etmektedir. Biatleşme; kişilerin, toplumun özgür iradeleriyle yöneticilerini seçme, belirleme, yetkilendirmedir. Peki, bugün bu nasıl olacaktır? Biatleşme şöyle olacak diye Allah’ın herhangi bir hükmü var mıdır, yok mudur? Henüz bu konularda yeterli bilgilenme Müslümanlar tarafından edinilmemiştir. Bugün Müslümanların kafalarında devlet kurma anlayışı, bilgisi, bilinci tarihte oluşturulan devlet ve mezheplerin hukuk (fıkıh) kurallardan ibarettir. Tarihten gelen kuralların, anlayışların bugüne cevap vermesi mümkün değildir. Bugün ne resulün devlet kurduğu on bin nüfuslu, ne de sonraki dönemlerdeki toplumsal yapılanmalar vardır. Bugün toplumların, devletlerin yapısı çok değişmiştir. Değişen devlet yapılanmalarına karşılık, Müslümanlar tarihten gelen yapılanmaları bir kenara bırakarak kendilerini yenilemeleri gerekir. Geçmişte mezheplerin ahkamus sultaniye, imamet, kitabul enval (malların yönetimi), ehli hal ve adl (adalet ehli) ve dar (ülke-vatan) konularında incelediği devlet konuları, bugün geçerliliğini koruyacak veya bugüne cevap verecek nitelikte değildir. Kendilerini geliştiremeyen Müslümanlar dönüp dolaşıp mezheplerinin devletini kurarlar. Müslümanların mezheplerinin devletini kurmaları da asla adalet içinde yönetilen bir devleti oluşturmaz. Zira Müslüman yönetici, hiçbir mezhebin taraftarı, uygulayıcısı olamaz. Müslüman yönetici, kendisine biat veren bütün müminleri, mezheplerin kurallarına göre değil, Allah’ın kanunlarına göre yönetmekle sorumludur.

Müslümanlar toplum içindeyken, sıfırdan devlete nasıl ulaşacaklar konusu Müslümanları meşgul ederken, Müslümanları asıl meşgul etmesi gereken önemli konular göz ardı edilmiştir. Allah’ın Mekke’de gönderdiği ayetler ile resulün hayatına dair örnekler, öncelikle iman eden Müslümanların, birbirine güvenen, birbirine dayanan toplumu oluşturacak insanların yetiştirilmesine yöneliktir. Müslümanlar konunun bu yönünü unutarak, her ne şekilde olursa olsun, biran önce devlet olalım anlayışından hareketle, doğru yanlış devlet olma yolunda yürümektedirler. Silah, anarşi, yalan, riya iktidar yolundaki Müslümanların hayatını etkiliyor.

İnsanlar Müslüman değilken Müslüman olabilir. Onlar toplumun her kesiminde çalışıyor olabilir. Kral, padişah, Cumhurbaşkanı, hâkim, savcı, bürokrat olabilir. Müslüman olur olmaz görevlerini bırakmasına yönelik hiçbir emir yoktur. Allah’ın böyle olan Müslümanlara, bulundukları yerde iyilikleri hâkim kılmak, kötülükleri silmek, adaleti sağlamak görevi vermiştir.

Bugün Müslümanların düşüncelerinde gariplikler vardır. Müslümanlar işlerine gelmediği, görüşlerine aykırı gördüğü bir kişiyi hemen “dönme” diye suçlarlar. Allah’ın dinini insanlara tebliğle görevli olan Müslümanların, tebliği sonucunda, Allah’ın hidayet edip Müslüman olan kişiler, farklı söylemler söylediğinde “dönme” diye suçlanmaları gerçekten çok acayiptir. Müslümanlar niçin bu tür suçlamalara girmektedirler? Hâlbuki bilmiyorlar mı ki, İslam’ın tebliği, insanlara gerçekleri açıklamak, onları küfürden İslam’a döndürmek içindir. İnsanlar İslam’a döndüklerinde “dönme” diye suçlayacaklarsa niçin İslam’ın tebliğini yapmaktadırlar? Müslümanlar bu çelişkilerini gidermeleri gerekir. Müslümanların bu çelişkileri olduğu müddetçe devlet olup adil olmaları mümkün görünmemektedir. Mesela; şu an Avrupa’da yaşayan birçok Müslüman var. İçinde yaşadıkları, Almanya, Fransa, Hollanda, İngiltere, Avusturya, Danimarka gibi ülkelerin yerlileriyle ilişkilerinde, İslam’ı onlara anlatsalar, onlarda Müslüman olsa, iki gün sonra görüş ayrılığı çıktığında, zaten sen, Almansın, Fransızsın, Hollandalısın, İngilizsin, Avusturyalısın, Danimarkalısın mı diyecekler? Zaten sen dönmesin mi diyecekler? Eğer böyle yaparlarsa bilsinler ki Allah’ın yanındaki hesapları çok zor olacaktır.

İçinde yaşadığımız toplumda, Müslümanların, Allah’ın adaletini sağlayacak bir toplumu, devleti oluşturma yolunda, ayetlerin özü doğrultusunda yürüyüşleri yoktur. Toplum bu konuda çeşitli ayrımlara sahiptir. Toplumda oluşan anlayışları şöyle inceleyebiliriz.

1. Yaşadığı devletin asıl sahiplerinin kendileri olduğuna inanarak, devlete, devletin yasalarına uyarak devlete sahip çıkmak
2. Devleti karşısına alacak şekilde ayrışarak, devlete, topluma karşı savaş açmak.
3. Devletin, batının yetiştirdiği insanların ele geçirdiğine inanarak, devleti tekrar ele geçirmek için, devlet kademelerinde görev almak
4. İslam adına, bilgilenme, bilinçlenme çalışmaları yaparken, siyasetten uzak durmak
5. Kur’an-ı, dini anlama çalışmaları yaparak ömür tüketmek.

Müslümanların bu görüntülerinin Allah’ın ayetleriyle ilgisi var mıdır yok mudur? Her Müslüman bu konuda kendini dikkatle sorgulamalıdır? Müslümanlar kendilerini sorgulamadıkça Allah’ın adaletini sağlayacak devleti oluşturmaya layık olamayacaklardır.

SOSYOLAJİK TAHLİLLER

Peygamberin Medine’de kurduğu devlet, Medine’nin sosyolojik, tarihi şartlarından oluşmuştur. Oluşumunda hiçbir zorlama olmamıştır. Bundan önceki bölümlerde Evs ve Hazreç kabilelerinin hangi nedenlerle Medine’nin doğal liderleri olduğunu yeterince açıklamıştık. Oluşan devletin yapılanması incelendiğinde iki şey öne çıkıyor.

Birincisi; devletin kurulmasına yönelik antlaşma yapan Medineliler, Müslüman’ıyla, Yahudi’siyle, Putperest Arap’ıyla ileride başlarına neler gelebileceğinin bilincindeydiler. Mekke’nin Araplar arasındaki gücünü bilen Medine, sanki Mekke’nin uzun yıllar Araplar arasındaki hâkimiyetini silmek istercesine, cesurca, fütursuzca hareket ediyor. O güne kadar Mekke Arapların kalbi olarak hareket etmiş. Kâbe sayesinde Arapların yönetimlerini etkilemişti. Ancak Medine, Hz. Muhammed’i (as) başına geçirerek yeni kurduğu devletle artık Arabistan’da işlerin değiştiğinin, değişeceğinin sinyalini veriyordu. Medine’de Yahudilerle, putperest Araplar aralarında anlaşarak devlet kursalardı, bu durum Arabistan’ı etkilemiyordu. Zaten Evs ve Hazreç kabileleri anlaştıklarında veya biri diğerine egemen olduğunda Arapları etkilemeyen devlet her zaman Medine’de kuruluyordu. Ancak bu sefer, Medine Arapların inandığı dine (düzene) karşı bir dinle (düzenle) devlet kuruyordu. Medine bu cesaret gösterisinin ardından, Mekke’nin rahat durmayacağını çok iyi biliyordu. Nitekim sonraki yıllar, Medine ile Mekke arasında büyük çatışmalara neden oldu. Böyle bir durumu bilerek, görerek, Yahudilerin Hz. Muhammed’in (as) liderliğine evet demesi, hem Müslümanlar açısından çok iyiydi, hem de çok ilginçti. Medine anlaşmasıyla Medine’deki Yahudiler ilk defa devlet içinde etkili bir karara ortak olmuşlardı. Ortak olduğu kararla, Medine’deki varlıklarını siyasi olarak öne çıkarırlarken, Medine’de oluşan bu son duruma karşı çıkacak olan Arapları da karşılarına alıyorlardı.

İkincisi; devlet kurulurken, Müslüman, Yahudi, putperest Arapların dâhil olduğu bir ön anlaşma yapılmıştı. Müslümanlar, biz devlet kuruyoruz, sizler bize tabi olacaksınız. Buna mecbursunuz edasıyla hareket etmemişlerdi. Evs ve Hazreç kendi aralarında barıştıklarından dolayı bunu eski geleneklere göre yapabilirlerdi. Bir dayatma olarak Yahudilere biz devleti bu şekilde kuruyoruz. Sizde tabi olacaksınız diyebilirlerdi. Ancak; iki kabile Müslüman olduktan sonra böyle yapma yerine, resulün liderliğinde Medine’deki bütün toplumları bir araya getirerek, nasıl bir devlet kuracaklarının sözleşmesini yaptılar. Böylece Müslümanlar Medine’de kurulan devlete, Yahudi’leri, putperest Arapları ortak ettiler. Resulün liderliğinde yapılanlar, temelleri sağlam atılan bir devletin sinyalleriydi. Devletin ilanından önce, Yahudi’lerin, putperest Arapların sözleşmeye dâhil edilerek devletin ilan edilmesi, kurulacak devlete düşmanlık yapacakların gözünü korkutmuştu. Zira resul, sadece Yahudileri değil, aynı zamanda nüfusu hepsinden fazla, yani on bin nüfuslu Medine’de 4.500 nüfusa sahip olan putperest Arapları da, sözleşmeye dahil ederek yanına çekmişti. Mekke ne yapacağını şaşırmış… Araplar, tarihlerinde olmayan bu tür sözleşmeleri ilk defa görerek, işiterek, yeni bir anlayışın Arabistan’da doğduğunu anlamışlardı. Eskisi gibi, aşiretlerin veya silahlı güçleri elinde tutanların gücüyle devlet oluşturulması yerine, toplumsal mutabakatla devlet oluşturulması, resulün Arabistan’daki en büyük devrimlerindendi. Henüz resulün Medine’deki devrimine benzer devlet kuruluşları yaşanmamaktadır. Genelde, taraflardan birinin hakimiyetini kabul etmek mecburiyetiyle devletler kurulmaktadır. Amerika birleşik devletlerinin kurulması, Sovyet Sosyalistler birliğinin kurulması. Avrupa’daki devletler, hep güçleri elinde tutanlarca kurulmuştur. Batmayan güneş imparatorluk unvanına sahip İngiltere de hakeza bugünkü krallığın gücüne dayalı olarak kurulmuştur. Müslümanların kurduğu, Emevi, Abbasi, Memluklu, Osmanlı devletleri de, güçlü birliklere sahip olanların diğerlerini savaşlarda yenmesi, susturmasıyla kurulmuştur. Aralarında hiç savaş olmadan, toplumdaki bütün kabilelerin, farklı dine sahip olanların bir araya gelerek devlet kurmak üzere mutabakata varmaları, kurdukları devletle, bütün Arapların, o güne egemenliğini sürdüren Pers (fars), Roma imparatorluklarını tehdit eder hale gelmeleri önemlidir. Müslüman tarihçiler, batılı tarihçiler, sosyologlar, siyasal bilimciler olayın bu yönünü kaçırmaktadırlar. Bugün demokrasiler veya cumhuriyetler toplumsal mutabakatla kurulur diyenlere inat edercesine, demokrasilerin, cumhuriyetlerin nasıl kurulduğunu görüyoruz. İşte Arap baharları… Cumhuriyet adına yapılan ihtilaller. Ülkemizde Cumhuriyetin kurulması ve sonrası kurulan istiklal mahkemeleri… Tek parti döneminin 1923’ten 1950’ye kadar kesintisiz askeri bir güçle topluma baskı uygulaması… Toplumsal mutabakatla açıklanacak durumlar değildir. Günümüzde dayatmalarını toplumsal mutabakat olarak gösteren aydınların, bilim adamlarının, siyasetçilerin, toplumsal mutabakat anlayışlarının kıt olduğu aşikardır. Her türlü dayatmaya toplumsal mutabakat diyenlerin, faşizan tutumlarının devamı yine dayatmalar sayesindedir. Dayatmalarını kaldırdıklarında, çürük bir bina gibi paldır küldür yıkılmaktadırlar. Bugün modern görülen, dayatmaların olmadığı sanılan Avrupa ülkelerinde, düzene karşı yapılacak başkaldırıların, orantısız güç kullanarak nasıl bastırıldığını görmekteyiz. O nedenle, resulün Medine’de kurduğu, toplumsal mutabakata dayalı devlet belki de yeryüzünde ilk defa kurulan devlet olma özelliğindedir.

Resul; Arabistan’daki devlet kurulmasıyla, yönetilmesiyle ilgili oluşan bütün gelenekleri altüst etmişti. Atalar dininden gelen bütün kurallar yerle bir olmuştu. Allah ayetlerinde Müslümanlara devlet kurun diye emir vermemesine rağmen, Müslümanların tarihi seyir içinde doğal olarak gelişen devleti kurarken, toplumsal mutabakata, toplumsal adalete önem vererek adım atmaları, büyük bir imparatorluğun doğuşuna işaret ediyordu. Zira Müslümanlar açıkça, kurulan devlette, farklı dine inananların, adalet içinde yaşabileceklerinin kurallarını koymuşlardı. İlerideki zamanlarda Müslümanlar bu özle hareket ederek üç kıtaya hâkimiyet kuran imparatorluklara ulaştılar. Müslümanlar özleri kaybettikçe de yıkılıp gittiler. Zira sosyal mutabakat toplumlar arasında, yöneticiyle toplum arasında güven unsuruydu. Bu güven, gücün karşısında suskunluk değil, toplumların haklarını aldığı noktaydı. Bugün Demir Leydi’leriyle övünen İngilizlerin toplumsal mutabakat hakkında söyleyebilecekleri hiçbir şey yoktur. Kemalistlerin, “bu memlekete Atatürk gibi bir adam lazım ki, işler düzelsin” demelerinin altında yatan, Atatürk’ün dönemindeki tek parti hükümetinin toplumsal baskıları dillendirdikleridir. Yani gücü, baskıyı öne çıkararak her şeyin düzeleceğine inanmalarıdır. Mutabakat yok. Baskı var. Dayatma var. Korkutma var. Sindirme var. Adliyelerde oluşturulacak özel mahkemeler var. Nitekim tek parti döneminde istiklal mahkemeleri… İhtilallerin ardından kurulan devlet güvenlik mahkemeleri… Meydanlarda veya cezaevlerinde kurulan darağaçları, mutabakatsızlığın delilleri olarak tarihe yazılıyor.

Medine’deki sosyal mutabakatın özleri neydi? Bu özlerin anlaşılması gerekiyor. Ayrıca hidayetin kendi elinde olduğunu belirten Allah, Müslümanların adaleti sağlama yolunda yaptıkları sosyal mutabakata aykırı hiçbir hüküm göndermemişti. Resul, Yahudileri, putperest Arapları karşısına alarak, onlarla birlikte yaşama kurallarını oluştururken, Allah’ın kurallara aykırı ayet göndermemesi, kuralların Müslümanlar tarafından uygulanabileceğinin açılımıdır. Toplumsal mutabakattaki kurallara bakalım.

Her farklı inanç, Müslümanların egemenliğinde kendi inançların yaşabilecekler…

Her farklı inanç grubu kendi liderleri tarafından yönetilecek. Yöneticiler devlete bağlılığını bildirerek, toplumlarının bağlılıklarının teminatını verecekler.

Her dine mensup olanlar, Müslümanların egemenliğinde kendi yasalarını uygulayabilecekler.

Her dine mensup olanlar, Müslümanların egemenliğinde çocuklarına kendi eğitimlerini verebilecekler.

Her farklı gurup, kendi dinini, kültürünü yaşatırken, kendi dilleriyle konuşabilecekler.

Gruplar arasındaki anlaşmazlıklar devletin yöneticisine getirilecek.

Her toplumun bireyleri, kendi yasaları uygulanırken haksızlık yapıldığına inanırsa, konuyu devletin yönetimine getirerek adalet arayacak. Devletin adliyesinde, her toplumun hukukuna bakan mahkemeler olacak…

Bütün bu hakları alan toplumlar,

Müslümanların aleyhine davranamayacaklar…

Müslümanlara kendi inançlarının propagandasını yapamayacaklar…

İsterlerse Müslümanlarla savaşa çıkmayacaklar. Savaşa çıkmadıkları için cizye verecekler. Ancak savaşırlarla cizye vermeyecek, savaş masraflarını üstlenecekler.

Müslümanların oluşturduğu devletin, farklı din, farklı etnik köken, farklı inançtaki insanlara tanıdığı bu haklar, devlet organizasyonunun doğal gelişimiydi. Baskı yok… Zorlama yok… Kısaca Müslümanların kuracağı devlette, her türlü etnik, dini, ideolojik gruplar, kendileri için hangi haklarla yaşamak istiyorlarsa, devlete haklarını bildirecekler ve devletle aralarında hak sözleşmesi yapılacak. Devlette karşılığında onların sorumluluklarını bildirecek. Sorumluluklarının başında da, başka toplumların haklarına saldırıda bulunmayacaklar. Kendileri için hangi hakları istemişlerse, dışındakilere de aynı hakları verecekler. Yani bugün sıkça gördüğümüz gibi olmayacak. Bugün sıkça gördüğümüz şey, bir topluluk kendisine istediği hakları başkalarına tanımıyor. Kendileri sınırsız haklar isterken, başkalarının istediği haklara karşı çıkıyorlar. Resulün kurduğu devlette asla böyle şeyler olmadı.

