0
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
32
Okunma
Kapıyı açamıyorum dedim.
Belki kapı değildi kapattığım…
Belki de içimde yıllar önce donmuş bir kıta vardı;
üzerine basan herkesin ayak sesini yutan,
derin çatlaklarında eski haykırışları saklayan.
O ise “Beklerim” dedi.
Sanki beklemek, karanlığın ortasında
gökyüzü aramak kadar kolaymış gibi…
Gecenin sırtına yaslanıp ısınabileceğini sandı.
Ben susunca, o sessizliği güne dönüştürmeye kalktı.
Benim gecem güne boyun eğmez.
Derler ki böyle birine “git” denmez.
Ama ben biliyorum:
Bazen gölgeler, yanına yaklaşan ışığı bile tüketir.
Işığın suçu yoktur;
gölge dokununca kararır sadece.
Onu göndermek, kovmak değil
karanlığımın ona bulaşmasını engellemektir.
Bu acımak değil…
Adı yok bunun.
Belki bir yara hafızası:
Dokunsam sızlar, dokunmasam kanar.
Sonra geldi o ince çizgi:
Ne git diyebildim…
ne kal deme gücüm kaldı.
Git deseydim rüzgâr eksilecekti içimden.
Kal deseydim çiviler daha da derine işleyecekti.
İki kelime, iki uçurum…
Ben ortasında, kendi ayak izlerimi bile tanımayan bir yolcu.
Gerçekse böyle fısıldadı içime:
Gitmesini istemeyecek kadar kök salmış,
kalmasını taşıyamayacak kadar zehirlenmişim.
Kapı aralıktı belki ama ben değildim.
İçimde bir orman vardı:
Ağaçları is kokuyordu, dalları kırık,
yolu olmayan bir karanlık
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.