lebiderya
1291 şiiri ve 359 yazısı kayıtlı Takip Et

İftara doğru



KAYNAKTAN DERYAYA

LEBİDERYA

İFTARA DOĞRU
KADİR DURAK
hasretiminsesi@gmail.com

Ramazan ayının 3. Günüydü...

İftar saattine epey bir zaman var...

Manevi iklim havasından faydalanmak için; caminin merdivenlerine yöneldi. Ağır ağır çıktı merdivenlerden. Hayatının bütün zamanları gözünün önünden geçti...

Köyündeki günlerini düşündü.

Daha bebek yaşta; zatürre olmuş hastanede 16 gün kalmış... Kendisine gelen yemekleri yiyememiş.
Babası çaresiz... Yanında beklemiş, anası ne yapsın garip evde umutla haber beklemekte?
Bir gün az gözünü açmış; "Baba" diyebilmiş sessizce...Babası bayram etmiş...
Eve getirmişler yeniden fenalaşmış... Bakmışlar ki; ne ses var, ne seda...

Salası okunmuş, kefenlemişler minicik bedenini... Anası çaresizlik içinde için için ağlıyor, ablası feryat eder... Babası sessiz... Boynunu bükmüş kefene bakar....

Anası sarılmış kefenlenen yavrusuna... "Çıkarın çıkarın kefenden çıkarın yavrumu ben anayım anayım ölmedi yavrum ölmedi çıkarın onu çıkarın oradannnn." Diye feryat etmiş...

Anaya inanmamışlar....

Kucağında kabre götüren dayısı mini mini yeğenini yan tutup koklamış, o an bir kıpırtı hissetmiş...

Bacımın dediğini yapınnnnnn yeter ya yeterrrrrrrrrrr... Diye bağırmış,..
Bebek bu bağırtıyla irkilmiş; anaaaa anaaa diye ağlamaya başlamış... Kefeni açmışlar yavruyu eve getirmişler..
Anası; "Ölme bebeğim, ölme yavrum, yavrummmm, ölme benim canım, sensizliği çekemem ben, ben öleyim sen ölme bebeğim.." Diye bebeğine sarılmış....

Dedesi namaz kılarken düşmüş, ağzından köpükler gelmiş, çenesini bağlayıp, gözlerini kapatmışlar, üzerini örtmüşler, kapıya kazanlar gelmiş, su taşımışlar, ateş yakmışlar...

Beze sarılmış olan dedesini bir büyük tahta kutu içine koymuş omuzlarına almışlar... Dedesini götürenlerin peşinde takılmış. Toprağı kazmışlar, dedesini toprağa koyup üzerini kapatmışlar.

Akşama doğru herkes onu ararken; ablası, "Ben nerede olduğunu biliyorum telaşlanmayın." Deyip kabristana gitmiş.. Bakmış ki minicik elleriyle dedesinin taprağını kazıyor....

Oruca başladığında daha beş yaşındaydı. Yerlerde kar var... Kar topu oynamazdı, oyun sevmezdi. Dayısı bir topaç yapmıştı, topacının çivisini çıkarmışlar diye topaç oynayanların yanına hiç gitmezdi... Kızağı yoktu. Bir gün anasının terliklerini aldı dağa doğru gitti. Minicik ayakkabılarını terliklerin üzerine koydu ve daha oturmadan kar üstünde kaymaya başladı... Aşağısı uçurumdu... Bir ağacın gövdesine çarpıp kaldı, Bir zaman sonra oradan geçen avcılar alıp köye getirirler... Hemen üzerini çıkarırlar.. Ilık suyla yuyarlar... Esvabının kuruması için de sobanın yanına asarlar. Kendine gelince esvabın hemen kuruması için sobanın üzerine yazınca esvapları kavrulur...

Bundan sonra kızağı da sevmez olur...

Sabahları şafak zamanı uyanır.. Namaz surelerini öğrenmek için köyünde bulunan hocalardan yardım alır...

Bütün sureleri ezberler... Namaza başlamıştır... Kitap okumaya başlayacağını dayısına söyler.. Dayısı bir kitap verir... Kitabı alıp koynuna saklar...

Ertesi gün köy yanındaki tarlaya ekin dermeye giderler. Kendisine verilen yeri derip tamamlayınca anasının dayısı yanına çağırır...

"Büyünce ne olacaksın?"

Koynundaki kitabı çıkartır...
ve;
"Ya yazar olup kitap yazacağım ki; okuyanlar hayatın kendisini anlayabilsin; ya da; cumhurbaşkanı olacağım öyle bir yöneteceğim ki; bütün dünya Türklüğü görsün..."

Cevabını verir...

Anasının dayısı bu cevap üzerine; "Al sana beş lira para bununla kendine bir kalem bir de defter al,,, Yazmaya başla o zaman.. Ben senin yazdığın kitapları okuyamam o zamana ben ölmüş olacağım, yani dedenin yanına gideceğim... Sen ikimizin de kabrine ziyarete gel, kitaplarından güzel sözler seçerek bizim kabrimize getir..." Der...