Böylece Müslümanların kurduğu, kuracağı devlet, çeşitlilik üzerine kuruldu. Müslüman bir devlette, çok dil, çok inanç, çok yasa, çok kültür birlikte yaşamasını başardılar. Mademki insanların, dinlerin, ideolojilerin tek derdi insan, insanın mutluluğu, barışı, huzurudur. Öyleyse insanlar, insanlık, mutluluk, barış, huzur adına, bireyci, toplumsal çıkarlarından vazgeçmesini bileceklerdir.

Toplumsal ilişkilerde ortak dil, ortak yasa, ortak kültür, ortak inanç, ortak ideoloji elbette devleti kuran iradenin yani Müslümanların üzerinde yürüdüğü İslam’dır. Müslümanların kurduğu, kuracağı devlet yönetimin biçimi, tarihte ve günümüzde görülen, faşist bir yönetim tarzı değildir. Faşist yönetim tarzı, toplumu yöneten ırksal iradenin, dilini, kültürünü, yasalarını, yönetimini topluma egemen kılarak, diğer toplumları asimile etmektir. İçinde yaşadığımız Türkiye Cumhuriyeti devleti, tek dil, tek yasa, tek ideoloji, tek ırk dayatmasıyla, diğer kültürleri, ideolojileri, dinleri, yasaları, dışlayarak, tek anlayışın topluma hâkim kılınması esasına dayalıdır. Üniter devlet anlayışı, tekliği savunurken, teklik adına çoğulculuğun bütün değerleri sıfırlamaktadır. Devlet içinde yaşayan farklı dinler, etnik kökenler, devletin işleyişinde, inançlarıyla, kültürleriyle, dilleriyle, yasalarıyla, ideolojileriyle yer bulamazlar. Ülkemizde Mustafa Kemal Atatürk adına üretilen Kemalist ideoloji, toplumun her kesimine dayatılır. Kemalist ideoloji, ideolojik, dini, kültürel, etnik, yasal belirlemeleri yaparak topluma hâkim olur. Diğerleri Kemalist ideolojinin egemenliğinde asimile edilir. O nedenle; Kemalist ideoloji, kendi anlayışında, ideolojiyi, dini, kültürü, etnik kökeni belirleyen kavramlar üretir. Kemalist ideolojinin ürettiği kavramları benimsemeyenler suçlanır.

Müslümanların kurduğu, kuracağı çok dilli, çok dinli, çok ideolojili, çok yasalı devlet, günümüzün modernize olmuş devlet anlayışlarında yoktur. Bugün Amerika 48 devletin birleşmesinden oluşmaktadır. 48 devletin her birinde uygulanan, eğitim, ekonomi, yasalaşma ayrıdır. Eyalet yasalarının yanında bütün ülkede geçerli olacak federal yasalar uygulaması vardır. Almanya eyaletler sistemiyle yönetilirken, Amerika’ya benzemektedir. Yıkılan Sovyet Sosyalistler birliği de, Amerika’ya benzemekteydi. Onların her biri kendi devletlerinde veya eyaletlerinde farklılaşırken, Müslümanlar aynı toplum içinde farklılıkları yaşamaktaydılar. Müslümanlarla birlikte yaşayan toplumlar, iç içe yaşarlarken, ortak dil, ortak yasa, ortak düzen dışında, kendi inançlarını, dilini, yasalarını, ideolojisini aralarında yaşayabiliyorlardı. Örneklemek gerekirse, mesela sosyalistler, kendi aralarında özledikleri sosyalist düzeni uygulayabilirler. Sosyalist yasaları kendi aralarında uygulayabilirler. Onlara bu hak tanınacaktır. Hıristiyanlar, Yahudiler ve diğerleri kendi aralarında, kendi dinlerini, yasalarını uygulayabilecekler. Ancak, farklı din, ideoloji sahipleriyle ilişki kurduklarında, birbirlerinin haklarını koruyan ortak yasa, ortak dil olacaktır. Ortak yasa, ortak dil İslam’dır. Bu açıdan Müslümanların kurduğu, kuracağı devlet ne Amerika’ya, ne Almanya’ya benzemeyecektir. Zira onlarda, eyalet yasaları çizilmiş sınırlar içinde geçerlidir. Her ne kadar Almanya artık eyalet yasalaşmalarında çok farklılıkları yaşamasa da, eyalet yönetimleriyle diğerlerinden ayrışma önemlidir. Müslümanlar sınır çizmeden, aynı toplum içinde farklılıkları yaşatarak, Amerika’dan, Almanya’dan farklı devlet olurlar. Günümüzde Avrupa birliği adı altında hedeflenen tek, büyük Avrupa devleti, birliği oluşturan devletlerin ortak kararlarıyla varacakları mutabakat olarak görülmektedir. Avrupa birliğinin idealde, birliği oluşturan devletler arasındaki sınırların kaldırılması, böylece sınırsız olarak farklı etnik, dinsel, ideolojik yapılanmaların birlikte, iç içe yaşayacak duruma gelmesi, resulün kurduğu sosyal mutabakat yapısına uyacaktır. Ne var ki, Avrupa’daki gelişmeler, Avrupa’nın tek devlet olma yönünde değil, aksine eski birlik heyecanının kaybolması, çatırtıların gün yüzüne çıkmasıdır. Zaten işin başında çatırtıyı İngilizler koparıp duruyorlardı.

Müslümanların kurduğu, kuracağı devlette, sadece farklı din, farklı ideoloji grupları değil, Müslüman toplum içinde de oluşacak farklı etnik gruplar, mezhepler, tarikatlar, cemaatler birbirlerine üstünlük taslamadan, devletin yasaları çerçevesinde ayrışmaları sağlayabileceklerdir. İslam’ın yaşamı Mao’nun kızıl çini gibi, tek tip robot insanlar üretip, tek düşünce, tek yaşam, tek elbise olmayacaktır. Mao Çin’de iktidar olduğunda eşitliği sağlamak amacıyla, tek ideoloji, tek kültür, tek yasa, tek elbise, tek yaşam biçimi söylemiyle hareket ederek, toplumu robotlar haline getirmiştir. Allah’ın ayetleri böyle bir duruma asla izin vermez. Allah “farklı kabilelerin, kavimlerin, ırkların oluşturacağı kültürel zenginliği putperestliğe, dayatmaya dönüştürmedikçe” nimet olarak değerlendirmektedir. Yine, Müslümanlar arasındaki akıl, muhakeme, kültür, irade, yorum açılımlarını desteklemekte, Müslümanların birbiriyle istişarelerini, istişareler aracığıyla bireysel güçten, toplumsal güce ulaşmalarını öngörmektedir. Ta ki, insanlar, akıllarını diğer akıllara, muhakemelerini diğer muhakemelere, kültürlerini diğer kültürlere, iradelerini diğer iradelere hâkim kılmaya kalkmasın.

Müslümanlar Allah’ın ayetleri doğrultusunda yaşarken, ayetlerin belirlemediği konularda farklılıkları yaşayabilirler. Müslümanlar kendi aralarındaki ilişkilerde, toplumdaki farklı inançtaki, ideolojideki insanlarla ilişkilerinde, devletin ortak yasasına uyarken, devletin yasalaştırmadığı konularda, kendi görüşlerine göre yaşam biçimini, bireysel veya toplumsal olarak oluşturabilirler.

Müslümanların kurduğu, kuracağı devletin yasalarının ortaya çıkışı hangi esaslara göredir. Resulün örnekliğinde oluşan devlet biçimlenmesi örnek alındığında, devletin yasalarının oluşmasında üç esasın temel olduğunu göreceğiz. Bu üç esasın birincisi Müslümanların Allah’a biatleri… İkincisi devletin liderine toplumun yaptığı biat. Üçüncüsü Müslümanlarla, farklı din, ideoloji sahipleri arasında yapılan anlaşma kurallarıdır.

Müslümanlar İslam’a girerken, Allah ile akitleşme yaparlar. Kelime-i tevhit veya Müslümanların tarihi süreç içinde, kelime-i tevhitten hareketle kelime-i şahadet olarak tanımladıkları olgu, Müslümanlarla Allah arasında yapılan bir sözleşmedir. Müslümanlar hangi konuda olursa olsun, Allah ile yaptıkları akitleşme de, mutlaka ayetlere uyacaklarını belirtirler. İlah; Arapça kelime olarak, hükümran olan, yasa koyan, hükmeden anlamına gelir ki, Müslümanlar hükümlerin kaynağını Allah olarak görür. Allah’ın yasalarından başka yasalara uymayacağının sözünü veren Müslümanlar, Allah’ın yasalarının belirlediği esaslara uyacaklardır. Allah’ın yasaları konusunu açarsak;

Bilginin kaynağı Allah’tır. Allah Müslümanlara kendi katından en doğru bilgiyi ayetleriyle gönderir. Bilginin kaynağının Allah olması, İslam’ın temel yasasıdır. Bilgiler; inanca, tarihe, kültürlere, eleştirilere, yasalara, ahrete, dünyaya ait olabilir. Allah’a söz veren Müslüman Allah’ın bildirdiği bilgilerin hepsini, doğru, gerçek olarak kabul eder. Üzerinde tartışma yapmaz.

Allah Ali İmran suresinin 7. Ayetinde, “O, sana Kitabı indirendir. Onun bazı ayetleri muhkemdir, onlar kitabın anasıdır. Diğerleri de müteşabihtir. Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve yorumlarını yapmak için müteşabih ayetlerin ardına düşerler. Oysa onun gerçek manasını ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar, “Ona inandık, hepsi Rabbimiz katındandır” derler. Ancak akıl sahipleri düşünüp anlar” Sünni anlayışa egemen olan okuyuşa göre, ayetin anlamı bu şekildedir. Ancak yine Sünni anlayış içindeki bir anlayışa göre, ayet; “O, sana Kitabı indirendir. Onun bazı ayetleri muhkemdir, onlar kitabın anasıdır. Diğerleri de müteşabihtir. Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve yorumlarını yapmak için müteşabih ayetlerin ardına düşerler. Oysa onun gerçek manasını ancak Allah ve ilimde derinleşmiş olanlar bilir. İlimde derin olanlar “Ona inandık, hepsi Rabbimiz katındandır” derler. Ancak akıl sahipleri düşünüp anlar” şeklinde anlaşılır.

Müteşabih ayetlerin Allah ile birlikte ilimde derinleşmiş olanların bilmesini, ilim sahiplerinin muhkem ayetlerin çizdiği sınırlar çerçevesinde, müteşabihlere yorum getirirler anlamı verenler olduğu gibi, ilim sahiplerinin özgürce yorum yapabileceklerini de söyleyenler olmuştur. Müteşabihlerle ilgili Allah’ın koyduğu yasaklama bellidir. Allah müteşabih ayetleri fitne ve fesat çıkarmak için yorumlamayı yasaklamıştır. Ayetten iyiliğe, güzelliğe, Müslümanların birlik ve beraberliğine yorumlanacak müteşabih ayetler, Allah’ın Müslümanlara emrettiği doğrultuda olacaktır.

Ayette geçen muhkem, anlamı kesin olan demektir. Yani ayeti okuyanlar, duyanlar, hep aynı anlamı çıkarırlar. Birbirinden farklı anlamlar üretmezler.

Ayette geçen müteşabih ise, anlamı kesin olmayan demektir. Yani ayeti okuyanlar, duyanlar, birbirinden farklı, benzer anlamlar çıkarabilirler.

Allah’a inancı kesin olanlar, Allah’ın muhkem ayetleriyle kendilerine yol çizerler. Muhkem ayetlerle çizilen yok kesindir. Hiçbir Müslüman muhkem ayetlerin çizdiği sınırların ötesine geçemez. Muhkem ayetlerin çizdiği sınırlarla ilgili farklı düşünce üretemez.

Muhkem ayetler, inanca, bireysel kurallara, toplumsal kurallara yönelik olabilir. Müslümanların kurduğu, kuracağı devletin temeli, muhkem ayetlerin koyduğu ilkelerden, kurallardan oluşur.

Müteşabih ayetler ise, bireysel, toplumsal kurallarla ilgili, birbirinden farklı anlamlara gelebilecek açılımlar kazandırıyorsa, Müslümanlar, muhkem ayetlerin ilkeleri, kuralları doğrultusunda, müteşabih ayetlere anlam verirler. Müteşabih ayetlere Müslümanlar tarafından verilecek hiçbir anlam, muhkem ayetlerin ortaya koyduğu ilkeleri, kuralları çiğneyemez.

Müslümanların kurduğu, kuracağı devlette, devletin yöneticisi, Müslümanları yönetmek, Müslümanların farklılaştığı noktalarda bütünlüğü sağlamakla görevlidir. Ayetlerinde adaleti emreden Allah, bu yönde Müslümanlara Nisa suresinin 69.ayetinde “Aranızdan seçtiğiniz emir sahiplerine uyun” diyerek, ayrılıkların çıkmasını engeller.

Müslümanlar devlet yöneticilerine uyacağına biat (söz) verirler. Devlet yöneticisi, Müslümanlar arasında doğacak her türlü ayrılığın toplumsal bütünlüğe zarar vermemesi için, ayrılık konularını hükme bağlar. Müslümanlar devlet yönetici veya yöneticilerinin belirlediği hükümlere uymak zorundadırlar.

Müslümanların kurduğu, kuracağı devlette, devlet içinde yaşayan her etnik, dini, ideolojik gruplar, kendi istedikleri haklar ile yaşarlar. Devlet her toplumun haklarını korumakla sorumludur. Farklı gruplar birbiriyle sorun yaşadığında uygulanacak yasa İslam’dır. Ancak gruplar kendi aralarında sorun yaşarsa uygulanacak yasa kendi yasalarıdır.

Ayetlerin incelenmesinden çıkan özler şunlardır.

Devlet yöneticilerinin ve Müslüman toplumun uyacağı temel kurallar. Bu kurallar Allah’ın gönderdiği muhkem ayetler ile belirlenir. Muhkem ayetlerin belirlediği kurallara ne devlet yöneticisi, ne de diğer Müslümanlar uymazlık edemez. Bu konuda Müslüman yöneticilerin ve Müslümanların tercih hakkı yoktur.

Müslüman yöneticilerinin karara bağlayarak topluma hâkim kılacağı hükümler. Bunlar iki esasa dayanır.

Birincisi; müteşabih ayetlerden çıkarılan birbirinden farklı anlamlı hükümlerdir. Devlet yöneticisi toplumda müteşabih ayetlerin farklı anlamlarından çıkan hükümler ayrılık doğurmasın diye, farklı anlamlardan birini veya kendi yorumunu yasa haline getirir. Müslüman yöneticinin kendisi veya sonradan gelen başka bir yönetici hükmü değiştirmedikçe, hüküm baki kalır. Ancak müteşabih ayetlerin anlamlarından çıkarılan hükümlerin hiç biri, muhkem ayetlerin hükümleri gibi değişmez değildir. Sabit olan muhkem ayetlerin hükümleridir. Müteşabih ayetlerin hükümleri ise değişkendir. Müteşabih ayetlerin anlamlarından çıkarılacak hükümler bireyi ilgilendiriyor ve devlet bu konuda herhangi bir hüküm koymamışsa, her birey kendisi için kendi zannını uygular. Toplumu ilgilendiriyorsa, bireyler kendi görüşlerini, hükümlerini topluma uygulayamaz, yöneticilerin yasalaştırdığına uymak zorundadırlar.

İkincisi; ise, ayetlerde belirlenmemiş konularda çıkan sorunların hükme bağlanmasıdır. Devlet yöneticileri, mekâna, zamana, şartlara göre ortaya çıkan sorunlar hakkında, muhkem veya müteşabih ayetlere bakarlar. Eğer muhkem veya müteşabih ayetlerde herhangi bir çözüm bulamazlarsa, içtihatla hüküm verirler. Müslüman yöneticiler içtihatla hüküm verirken, devlet içinde yaşayan, Müslümanların, farklı dine inanan insanların yararlarını düşünmek zorundadır. İçtihatla verilecek hükümde amaç, devlet ve devlet içinde yaşayan insanlar arasında adaleti sağlamak, barışı hâkim kılmak, mutluluğu, huzuru tesis etmektir.

Adaleti sağlayacak Müslümanların yöneticisi, toplumdaki dini (düzeni) sağlamak, insanların canlarını, mallarını, nesillerini, yaşadıkları yerleri korumakla görevlidir. Yöneticiler bu görevlerini yerine getirirken Allah’ın adaletini esas alacak, zulme sapmayacaklardır. Yöneticiler adaleti sağlarken, insanların dinlerine, ırklarına, ideolojilerine bakmayacaktır. Ülkede yaşayan herkesin hakkını korumak yöneticinin sorumluluğundadır.

Adalet muhkem ayetlerle tesis edilir. Zira adaletin, zulmün, kesin kurallarını muhkem ayetler belirler. İçtihatla belirlenen hükümler, adaletin, zulmün kesin kurallarını oluşturmaz. İçtihatlar ister müteşabih ayetlerden, isterse ortaya çıkan sorunları çözmek için akıl, bilgi, muhakeme, toplumsal örften kaynaklansın, yöneticilerin yasalaştırmasıyla toplumsal adaletin sağlanması, zulmün ortadan kaldırılması öngörülür. İçtihatların amacı, zulmü ortadan kaldırmak, toplumsal ayrılıkları yaşatmamak, böylece toplumda fitne ve fesadın doğmamasını engellemektir.

