( ( İrfan Yılmaz )
76 şiiri ve 18 yazısı kayıtlı Takip Et

Zernişan - ıı.



Zernişan - II.

Günün Yazısı
Okuduğunuz yazı 3.11.2011 tarihinde günün yazısı olarak seçilmiştir.


İKİNCİ BÖLÜM

Günler, sanki ayların çarkında dönüyormuş gibi Figen’e uzun geliyordu. Dış dünyadaki dönen dolaplardan habersiz olan karnındaki bebek iştahını arttırmış, bir hafta içinde solgun yüzü kanlanıp daha da güzelleşmişti. Günden güne büyüyen karnı yeni giysilerin alınmasını şart kılmıştı. Feride hanım, gebelik kıyafetlerini satın alarak getirdiği akşam Figen’in içine düşen kuşku gözlerine yansıdı:
-Abla bunlara ihtiyacım olacak mı ki?.... diye endişesini dile getirdi. Feride hanım:
-İhtiyacın olacak tabi... şeklinde kesin bir ifade kullandı. Şimdi sen bunları giyip rahat edeceksin. Yarın akşam seni Sedat hocanın yanına götüreceğim. Muayene olacaksın. Öyle sanıyorum ki hocamız bu konuda yarın kararını verecektir. Sen şimdi üstünü değiştir rahat et, sonra yemeğimizi yeriz. Bu gece rahat uyumaya bak. Hocamız seni yarın muayene ederken sağlıklı görünesin.
Feride hanım, ertesi gün akşam üzeri Figen’i muayenehaneye götürüp önce kendi kendi odasına aldı. Sedat hocanın yanına varır varmaz:
-Getirdim, hocam. Kapıya da ’Kapalı’ yazısını astım. İçeriye alayım mı? diye sordu. Sedat hoca:
-Önce şu telefonun fişini çek! dedi.
Feride hanım, Figen’i muayene masasına çıkarıp oturmasını söyledi. Dikkatli bir şekilde tansiyonunu ölçtü. Nabzını saydıktan sonra Sedat hocaya dönüp:
-Yüz yirmiye, doksan hocam, dedi. Nabız dolgun ve ritmik. Sedat hoca:
-Fundus yüksekliğini iyi değerlendir, dedi. ÇeKaSe’yi duymaya çalış!
Figen’i masaya yatıran Feride hanım:
-Karnını aç! diyerek dikkatli bir şekilde muayene etti. Sedat hocaya dönerek:
-Hocam: İntra uterin normal gebelik mevcut, yalnız altıncı aya yaklaşmış. Fetüs sağlıklı. Her şey normal.
-Yani benim bakmamı gerektiren bir durum görünmüyor, öyle mi?
-Her şey normal hocam. diyen Feride hanım, Figen’i muayene masasından kaldırıp, Sedat hocanın masasının önündeki koltuğa oturttu.
Sedat hoca, memnun bir yüz ifadesi ile Feride hanıma:
-Figen’e bir meyva suyu, bana da bir bardak süt getir dedi.
Feride hanım gelinceye kadar Sedat hoca izlenmesi gereken yolu, bir kez daha akıl süzgecinden geçirirken; Figen dilinin ucuna kadar gelen soruyu, sormaya cesaret edemedi.
Sedat hocanın masasına bir bardak sıcak süt bırakan Feride hanım, Figen’e meyve suyunu uzatırken:
-Merak etme ısıtıp da getirdim, dedi. soğuk değil seni hasta etmez, buyur afiyetle iç.
Sedat hoca gözleriyle Feride hanıma oturmasını işaret ettikten sonra Figen’e dönerek konuşmaya başladı:
-Kendin de duydun: Gayet sağlıklı bir gebelik... dedi. Sen, her kula nasip olmayan bu sağlıklı gebeliği sona erdirmemizi istiyorsun!
Figen, doktorun bebeği almak istemediğini düşünerek üzüntüyle:
-Hocam, beni içimdeki günah tohumunu taşımaya mahkum etmeyi düşünmüyorsunuz her halde! demiş bulundu.