Beş lirayı anasına uzatır... Anası ertesi gün yavrusuna defter kalem ısmarlayacaktır...

O akşam anasının dayısı dünyaya veda eder...

O defter ile kalemi saklar...

2000 Yılının Ağustos ayında köyünde son otuz yılın en büyük yangını çıkar. O yangında o defteri ile kalemi de yanar....

Okula başlar;

İlkokulun ilk sınıfında; öğretmeni Ali Evlioğlu; "Seksen sarı at, doksan doru at, yüz kırat; nallanacak ve mıhlanacak, nalın tanesi 50 kuruş, mıhın tanesi 25 kuruş. Her at için nalbanta 1 lira el emeği verilecek. Bu atların nallanmasının bedeni ne kadar lira eder?" Diye soru sorar.. Soruya hemen cevap verir... Oysa öğretmen soruyu 4 ve 5. sınıflardaki talebelere sormuştur. Bu cevabı verdiği için öğretmeni onu dışarı çıkartır, Parmaklarının ucunu karda bekletir. Parmaklarını birleştirterek cetvelle parmak uçlarına vurur...

Bu ceza çok zoruna gitmiştir....

Köyündeki akrabalarından bir ağabeyisi Adana’da yüksek okulda okumaktadır. Ondan dersler almaya başlar. İlk okuduğu kitap; YENİ UFUKLARA DOĞRU...

Kitabın özetini çıkartır. Kitabı veren ağabeyisine; Ağabey Alparslan Türkeş Kim? Diye sorduğunda;

"Esir Türkleri hürriyetine kavuşturacak, dünyayı huzurlu hale getirecek bir büyüğümüzdür. Biz O’na Başbuğ" Diyoruz...

-Başbuğ ne demek ağabey...

"Türklerin hanlar hanına, Türk liderine, Türklüğe hizmet eden büyük devlet adamına, Türklüğü birleştirecek olan kahramana BAŞBUĞ." Denir...

Ben Başbuğumu görebilir miyim?

"Elbette görebilirsin, ancak önce fikilerini öğreneceğiz, fikirlerini yaşantımız haline getireceğiz, fikirlerinin savunucusu olacağız."

Ben Başbuğumuza bir soru soracağım...

"Tamam gördüğünde sorarsın, şimdi al sana ikinci kitabın..."

İkinci okuduğu kitap; TEMEL GÖRÜŞLER...

Ağabey ben bu kitabı da okudum...

"O zaman sana iki kitap birden; "

Üçüncü ve dördüncü okuduğu kitaplar; TÜRKİYE’NİN MESELELERİ VE DOKUZ IŞIK...

Dokuz Işık kitabından çok etkilenmiştir....
"Ağabey hani biz Başbuğumuzun fikirlerini yaşantımız haline getirecektir... Neden köyümüzde bir Üzüm Birliği oluşturmuyoruz?"

"Tebrik ediyorum, senin gözlerin öpüyorum. Onu da yapacağız, yapacağımız çalışmaları sıralayacağız, sabırla teker teker yerine getireceğiz..."

Ağabey ben büyük şehirlere gideceğim...

"Neden?"

Sen okulu bitirince benimle kimse ilgilenmez, bana kimse kitap getirmez. Ben büyük şehire gidersem daha çok kitap okurum...

"O zaman beni iyi dinle; Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, Seyyit Ahmet Arvasi, Arif Nihal Asya, Osman Yüksel Serdengeçti, Fethi Gemuhluoğlu, Galip Erdem, Abdurrahim Karakoç, Ahmet Kabaklı, Erol Güngör gibi büyük yazarların kitaplarını da okuyacaksın... Hatta onlarla tanışacaksın..."

Tamam ağabeyim. Ellerini öpeyim. Ben yarın erken gideceğim ağabeyim....

Sarılır ağabeysine... Ağlaşırlar...

Çıkar köyünden çıkış o çıkış....

Büyük şehir; okuyacak bir yandan, bir yandan geçim derdi...

Kavgalar, sokaklar kan revan.. Her gün bir can kardaşının vurulduğunu, toprağa düştüğünü görmekte...

Türk İslam’a sevdalıdır...

Kavgam vatan, sevdam vatan... Der...

Onyedisindedir. Bir şehrin açık meydanında yaylım ateşine tutulurlar. Vurulmuştur. Farkında değildir. Arkadaşı üzerine atlar ayaklarından tutup yere uzatır..
Arkadaşı;

Nereye be delirdin mi sen.... Diye bağırır...
"Ne oldu?"
Yahu vuruldun be adam...

"Olsun be usta... Can kardaşlarımız ecel içmiş, bir kurşunun lafı mı olur?"

Hadi hastaneye...

"Usta hastaneye gitmeyelim. Asıl ölüm tuzağı orda kurulu, Dışarda yarım kalan işler hastanede tamamlanıyor. Sokaktaki itlere et veren kravatlılar olmasa bunlar havlayabilir miydi ustaaa."
.
Kurşunla yaşamaktadır...