Müslüman yöneticinin kendisine seçtiği yönetim yardımcıları olan, valiler, komutanlar, hâkimler, savcılar, devlet yönetimlerinde görev alan yönetici sınıfındaki, müdürler, genel müdürler gibi sınıflar, devletin yasalaştırmadığı içtihadı konularda, her yönetici kendi içtihadını uygulama hakkına sahiptir. Bu bağlamda, toplumdaki farklı inançları yaşayan toplumların yöneticileri de hak sahipliğini koruyarak, onlarda kendi içtihatlarını kendi toplumlarına uygulayabilirler. Ancak içtihatların hiçbir zaman devletin yasalarıyla çatışmaması veya devletin yasasına karşı olmaması esastır

Müslüman devletle birlikte yaşama şartları üzerinde akitleşme yapmış İslam’dan farklı dine, inanca, ideolojiye sahip olan toplumların akitleşme kuralları, toplumdaki üçüncü yasayı belirler. Her toplum, Müslümanların devletiyle hangi esaslar içerinde yaşayacağına dair anlaşma yapmışsa, anlaşma şartları, Müslümanlarla, o toplum arasındaki ilişki yasasıdır.

Böylece Müslümanların kurduğu, kuracağı devlete, kaynağına göre üç tane yasa hâkim olur.

1. Muhkem ayetlerin belirlediği değişmez, değiştirilemez yasalar.
2. İçtihatlarla belirlenen, değişebilir, değiştirilebilir yasalar.
3. Farklı toplumlarla birlikte yaşamak için yapılan anlaşmalarla ortaya çıkan yasalar.

Bu üç yasa, Müslümanların kurduğu devletin yasalarını oluşturur. Resul devrinde, muhkem ayetlerin belirlediği ayetlerin hükümleri uygulanırken, müteşabih ayetlerin yönlendirmesiyle ortaya çıkan hükümler de uygulanmaktaydı. Aynı zamanda, Yahudiler ve putperest Araplara da, “Medine vesikası” yasaları toplumda uygulanmaktaydı. Resul devrinin örnekliğinden giderek uygulanacak çoğulcu toplumsal yasalar, Müslüman devletin temel yasalarını oluşturuyordu. Bugün Müslümanların veya İslam dışı hareket edenlerin “şeriat” diye belirlediği toplumsal yasalar bunlardı. Yine bugün Müslümanların “şeriat gelecek, vahşet bitecek” diye sloganlaştırdığı yasaların tümü bunlardı. Yani muhkem ayetlerin hükümleri, içtihadı hükümler, farklı toplumlarla yapılan sözleşme hükümlerinin tümü şeriat olarak toplumda geçerliliğini koruyordu. Bugün Müslümanlar veya Müslüman olmayanlar şeriat deyince, sadece İslam’ın yasalarını kast ederek, yanılgılarını veya bilgi eksikliklerini ortaya koyuyorlar.

Günümüzde devleti yürüten yasalar açısından, içtihatla hüküm verme eylemi uygulamasını yitirmiştir. İçtihatla hüküm verme uygulamasının hükmünü yitirmesi, Müslümanların tarihinde içtihat kapısının kapanmasından değildir. Bugün modernize olmuş devletler, ortaya çıkan toplumsal sorunları yasalara, yönetmeliklere, tüzüklere bağlamaktadır. 1500 yıl önce kurulan devlet anlayışları kalmamıştır. Günümüzde nüfuslar çok fazladır. Toplumsal ilişkiler birbirine girmiştir. Farklı inançlara göre yaşayacak insanların akitleşmesi, eskisi gibi, toplum liderleriyle devlet liderinin bir araya gelerek yaptığı sözleşmelere göre olmamaktadır. Bugün devletler, kendi toplumlarında yaşayacak farklı toplum insanları için yasalar oluşturuyorlar. Yabancılar yasası olarak belirlenen yasalar, bir toplum içindeki, devletin asli vatandaşı olmayan toplulukları içine alır. Ancak günümüz devlet yönetim biçimlerinde Müslümanların oluşturduğu, oluşturacağı, devlet içinde farklı inanç, ideoloji, yasa uygulamalarına benzer uygulamalar yoktur. Günümüzde oluşturulan yabancılar yasası, Müslüman devlet yönetim biçimlerine örnek olamaz. Zira yabancılar yasası, bir ülkenin vatandaşı olmamaktan doğmaktadır. Halbuki Medine’deki toplumsal mutabakat, günün deyimiyle devlet içinde vatandaş olarak yaşayan farklı inançtaki toplumların hukukunu belirlemekteydi. Müslümanların geçmişte oluşturdukları zimmî, yani Müslüman devlet içinde Müslüman olmayanların hukuku, günün şartları doğrultusunda yeniden ele alınarak çağdaşlaştırılabilir.

Müslümanların devlet anlayışında asimilasyon yasaklanmıştır. Asimilasyon yani, Müslümanların, kendilerinden farklı insanları Müslümanlık potasında eritmek, asli unsurlarını yok etmek. Allah Bakara suresinin 256. Ayetinde “dinde zorlama yoktur” ifadesiyle, “Allah hakkı ortaya koyduğunu, bundan sonra insana düşen görevin tercihi olduğunu, insanların tercihinden sorumlu tutulacağını” bildirmektedir. Allah Müslüman yöneticilere, adaleti hakim kılmayı, zulme karşı çıkmayı emretmiştir. Adalet, her insana barış içinde, kendi inançlarını yaşama imkânının tanımasıdır. Zulüm ise, insanların inançlarına göre yaşamasını yasaklamak… İnsanlara devletin inançlarını, yaşam biçimlerini dayatmaktır. Allah zulmü yasaklamış, her türlü dayatmaya karşı çıkmıştır.

Ayetlerin yönlendirmesinden ne anlıyoruz? Müslüman toplumlar devlet haline geldiklerinde,

1. Müslümanların birbiri arasında uygulayacakları yasalar,

2. Müslümanların diğer toplumlarla ilişkilerinde uygulayacakları yasalar… Yani Müslümanlarla, Yahudiler, Hıristiyanlar, laikler, kapitalistler, sosyalistler, ateistler arasındaki ilişkilerini düzenleyen yasalar.

3. Müslüman olmayanların birbirleri arasında uygulayacakları yasalar… Hıristiyanlarla Hıristiyanlar arasındaki, Yahudilerle Yahudiler arasındaki, laiklerle laikler arasındaki, sosyalistlerle sosyalistler arasındaki yasalar belirlenecektir. Bu konuda Müslüman devlet yöneticileri elbette, bu toplumlara yasalarınız şöyle olacak diye bir dayatma yapmaz, yapamaz. Ancak onlar yasalarını belirleyip Müslüman devlete sunduklarında, devlet onların yasalarına uymalarını ister. Kendi aralarında yasaları uygulanırken doğan çatışmalarda, anlaşmazlıklarda devlet olaya müdahale ederek adaleti sağlar. Günümüzde laikler, yasalarını meclisten çıkarırlar. Ama ilk önce çıkardıkları yasaları kendileri çiğnerler. İşlerine gelmediğinde de anında değiştirirler. Günümüz moda deyimi yasalar, “yazboz tahtası” gibidir. İşlerine geliyorsa yazılır. İşine gelmiyorsa bozulur. Müslümanların devletinde yazboz yasalar kabul edilmez. Toplumlar kendi yasalarına mutabakatı sağladıklarında, mutabakatı sağlanan yasaların uygulanması istenir.

4. Müslüman olmayanlar birden fazla grup iseler, onların aralarındaki yasalar… Yani Müslüman bir devlette yaşayan, laiklerle Hıristiyanlar, Hıristiyanlarla Yahudiler, Yahudilerle sosyalistler gibi, Müslüman devlette vatandaş ama Müslüman değiller, onların birbiriyle ilişkilerini devlet düzenler. Devlet yasaları belirlerken adaleti esas alır, farklı toplumların birbirine haksız davranışlarını, hakimiyetlerini engeller.

İslam insani hakların korunmasını, yani insanların dinlerinin, ideolojilerinin, canlarının, mallarının, nesillerinin, yaşamlarının korunmasını sağlayarak adaleti emreder. Müslüman yöneticiler adaleti yerine getirmek için, taraflar arasında gerekli görüşmeleri yaparak, onların yasalaşmalarını, organize olmalarını sağlar.

Günümüz devlet düzenleri, peygamberin Medine’de kurduğu devlet kadar çağdaş, adil olamamışlardır. Günümüz devlet modellerinde, ister Amerika gibi farklı devletlerin birleşimiyle oluşan birleşik devletler, ister eyaletler sistemi olsun, çoğulcu toplumsallaşma modelleri uygulanmamaktadır. Günümüz sosyolojisinde çoğulculuk, devletin yasaları içinde, bireysel inançların korunmasıdır. Günümüz laikliğinin esası devletin yasaları içinde, manen inançları yaşamaktır. İnançların hiçbir zaman toplumsal kurallar haline gelmemesidir. Hakim olan laik anlayışa göre, her inanç gurubu, ister Hıristiyan, ister Müslüman, ister Yahudi, ister Budist, ister Sosyalist, ister ateist olsun, inanç sahipleri bireysel inancını, toplumsal yasalar çerçevesinde uygulayabilir. Hiçbir inanç grubu, kendi inançlarını kendi inanırları arasında bile toplumsal yasalaştırmaya tabi tutamaz. İslam’ın tanıdığı bu hakkı asla günümüz modern yönetim biçimleri algılayamaz. Uygulamaya cesaret edemez. Günümüz devlet düzenlerinde üniter anlayış egemendir. Üniter anlayış, tekliği, baskıyı, asimilasyonu toplumlara hakim kılar. Bu durum sadece ülkemizde böyle değildir. Batılı doğulu bütün ülkelerde farklı isimlerle üniter devlet modeli uygulanır. Belki biraz İsviçre modeli İslam’ın Medine’de uygulanan devlet modeline uymaktadır. Ancak İsviçre de, sonuçta federal yapılanmasında bağlayıcı yasalar çıkararak, laik baskıları yasalarıyla hissettirerek, toplumundaki inanç gruplarına, toplumsallaşma, yasalaşma hakkı vermez. Doğulu batılı hiçbir ülke, vatandaşına, toplumlarına, sen, siz hangi yasalar çerçevesinde aranızdaki ilişkileri kurmak istiyorsunuz, hangi yasalara göre yaşamak istiyorsunuz diye sormaz. İnancını, inancınızı yaşayın ama bizim kurallarımıza göre yaşayın der. Sadece Allah’ın resulü Medine’de kurduğu devlette, putperest Araplara, Yahudilere ve daha sonra devlete katılan topluluklara, siz hangi inanca, yaşama düzenine göre yaşamak istiyorsanız gelin bizimle anlaşmanızı yapın, barış içinde yaşayın demiştir. Bunu bugün söyleme cesareti gösterecek bir toplumsal düzen, toplumsal yönetim, ideoloji yoktur. Böyle bir özgürlük ancak Allah’ın ayetlerini uygulamaya çıkan, Allah’ın resulü tarafından sağlanmıştır.

Allah’ın ayetleri toplumsal planlama da, toplumda İslam’ı (yani toplumsal barışı) hâkim kılmak için yola çıkmıştır. Müslümanların birbiriyle ilişkileri, farklı inanırların birbiriyle ilişkileri, aralarında yapacakları birlikte yaşama akdine (kurallarına) bağlı kalarak hayat kurmaları ayetlerin ortaya koyduğu amaçtır.

Bugün birbirini anlamayan Müslümanların, Allah’ın ayetleriyle yönlendirdiği, resulün Medine’de kurduğu devletin toplumsal modelini anlamaları mümkün değildir.

Bugün Müslümanların kafalarındaki devlet anlayışı, tarihlerinden gelen, mezheplerinin fıkıhlaştırdığı (hukuklaştırdığı), ülkemizde Osmanlı’nın örnekleştirdiği devlet anlayışıdır. Günümüzde, ne tarihten gelen, ne mezheplerin fıkıhlaştırdığı, ne de Osmanlı’nın örnekleştirdiği devlet modeli Müslümanlara örnek olamaz. Müslümanlar resulün kurduğu devletin özlerini anlayıp yola çıkmaları gerekir. Bütün insanlığı, hangi inançtan olursa olsun kucaklayacak, birlikte barış, huzur içinde yaşatacak bir düzenin temellerini resulün izlerinden bulmalıdırlar. Dünya kapitalizmin çıkarında yok olurken, Müslümanların Allah’ın hidayetiyle bütün dünyayı aydınlatma gayreti, tüm insanlık için bir gelecek olacaktır. Ayetler Müslümanlara bu görevi yüklemektedir. Ama Müslümanlar kendilerine yüklenen görevin farkında değillerdir.

Bugün Müslümanlar İslam adına, tarihlerinden, çevrelerinden, duygularından sloganlaştırdıkları sözlerle İslam kavgası vermektedirler. Sloganların gerçeklerle hiçbir ilgisi yoktur. Müslümanların sloganlardan kurtularak, Allah’ı, resulünü anlamaları, onların insanlık adına geleceğe yürümelerini sağlayacaktır. O nedenle Müslümanların Allah’a bu yönde duaları yerinde olacaktır. “Ey Rabbimiz bize, ayetlerinle çizmiş olduğun hayatı, resulünün örneklediği hayatı, insanlığa sunacağımız barışı, adaleti hâkim kılacağımız hayatı anlamak için hidayetini nasip et” Şeklindeki duamız, samimiyetimiz ölçüsünde inşallah aklımızda, kalbimizde, hayatımızda yerini bulacaktır.

GÖREV / YETKİ / SORUMLULUK

Müslümanlara örnek olan resulün hayatı, Mekke ve Medine dönemiyle hayatımızı etkiliyor. İki dönem arasındaki en belirgin fark, Mekke’de Müslümanların devleti yoktur. Müslümanlar, başka bir devlet yönetimi içinde yaşamaktadırlar. Medine’de ise Müslümanların devleti vardır. Başka dine inananlar Müslümanların yönetiminde yaşamaktadırlar.

Bugün Müslümanlar Allah’ın emirlerine göre yönetilen devletlerde yaşamamaktadırlar. Müslümanların yaşadığı ülkeler biçimleniş farkı gösteriyor. Müslümanların yaşadığı devletleri bazı açılardan inceleyebiliriz.

LAİK DEVLETLER: Sadece İslam’ın değil, bütün dini hükümlerin uygulamasını ret ederek, insanların çıkardığı yasalara göre yönetilen ülkeler. Bu tür ülkelerde, ateistlerin dini (düzeni) geçerlidir. Allah’a ve Allah’ın dinine inanmayarak karşı çıkanlar laiklik teziyle toplumlara egemen olmuşlardır. Din dışı (dinsiz) kurallarını, dine inananların üzerine hakim kılarak, dayatırlar, baskı kurarlar. Böylece dine inananlarla, dinsizlerin arasındaki çatışmada, dinsizler egemenliği ele geçirmiş olur. Laik devletlerde, dine inananların inançları, bireyine, evine hapsedilir. Dine inananlar topluma çıktıklarında dinsizlerin kurallarına uyarlar. Laik dönemlerden önce durum tersineydi. Düzenleri dine inananlar kuruyorlardı, dinsizler bireyinde dinsizliğini yaşarken, topluma çıktıklarında dinin kurallarıyla yaşamak zorunda kalıyorlardı. İki tarafın mücadelesinde, dine inananların yaptığı haksızlıklar, zulümler nedeniyle, dinsizler egemenliği ele geçirdiler. Laikliğin ilk çıkışlarında laikler (dinsizler) dine inananlara kanlı zulümler yaptılar. Sonraki dönemlerde ise durumu yumuşatarak, dine inananlara bireyinde yaşama hakkı verdiler. Bu hakları bir çok batılı ülke artırarak, siyasetlerine de bulaştırdılar. Bugün batı dünyası, kapitalizmi ancak Hıristiyanlığın propagandasıyla yayabiliyor. Misyoner hareketleri dünyanın her yerinde bütün hızıyla devam ediyor. Ülkemizde ise, cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte din devlet ilişkileri birlikte yürütüldü. 03.Mart.1924 yılında devletin anayasası ve diyanet teşkilatı kanunu birlikte çıkarıldı. Laikliğin kabulünden sonra diyanet kaldırılmadı. Diyanet ve sonradan kurulan din okullarıyla, devlete, politikacılara karışmayan dindarlar yetiştirildi. Böylece batıdan farklı olarak Türkiye Cumhuriyeti işin başından, kendine uygun laik, muhafazakâr dindarlar yetiştirerek farklı bir laiklik kuramı uyguladı. Türkiye Cumhuriyetinin uyguladığı laiklik, din devlet ilişkisinde ortaklık kurulmuştur. Devlet ile din birlikte hayata hâkimdirler. Ancak devletle birlikte olan ve adına yanlışlıkla Müslümanlık denilen dinin, Allah’ın diniyle bir ilgisi yoktur. Türkiye Cumhuriyetinin devlet din ilişkilerinde birlikte yürümeleri anayasasında yazılı değildir. Yani devletin anayasasında, devlet hem dine, hem din dışı kurallarla yürütür gibi bir madde yoktur. Uygulama da devlet dinle beraber yürür. Bütçesinden din okullarına, diyanete paralar ayırır. İstediği hutbeleri tepeden camilerden okutur. Muhafazakârların dince kutsal saydıkları her konuda devlet önde yürür. Dini bayramları resmi hale getirir. Organize ettiği kuruluşlarla, zekat, kurban derisi toplar. Batıdan İslam aleyhine bir propaganda gelirse, ben laikim deyip kenara oturmaz, din devletlerinden daha çok tepki gösterir.

YARI LAİK, YARI DİNİ DEVLETLER: Müslümanların yaşadıkları ülkelerden bazıları, devletin yasalaşma esasında, tamamıyla laik, yani din dışı değildir. Bu tür ülkelerin yöneticileri işlerine geldiği konularda, dine dair hükümleri yasalaştırırlar. Suriye, Mısır, Libya gibi ülkeler bunlara örnektir. Gerçi Mısır, Libya şimdi yeniden şekilleniyor. Tam şekillendiklerinde durumları belli olacak.