Sedat hocanın hiç beklemediği ve hoşuna gitmeyen bir cümleydi bu. İşaret parmağını dudaklarına götürüp:
-Boyundan büyük sözler söylemeye kalkışma dedi. Bulunduğun şartlar içinde senin için en uygun çözümü bulmaya çalışıyoruz. Sadece, söyleyeceklerimi dikkatle dinle. Önümüzde üç ihtimal vardı: Birincisi sözlünle barışıp evlenmendi ve en doğrusu da buydu ancak bunun mümkün olamayacağı anlaşıldı ve bu ihtimal ortadan kalktı.
İkinci ihtimal: Bizim bu gebeliği tıbben sona erdirmemiz. Senin beş aylık dediğin gebeliğinin, altıncı ayında olduğunu göz önünde bulundurursak bunun senin sağlığın için çok riskli olduğu görülür.
Üçüncü bir ihtimal daha var ki...
-Nedir hocam?
-Üç ay sonra zaten normal doğum yapacaksın...
-Ölürüm daha iyi!
-Ölmeyeceksin, annen de sen öldün diye üzülmeyecek, sağlığın da bozulmayacak, günahsız ve hiçbir şeyden habersiz bir bebek de ölmemiş olacak.
-Peki bu saydıklarınız nasıl mümkün olabilecek?
-Sen önce iyice bir düşün ve şu soruma cevap ver: Diyelim ki bu şartlarda bu bebeği herkesten habersiz dünyaya getirdin, bebek hiçbir zaman kim olduğunu bilmediğin birisine verildi. İleride pişman olup bebeği aramaya kalkışır mısın?
Figen düşünmeye gerek bile duymadan:
-Asla... O’nun günah meyvesinin peşine mi düşeceğim? Asla...
-Bak! düşünmeden konuşuyorsun. Tekrar soruyorum: İleride bir vicdan azabı duyup pişman olmaz mısın? Ya sözlünle barışırsan, bebeğinizi aramak isterseniz?
-Şeytan görsün yüzünü! O’nun da bebeğinin de...
- Bu kadar kesin diyorsun yani, duygularından da bu kadar eminsin, öyle mi?
-Eminim tabi, O’nun yüzünü bile görmeye tahammül edemem, Şeytan suratının meraklısı değilim, bebeği de hiç umrumda olmaz.
-Emin misin?
-Evet.
Figen’in, dünyaya getirse bile kesinlikle bebeği istemediğine kanaat getiren Sedat hoca konuşmasının en önemli bölümüne geçti:
-Görüyorsun ki bu günün şartlarında senin için en uygunu o bebeğin dünyaya gelmesidir. Sen de ömrünce masum bir cana kast etmemiş olmanın huzurunu duyarsın. Bu sayede umutla çocuk sahibi olmayı bekleyen bir aile de bebek sahibi olur. Bunun kadar önemli bir konu daha var. Bebeğini aldırmak zorunda kalan pek çok kadın, daha sonra derin bir pişmanlık duyar. En çok şikayetçi oldukları konu da: ’-Anne kıyma bana, kâtil olma!’ diye aldırılan bebeklerin gece rüyalarına girmesi ve bu durumun ne kadar sürecek olmasının da belli olmaması... Eminim ki aklına böyle bir şey gelmemiştir.
-Gelmedi hocam.
-Atacağımız adımın geriye dönüşü olmadığından; ameliyatla bebeğini aldırıp aldırmayacağın konusunda son kez düşünmeni istiyorum. Bunun için sana üç gün daha düşünme mühleti veriyorum. Fazla da geçikmeyelim. Bebeğini aldırmaya karar verirsen üç gün sonra ameliyatını yaparız. Eğer ki bebeği dünyaya getirip kim olduğunu hiçbir zaman bilemeyeceğin birisine vermeyi kabul edersen; şunu iyi bilmen lâzım: Bu bebeğin kime verildiğini hiçbir zaman öğrenemezsin!
-Hocam güzel söylüyorsunuz da, ya bebeği alanlar daha sonra kapıma dayanıp da: ’Al bebeğini kendin bak!, biz bakmaktan vazgeçtik derlerse?’ Peki ben o zaman ne yapacağım?
-O konuda hiç bir şüphen olmasın. Nasıl ki sen bebeği kime verdiğini bilmiyorsan; bebeği alanlar da kimden aldıklarını bilmeyecek.
-Hocam ben o zaman kararımı verdim bile! Tamam, bebeği dünyaya getireceğim.
-Ben, gene de üç gün boyunca iyice bir düşünmeni tavsiye ederim.
