Okullar kapanıp yaz gelince genelde aileler bağ evlerine göçerlerdi. Aile reisleri şehirde kalır ticaretle uğraşır, hafta sonları canlı vasıtalarıyla bağ evlerine dönerlerdi. Hali vakti yerinde olanlar Talas, Hisarcık, Germir, Mimarsinan. Orta halliler, Eskişehir Bağları, Hacılar ve Mahrumlara göçerlerdi.
Bazı evlerin önünde, “Yaylı “ at arabaları vardı. Sanki Romalı gladyatörlerin savaşlarda kullandığı arabalara benzer lastik tekerlekli iki kişinin bindiği süslü arabalarla gider gelirlerdi. Bu hali vakti iyi olanların evlerinin ahırında ayrıca atlar için de ahır içerisinde bölmeler vardı. Bahar geldiğinde ahırların tabanı bellenir, kermeler gübre olsun diye sebze bahçelerine götürülürdü. Baharları mahalle araları mayıs kokardı.
O dönemlerde bırakın mahalleleri, şehirlerde bile sayılı otomobil vardı. Bazı evlerin önünde Tek ya da çift atın çektiği şimdilerde taksilerin yerini tutan sokaklar nal sesiyle inleten süslü faytonlar vardı. Dört lastik tekerlekli at arabaları vardı çokça, nakliye işlerinde kamyon gibi kullanılan.
Sokaklarımız parke taşıyla kaplıydı, sokak yollarımız öyle sık sık eşelenmez, delik deşik olmazdı. Tek tırnaklı hayvanlar gibi çift tırnaklı hayvanlar da nalbant dükkanında tırnakları kesilir törpülenir nallanırdı, tırnakları aşınmasın diye. Kadınlar sokak çerçilerinin ne sattıklarını çığlıklarından, hayvanlarının nal sesi ya da kişneme sesinden bilirlerdi. Çerçiler katır ya da atlara çatılmış büyük küfeler içerisinde satarlardı ürünlerini, sebzelerini. Hele bir çerçi vardı ki yarım asırdan evvel, çığırtısı ile sokakları inletirdi. Katır semerine çatılı küfe içerisinde ki sakatatları satmak için “ Koyun ayağı var Kelle var” diye bağırır inletirdi sokakları. Bir seferinde Düven önünden, Kağnı pazarına doğru giderken, Adem ağanın konağının önünde, başını konağın üst kat penceresine doğru kaldırıp iki elinin ayasını ağzına oluk yaparak, yine aynı ses tonuyla “ koyun ayağı var kelle var” diye avazı çıktığı kadar bağırır. Adem Ağa pencereyi açar, aşağıdan kendisine bakan sakatatçıya “ ne bağırıyonğ lan, benim evden başga ev bulamadınğmı malını satacak kosnüg der. Sakatatçı uzun boylu, Adem Ağa yaşlarında birisi. Biraz komik tavırla,bir eli katırının yularındayken, diğer eliyle küfeden çıkardığı koyun kellesini ağaya sallayarak, ne gızıyonğ ağa, belkim ağanın da canı çeker diyi bağırdımdı ” der ve yine aynı teraneyi çağırarak oradan uzaklaşır. Sokranarak penceresini kapatırken get lan işine sümsük herif der., Adem Ağa”
Her mahallenin ev ekmeği pişiren fırını vardı. Ev hanımları hane halkına göre, bir hafta yetecek kadar hamuru akşamdan yoğurur, sıra kapmak için sabah namazını müteakip bakır leğenler içerisindeki hamurlar omuzlarda fırınlara taşınırdı. Ekmek pişiricisinin arkasında bulunan bel hizasında yükseltilmiş tezkerelerin üzerinde sıra sıra. Bu tezkerelerin üzerinde bazen otuza yakın leğen sıralanır, geç kalanların ekmeği öğleden sonraya kalır, komşulardan ödünç alınırdı. Biz çocuklar birkaç gün sonra bayatlayan ev ekmeğinden bıkar, illa ki çarşı ekmeği diye tutturur mızmızlanır hadda bir tonda azar işitirdik ebeveynlerimizden. Yalanda değildi hani. Hamur mayalı o mis gibi kokan somun ekmeğine ve meşhur Şıhaslan Fırınının çıkardığı, kapalı uzunca pidesine doyum olmazdı. O pideler hemen hemen her bakkalda bulunurdu. Bakkalcı bilirdi pidenin yanında çemenin gittiğini. Öğlenleri okul aralarında veya oyun seyrederken. Yirmi beş kuruşa çeyrek, elli kuruşa yarım pide arası çemen ekmeği ne keyif ve iştahla yerdik Bilmezdik ne hamburger ne kola, ne döner, ne ayran. Bilseydik de alamazdık ki.
...
Devamını oku »
Sabahın erken saatlerinde,
Gecenin zifiri karanlıklarında,
İçimde büyüyen ve adını koyamadığım her ney ise,
Sancılarla karışık kâbuslardan esinleniyordu sanki.
Ve bacakları olmadığı halde kelimelerin,
...
Devamını oku »