MEZHEPLERİNİ İKTİDAR EDEN DEVLETLER: İslam şeraitiyle yönetildiğini iddia eden bazı ülkeler, Allah’ın hükümleriyle değil, tarihlerinden gelen mezheplerinin hükümleriyle devleti yönetmektedirler. Mezheplerinin hükümlerini devlet yasaları haline getirmişlerdir. Birçok Arap ülkesi buna örnektir. Ayrıca Amerika’ya karşı devrim yapan İran İslam Cumhuriyeti Caferi mezhebini devletin resmi dini, yasaları ilan etmiştir.

Müslümanların yaşadıkları devletlerin görünümleri bunlardır. Bunların hiç biri Allah Resulünün kurduğu devlet biçimine uymamaktadır. Resulün kurduğu devlet modelinde, Allah’ın yasaları geçerlidir. Allah’ın yasalarını uygulayan yöneticiler, toplumda yaşayan Müslümanlar, Müslüman olmayanlara karşı tarafsızdır. Toplumun her kesimine adaleti götürürler.

Bugünkü Müslümanların yapısı, Müslümanların Mekke dönemine benzemektedir. Zira Müslümanların Mekke dönemi, devletlerinin olmadığı, başka devletlerin yönetiminde yaşadığı devirdir. Müslümanların siyasal bilinçlenme aşamalarında bazı fikir adamları, Müslümanların bugünkü durumunun Mekke dönemine benzediğini, dolayısıyla Medine’de gelen ayetlerden sorumlu olmadığını çağrıştıracak yorumlar yapmışlardır. Bun karşılık Müslümanların çoğunluğu bu görüşe karşı çıkmışlar. Hatta bu görüşte olanları sapık, kâfir ilan edenler olmuştur. Ne var ki, Müslümanların kendi aralarında Mekke dönemi, Medine dönemi tartışmaları, Müslümanların konumunu değiştirmemektedir. Müslümanlar resulün kurduğu devletin özlerini taşıyan bir devlet içinde yaşamamaktadırlar. Kur’an ise tamamlanmış, emirlerin tamamı bize gelmiştir. Mekke’de Müslümanlar yaşarken, Medine’deki ayetler gelmemişti. Bu nedenle onlar Medine’de gelen ayetlerden sorumlu tutulmamışlardı.

Peki, Müslümanlar bugün ne yapacaklar? Nasıl davranacaklar? Müslümanların konumu, devletsiz oluşlarından dolayı Mekke dönemine benzemektedir. Öyleyse Medine döneminde gelen ayetlerden sorumlu değiller midir?

Sorulara karşılık Müslümanlar görüşlerini netleştirmek zorundadırlar. Günümüzde Müslümanlar bu konulara genelde duygusal bakıyorlar. Müslümanların ayetlerden nasıl sorumlu olacaklarına ilişkin bazı konuları ele almak gerekiyor.


Devlet; topluma egemen olan bireysel ve toplumsal örgüttür. Hakimiyetini, bireysel ve toplumsal düzenle gerçekleştirir. Hangisi olursa olsun her düzen, bugünkü deyimiyle vatandaşlarına üç temel esas üzerinde otoritesini sürdürürler. Üç temel, devletin vatandaşlarına verdiği görevler, yetkiler ve sorumluluklardır.

İslam dini de, bireysel toplumsal düzen olarak, Müslümanlara bu üç temel üzerinden otoritesini gerçekleştirir. Her düzenin taliplisi, taraftarı gibi, Müslümanlar da kendilerine otorite kuran dinin (İslam’ın), hangi görevleri, hangi yetkileri, hangi sorumlulukları yüklediğini bilmeleri gerekir. Bir düzene taraf olan insanlar, düzenlerinin kendilerine tanıdığı görevleri, yetkileri ve sorumlulukları tanımaz, bilmez iseler, dinlerini (düzenlerini) uygulamada eksik, hatalı olurlar. Din taraftarlarının, dinlerini eksik, hatalı hayata geçirmeleri, dine ait düşüncelerinin, yaşamlarının bozulmasına neden olur. İnsanlar hatalı davranışlarına din olarak inanmaya başlar. Böyle bir durum, hem dinin geleceğini, hem de Müslümanların geleceğini etkiler. Allah gönderdiği kitapların, dinin bozulmasının bu şekilde olduğunu bildirir. Ehli kitaplaşma olarak ayetlerde tarif edilen, insanların din diye, eksik, hatalı bilgileriyle, kendi yorumlarına din demesidir.

Konunun önemi nedeniyle İslam dininin (düzeninin) taraftarlarına, nasıl, ne şekilde, görev, yetki ve sorumluluklar yüklediği konusunda kısa bir analiz yapmak gerekiyor. Analizimizi, dinin düşünce ve davranışlarına ilişkin kurallarının özündeki metodik yapıya, yani Allah’ın ve resulünün, dini (düzeni) uygulamasındaki değerlere göre yapmamız gerekecektir. Kur’an-ın nüzul (iniş) sırasıyla Allah’ın ancak insanların güçleri orantısında kendilerinden sorumluluk beklediğinden söz etmiştik. Güç kavramı, görevlendirme, yetkilendirme, sorumlu tutulma konusunda önemlidir. Allah’ın dinini (düzenini) en güzel şekilde uygulamaya geçiren Allah resulünün hayatını, hayatının özlerini, O’nu takip etmeyi kendilerine görev edinen Müslümanların çok iyi bilmeleri gerekir. Resulün metodunu anlamayanların, onu takip ettiğinden söz etmek zordur.

Din taraftarlarına, görevleri, yetkileri ve sorumlulukları belirli esaslarla yükler. Bu esaslar, talimat, mükellef, yer (mekân), zaman (vakit), uygulamanın kurallarıdır. Şimdi bu temel esasları incelemeye başlayalım.

1. TALİMAT

Dinin (düzenin) kuralları, Allah’ın emirlerinden oluşur. Allah düşünce de (itikatta-inançta), davranışlar da (amel de), insanlara neleri yapmayacağını, neleri yapacağını emrederek, bunların dışında kalanları serbest bırakmıştır. İnsanlar serbest olduğu konularda dilediği gibi hareket edebilirler. Bu serbestlik insanlara Allah’ın tanıdığı haktır. Dini terimler içinde, Allah’ın emirleri farz, yasakları haram, serbestîleri helal veya mubah olarak tanımlanır. Allah’ın ayetiyle helal olarak belirlediği konularda insanlar, tavsiye niteliğinde bile olsa, kendine veya birbirlerine yasaklayamazlar. Ancak serbest olduğu konularda, aklen, bilim veya doğal yorumlarla, tavsiye yoluyla yapılmaması konusunda görüş öne sürebilirler. Fakat kesin hüküm koyamazlar.

Din (düzen), talimatlar olmazsa, taraftarlarına herhangi bir sorumluluk yüklemez. İslam dinin (düzenin) kuralları içinde talimat yetkisi sadece Allah’tadır. Peygamber veya herhangi bir insanın din (düzen) adına kural koymak için talimat verme yetkisi yoktur. Allah’ın elçisi peygamber Allah’ın talimatlarını, talimatlarından oluşan dinini (düzenini) uygulayarak örneklik yaparken aynı zamanda tebliğle (insanlara açıklamakla) görevlendirilmiştir.

Geçmişte Müslüman hukukçular (fıkıhçılar), dini hükümlerin kaynağı, Vahiy, Sünnet, kıyas, İcma demişlerse de, İslam’da talimat yetkisi Allah’a aittir. Zaten sünnet, kıyas, icma talimatların uygulanış biçimindeki metodik kurallar olarak karşımıza çıkar. Ancak bazı Müslümanlar klasik fıkıhtaki (hukuktaki) sünnet, kıyas, icma tabirlerinden, talimat yetkisinin, resulde, içtihat yapan müçtehitte, fikirlerinde mutabık kalan (icma eden) hukukçular da olduğunu zannederler. Asılda böyle değildir.

Asılda, Allah’ın talimatlarının uygulanışı olan sünnet, uygulama biçimlerinin belirlenmesinde esastır. Dolayısıyla Allah’ın herhangi bir talimatını hüküm halinde uygulamaya geçirirken sünnete (peygamberin yaptığına) uymak, peygamberin talimatına değil, Allah’ın talimatına uymaktır.

Kıyas, yeni bir hüküm koymak değil, var olan Allah’ın hükmünün kapsam olarak belirlenmesidir. Peygamber devrinde olmayan, zamanla ortaya çıkan bazı hususların, peygamber zamanındaki olaylara benzerliğinden giderek, var olan hükme dâhil etmektir. Mesela şarabın Allah tarafından haram sayılmasından giderek, şarap gibi, sarhoş eden, insan aklını gideren, rakının, viskinin, biranın, tekilanın, romun, cinin de haram hükmüne dâhil edilmesi kıyas metoduyladır. Sayılan bu içkilerin haram hükmüne dâhil etmek, yeni bir hüküm vermek değil, var olan içki haramdır hükmüne dâhil etmektir. Dolayısıyla, kıyas bir bakıma, Allah’ın talimatlarını lâfzen, yani hükmün görünen yüzünden değil, içerik ve anlam açısından amacına ulaşmaktır.

İcma; Müslüman hukukçuların, vahiylerden anladıklarında birleşmeleridir. Böyle bir durumun Müslüman hukukçuların, Allah’ın talimatlarından ortaya çıkan hükümlerde buluşması icma olarak algılanır. Onun için Müslüman hukukçuların birleştiği hükümler, birleşmediği hükümlerden daha önemli sayılmıştır. Ancak; icma konusu Allah’ın muhkem (hükmü kesin) ayetlerin hükümlerinde birleşmesi değildir. İcma, Müslüman hukukçuların içtihat konusuna giren hükümlerde, aynı noktaya gelip, aynı içtihatta birleşmeleridir. Değilse ayetlerin hükmünde birleşmek icma değildir. Mesela; Oruç farzdır Allah’ın hükmüdür. Birileri çıkıp bakınız orucun fazlığında icma vardır derse, anlamsız olur.

İçtihat; hakkında Allah tarafından açık hükümlerin gönderilmediği konularda, emir sahiplerinin ortaya koyduğu hükümlerdir. Kıyas, İcma gibi konular içtihadın kapsamına girerler. Kıyas yoluyla içtihat etmek… İçtihatlarda birleşerek icmaya ulaşmak içtihat kapsamındadır. Kıyas yoluyla içtihadın dışında, yeniden hüküm koymakta içtihattır. Müslümanlar; konumu ne olursa olsun, nerede olursa olsun fark etmez, ortaya çıkan sorunlarla ilgili ayetlerde hüküm yoksa içtihat ederek hükmetme hakkına sahiptir. İster devlet başkanı, ister yönetim kadrosu, ister memur, ister vatandaş…

Ancak Müslümanların tarihine baktığımızda, içtihat sanki sadece Müslüman ilim adamlarının görüşlerine denmiş gibidir. Müslümanların devleti varken, devletin görevlendirmediği ilim adamlarının ayetlerde hükmü olmayan konularda içtihat etmesi, düzen açısından önemli değildir. Belki düzeni yöneten emir sahipleri, bilim adamlarının içtihatlarına istişare açısından dikkat edebilir. Allah nisa suresinin 59. Ayetiyle emrettiği emir sahiplerine uyun ifadesindeki emir sahiplerinin içtihatları geçerlidir. Diğerleri emir sahiplerinin istişaresi için fikir jimnastiğidir. Ne yazık ki, Müslümanların tarihinde hep böyle olmamış, emir sahipleri dünyevileştikçe, yani laikleştikçe, ilim adamlarının içtihatları öne çıkmıştır. Bugün ilim adamlarının içtihatlarıyla oluşan mezhepler, İslam dininin hükümlerinin de önüne geçmiştir. Bugün İslam dini, ancak bir mezheple tanınmaktadır. Hâlbuki mezheplerin uğraştığı konular, Allah’ın hüküm göndermediği konulardır. Onlar Allah’ın helal, haram, farz koymadığı konularda hükümlerini belirtmişlerdir. Onların hükümlerinin Allah’ın diniyle hiçbir ilgisi yoktur. Müçtehitlerin içtihatlarını dinden saymak, içtihat eşittir ayet demek anlamına gelir ki, Allah korusun bu çok tehlikeli bir düşüncedir.

İçtihatlar bazen, Allah’ın ayetlerindeki müteşabih, yani birden fazla hüküm çıkarılabilecek ayetler üzerinde olur. Emir sahipleri, bireysel, toplumsal konuları düzenleyen konulardaki müteşabih ayetlerden çıkarılan hükümlerden birini içtihat ederek yasalaştırır. Emir sahibinin yasalaştırdığı hüküm geçicidir. Emir sahipleri hükmü iptal etmedikçe veya değiştirmedikçe hüküm Müslümanları bağlar.

Herhangi bir konuda devletin içtihadı varsa, kişilerin içtihat etmesi yanlıştır. Zira devletin içtihadı yasalaştığı için, Müslümanların hepsi yasaya uymak zorundadır. İçlerinden bazılarının, bu konuda benim de içtihadım var diyerek, emir sahiplerine aykırı davranması isyan sayılır. Geçmişte birçok fakihin, isyankâr kabul edilip cezaevine konulmaları, hatta öldürülmeleri bu yüzdendir. Onlar mevcut düzenin yöneticilerinin içtihatlarına karşılık içtihat ederek karşı çıkmışlardır.

Müteşabih ayetlerin anlamlarından birini tercih eden içtihatlar, Allah’ın emirlerini anlama gayreti sayılarak, hükmün kaynağı Allah, yorumlayan insan olduğu için, insanların yorumları, içtihatları ayetin kesin hükmü sayılmaz. Kesin hüküm olmayan bu tür içtihatlarda geçicidir. Değiştirilinceye veya iptal edilinceye kadar hükmünü yürütür.

Müslümanlar var olduğu müddetçe, Müslümanlar, Müslüman ilim / bilim adamları veya Müslümanların emir sahipleri, ortaya çıkan sorunlar hakkında Allah’tan bir hüküm yoksa içtihat etmeye devam edeceklerdir. Müslümanlara bu görevi Allah “akıl edin, muhakeme edin, fıkhedin” ayetiyle vermiştir. Her ne kadar bazı mezhep bilginleri geçmişte içtihat kapısı kapandı demişlerse de, bu hüküm Allah’ın ayetine karşı verildiği için, hem suç, hem geçersizdir.

2. MÜKELLEF (GÖREVLİ / YETKİLİ / SORUMLU)

Düzenlerin kuralları, bu kuralları yerine getirecek insanlar için konulur. Hiçbir zaman mükellef olmayacaklara, kurallar konmaz. Yani bir kural varsa, kuralın karşısında kuralı uygulayacak bir yetkili, görevli, sorumlu var demektir. Uygulama alanı bulamayacak kurallar ütopyadır. İslam dininde mükellefiyet konusu, dinin temelidir. Allah diniyle mükellef kıldığı insanlara, dinini açıklamak, anlatmak, hayatta uygulayıp örnek olması için aralarından elçi seçtiği elçi vasıtasıyla hükümlerini göndermiştir. Dininin (düzeninin) kurallarının insan tabiatına, gücüne uygun olduğunu vurgulamak için, resuller insanlardan seçilmiştir. Allah bu özü ayetlerinde belirtmektedir. Bu nedenle dinin hükümlerinin uygulanmasında rüşt (güç) sahibi olmak esas alınmıştır. Rüştünü ispat etmemiş ve aklı olmayanlara din mükellefiyet yüklemez. Tabi ki dinin kurallarından mükellef olabilmek için en başta, dine inanmış olmak, Allah ile bu konuda akit (biat) yapmış olmak gerekir. Bu akit (biat) dinin temel kuralı olan kelime-i tevhittir. Yani Allah’tan başka hiçbir emredicinin emir ve otoritesine boyun eğmeyeceğine dair söz vermektir. Bu sözleşmeyi (biat-ı) yapmayan insan, dinin kurallarından sorumlu tutulmayıp, Allah’ı kabul ve dinine girmekle Allah tarafından sorumlu tutulur. Dini terimlerden olan kâfir sıfatı, Allah’ın emir ve otoritesini ret edip, dinine uymayı temelde kabul etmeyenler için kullanılır. Kâfirler dinin kurallarından sorumlu değillerdir. Allah onları, Allah’a ve dinine inanmadıklarından sorumlu tutar. Bu inanmama, ister Allah’ı yok sayma, isterse var sayıp emir ve otoritesine boyun eğmeme olarak teşekkül etsin fark etmez.

Mükellefler bazı kısımlara ayrılır. Bunlar; fert, cemaat, otoritedir.

a. Fert: İster kadın, ister erkek olsun, tek başına, kuralların üzerine görev yüklediği insandır. İslam’a göre, bazı kurallar kadın ve erkek için bir olmasına karşın, bazı kurallarda, erkek ve kadınlara ayrı görevler yüklemiştir. Görev yüklenen mükelleflere, görevi yerine getirme yetkisi verilir. Görevini yerine getirmezse sorumlu tutulur.

b. Cemaat: Müslümanların oluşturdukları toplumdur. Müslümanlar çoğalarak ferdin gücünün üstüne çıkıp, cemaat (birlik) olmanın gücüne ulaşır. O zaman dinin kurallarından bazıları da, ferdin gücünü aşan kurallar olarak, cemaatin mükellefiyeti haline gelir. Müslümanların oluşturdukları cemaatler de güç konusunda farklılıklar gösterir. Cemaatin gücüne göre ayırımını, iki temel esas üzerinden incelemek gerekir.

Birincisi; bulunduğu yere fikren ve fiilen hâkimiyetini kuramamış, gücü hâkimiyet gücüne ulaşamamış cemaat ki, buna otoritesini teşekkül ettiremeyen, otoriter olmayan cemaat denir.

İkincisi; yaşadığı yere fikren ve fiilen hâkimiyet kurmuş, gücü devlet olabilme gücüne ulaşmış cemaat ki, buna otoritesini teşekkül ettirmiş, otoriter cemaat denir.