-Düşünmeme gerek yok hocam. Sizden başka güveneceğim kimim var ki... Kararımı verdim. Ameliyat olmak istemiyorum. Bebeğin ölmesine ben sebep olmayacağım. Size güveniyorum hocam. Kararım değişmez!
Konuşulanları o ana kadar sessizce dinleyen Feride hanım:
-Hocam, bence Figen yaşına göre çok güzel bir karar verdi. Hiç bıçak altına falan yatmasın. Bir anlık yanlış bir kararın günahını niçin ömür boyu çeksin ki? Bence en doğru kararı verdi. Üç ay dediğin nedir ki, göz açıp kapayıncaya kadar gelip geçer. Kızcağız da Allah’ın izniyle bu belâdan bir günaha girmeden sıyrılmış olur. Bu zaman zarfında ben ona çok iyi bakarım. Kimsenin de ruhu duymaz. Figen’i tebrik ediyorum. En doğru kararı verdi. Bence ileride verdiği bu karardan dolayı hiç de pişman olmaz.
Sedat hoca:
-Hayırlısı olsun, deyince Feride hanım elini Figen’e doğru uzatıp ayağa kaldırdı. Sedat hocaya bakarak:
-Hocam başka bir emriniz yoksa biz gidebilir miyiz? Tasarladığından da daha kolay bir şekilde işleri yoluna koyduğunu düşünen Sedat hoca:
-Başka bir ricam yok, dedi. gidebilirsiniz.
Feride hanım, doktorun önündeki boşalmış süt bardağını alırken, Figen’e, önündeki sehpada duran meyve suyu bardağını gözleriyle işaret ederek:
-Haydi canım, bitir de gidelim dedi.
Feride hanım ve Figen muayenehaneden ayrıldıktan sonra Sedat hoca, özel adres defterini çıkarıp sayfalarına göz gezdirmeye çalıştı. Önce üç isim belirledi. Beş dakika kadar üzerinde düşündüğü isimleri sonra ikiye indirdi. İki isim üzerinde yarım saat kadar düşündü. Sonunda bir isim üzerinde kesin karar kılınca; hemşirenin çektiği telefon fişini yerine taktı.
***
Gece saat ona geliyordu. Televizyondaki diziye kendini kaptırmış olan Semih bey sesini yükselterek mutfaktaki eşine seslendi:
-Leylâ, telefon... Şuna bir bakıver...
Kadın elindeki havluyla ellerini kuralamaya çalışarak telefonu kaldırdı:
-Evet dedi, Semih bey evde, bir dakika lütfen... Eliyle ahizeyi kapatıp eşine seslendi: Doktor Sedat bey, telefonda. Seninle görüşmek istiyor.
Semih bey, doktorla görüştüğü gecenin sabahında eşiyle birlikte İstanbul’dan, Bursa’ya hareket etti. Güzel bir sürprizle karşılaşacağı Leylâ hanımın içine doğmuştu. Bursa’nın tarihi ve doğal güzelliklerini gezerlerken randevu saatini iple çektiler.
Sedat hoca muayenehanede kimsenin kalmadığı saate randevu verdiği misafirlerine kapıyı kendisi açıp odasına aldı. Bir gece önce Figen’in oturduğu koltuğa Leylâ hanım oturmuştu. Karşılıklı hal hatır sorma ve kısa sohbetten sonra Sedat hoca önceden tasarlanmış cümlelerle konuya geçti:
-Biliyorsunuz, tıbbın şu andaki imkanları bir çocuk sahibi olmanıza imkân vermiyor. İleride mutlaka bazı çözümler bulunacaktır. Ancak, benim sizi buraya çağırmamdaki amaç şu: Çok iyi bir anne adayının, bakmasının mümkün olmadığı bir bebek var. Üç dört ay sonra doğacak. Bu bebek sizin olabilir. Sizin bebeğin annesini bilemeyeceğiniz gibi, bebeğin annesi de hiçbir zaman sizi bilemeyecek. Bu bebeği kendi çocuğunuz olarak isterseniz gerisini konuşalım. İstemezseniz sorununuza tıbbi çözüm bulununcaya kadar bekleriz.
