1
Yorum
3
Beğeni
5,0
Puan
27
Okunma
Ben mutluluğu bir çocuk oyuncağı sanmıştım önce,
Kırık dökük bir salıncakta, sallandıkça uçacak gibi...
Oysa ne zaman uzatsam ellerimi o gökyüzüne,
Kuşlar göç etti, bulutlar ağladı, gölgeler sırtını döndü bana.
Dedim ya kirve, ben mutluluğu hiç bilmedim,
Hiç yaşamadım ki fiyakalı sofralarda, süslü akşamlarda...
Bir bak bana... Gözlerimin altındaki şu uçurumlara bak!
Hangi mutlu insan taşır bu coğrafyanın kahrını yüzünde?
Biz hep gecenin en zifiri yerinden kurşunlandık,
Hep en sevdiğimiz şarkının nakaratında yarım kaldık.
Soruyorlar şimdi utanmadan, "Mutluluk nedir?" diye.
Ulan bilmediğim bir ülkenin pasaportunu nasıl taşırım cebimde?
Hiç görmediğim bir kadının kokusunu nasıl anlatırım size?
Gecenin ayazında, rüzgara karşı tüttürdüğüm sigara dumanıydı benim ömrüm.
Herkes kendi payına düşen güneşi alıp gitti bu şehirden,
Bize ise sadece karanlığı kaldı bu koca caddelerin.
Bir gün olsun kapımı çalıp da "Sıra sende, hadi gül" demedi hayat.
Ben mutluluğu hep başkalarının vitrininde izledim,
Cebimde biriken yalnızlığı, umut diye avuçlarımda besledim.
Söylesenize, hangi kitap yazar benim hiç basılmamış duygularımı?
Hangi lügat açıklar, bir ömrün tek bir gün bile bahar görmeyişini?
Ben mutluluğu hep yabancı ellerin gölgesinden izledim;
Başkaları gülüşürken, ben avuçlarımda kendi cehennemimi gizledim.
Doğruysa söylediğim şu gökyüzü dile gelsin, şu yorgun toprak bağrına bassın beni!
Bir kez olsun başımı koyamadım huzurun o pamuktan yastığına.
Biz hep son treni kaçıran, hep yanlış durakta bekleyen o fiyakalı mağluplardık;
Herkes payına düşen sevdayı alırken, biz sadece ayrılıkları göğüsleyen hamallardık.
Şimdi hangi rüzgâr savurur benim küllerimi, hangi nehir temizler bu kaderin kirini?
Ben ki ömrünü bir hiçliğin mahkemesinde sanık sandalyesinde eskitmiş adamım.
Adaleti olmayan bir sevdanın, hükmü peşin verilmiş o yalnız infazcısıyım.
Kimse bana bahardan, çiçekten, gökyüzünün mavisinden bahsetmesin artık;
Bizim fırtınamız içimizde koptu, bizim gemilerimiz daha kalkmadan battı o sularda.
Bir bakın ulan şu alnımdaki derin çizgilere, her birinde bir hıyanetin acı hatırası var.
Dost dediklerimiz arkamızdan kuyular kazarken, biz yine de dik durmanın kavgasındaydık.
İşte bu yüzden inanmıyorum o süslü kelimelere, o yüzüme gülen sahte çehrelere;
Çünkü ben mutluluk denilen o masalı, henüz ilk sayfasında yırtıp çöpe attım...
Hangi takvim yazar gurbette geçen o kimsesiz, o upuzun kışları?
Gözlerimden akmayan o yaşlar, içimde birikip de koskoca bir sela oldu.
Sırtımı yasladığım koca çınarlar bile birer birer kurudu şu ömür bağında.
Biz payımıza düşen o ağır kahrı sessizce çekerken, kimseler sormadı halimizi.
Şimdi karşıma geçmiş bana masallar anlatıyorlar, toz pembe rüyalar satıyorlar.
Ulan bizim gençliğimiz yağmalandı o vefasız ellerde, ömrümüz bir hiç uğruna harcandı!
Ben huzuru bir gün bile koklayamadıktan sonra, dünyaları serseniz ne yazar önüme?
Her akşam bir efkar sarar dört bir yanımı, her sabah bir sitemle uyanırım hayata.
Yoruldum artık bu sahte sahnede kendi kendime figüran olmaktan;
Varsın sizin olsun o şaşalı dünyalar, varsın sizin olsun o yalan gülüşler...
Şimdi bir bak bana, iyi bak bu darmadağınık çehreye!
Sırtımda bin yıllık bir sürgünün izleri var, koynumda yarım kalmış şiirlerin sızısı...
Ben mutluluğu hiç bilmedim diyorum, anlamıyor musunuz?
Hiç yaşamadım ki, hani o şarkılarda geçen o deli divane coşkuları...
Benim bildiğim tek şey; sabaha karşı patlayan bir duman,
Ve o hiç gelmeyecek olan güzel günlerin, arkasından el sallayan o yorgun adamdır...
Şimdi bu satırları, hiç tadılmamış bir sitemin tarihi diye yazıyorum.
Bir bak bana... Tepeden tırnağa kırgınlık, baştan aşağı kavga!
Eğer bir gün bir kitapta rastlarsanız bu kelimelere,
Bilin ki o lügatta mutluluğun karşılığı boştur.
Çünkü ben hiç yaşamadım o pembe yalanları,
Hiç bilmedim o sahte baharları...
Benim payına düşen; onurlu bir acı,
Ve hiçbir zaman gülmeyecek olan o esmer çocukluğumdur...
5.0
100% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.