Bir cemaatin yaşadığı yere fikren hâkim olması, orada başka düşüncelerin onlara rağmen topluma fikrini kabul ettirememesidir. Mesela Müslümanlar bir beldeye fikren hâkimse, İslam dışındaki hiçbir fikir orada topluma egemen olamaz.

Bir cemaatin yaşadığı yere fiilen hâkim olması, orada başka düşünce sahiplerinin, Müslümanlara rağmen bir eylem gerçekleştirememesidir. Toplum Müslümanların görüşlerine, davranışlarına aykırı davranamaz. Her ne yapacaklarsa Müslümanlar ne düşünür, nasıl karşılık verir sorgusuyla karşı karşıya kalırlar. Bütün hareketlerini, Müslümanlara göre ayarlamaya çalışırlar. İşte böyle bir durumun doğması, Müslümanların orada fiilen hâkim olduklarını gösterir.

Bir cemaatin (toplumun) bulunduğu yere fikren, fiilen hâkim olmayışı ile hâkim oluşu arasında büyük farklar vardır. Farklara dayalı olarak Müslümanların mükellefiyetleri değişir. Otoriter olmayan cemaat inandığı düzenin tüm kurallarını uygulayabilme imkânına sahip değilken, otoriter cemaat inandığı dinin (düzenin) kurallarını rahatça uygulayabilir. Bu nedenle her iki cemaat yapısının, üstleneceği görevler, yetkiler, sorumluluklar da tamamen farklıdır. Otoriter olmayan bir cemaatin, otoriter cemaatin görevlerini yapabilmesi, yetkilerini kullanabilmesi mümkün olmayacaktır. Otoriter olmayan cemaat ancak, otoriter hale geldiğinde, otoriter cemaatin görevleriyle sorumlu tutulacaktır. Diğer taraftan, otoriter olmayan cemaat, otoriter cemaatin yetkilerini kullanmaya kalktığında, yetkilerinin dışına çıkmış olacaktır. Dinin; otoriter olan, otoriter olmayan cemaatlere ayrı mükellefiyet yüklemesi, insanın, insanların, toplumların fıtratına (yasasına) uygunluk esasıdır. İslam, bireye, toplumlara yüklediği sorumluluklarda adaleti esas alarak, bireyin, toplumların doğal yasasını esas alarak, doğallığı öne çıkarır. Adaleti esas alan İslam’ın elbette ki, bireyi, toplumları güç yapılarına göre sorumlu tutacağı muhakkaktır.

c. Otorite:

Siyaset sosyolojisinde otorite, bulunduğu yere (bölgeye) fikren, fiilen hâkim olan toplumların ortaya koyacakları, emretme, yönetme gücüdür. Buna modern düşüncede devlet denir. Devletin oluşması, devleti oluşturacak otoriter toplumun (cemaatin) olmasına bağlıdır. Bu nedenle bulunduğu yere fikren, fiilen hâkim olamamış, otoriter olamayan toplumların (cemaatlerin) otoritelerini ortaya koyabilmeleri mümkün değildir. Zira toplumda otoriterlik olmayınca, onun otoritesinden söz edilemez.

İslam otoritesini, Allah’ın ayetlerindeki “aranızda iyilikle emredecek, kötülüklerden nehyedecek bir ümmet bulunsun”, veya “Allah’a itaat ediniz, resule itaat ediniz, aranızdan seçtiğiniz emir sahiplerine itaat ediniz” talimatlarıyla belirtmektedir. Ayetlerin özünden çıkan anlama göre otorite, Müslümanların yönetimini üstlenerek, dinin kurallarına göre yöneten güç demektir. Bu gücü, otoriter hale gelen toplum (cemaat) ortaya çıkarır. Otoriter olmayan toplumun (cemaatin), bu gücü ortaya çıkarabilmesi, hem dinin emirlerine, hem resulün otorite haline gelmesine ilişkin olaylara, hem de akla aykırı olacaktır. Günümüzde toplumsal otoriteye sahip olmayan Müslümanlardan bazıları, sürgünde devlet kuruyorlar. Sürgünde devlet temsili bir devlet olmaktan öteye gidemez. Hele bazı Müslümanların otoriter olmadıkları bir toplumda, otoritelerini belirlemeleri, bu yönde biat toplamaları, olmayan bir gücün ortaya çıkarılışı olarak, dinle alay etmekle sonuçlanır. Zira gücü olmayan otorite, dinin emirlerini uygulayamayarak alay konusu olur. Ortaya çıkaranlar bile otoriteyi takmaz hale gelir.

Dinin kuralları dikkate alındığında, mükellefler bölümünde incelediğimiz, fert, otoriter olmayan, otoriter olan cemaat, otorite birbirlerinden ayrı olarak, görevler, yetkiler, sorumluluklar yüklenir. Temelde hiçbir bölüm diğerinin görevini, yetkisini, sorumluluğunu yüklenemez. Zira görev, yetki, sorumluluk, bölümlerin güçleri orantısında emredilmiştir. Eğer Müslüman dinin bu temel esprisini kavrayamazsa, dinin kendine yüklemediği görevleri yapmaya, yetkileri kullanmaya, sorumluluklar yüklenmeye kalkar. Böyle bir durum Müslümanların hem dini anlamadıklarını, hem de kurallarına uygun yaşamadıklarını gösterir. Zaten bir düzene (dine) taraftar olan insanların dinlerinin kendilerine tanıdığı görevleri, yetkileri, sorumlulukları bilmez, bilmediği için birbirine karıştırırsa, düzen (din) bozulur. Böylece dinin hayatta uygulanması engellenir. Bunun nedeni, görevlerinin, yetkilerinin, sorumluluklarının bilincinde olmayanlar, dini hayata hâkim kılamazlar. Ne yazık ki, Müslümanlar çeşitli sebeplerle, böyle bir tehlikenin içine düşmüşlerdir. Müslümanların bugünkü görünümleri, İslam’ı hayata hakim kılmaktan çok uzaktır.

3. MEKÂN (YER)

Hâkimiyet esası, dar (ülke) kavramı ile yakından ilgilidir. Müslümanların hâkimiyet kurdukları yerler ile hâkimiyet kuramayıp başka bir hâkimiyet altında yaşadıkları yerlerde, İslam’ın mükelleflere yüklediği görevler farklıdır. Ancak, dinin her kuralı, Müslümanların hâkim oldukları yerler itibariyle dikkate alınmayıp, Müslümanlar ister hâkimiyetini oluştursun, ister oluşturmasın dinin bazı hükümlerini uygulamak zorundadırlar.

Hükümlerin uygulanacağı mekânları şu şekilde özetleyebiliriz.

a. Müslümanların devletinde uygulanacak yasalar. Savaş, barış, ganimet, zekât, ceza hukuku vs. gibi…

b. Her yerde uygulanacak yasalar. Ahlaki kurallar, namaz, oruç, infak, içki içmemek, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocukları öldürmemek vs. gibi…

c. Belirli mekânlarda uygulanacak yasalar… Hac gibi...

4. ZAMAN (VAKİT)

Dini oluşturan tüm kurallar, elbette ki birbirine girmiş, karmakarışık biçimde uygulanacak değildir. Kurallar, her zaman veya belli bir zaman (vakit) içinde uygulamaya konulur. Uygulama vakti gelen kurallar uygulanır.

Zaman konusunu birkaç açıdan inceleyebiliriz.

a. Bir vaktin girmesiyle uygulanacak yasalar. Namazın, orucun, haccın vaktinin girmesi gibi…

b. Belirli bir olayın olmasıyla uygulanacak yasalar… Hırsızlığın, evliliğin, zinanın, ölümün, evliliğin, boşanmanın olması gibi…

c. Her zaman uygulanacak yasalar… Yalan söylememek, iftira atmamak, zina etmemek, gıybet yapmamak, infak etmek, iyiliği emredip kötülükten uzaklaştırmak gibi…

d. Devletin varlığıyla uygulanacak kurallar, adaletin sağlanması, savaş hukukunun, ceza hukukunun uygulanması gibi…

5. HÜKÜMLERİN UYGULAMA KURALLARI

Hükümler, uygulanabilirlik ölçüsünde geçerli olacaktır. Hükümlerin uygulanamaz oluşuna, felsefede ütopya denir. Yani biz herhangi bir hükmü düşünebiliriz. Ancak hükmü hayatta pratik hale getiremiyorsak, hüküm bir şey ifade etmeyecektir. Allah resullerini insanlar içinden seçme nedenini bu açıdan ele alıyor. Mekkeli putperestler, “bize meleklerden bir peygamber gönderilseydi ya” diye, Hz. Muhammed’in peygamber seçilmesine itirazlarına karşılık, Allah “yeryüzünde insanlara peygamber gönderilmiştir. Eğer yeryüzünde dolaşan melekler olsaydı” diye cevap vermektedir. Bir başka ayette “eğer size meleklerden peygamber gönderilseydi, biz insanız onunla gönderilen hükümleri nasıl uygulayalım derdiniz” anlamına gelen açıklamalar vardır. Allah’ın resulü insan olarak, peygamber seçildiğinden itibaren aynı zamanda “Müslümanların ilki olmakla” emredilmiştir. Hz. Muhammed, birinci planda insandır, ikinci planda resuldür, üçüncü planda Müslüman’dır. Yani Hz. Muhammed’in üzerinde üç vasıf bulunmaktadır. İnsan olarak yeryüzünde yaşamakta… Resul olarak Allah’tan gelen ayetleri insanlara tebliğ etmekte… Müslüman olarak Allah’ın gönderdiği hükümleri hayatında uygulamaktadır. Allah Hz. Muhammed’i bu üç vasfıyla bize tanıtır. Eğer Allah’ın resulü, insan olarak peygamberlikle görevlendirildiğinden itibaren, Allah bana bunları insanlara tebliğ etmekle görevlendirdi. İnanmayı ise insanın tercihine bıraktı. Bende bir insan olarak inanmama tercihimi kullandım, diyerek elçiliğe başlasaydı, Allah’ın insanlara gönderdiği hükümlerin uygulanması havada kalırdı. Zira hükümlerin uygulanmasında bir örneklik olmazdı. O nedenle, resul “Müslümanların ilki olarak” Allah’ın ayetlerini yeryüzünde örnekleyendir. Hz. Muhammed, Allah’ın ayetlerini elçilik sıfatıyla tebliğ eder. Mümin; yani insan sıfatıyla da hayatta uygulayarak örneklik yapar.

Günümüz yasalarında da, hükümlerin uygulanması için, yönetmelikler, genelgeler, tebliğler çıkarılır. Bugün bütün devletlerin yasaları, uygulama safhasında, görevlileri, yetkilileri, sorumluları belirler. Aynı zamanda hükümlerin uygulanmasıyla ilgili olarak, tüzükler, yönetmelikler, genelgeler, tebliğler, özelgeler yayınlanır. Mesela, ticari faaliyet gösterenler, satışlarına KDV uygular. Hüküm yasayla konmuştur. KDV yasası nasıl uygulanacak? Hangi oranlar uygulanacak? Kimler, nasıl uygulayacak? Kimler nasıl sorumlu olacak? Hangi ürünler KDV’ye tabi olacak? Bütün bunlar, ayrıntılarıyla yasada belirtilmemişse (ki genelde belirlenmez) uygulamanın ayrıntıları yönetmeliklerle, genelgelerle, tebliğlerle belirlenir. Hükmün uygulanmasına yönelik ilan edilen yönetmeliklere, genelgelere, tebliğlere uyulmazsa hüküm uygulanmamış olur.

Hz. Muhammed, resul olarak ayetleri insanlara tebliğ ederken, açıklarken, Mümin insan olarak emredilen bütün hükümleri hayatında uygulamıştır. Resulün uygulamaları, hükümlerin uygulamasına sadece örneklik teşkil etmez. Zira resul ayetleri hayatında uygularken, hükmün pratiğini hayata yansıtmıştır. Resulün hayatına yansıttığı Allah’ın hükümleri, Allah tarafından emredilen hükümlerin uygulama biçimi olarak algılanması gerekir. Allah bunu ayetlerinde, “biz sana kitabı ve hikmeti indirdik” diye belirtmektedir. Hikmet, bir sözün, bir yasanın, anlamına yönelik açılım, uygulama biçimidir. Resulün ayetleri anlama, uygulama biçimine aykırı Allah’tan herhangi bir hüküm gelmemiş ise, hükmün emriyle birlikte, hikmeti de emredilmiş demektir. Resul Allah’ın hükümleri bildirilen hikmete, yani anlayışa, pratiğe göre uygulamıştır. Mesela; Allah salâtı ikame et (namaz kıl) emrini verdiğinde, resul mümin olarak namazı kılmıştır. Resulün namazı kılış biçimiyle ilgili bilgiler tarihten bize gelmiştir.

Klasik fıkıh terminolojisinde RÜKÜN olarak ifade edilen hükümler, Allah’ın hükmettiği emirlerin uygulama biçimidir. Hükümlerin nasıl, ne şekilde uygulanacağının açıklanmasına, uygulanmasına yönelik bütün bilgiler SÜNNET olarak ifade edilir. Sünnet kapsamına giren bazı konuların uygulanma ayrıntıları ayetlerde belirtilirken, bazıları hikmetle belirtilerek resulün uygulamasında görülmektedir.

SÜNNET; kelime anlamı olarak, adet, örf, gelenek olarak tarif edilirken, Müslümanların fıkıh terminolojisinde, Allah resulünden gelen, söz, fiil ve takrirler olarak ele alınmaktadır. Neyin sözleri, fiilleri, takrirleridir? Sorgusunda, cevap Allah resulünden gelen ayetlere ilişkin açıklamalar, uygulamalar, sorulara verilen sessiz cevaplardır.

Şeriatın (hukukun) kaynağı, kitap, sünnet, icma, kıyas diyenlerin açıklamaları, bazen doğru bazen yanlış yapılmaktadır.

Doğru anlatım, şeriatın (hukukun) hüküm kaynağı Allah’tır. Allah’ın hükümleri resulün sünnetiyle örneklendirilir. İcma, içtihada giren konularda Müslümanların birliğidir. Kıyas, hükmü var olan konularda, hükme giren olayların değişkenliği karşısında değişen olayı hükme bağlamaktır.

Yanlış anlatım, şeriatın hüküm kaynağı, Allah’tır, resuldür, icmadır, kıyastır, içtihattır, örftür. Bu anlatımla, resulden gelen bilgiler, insanların fikir birliği, kıyasen verilen hükümler, ayetlerin olmadığı konularda yapılan içtihatlar, Allah’ın ayetleriyle eşitlenmiştir. Bu anlatım insanı şirke düşürür.

Konuyu anlamak için yasal hükümlerin uygulanmasını düşünelim. Devlet yasa çıkardı. Herkes kendine göre yasayı uygulamaya kalkıyor. Böyle bir durum yasa çıkarmanın ruhuna uygun mudur? Örnekte verdiğimiz KDV yasasını düşünelim. KDV yasasıyla ilgili yönetmelikler, genelgeler çıkarılarak uygulamaya yönelik hükümler konmadı. Herkes kafasına göre KDV yasasını uyguluyor. Böyle bir şey olabilir mi? Hiçbir akıl sahibi böyle bir şeyi olabileceğini söylemez. Sadece akıl sahipleri mi? Hukukçular, siyasetçiler, fikir adamları, yasaların herkes tarafından istediği gibi uygulanmasını asla kabul etmezler. Neden? Çünkü yasayla hüküm belirlemek, toplumda birliği sağlamaktır. Toplumda birliği sağlamayacak yasal hükümlerin hiçbir anlamı yoktur.


Aynı konuyu Allah’ın hükümleri için düşünelim. Allah’ın gönderdiği hükümleri, her Müslüman kendi keyfine göre uygulayabilir mi? Allah’ın ayetlerini göndermekteki kastı, gerçekleri açıklamak, insanları adalete davet etmek, insanları birliğe, barışa, huzura çağırmak değil midir? Birlik esasını öne çıkaran Allah’ın ayetlerinin uygulamasında tevhit, yani birlik olmayacak mı? Eğer Allah’ın hükümlerinin uygulamasını herkes kendi anlayışına, keyfine göre uygularsa tevhit, adalet, barış gerçekleşir mi? Elbette bu sorulara evet diyemeyiz. İnsanların çıkardığı yasalar için bile, uygulama kuralları, yani genelgeler, yönetmelikler, tüzükler, tebliğler düzenlenirken, Allah’ın insanları birliğe, barışa, huzura, adalete ulaştıracak emirleri için, niçin uygulama kuraları belirtilmesin? Niçin insanlar kendi keyiflerine göre Allah’ın hükümlerini hayatlarına uygulasın?

Her yasanın uygulama şekli olmak zorundadır. Uygulama şekli olmayan yasalar ütopyadır. Eğer bir yasanın uygulama biçimi, şekli ortaya konulamıyorsa, yasa insanın, toplumun doğasına uygun değildir. Allah bütün hükümlerini insanın, insanlığın fıtratına (doğasına) uygun emretmiştir. Bu nedenle, insanlar arasından resul seçerek… İnsanlara insan aracılığıyla hükümlerini göndererek... Resulüne açıklattırarak, aynı zamanda uygulattırarak… İnsanın doğasına uygun hükümlerle adaletini gerçekleştiriyor.

FIKIH, yani HUKUK, yasal hükümlerin yanında, hükümlerin uygulanmasıyla ilgili pratiğin de yasa içinde belirtilmesidir. Günümüz terminolojinde, KANUN, YÖNETMELİK, GENELGE, TÜZÜK, yasal düzenlemeleri kapsayan ifadelerdir. Aynı şekilde, Allah’ın emrettiği hükümlerin, uygulamasına yönelik kurallar da (rükünler de) İslam’ın hukuku sayılacaktır.