Eşiyle göz göze gelen Semih beyin şaşkınlığı daha kısa sürdü:
-Hocam doğrusunu söylemek gerekirse bizim bu konuda fazla umudumuz kalmamıştı dedi. Bize sunduğunuz bu seçenek bence üzerinde düşünülmeye değer. Sonra eşine dönerek: Leylâ hanım bu konuda sen ne düşünürsün? Kadın kendini henüz toparlayamamıştı:
-Sen daha iyi bilirsin bey dedi. Birden bire çok şaşırdım da ne diyeceğimi bilemedim.
Birkaç dakikalık suskunluktan sonra Semih bey:
-Hocam işin detaylarını anlatır mısınız lütfen, nasıl olacak? Her şeyi daha önceden plânlamış olan Sedat hoca güven veren sesiyle anlatmaya başladı:
-Eğer bu bebeği kendi evlâdınız olarak yetiştirmeye karar verirseniz, İstanbul’a döndüğünüzde Leylâ hanım en yakın çevresine hamile olduğunu açıklasın. Ancak bebeğin yapılan testler sonucu düşme ihtimali olduğunu göz önünde bulundurarak devamlı doktor kontrolü altında bulunması gerektiğini anlatsın. Bu üç dört aylık süreyi İstanbul dışında geçirirsiniz. Bebek doğacağı zaman size hemen haber veririm, bebeğinizi alıp İstanbul’a birlikte dönersiniz. Bebeğin doğum belgesinde annesi olarak Leylâ hanımın, babası olarak sizin isminiz geçer. Böylelikle hiçbir sorunla karşılaşmadan verdiğim belge ile bebeği nüfusunuza geçirirsiniz. Bebek yasal olarak sizin olmuş olur. Ancak bebek kız mı olur, oğlan mı olur orasını şu anda ben bilemiyorum. Doğrusunu söylemek gerekirse bakmak gönlümden geçmiyor. Kısmet artık...
Leylâ hanım sevinçle kocasına:
-Bizim kendi bebeğimiz olacak öyle mi? diye sordu
Semih bey ’Evet!’ anlamında başını salladıktan sonra:
-Hocam annesi bebeği vermenin karşılığında nasıl bir meblâğ istiyor? diye sorunca eşi nefesini tuttu. Sedat hoca sakin bir şekilde:
-İki yüz elli bin lira istiyor. dedi.
Semih bey rakam üzerinde fazla düşünmedi:
-Uygundur hocam dedi. İnsan bedelinin para ile ölçülemeyeceğini yaşayarak öğrenen kişilerden biri de benim. Bence uygundur.
Üç dört ay içinde bir bebeğe kavuşmanın heyecanını yaşayan Leylâ hanım:
-Kimse bir daha elimizden alamaz değil mi diye endişesini dile getirdi. Sedat hoca:
-Müsterih olunuz. Siz önce şunun kararını veriniz: Bu şartlarla doğacak bebeği nüfusunuza geçirmeye kararlı mısınız? Leylâ hanım eşine söyleyecek söz bırakmadı:
-Kararımızı verdik hocam, bebeği istiyoruz. Sedat hoca sağlama bağlamak niyetindeydi:
-İsterseniz birkaç gün daha iyice bir düşünüp sonra karar verin.
Semih bey:
-Hocam fazla düşünmeye gerek yok dedi, müspet bakıyoruz.
Sedat hoca Leylâ hanımdan duymak istiyordu:
-Sizin kararınız nedir efendim?
Leylâ hanım eşinin söylediklerini onayladı:
-Hocam ben de müspet bakıyorum. Hayırlı olur inşallah!
Sedat hoca biraz düşündükten sonra:
-Madem ki bu şartlarla kendi çocuğunuz olarak bu bebeği istiyorsunuz; Ben poliklinik defterime bu gün muayene olan bir hastanın altı aylık hamile olduğu belirteyim. diyerek poliklinik defterini çıkadı. Bin dokuz yüz yetmiş beş yılının, on beş mayıs perşembe gününe; isim kısmı boş bırakılan, teşhis kısmına: ’Muayenesi neticesi takriben altıncı aya tekabül eden normal intrauterin gebelik mevcuttur.’ yazılan bir hastanın kaydı işlendi.
Semih beyin ayağa kalkmadan önce bir hafta sonra parayı getireceğini belirtince, Sedat hoca itiraz etti:
-Hayır, şimdi değil! Bebeğin annesinin bu işten vazgeçme ihtimali olabilir. Bu hakkını henüz muhafaza ediyor dedi. İki ay sonraya kalsın.