Hücreler, işkenceler....

Türk İslam uçbeyliği verilir...

Hayranı olduğu Başbuğuna kavuşmuştur....

İşkence dosyası kitabı hazırlanır....

Ecevit emriyle ağır işkenceler yapılan Türk İslam yiğitlerinin adı yazılıdır bu kitapta...

Kitap Başbuğun emri ile yayınlanır....

Büyük ustalarla tanışır...

25 Mayıs 1978 Perşembe günü Çatlî’yla kucaklaşır...

Hakkı Öznur; Altı Ciltlik "Ülkücü Hareket" kitabını yazar. Bu kitapta da adından bahsedilmektedir...
İsimsiz kahramanlar....

İsimleriyle destanlaşanlar....

12 Eylül 1980 Cuma günü vahşetin kanlı pençeleri, Türk düşmanları, Türklük düşmanları, Türk yurdunda Türk kanı içmeye başlarlar...

Ayak tırnakları çekilir, nohut üzerinde yürütülür, irlanda masasına elineden ayağından bağlanır, çarmıha gerilir, kum torbası ile ciğerlerine vurulur...

Tuzlu su içirilir, dikey tabuta konulup, alnına yüksek ışıklı ışın verilip su damlatılır...

Kurşundan nişana bir de hücre hatırası eklenir...

Yılmayacak, yıkılmayacak. eğilmeyecek, bükülmeyecektir.... Dik dururşuna; "TÜRK DURŞU." Adı verir.

Biri omuzuna dokundu....

Hey kardeşşşş.. Burada mısın?

"Evet... Neden sordunuz?"

Çok dalgınsın be arkadaş...

Sessizce aşağı indi...

Nereye nereye?

"Kurşunlara, hücrelere, vahşete, işkenceye, zalime eğilmeyen koca kurt..." Diye seslice düşündü...

Cami çesmesinin yanında bir armut vardı....

Kimbilir belki bugünkü nasibiydi... Ama ağzı da yaralıydı... Nasıl yiyecekti ki;

Armudu aldı, yıkadı,,, Cami avlusunda bulunan saate baktı... Armudu aldığı yere bıraktı....

Az önce;

"Heyyy kardeş, burada mısın." Diye seslenen adam biraz ötede onu izliyordu....

Yanına geldi...

"Arkadaş."

Efendim...

"Gel hele az yürüyelim."

............. Sahile doğru yürüdüler... Sessizliği "Yürüyelim" Diyen bozdu...

"Kimsin ben arkadaş...?"

Adama döndü... Gözlerini kapattı.... Öylece kalakaldı... Ne diyecekti... Nasıl başlayacaktı söze... ...........

-"Ben ..." Dedi... ve; "Boşver be arkadaşşş.. işte öyle biriyim..." Diyebildi...

"Gel arkadaş, şurada bir market var, içerisi serindir, iftara az kaldı, zaman geçmiş olur."

Birlikte markete girdiler... Biraz dolandılar....

Adama göz ucuyla kendisini süzüyordu...

Ben çıkıyorum arkadaş.. Huzur senle olsun... Dedi

Öteki;

"Hele dur selam vermenin bir hatırı vardır. Beni meşgul ettin, ben tam üç saattir seni izliyorum, Helallik almadan gitmek var mı?"

Zorluk çıkarma, hakkını helal et ben gidiyorum.

"Bir tek şartla hakkımı helal ederim... "

Şartını söyle...

"Cami şadırvanında birlikte iftar açıp, akşam namazını kılıp üstüne de bir demli çay içersek..."

Bak arkadaş.............

"Yok başka türlü hakkımı helal etmem tam üç saat seni izledim, kaç tane işim vardı, hepsini erteledim."

Tamam, senin dediğin olsun....

Birlikte su içtiler aynı tastan... suyu paylaştılar...

Ekmeği dilimlediler, pay ettiler...

Domatesi elleriyle dilimlediler...

Ekmekleriyle cami avlusuna geldiler...

Akşam namazını eda ettiler...

Ekmeklerini yediler...

Çay ocağından iki çay aldılar...

.. Birbirlerinin adlarını hiç bilmediler....

Ayrılırken....

"ESKİ GÜNLERDEKİ GİBİ...." CÜMLESİ SÜZÜLDÜ DUDAKLARINDAN.................

Beğen

lebiderya
Kayıt Tarihi:10 Eylül 2013 Salı 21:10:53

İFTARA DOĞRU YAZISI'NA YORUM YAP
"İFTARA DOĞRU" başlıklı yazı ile ilgili
düşüncelerinizi ve eleştirilerinizi diğer okuyucular ile paylaşın.


YORUMLAR


Henüz yorum yapılmamış.

Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Edebiyatdefteri.com'u kullanarak Çerez Politikamızı kabul etmiş sayılırsınız.