Müslümanların hukuk terminolojisinde de, Allah’ın hükümlerinin yasası, FARZ, HARAM, HELAL olarak belirlenirken, hükümlerin uygulanması, RÜKÜNLER (yani, hükmün yönetmeliği, genelgesi, tüzüğü, tebliği) olarak ortaya çıkar. İlmihal kitapları daha çok RÜKÜNLER üzerine yoğunlaşır. MEZHEP ekollerinin yoğunlaştığı alan, Allah’ın emirlerinin hayata yansıma biçimini belirleme, yani hükümlerin RÜKÜNLERİNİN belirlemesidir. Mezhebi, mezhepleri, yanlış değerlendirmelerin ötesinde kavradığımızda, uğraştıkları alanın gerçekten önemli olduğunu anlarız. Ancak, mezhep, mezhepleşme konuları, her şeyin saptırıldığı gibi saptırılmış, mezhep bilginlerinin içtihatları Allah’ın dininin yerine geçmiştir. Hâlbuki emirlerin uygulama kuralları, mezheplerin içtihatlarına göre değil, resulün örnekliğine göre olmalıdır. İçtihatlar hiçbir zaman ne dinin asılıdır, ne de talisidir. Sadece emir sahiplerinin içtihatları, Müslümanları bağlayan yasalardır. Emir sahipleri yoksa içtihatlarla verilen hükümlerin yasallığı yoktur. İçtihatların Müslümanlar açısından değeri, fikir istişarelerinde değerlendirilecek önemli insani bilgilerdir. Toplumsal konuları ilgilendirmeyip, bireysel ibadetleri ilgilendiren konulardaki içtihatlar ise, ona inanan kişileri bağlar, diğer insanları bağlamaz.

Geçmişte, İslam’a ait yasaların uygulanma şekli resulün sünnetinden tespit edilecekken, ne yazık ki sünnetten ziyade, mezhep imamlarının, içtihatlarıyla, fetvalarıyla tespit edilmiştir. Elbette onların resulün hayatını, ayetleri dikkate alarak içtihat yaptıkları iddia edilebilir. Ancak her Müslüman’ın görevi Allah’ın ayetlerine uymak, resulün ayetleri uyguladığı biçimde uygulamaktır. Bu konuda cahillik, özellikle günümüz insanı için asla bahane değildir. Dünyasını kazanmak için toplumun en kesiminden, en üst kesimine kadar herkes elinden geleni yaparken, dini yaşama konusunda, ben cahilim deyip, kişilere bağlı kalması normal karşılanamaz. Din konusunda ben cahilim diyenlerin, dünyayı kazanmak için neleri feda ettikleri, ne kadar hırslı oldukları aşikardır. Bu konuda hiç kimse, kimseyi kandırmasın.

GÖREV, YETKİ, SORUMLULUK konusu, Müslümanlar için önemlidir. Müslümanların konumu ister Mekke’ye, ister Medine’ye benzesin. Müslümanlar dinin hükümlerinin oluşmasına yönelik beş temel kuralı öğrendiklerinde konuyu çözerler. Müslümanlar Mekke’de veya Medine’de gelen hükümlerin hangisiyle içinde bulunduğu şartlarda, görevli, yetkili, sorumluğu olduğunu anlaması için, her hükmün uygulanmasına yönelik şu altı soruyu sorması gerekir.

1. Allah adına bir şey yapacağız. Allah’tan bir talimat, yani hüküm, emir var mı, yok mu?

2. Allah’tan talimat varsa, bu talimatla görevlendirilen kim? Fert mi? Fertlerden kadın mı, erkek mi? Toplum mu? Toplumsa, otoriter olmayan toplum mu? Yoksa otoriter toplum mu? Toplumun yöneticisi veya yöneticileri mi?

3. Hüküm nerede uygulanacak? Belirlenmiş bir yer var mı? Yoksa her yerde mi? Müslümanların devletinin varlığı, yokluğu hükmün uygulanmasını etkiliyor mu?

4. Belirtilen bir zaman var mı? Emrin uygulanmasına yönelik vakitler belirtilmiş mi? Yoksa her vakit uygulanabilir mi?

5. Hükümlerin uygulanması herhangi bir olayın olmasına bağlı mı, değil mi?

6. Hükümlerin uygulanmasına yönelik biçimsel emirler var mı? Yoksa Müslümanlar hükümleri uygularken sınırsız özgürlüğe mi sahipler? İstedikleri gibi hükümleri uygulayabilirler mi?

Eğer bu sorularla doğru cevaplar verebilirsek, her hükmün uygulanmasıyla ilgili doğru kararlar vermiş oluruz. Aksi halde hükümlerin uygulanması birbirine girer. Görevler, yetkiler, sorumluluklar karışır.

Bugünkü Müslümanlar ile resul ve arkadaşlarının arasında büyük farklar vardır. Özellikle, Kur’an-ın 23 yıllık zaman içinde parçalar halinde indirilmesiyle o günkü Müslümanların dinin kurallarını yaşaması bize göre daha kolay. O gün Müslümanların başında resul vardı. Ayetler peyderpey geliyordu. Müslümanlar anlamadıkları ayetleri gidip resule soruyorlardı. Nasıl uygulanacağını resulden öğreniyorlardı. Bugün Kur’an-ın tamamı elimizde, dinin hükümlerinin hepsi karşımızda. O günse, Müslümanların gücüne, şartlarına, bulundukları yere, yaşayıp geldikleri olayların akışına göre hükümler geliyordu. Onun için o günün Müslümanları, hangi emri, hangi yerde, ne zaman, hangi şartta uygulayacağız diye bir problem yaşamıyorlardı. Gelen emirler, şartına, yerine, zamanına uygun geliyor. Onlarda uyuyorlardı. Fakat bugün biz Müslümanların işi basit değil. Bugün mesele hem çapraşık, hem de Müslümanlar bilinçli değil. Bu nedenle, dinin emirleri karmaşık olarak hayatımıza giriyor. Görevler, yetkiler sorumluluklar birbirine karıştırılıyor. Netice de bugünkü Müslümanlar, görevi, yetkiyi, sorumluluğu çözemeyip, görevli olmadığı, yetkisi bulunmadığı, sorumlu tutulmadığı konularda kendilerini, görevli, yetkili, sorumlu görüyorlar. Böyle olunca, görevlerini, yetkilerini, sorumluluklarını unutuyorlar. Asıl yapması gerekenleri yapmıyorlar. Durum böyle olunca, dinin doğal akışı içinde, insanların hayatlarına hâkim olması da söz konusu olmuyor.

Konu önemlidir. Bu nedenle Müslümanların konu üzerine kafa yormaları gerekir. İlk zamanlar fıkıh ekolleri, aralarında farklar olsa da, sözünü ettiğimiz kuralları içinde barındıracak sorular çerçevesinde açıklamalarını yapmışlardır. Ancak yapılan açıklamalar ilk zamanlar, ayetlere, sünnete yönelikken, sonraki yıllar özünden saparak, içtihatlara, fetvalara göre olmuştur.

Günümüzde Müslümanlar sözünü ettiğimiz altı soruyu sorarak doğru kararlara varabilir. Bunu yaparken elinden geldiğince mezhep ekollerinin metotlarını, düşüncelerini edinmeleri, kendilerini güçlendirecektir. Çünkü Müslüman kendini bilgi açısından güçlendirmek için gerekeni yapmak zorundadır. Müslüman’ın ilim açısından ucuza kaçması, Müslümanlığına yakışmaz.

Yukarıda verdiğimiz altı soruyla Müslümanlar,

1. Emredilen kuralların, uygulamaya sokulabilmesi için gerekli olacak şartları, kuralları uygulayacaklar açısından ele almayı…

2. Talimatların uygulanabilmesi için, beş konuda incelediğimiz hususlardan hangilerine ihtiyaç gösterdiğini araştırmayı…

Başarırlar. İki yolda aynı şeydir. Birisi tümevarım, diğeri tümdengelim esasına göre sorgulama yöntemidir.

Birincisinde, Allah’ın hükümlerini şunlar uygular, şu şekilde uygular hükmünden giderek, hükümlerin delillerine ulaşılır. Yani önce hüküm, sonra delilleri öğrenilir.

İkincisinde ise, Allah’ın hükmü esas alınarak, hükmün uygulanmasında, görevli, zaman, mekân, olay, uygulama biçimleri sorgulanır. Yani delillerden gidilerek hükümlere ulaşılır.

Bu iki yaklaşımdan hareket ederek, herhangi bir talimatın, yani Allah’ın emrinin uygulamasında, görevimizin, yetkimizin, sorumluluğumuz bulunup bulunulmadığının tespiti yapılabilir. Örneğin, namaz kılma talimatında, namaz kılmakla görevli olan ferdin gücü içindedir. Cemaate ihtiyaç göstermemektedir. Ülkenin darı İslam olup olmaması namaz hükmünü ilgilendirmemektedir. Otoritenin varlığı yokluğu ilgilendirmemektedir. Öyleyse, fertler bu talimatı Mekke, Medine demeden uygularlar. Dinin cezai kuralarını uygulamada ise, suçu işleyen fert vardır. Ancak suçlu olduğuna hükmedecek otorite yoktur. Suçlunun cezasını infaz edecek güç yoktur. Öyleyse cezai hükümler uygulanabilir durumda değildir. Müslümanlar otoriter güç haline gelip otoritesini oluşturamamışlarsa, cezaları uygulayamaz. Hiçbir fert, tek başına, ben dinin emrettiği cezai kuraları uygularım diye kendi kendini görevlendiremez. Kendine yetki veremez. Kendini sorumlu tutamaz. Bugün Müslümanlar bulunduğu yere fikren, fiilen hâkim değildir. Bulunduğu yere fikren, filen hâkim olamayan Müslümanların otoriterliğinden, otoritesinden söz edilemez. Öyleyse otorite ve toplum ilişkilerine yönelik hükümler uygulanamaz.

Verilen örneklerdeki gibi dinin her kuralı, incelemeden geçirilerek, şartları, görevlileri, yetkili olanları dikkate alınarak, bugün hangi kural tatbik edilecektir bulunur. Böylece Müslümanlar bugün, dinin hangi kuralını uygulayabilme, yetkisine, görevine, sorumluluğuna sahip olacak güçte olduklarını kavrayarak, dini hayatlarına aktarabilirler. Görevi olmadığı halde kendini görevlendirenler. Yetkili olmadığı halde kendini yetkilendirenler. Sorumlu olmadığı halde kendini ve başkalarını sorumlu kılanlar. Allah’ın dini yerine kendilerine göre yeni bir din üretmişlerdir. Elbette Allah katında bu tür bir anlayışın, uygulamanın sorumluluğu büyük olacaktır. Zira bu tür bir gelişme, açıkça Allah’a, resulüne, dinine karşı çıkmaktır.

İslam dini anlayan, kavrayan, görevlerini, yetkilerini, sorumluluklarını bilenlerle yükselecektir. Ne mutlu İslam’ı anlayan, kavrayan, gereğince yaşayanlara…





KUR’AN-DA PEYGAMBER

Hz. Muhammed Allah tarafından elçilikle görevlendirildi. Görevinin kapsamı üç konu üzerinde yoğunlaşıyordu.

Birincisi; Allah tarafından kendisine iletilen ayetleri insanlara tebliğ etmek…

İkincisi; insanlar ayetlerle ilgili sorular sorduğu zaman gerekli açıklamaları yapmak.

Üçüncüsü; Ayetleri uygulayarak insanlara ayetlerin pratiğini göstermek…

Allah bu özleri Âl-i İmrân suresinin 164. Ayetinde; “Andolsun ki içlerinden, kendilerine Allah’ın ayetlerini okuyan, kendilerini temizleyen, kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Hâlbuki daha önce onlar apaçık bir sapıklık içinde idiler” Bakara suresinin 151.ayetinde “Nitekim kendi içinizden size ayetlerimizi okuyan, sizi kötülüklerden arındıran, size Kitab’ı ve hikmeti talim edip bilmediklerinizi size öğreten bir Resul gönderdik” Ayette geçen kitap ayetleri, hikmet ise ayetlerin anlamını, derinliğini, uygulama biçimini ifade etmektedir.

12 yıl Mekke’de, 11 Yıl Medine’de olmak üzere toplam 23 yılda resul bu görevlerini yerine getirdi. Resulün 23 yıllık hayatı, peygamberlikten önceki dönemleriyle asla kıyaslanamayacak şekilde aktif ve mücadele içinde geçmişti.

Hz. Muhammed’e peygamberlik geldikten sonra, insani vasıflarını değiştirecek herhangi bir değişiklik görülmedi. Zaten İslam gelmeden önce de, dürüstlüğüyle, ahlakıyla öne çıkmıştı. İslam geldikten sonra “Müslümanların ilki olmakla emredildi” ve Müslüman oldu. Hz. Muhammed peygamberlik sürecinde, bir insan olarak, resullükle görevlendirildiğini söylüyor. Kendisine ayetler geliyor. Tebliğ görevlerini yapıyor. Ayetlerle emredilen hükümleri hayatına yansıtıyordu. Medine’de devlet kuruluncaya kadar, resulün hayatı Mekke’de eskisinden daha zordu. Bugün birçok Müslüman’ın zannettiği gibi Hz. Muhammed’e peygamberlik geldikten sonra, insani sıfatının üzerine eklenmiş bir olağanüstülük yoktu. O da diğer insanlar gibi, üzülüyor, gülüyor, acıkıyor, ağlıyor, yaralanıyor, hastalanıyor, sıcakta yanıyor, soğukta üşüyordu. Diğer insanlar gibi eceli gelince de ölüp Rabbine kavuştu.

Yaşadığı dönemde de, öldükten sonra da, resul Müslümanlara örnek kılındı. Allah bunu Ahzap suresinin 21.ayetinde “Andolsun ki, Resulullah, sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir örnektir” ifadesiyle bize bildirdi. Müslümanlara Resulü izlemeleri Allah tarafından emredildi. İzleme, ayetlerin açıklamalarına, uygulamalarına yönelikti. Müslümanlar resulün ayetleri açıklamalarına, uygulamalarına dikkat gösterecek, İslam’ı bu esaslar içinde anlayacak, hayatına uygulayacaktı. Resulün anladığı şekilde ayetleri anlayarak, uyguladığı şekilde ayetleri uygulayarak, resulün yolundan gidecekler, ona bu konularda itaat edeceklerdi. Bu yönde birçok ayet geldi. Bunlardan bazıları; Nisâ suresinin 13-14. Ayetlerinde “Kim Allah’a ve Peygamberine itaat ederse Allah onu, zemininden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır; orada devamlı kalıcıdırlar; işte büyük kurtuluş budur. Kim Allah’a ve Peygamberine karşı isyan eder ve sınırlarını aşarsa Allah onu, devamlı kalacağı bir ateşe sokar ve onun için alçaltıcı bir azap vardır” Nisâ suresinin 64. Ayetinde “Biz her peygamberi -Allah’ın izniyle- ancak kendisine itaat edilmesi için gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah’tan bağışlanmayı dileseler, Resul de onlar için istiğfar etseydi Allah’ı ziyadesiyle affedici, esirgeyici bulurlardı” Nisa suresinin 69.ayetinde “Kim Allah’a ve Resul’e itaat ederse işte onlar, Allah’ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddikler, şehitler ve salih kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır” Nisa suresinin 115.ayetinde “Kendisi için doğru yol belli olduktan sonra, kim Peygamber’e karşı çıkar ve müminlerin yolundan başka bir yola giderse, onu o yönde bırakırız ve cehenneme sokarız; o ne kötü bir yerdir”. Nûr suresinin 54.ayetinde “De ki: Allah’a itaat edin; Peygamber’e de itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz şunu bilin ki, Peygamber’in sorumluluğu kendisine yüklenen (tebliğ görevini yapmak), sizin sorumluluğunuz da size yüklenen (görevleri yerine getirmeniz)dir. Eğer ona itaat ederseniz, doğru yolu bulmuş olursunuz. Peygamber’e düşen, sadece açık-seçik duyurmaktır” Âl-i İmrân suresinin 31-32.ayetlerinde “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir. De ki: Allah’a ve Resulü’ne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez” Nûr suresinin 51.ayetinde “Aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Resulüne davet edildiklerinde, müminlerin sözü ancak "İşittik ve itaat ettik" demeleridir. İşte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir” Bu ayetlerden başka ayetlerde Kur’an-ın değişik yerlerinde mevcuttur.

Resulün özellikle Mekke döneminde, putperest Arapların, Peygamber ve peygamberlik hakkında değişik fikirleri vardı. Bu nedenle Hz. Muhammed’in peygamberliğine itiraz ettiler. İtiraz ettikleri noktaları kısaca özetleyebiliriz.

a. İnsandan peygamber mi olur?

b. Muhammed bizim gibi yaşıyor, yiyor, içiyor, onda bizden farklı hiçbir şey yok.

c. Eğer insanlardan peygamber seçilecekse niçin içimizdeki değerlilerden seçilmedi? Muhammed içimizdeki bir yetim, yetimden peygamber mi olur?

d. Peygamber Melek olmalıydı?

e. Peygamber olsaydı bize mucizeler getirirdi.

f. Peygamber olsaydı, hazineleri, etrafında onun koruyan melekler olurdu.

g. Peygamber olsaydı bilinmeyeni (gaybı) bilirdi.

Gibi, konularda itiraz ediyor. İtiraz ettikleri konular çerçevesinde peygamberliği kafalarında tasarlıyorlardı. Hz. Muhammed kafalarındaki peygamberlik figürüne uymuyor. Onda herhangi bir olağanüstülük görmüyor. Bu nedenle de inanmıyorlardı.

Allah; ayetlerin iniş sürecinde, putperest Arapların itirazlarına cevaplar verdi. Cevapları kısaca gözden geçirelim.

A. İNSANDAN PEYGAMBER Mİ OLUR?

Hz. Muhammed Allah’ın dinini tebliğ etmeye başladı, (Mü’minûn 24), “Bunun üzerine, kavminin inkârcı ileri gelenleri şöyle dediler: "Bu, tıpkı sizin gibi bir beşer olmaktan başka bir şey değildir. Size üstün ve hâkim olmak istiyor. Eğer Allah isteseydi, muhakkak ki melekler gönderirdi. Biz geçmişteki atalarımızdan böyle bir şey duymadık." (Enbiyâ 3) “Kalpleri hep eğlencede, hem o zalimler şu gizli fısıltıyı yaptılar: Bu sizin gibi bir beşer olmaktan başka nedir ki! Siz şimdi gözünüz görerek büyüye mi kapılıyorsunuz?” dediler.

Allah onların bu sözlerine karşılık, (Yusuf 109) “Senden önce de, şehirler halkından kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başkasını peygamber göndermedik. Yeryüzünde hiç gezmediler mi ki, kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğunu görsünler! Sakınanlar için ahiret yurdu elbette daha iyidir. Hala aklınızı kullanmıyor musunuz?” (İbrahim 11) “Peygamberleri onlara dediler ki: "biz sizin gibi bir insandan başkası değiliz. Fakat Allah nimetini kullarından dilediğine lütfeder. Allah’ın izni olmadan bizim size bir delil getirmemize imkân yoktur. Müminler ancak Allah’a dayansınlar" (Nahl 43) “Senden önce de, kendilerine vahyettiğimiz kişilerden başkasını peygamber olarak göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, bilenlere sorun” (Enbiyâ 7) “Biz, senden önce de, kendilerine vahiy verdiğimiz kişilerden başkasını peygamber olarak göndermedik. Eğer bilmiyorsanız bilenlere sorunuz” (İsrâ 77) “Senden önce gönderdiğimiz peygamberler hakkındaki kanunda budur. Bizim kanunumuzda hiçbir değişiklik bulamazsın” (İsrâ 94) “Zaten, kendilerine hidayet rehberi geldiğinde, insanların inanmalarını sırf, "Allah, peygamber olarak bir beşeri mi gönderdi?" demeleri engellemiştir”

Görüldüğü gibi ayetler, putperest Arapların konuşmalarını ve Allah’ın onlara cevaplarını veriyor. Putperestlerin kafalarındaki anlayış, insandan peygamber olmayacağı, peygamberin kutsallıkla ilişkisi olması gerektiğidir. Nahl suresinin 43 ve Enbiya suresinin 7.ayetindeki “senden önce de, kendilerine vayhettiğimiz kişilerden başkasını peygamber olarak göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, bilenlere sorun” ayetindeki “Eğer bilmiyorsanız, bilenlere sorun” cümlesini bazı mealler, “bilmiyorsanız zikir ehline sorun” olarak tercüme etmekteler. Ayetin yönlendirmesinde, peygamberlerin insan olamayacağını iddia edenlere karşılık, Allah peygamberlerin insanlardan gönderildiğini bilmiyorsanız daha önce kitap gönderilmiş toplumlara sorun diye cevap vermektedir. Buradaki zikir ehli, Yahudi ve Hıristiyan bilginleridir. Onlar Kur’an ayetleri indirilirken, kitap okuyan “ehli zikir” idiler. Bu anlamda Yahudi ve Hıristiyanların zikir ehli oldukların dair ayetler de vardır. Ne var ki, bugün Müslümanlar ehli zikir denilince, Müslüman ilim adamlarını, âlimleri, evliyaları, erenleri anlamaktadır. Ayet; insanları incelemeye, araştırmaya davet etmesine rağmen, Müslümanların anlayışında araştırmaya, incelemeye gerek yok, “bilmiyorsan âlimlere (yani kitap okuyanlara) gider sorarsın” anlamı vardır. Böylece ayetin yönlendirmesindeki tahkike değil, tam tersi taklide ayeti delil göstererek, Allah’a karşı çıkarlar.

B. MUHAMMED BİZİM GİBİ İNSAN, YİYOR, İÇİYOR…

Bugünkü Müslümanların çoğunluğunun kafasında olan mantık, putperest Arapların kafasında da vardı. Peygamber denilince, bütün insanlar gibi, basit bir beşer olamazdı. Peygamber mutlaka diğer insanlardan yüce, farklı bir varlık olabilirdi. Peygamberliğe, peygambere yükledikleri yanlış kavramlardan dolayı, (Furkân 7) “Onlar şöyle dediler: Bu ne biçim peygamber; yemek yiyor, çarşılarda dolaşıyor! Ona bir melek indirilmeli, kendisiyle birlikte o da uyarıcı olmalıydı!”

Allah onların bu yargılarına karşılık, (Enbiyâ 7-8) “Biz, senden önce de, kendilerine vahiy verdiğimiz kişilerden başkasını peygamber olarak göndermedik. Eğer bilmiyorsanız bilenlerden sorunuz. Biz onları yemek yemez birer ceset olarak yaratmadık. Onlar ebedi de değillerdir” (Furkân 20) “Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberler de hiç şüphesiz yemek yerler, çarşılarda dolaşırlardı. Sizin bir kısmınızı diğer bir kısmınıza imtihan kıldık; sabredecek misiniz? Rabbin her şeyi hakkıyla görmektedir” diye cevap vermektedir.

C. YETİMLERDEN PEYGAMBER OLMAZ, PEYGAMBER ARAMIZDAN DEĞERLİ BİRİ OLURDU

Ne yapacağını, ne söyleyeceği şaşıran Putperest Araplar, Hz. Muhammed’in peygamberliğine karşı çıkabilmek için akıllarına ne gelirse söylüyorlardı. Aralarından yetim birine peygamberliğin gelmesi onları öfkelendirince, (Sad 8) “Kur’an aramızdan Muhammed’e mi indirildi? Diyerek kalkıp yürüdüler. Belki, bunlar Kuranım hakkında şüphe içine düştüler. Hayır! Azabımı henüz tatmadılar” (Furkân 41) “Seni gördükleri zaman: "Bu mu Allah’ın peygamber olarak gönderdiği!" diyerek hep seni alaya alıyorlar”

Allah onların bu tutumunu (Bakara 90) “Allah’ın kullarından dilediğine peygamberlik ihsan etmesini kıskandıkları için Allah’ın indirdiğini inkâr ederek kendilerini harcamaları ne kötü bir şeydir! Böylece onlar, gazap üstüne gazaba uğradılar. Ayrıca kâfirler için alçaltıcı bir azap vardır” diyerek bize hükmünü bildiriyor. Evet, onlar Hz. Muhammed’e peygamberliğin gelmesini kıskandılar. Kendi aralarında, bize de bir peygamber gelse, biz Yahudilerden Hıristiyanlardan daha iyi inanırız diye iddia ederlerken, gelecek peygamberin kendilerine yakışan birisi olacağına inanıyorlardı. Onlara göre Mekke’nin soylu soplu olanlardan birine peygamber gelmeliydi. Darun-nedve’de soylular toplanıyor. Onların içinden değil de, yetim birine peygamberliğin gelmiş olmasını gururlarına yediremiyorlardı. Hz. Muhammed onlar için, ortada kalmış bir yetimdi.

D. PEYGAMBER MELEK OLMALIYDI?

Putperestler peygamberin meleklerden olacağı iddiasında bulundular. Allah onların bu iddialarına karşılık, (İsrâ 95) “Şunu söyle: Eğer yeryüzünde yerleşmiş gezip dolaşan melekler olsaydı, elbette onlara gökten, peygamber olarak bir melek gönderirdik” (En’âm 9) “Eğer peygamberi bir melek kılsaydık muhakkak ki onu insan suretine sokar onları yine düşmekte oldukları kuşkuya düşürürdük” diye cevap verdi.

Eğer peygamberse, onu destekleyen (Enam 8) “Muhammed’e bir melek indirilseydi ya! Dediler. Eğer biz öyle bir melek indirseydik elbette iş bitirilmiş olur, artık kendilerine göz bile açtırılmazdı” Bu tehdit önemli. Eğer peygamberlerle birlikte melek gönderilmiş olsaydı, melekle birlikte onların yok edilişi de gelirdi.

E. PEYGAMBERİN MUCİZESİ OLURDU

Sunumlarımızın mucize başlıklı bölümünde, Kur’an ayetlerinin hiç birinde mucize kelimesinin geçmediğini, meal ve tefsir çalışması yapanların, aslı “ayet, ayetler”, “delil, deliller” olan bazı ayetleri “mucize, mucizeler” olarak çevirdiklerinden söz etmiştik. Mekkeli putperestler, sıkıştıkça resulden değişik deliller - ayetler istiyorlardı. Allah Rad suresinin 38. Ayetinde “Andolsun senden önce de peygamberler gönderdik ve onlara da eşler ve çocuklar verdik. Allah’ın izni olmadan hiçbir peygamber için delil – ayet getirme imkânı yoktur. Her işin sonucu kitapta yazılıdır” (Yûnus 20) “Rabbinden bir ayet indirilse ya! Diyorlar. De ki: Gayb ancak Allah’ındır. Bekleyin ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim” (Şu’arâ 154) “Sen de ancak bizim gibi bir insansın. Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi bize bir ayet getir” (En’âm 37) “ O’na Rabbinden bir ayet indirilseydi ya! Dediler. De ki: Şüphesiz Allah ayet indirmeye kadirdir. Fakat onların çoğu bilmezler” Onlar (En’âm 109) “Kendilerine bir ayet gelirse ona mutlaka inanacaklarına dair kuvvetli bir şekilde Allah’a ant içtiler. De ki: Ayetler ancak Allah katındandır. Ama ayet geldiğinde de inanmayacaklarının farkında mısınız?”

Putperestlerin bu söylemleri resulü etkilemişti. İnsan olarak putperestlerin iddialarına karşılık deliller sunmak istiyordu. Ancak ne yapabilirdi ki, yapacağı hiçbir şey yoktu. O nedenle; (En’âm 35) “Eğer onların yüz çevirmesi sana ağır geldi ise, yapabilirsen yerin içine inebileceğin bir tünel ya da göğe çıkabileceğin bir merdiven ara ki onlara bir ayet getiresin! Allah dileseydi, elbette onları hidayet üzerinde toplayıp birleştirirdi, o halde sakın cahillerden olma!”

Allah Mekkeli putperestlere resulün nasıl cevap vereceğine dair ayetlerini de göndererek, (En’âm 50) “De ki: Ben size, Allah’ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size, ben bir meleğim de demiyorum. Ben, sadece bana vahyolunana uyarım. De ki: Kör ile gören hiç bir olur mu? Hiç düşünmez misiniz?” (A’râf 203) “Onlara bir ayet getirmediğin zaman, onu da derleyip getirseydin ya! Derler. De ki: Ben ancak Rabbimden bana vahyolunana uyarım. Bu Rabbinizden gelen ayetler inanan bir kavim için hidayet ve rahmettir”

Onlar (Ankebût 50) "Ona Rabbinden ayetler indirilmeli değil miydi?" derler. De ki: ayetler ancak Allah’ın katındadır. Ben ise sadece apaçık bir uyarıcıyım”

İşin gerçeğinde (Kamer 2) “Onlar bir ayet görürlerse hemen yüz çevirirler ve: Eskiden beri devam sürüp gelen bir büyüdür, derler”
.
Okuduğumuz bu ayetlerin meallerinde, ayet, delil kelimeleri mucize olarak çevrilmiştir. Hâlbuki ayetlerin orijinalinde mucize kelimesi yoktur. Mucize Arapça bir kelime olarak Kur’anın hiçbir yerinde geçmemektedir. Müslümanların ayet, delil olarak Kur’an-da geçen kelimeleri niçin mucize olarak çevirdikleri üzerinde düşünmemiz gerekir. Böyle bir saptırmanın nedenini, amacını Müslümanlar kavramadıkça, ayetleri de anlamaları mümkün olmayacaktır.

F. PEYGAMBER OLSAYDI GÖKTEN İNDİRİLEN HAZİNELERİ, ONU KORUYAN MELEKLER OLURDU

Putperestlerin peygamberlikle ilgili kanatlarından bazıları dünyevilikti. Onun için diyorlardı ki “eğer Muhammed peygamberse, yanında hazineleri, onu koruyan melekler olmalıydı” Ayet bu konuyu, (Hûd 12) “Belki de sen: Ona bir hazine indirilseydi veya onunla beraber bir melek gelseydi! Demelerinden ötürü sana vahyolunan ayetlerin bir kısmını terk edeceksin ve bu yüzden ruhun daralacaktır. Sen ancak bir uyarıcısın. Allah ise her şeye vekildir” Onlara şöyle de (Hûd 31) “Ben size: "Allah’ın hazineleri benim yanımdadır" demiyorum, gaybı da bilmem. "Ben bir meleğim" de demiyorum, sizin gözlerinizin hor gördüğü kimseler için, "Allah onlara asla bir hayır vermeyecektir" diyemem. Onların kalplerinde olanı, Allah daha iyi bilir. Onları kovduğum takdirde ben gerçekten zalimlerden olurum"

G. PEYGAMBER OLSAYDI GAYBI BİLİRDİ.

Putperest Araplar için önemli konulardan biri atalarının durumuydu. Atalarının yolunu din edinen toplumun, bazen tek derdi ataları olmaktaydı. Bugünde öyle değil mi? İnsanlar kendilerine bir ata ürettiler. Hayatlarının bütün yörüngesini atalarının üzerine kurdular. Atalarına karşı söz söylemeyi yasakladılar. Onlara göre Allah önce atalarını cehennemden kurtarmalı, onu cennetin başköşesine oturtmalıydı. Ataları ne yaparsa yapsın, atalarının yolundan gidenler için, ataları suçsuzdu, üstelik mükâfatların en büyüğünü hak ediyorlardı. Bu nedenle sürekli resule soru soruyorlardı. Hâlbuki Resulün geçmişteki insanlar, gelecekteki hesap günüyle ne bilgisi olabilirdi ki? Resul ancak kendisine bildirilenleri biliyordu.

İşte putperest Arapların sorularına karşılık Allah ayetlerini göndererek resulüne yol gösterdi. (Yûsuf 3) “Biz, sana bu Kuran’ı vahyetmekle geçmiş milletlerin haberlerini sana en güzel bir şekilde anlatıyoruz. Gerçek şu ki, sen bundan önce bunları elbette bilmeyenlerdendin” (Hûd 49) “İşte bunlar sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Bundan önce onları ne sen biliyordun ne de kavmin. O halde sabret. Çünkü iyi sonuç sakınanlarındır” (Âl-i İmran 179) “Allah, müminleri bulunduğunuz durumda bırakacak değildir; sonunda murdarı temizden ayıracaktır. Bununla beraber Allah, size gaybı da bildirecek değildir. Fakat Allah, elçilerinden dilediğine bildirir. O halde Allah’a ve peygamberlerine iman edin. Eğer iman eder, takva sahibi olursanız sizin için de çok büyük bir ecir vardır”

Onlara şöyle de; (Hûd 31) “Ben size: "Allah’ın hazineleri benim yanımdadır" demiyorum, gaybı da bilmem. "Ben bir meleğim de demiyorum" (Hûd 123) “Göklerin ve yerin gaybı yalnız Allah’a aittir. Her iş O’na döndürülür. Öyle ise O’na kulluk et ve O’na dayan! Rabbin yaptıklarınızdan gafil değildir” (Nahl 77) “Göklerin ve yerin gaybı Allah’a aittir. Kıyametin kopması ise, göz açıp kapama gibi veya daha az bir zamandan ibarettir. Şüphesiz Allah, her şeye kadirdir” (Mü’minûn 92) “Allah, gaybı da şahadeti de bilendir. O, müşriklerin ortak koştukları şeylerden çok yüce ve münezzehtir” (Neml 65) “De ki: Göklerde ve yerde, Allah’tan başka kimse gaybı bilmez. Ve onlar ne zaman diriltileceklerini de bilmezler”

H. MUHAMMED DELİRMİŞ DEDİLER

O putperestler (Hicr 6) “Dediler ki: "Ey kendisine Kur’an indirilen, sen mutlaka bir mecnunsun! (delisin)" (Zâriyât 52) “İşte böylece, onlardan öncekilere her hangi bir peygamber geldiğinde hemen: O, bir büyücüdür veya delidir, dediler” (A’râf 184) “Düşünmediler mi ki, arkadaşlarında delilik yoktur? O, ancak apaçık bir uyarıcıdır”

Mekkeli putperestlerin Hz. Muhammed’in peygamberliğine yaptıkları itirazları kısaca özetledik. Özetlediğimiz konulardan çıkanlar,

1. Peygamberlik olağanüstü, kutsal bir makamdır. Dolayısıyla peygamber basit, yiyip, içen, mucizesiz bir insan olamaz.

2. Peygamberler kutsaldır, insanlardan daha üstün güçlerle donatılmışlardır.

3. Allah’ın peygamber olarak seçtiği kişi, Allah tarafından gizli güçlerle güçlendirilmiş olup gaybı (bilinmeyeni) bilir.

Mekkeli putperestler Hz. Muhammed’in peygamberliğine hangi noktalardan itiraz etmişlerse, ilk Müslümanlardan sonraki Müslümanlar da aynı konulardan Hz. Muhammed’in resullüğüne inanmamışlar. Resule üstün vasıflar yükleyerek, insanüstü varlık haline getirmişlerdir. Putperest Araplar bugün yok. Ama onlardan daha inatçı, daha bilinçli, daha güçlü, daha koordineli olarak, resulü Allah’ın belirttiği vasıflardan çıkararak, yeni bir peygamber üreten Müslümanlar ortaya çıktı. Mealleri, tefsirleri, siyerleri (resulün tarihi), kabul edemedikleri peygamberden arındırdılar. Kabul ettikleri/ yeni bir peygamber inşa ettiler. Artık Müslümanların kabul ettiği peygamber, putperestlerin kabul etmediği peygamber değildi. Aksine putperestlerin eğer şöyle olsaydı, böyle olsaydı, biz kabul ederdik diye iddia ettikleri peygamberdi. Böylece tarih içinde Müslümanlar, putperestlerin arzuladığı, istediği peygamberi kitaplara geçirdiler. Bugün Müslümanların anlayışlarında putperestlerin kabul etmediği peygamber yok. Eğer bugün putperest Arapların karşısına çıkan peygamber Müslümanların karşısına çıksa, aynı putperest Araplar gibi Müslümanlar da karşı çıkarlar. Asla ayetlerin anlattığı peygamberi kabul etmezler. Bunun örneklerini toplumda görüyoruz. Mesela;

1. Gaybı bilmeyen bir peygamberi Müslümanlar kabul etmiyor. Hâlbuki Allah ayetlerinde, bizzat ayetin diliyle resulüne “ben gaybı bilmem” “Gaybın anahtarları Allah’ın yanındadır” dedirtiliyor.

2. Şefaat etmeyen bir peygamberi Müslümanlar kabul etmiyor. Şefaatle ilgili olarak daha önceki bölümlerde uzun açıklamalar yaptık. Kur’an; şefaat konusuna değişik açıdan bakıyor. Kur’an şefaati, ne dünkü, ne de bugünkü Müslümanların mantığıyla anlatmıyor. Bugün Müslümanların çoğunluğu şefaati, resulün günahkâr Müslümanları cezadan kurtarması, Allah katındaki hesapta kayırması olarak algılıyor. Yani bir Müslüman, Allah’ın huzurundaki hesapta suçlu çıkacak, cezası verilecek, cehenneme gönderilirken resul önüne geçip, Allah’tan kendi hatırına affetmesini isteyecek. Müslümanların bu inançlarını çürüten ayetler var. Ancak Müslümanlar ayetlere değil, kendi fantezilerine inanıyorlar. Hâlbuki Allah; (Tevbe 80) “Onlar için ister af dile, ister dileme; onlar için yetmiş kez af dilesen de Allah onları asla affetmeyecek. Bu, onların Allah ve Resulünü inkâr etmelerinden ötürüdür. Allah fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez” (Tevbe 84) “Onlardan ölmüş olan hiçbirine asla namaz kılma; onun kabri başında da durma! Çünkü onlar, Allah ve Resulünü inkâr ettiler ve fasık olarak öldüler” (Zümer 19) “Hakkında azap hükmü gerçekleşmiş kimseyi ve ateşte olanı sen mi kurtaracaksın!” (Zümer 41) “Şüphesiz biz bu Kitabı sana, insanlar için hak olarak indirdik. Artık kim doğru yolu seçerse kendi lehinedir; kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapmış olur. Sen onların üzerinde vekil değilsin” demektedir.

3. Din adına hüküm koymayan peygamberi kabul etmiyorlar. Müslümanların çoğunluğuna göre, peygamberde aynen Allah gibi İslam’a ait hükümler koymuştur. Hâlbuki Allah, hüküm koymayı ilahlık olarak tarif etmektedir. Kur’an-da geçen, ilah, Rab, Mabud ifadeleri çerçevesinde, ancak dine ait hükümlerin Allah tarafından konulacağını söylemektedir. Sadece İslam’ın değil, insanların hayatını düzenleyen kuralları koyanları da Allah, ilah, rab, mabut olarak ayetlerinde açıklıyor. Eğer insanlar Allah’a kural koyuyorlarsa, bunu Allah’a ortak koşmak, şirk koşmak olarak tarih ediyor. Ayetleri en iyi bilip uygulayan Allah’ın resulünün, hiç Allah’ın dini adına hüküm vermesi mümkün mü?

Allah resulüne, (Âl-i İmran 79-80-81) ayetleriyle, “Hiçbir insanın, Allah’ın kendisine Kitap, hikmet ve peygamberlik vermesinden sonra (kalkıp) insanlara: Allah’ı bırakıp bana kul olun! Demesi mümkün değildir. Bilakis (şöyle demesi gerekir): Okutmakta ve öğretmekte olduğunuz Kitap uyarınca Rabbe halis kullar olunuz. Ve size: Melekleri ve peygamberleri ilahlar edinin, diye de emretmez. Siz Müslüman olduktan sonra hiç size kâfirliği emreder mi? Hani Allah, peygamberlerden: "Ben size Kitap ve hikmet verdikten sonra inandıklarınızı tasdik eden bir peygamber geldiğinde ona mutlaka inanıp yardım edeceksiniz" diye söz almış, "Kabul ettiniz ve bu ahdimi yüklendiniz mi?" dediğinde, "Kabul ettik" cevabını vermişler. Bunun üzerine Allah: O halde şahit olun; ben de sizinle birlikte şahitlik edenlerdenim, buyurmuştu”

(Zümer 65) “Şüphesiz sana da senden öncekilere de şöyle vahyolunmuştur ki: Andolsun (bilfarz) Allah’a ortak koşarsan, işlerin mutlaka boşa gider ve hüsranda kalanlardan olursun!” (Mü’min 66) “De ki: Bana Rabbimden apaçık deliller gelince, sizin Allah’ı bırakıp o taptıklarınıza kulluk etmem bana yasaklandı ve bana âlemlerin Rabbine teslim olmam emredildi” (Zuhruf 40) “Sağırlara sen mi işittireceksin yahut körleri ve apaçık sapıklıkta olanları doğru yola sen mi ileteceksin?

Ayetlerde görüldüğü gibi, Allah resullerinin din adına hüküm koyma yetkisi olmadığını vurgulamaktadır. Eğer resuller Allah’ın dini adına hüküm korlarsa kendilerini ilah yerine koymuş. İnsanları kendine tapmaya çağırmış demektir. Bu nedenle Müslümanların Fıkıh usulü kitaplarındaki birçok tanımlama “şeriatın kaynağı sünnettir” gibi, Allah resulünü ilahlık noktasına çıkarmaktır ki, ne Allah ne de resul bunu asla kabul etmez. Kısaca Hz. Muhammed’in Allah’ın dinine ait hüküm koyma yetkisi yoktur. O sadece Allah’ın dinini insanlara tebliğ eder. Ayetleri insanlara açıklar. Hayatında uygular.

4. Müslümanlar mucize göstermeyen peygamber kabul etmiyorlar. Onun için, resul adına aslı astarı olmayan birçok mucize uydurmuşlardır. Hâlbuki Kuran ayetleri okunduğunda sadece Hz. Muhammed’in değil, hiçbir peygamberin mucizesi yok. Bugün meal ve tefsirlerde mucize olarak çevrilen hiçbir ayetin aslında mucize değil. Üstelik Kur’an-ın hiçbir yerinde mucize kelimesi geçmiyor. Tefsirler, mealler İsrailiyatın, yani Yahudi ve Hıristiyan kültürünün tesirinde kalarak, içinde mucize olmayan Kur’an-ın, meallerini, tefsirlerini mucizelerle doldurmuşlardır. Elinize Kur’an-ın orijinali olan mealini alın. Nerede mucize kelimesi geçiyorsa aslına bakın. En çok Musa, İsa, Süleyman hakkında mealler, tefsirler mucizelerden söz eder. Oysaki Kuranda, ne Musa’nın, ne İsa’nın, ne de Süleyman’ın mucizesi yok. Geçmişteki peygamberlerin kıssalarında mucize kelimesiyle çevrilen ayetlerin orijinalinde mucize kelimesi geçmemektedir. Müslümanların geçmişte, bugün mealleri, tefsirleri mucize açıklamalarıyla doldurmaları, Allah’ın ayetlerinden sapmaları olarak değerlendirilmelidir.

Kuran okunduğunda görülecektir ki, Mekkeli putperestler peygamberde bu özellikler yok diye inanmamışlar. Bu nedenle Hz. Muhammed’in peygamberliğine itiraz etmişlerdi. Geçmişte ve bugün Müslümanların putperest Araplarla aynı konuma düşmeleri düşündürücüdür.

Hz. Muhammed’e Allah, (Bakara 272) “Onları doğru yola iletmek sana ait değildir. Lakin Allah dilediğini doğru yola iletir. Hayır, olarak harcadıklarınız kendi iyiliğiniz içindir. Yapacağınız hayırları ancak Allah’ın rızasını kazanmak için yapmalısınız. Hayır, olarak verdiğiniz ne varsa; karşılığı size tam olarak verilir ve asla haksızlığa uğratılmazsınız” demektedir. Resulün görevi insanları doğru yola iletmek değil, Allah’ın gönderdiği doğru yolu açıklamak, uygulayarak göstermektir.

Hz. Muhammed peygamber olarak, dini açıklamak, uygulayarak göstermek görevinin yanında, getirdiği dinin, içinde yaşadığı insanların şahidi olacaktır. Yani; Müslümanlar ayetleri kendilerine göre anlayabilirler. Kendi inançlarına göre ayetleri yaşayabilirler. Ancak; hesap günü Allah resulü, tebliğ ettiği, açıkladığı, uyguladığı ayetlerin şahidi olacaktır. İnsanların yalan yanlış anlamalarına, yalan yanlış uygulamalarına karşılık, Rabbin huzurunda gerçeği söyleyecektir. Bu yönde gelen ayetler konuyu şöyle dile getiriyor.

(Bakara 143) “İşte böylece sizin insanlığa şahitler olmanız, Resul’ün de size şahit olması için sizi mutedil bir millet kıldık” O gün, (Zümer 69) “ Yeryüzü, Rabbinin nuru ile aydınlanır, kitap konulur, peygamberler ve şahitler getirilir. Aralarında hakkaniyetle hüküm verilir. Onlara asla zulmedilmez”

Allah (A’râf 6) “Elbette kendilerine peygamber gönderilen kimseleri de, gönderilen peygamberleri de mutlaka sorguya çekeceğiz!” diyerek, peygamberliği bize anlatıyor. Allah’ın katında peygamberlerin diğer insanlardan hiçbir farkı yoktur. Onlar Allah’ın dinini insanlara tebliğ etmek, hayatlarında uygulamak için seçilenlerdir. Aynı görevi dolaylı olarak bütün insanlar da üstlenirler. Müslümanlar Allah’tan direkt ayet almasalar da, ayetlere inanmak, ayetlere göre yaşamak, ayetleri insanlara tebliğ etmek, ayetleri açıklamakla görevlidirler.

Elbette resullerin insanlardan farkı vardır. Bu farklardan biri, ayetlere muhatap oluş farkıdır. İnsanlar resuller aracılığıyla ayetlere muhatap olurlar. Resuller ise Allah’ın ayet gönderme biçimlerine göre ayetlerle muhatap olur.

Resullerle insanlar arasında bir başka önemli fark ise, insanlar Allah’ın ayetlerini öğrenirken, anlarken, yaşarken, tebliğ ederken, açıklarken, şeytan araya girebilir. Bu yönde Allah resulleri için şöyle diyor. (Hac 52) “Biz, senden önce hiçbir resul ve nebi göndermedik ki, o, bir temennide bulunduğunda, şeytan onun dileğine ille de bir şeyler katmaya kalkışmasın. Ne var ki Allah, şeytanın katacağı şeyi iptal eder. Sonra Allah, kendi ayetlerini sağlam olarak yerleştirir. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir”

Allah; peygamberlerine ayetler intikal edinceye kadar şeytanın onlara musallat olmasını engeller. Ayetleri unutmamaları için hafızalarına kaydeder. Kayıt anında şeytanı karıştırmaz. Resuller ayetleri insanlara tebliğ ederken, açıklarken, yaşarken, şeytanın musallat olamaz. Yani resuller resullük görevini yaparken, şeytan resullere hiçbir şekilde karışamaz. Onların görevlerini engelleyemez. Allah bu konuda resullerini Resullük çerçevesinde korur. Ancak peygamberler insani sıfatlarıyla baş başa kaldıklarında durum böyle değildir. Resullükle görevlendirilmeyen insanlar koruma altında değillerdir. Onlar ayetleri anlarken, tebliğ ederken, yaşarken şeytan onlara musallat edebilir.

Allah, elçilerine ayetleri gönderirken koruma altına almamış olsaydı, bu durum işin özüne aykırı olurdu. Ayetler gönderilirken şeytan ayetlere musallat olur, din yeryüzüne indirilmeden bozulmuş olurdu. Diğer taraftan Allah’ın resulleri ayetleri aldıktan sonra, kendi kafasına, aklına, yorumuna göre ayetleri algılamış, anlamış, hayatına uygulamış olsaydı, yine işin özüne aykırı olurdu. O nedenle, ayetler hikmetleriyle indirilmiştir. Hikmet, ayetlerin anlayışı, kavrayışı, uygulanış biçiminden ibarettir. Bütün resuller insanların aksine, ayetleri alırken, anlarken, açıklarken, anlatırken, hayatlarına uygularken, Allah’ın hikmetiyle koruma altındadırlar. Farkında olmadan yanlış yaptıklarında anında düzeltilirler. Ayetlerin tahrif edilmesi, anlayışlarının saptırılması, uygulamalarının değiştirilmesi, tebliğ sürecinden sonra, anlayan, uygulayan insanlara aittir.

Resullerin insanlık sıfatları ortadan kalkmamıştır. İnsan olarak resuller, acıkır, yer içer, tuvalete gider, terler, üşür, yanar, ağlar, güler, yanılır, hasta olur, yaralanır, yanlış kararlar verir, duygularına kapılır. Resulün insanlık sıfatıyla yaptıklarıyla ilgili ayetlerde örnekler vardır. Örnekleri görmek için Müslümanların ayetleri dikkatle okumaları gerekir.

Allah’ın Müslümanlara yüklediği görev, anlayışlarından, hayallerinden, peygamberlik, resullük kavramı üretmek değil, Allah’ın tanımladığı peygambere, resule inanmalarıdır. Ne yazık ki, bugün Müslümanların çoğunluğu ürettikleri fantastik peygambere inanmaktadırlar.

Fantastik peygamber, insan değildir. Fantastik peygamber Allah’ın sevgilisi, âşık olduğu bir yaratıktır. Allah bütün kâinatı, âşık olduğu peygamber yalnız kalmasın diye yaratmıştır. Bu iddiada olanlara göre, varlık âleminde Allah ve Muhammed vardı. Allah âşık olduğu sevgilisi Muhammed’e arkadaş olsun diye bütün kâinatı yarattı. Onlara göre Âdem’den önce de zaten Muhammed vardı. Allah’ı Muhammed’e aşık eden bu zavallılar hem Allah’ı hem de resulü ne hale soktukları hiç hesaba katmamışlardır. Düşüncelerindeki sapıklıklara Allah’ı da, resulü de ortak etmeye çalışmışlardır.

Fantastik peygamber, Allah ile mücadele eden, pazarlık edendir. O çok sevdiği insanlar için, müminlere ağır gelmesin diye, Allah ile dinin emirleri üzerinde pazarlık yapmıştır. Allah’a kalsaydı, İslam’a ait hükümler bugünkünden daha ağır, daha fazla olacaktı. Resul sevgisini, hatırını ortaya koyarak, hükümlerin birçoğunu iptal ettirmiştir. Allah’ın sevgilisi olarak, Allah’a nazlanarak dediklerini kabul ettirmiştir.

Fantastik peygamber, kendisine inanıp da Allah’ın emrini yerine getirmedikleri için suçlanıp cehennemle cezalandırılanları, cehenneme gitmekten kurtaran, Allah’ın hükmüne karşı çıkan, aşkını, sevgisini ortaya koyarak suçluları cehennemden kurtarandır.

Fantastik peygamber, Allah’ın elçilerinden biri değil, o bütün insanlığın, aynı zamanda diğer peygamberlerin de üstünde bir elçidir. Yani elçilerinde elçisidir.

Fantastik peygamber, şiirlerde, naatlarda, mevlitlerde, kandillerde, ayetlerin tarifinden ayrı olarak anlatılırken, Müslümanlar şirkten şirke girerler ama bunun farkına varmazlar. Zira Müslümanların çoğu ayetlerin cahilidir. Kuranla ilişkileri yoktur.

Hâlbuki Allah’ın resulü, ancak, kendisini insan, resul kabul edenlerin, Allah’ı dinde tek otorite, hüküm koyucu kabul edenlerin kurtulacağını ayetlerle defalarca beyan etmiştir. Resulün en çok korktuğu şey, Allah’ın huzurundaki hesaptır. Bugün resulün aksine, Müslümanların hesaptan korkuları yoktur. Çünkü onlara şefaat ederek, hesaptan kurtaracakları bir peygamberleri vardır. Onlar hiç düşünmüyorlar mı? Peygamberin şefaatine inanarak hesaptan korkmayanlar, peygamberin Allah’ın hesabından, cezasından korktuğunu unutuyorlar mı? Allah’ın hesabından, cezasından korkan bir peygamber, bizi nasıl kurtarsın diye kendilerine sormuyorlar mı?

Ne yazık ki Müslümanlar bilmiyorlar ki, kendilerine şefaat edecek peygamber, Allah’ın insanlara gönderdiği resul olan HZ. Muhammed değildir. İnsanlara şefaat edecek peygamber, insanların kuruntularıyla, hayalleriyle yarattıkları resuldür. Bundan da insanlar sorumlu tutulacaklardır.

Allah hidayetini bizlere nasip ederek, ayetlerinde anlattığı resule inanmayı, dinini gerçeğiyle tanımayı nasip etsin inşallah…

Beğen

MEHMET ÇOBAN
Kayıt Tarihi:19 Ekim 2013 Cumartesi 19:24:45

MEKKE'DE 12 YIL YAZISI'NA YORUM YAP
"MEKKE'DE 12 YIL" başlıklı yazı ile ilgili
düşüncelerinizi ve eleştirilerinizi diğer okuyucular ile paylaşın.


YORUMLAR


Henüz yorum yapılmamış.

Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Edebiyatdefteri.com'u kullanarak Çerez Politikamızı kabul etmiş sayılırsınız.