İstanbul’a dönerlerken Leylâ hanım eşine:
-İnşallah bebeğin annesi bu işten vazgeçmez diyerek endişesini dile getirince, Semih bey:
-Zannetmiyorum dedi. Şartlar bu kadar olgunlaşmasaydı Sedat hoca bizi çağırmazdı. Sence kız mı doğurur, oğlan mı?
-Benim için bebeğin kız veya oğlan olması o kadar önemli değil. Yeter ki bu işin sonunu Allah hayırlı eylesin.
-İnşallah oğlan doğurur, benim dileğim bu.
-Orasını Allah bilir. Sen üç ay boyunca nereye gidip, nerede kalacağız onu düşünsen iyi edersin.
-Birlikte düşünürüz, hele hayırlısı ile eve bir varalım da...
***
Üç gün sonra pazar günü Feride hanım makyaj çantasını Figen’in eline tutuştudu:
-Haydi bakalım, kendine güzel bir makyaj yap bakalım deyince, ömründe makyaj malzemesini eline almamış olan Figen şaşkınlıkla sordu:
-Nasıl abla... Ben mi makyaj yapacağım?
-Sen yapacaksın tabi!
-Buna ne gerek var ki...
-Gittiğimizde görürsün... Bilmiyorsan şöyle geç sana yardım edeyim...
Feride hanım, makyajdan sonra Figen’e:
-Canım, sana ne kadar yakıştı böyle, Bu halinle seni ben bile tanıyamazdım. Güneş gözlüğünü de taktık mı tamamdır. Haydi bir an önce çıkalım.
Şık bir baş örtüsü, yüzündeki makyaj ve güneş gözlüğü ile Figen’i kolay tanınamayacak hale getiren Feride hanım, eline küçük bir bavul alarak alarak:
-Her şey tamam dedi, gidelim...
Birkaç dakika yürüdükten sonra, yol kenarında park etmiş şık bir arabanın yanına gelince duran Feride hanım, arabanın arka kapısını açarak:
-Arabaya bin dedi. Sedat hocanın arabası bu.
Arka koltuğa Figen’in yanına oturan Feride hanımın:
-Bir eksiğimiz yok hocam, gidebiliriz. demesiyle araba hareket etti. Feride hanımın valizden çıkardığı bir dergideki resimler Figen’in o kadar çok dikkatini çekti ki birlikte incelerken geçtiği yolu anlayamadı.
Uludağ’da yemyeşil çimenler arasında topraktan fışkıran nadide çiçekler, yerlerde erimemek için direnen kar ve masmavi gökyüzünü güneş gözlüğünü çıkararak seyreden Figen, büyülü dünyaya uçup gelen bir peri hissine kapıldı. Feride hanım bavuldan kalın yünlü bir kazak çıkararak Figen’e uzattı:
-Canım, giy bunu; seni üşütmeyelim.
Birkaç saat sonra, Sedat hoca mangal ve kuzu pirzolası getirtti. İştahsız hastaları bile acıktıran Uludağ’ın havası, Sedat hocanın kendi eliyle pişirmeye başladığı pirzolanın kokusu ve karnındaki bebeğin doyumsuz iştahı ile Figen’e ömrünün en unutulmaz ziyafeti çekilmiş oldu.
Yeşil çimenler üzerinde kurulan ziyafet masasına en son oturan ve ilk kalkan Sedat hoca fazla uzaklaşmadan çimenleri, çiçek ve su sızdıran öbek öbek karların etrafında dolaşmaya başladı.
Feride hanım da sofradan kalkıp cevresini süzerken, Figen eliyle hafif hafif karnına vurmaya başladı:
-Sen tekme atmaya devam et dedi, nasılsa senin günahına ben girmeyeceğim. Sen bu dünyaya gelince benim görevim bitmiş olur. Ondan sonra başına ne gelirse; günahını bahtıma tayfun gibi esen, sana sahip çıkmayan Tayfun düşünsün!... Sen yemeye devam et şimdi. İnşallah seni alarak evlât edinecek olanlar da seni Uludağ’a getirip közde pirzola ile beslerler...
Feride hanım, Figen’in söylediği sözlerin bir kısmını duymuştu:
-Kız sen kiminle konuşuyorsun öyle?... diye sordu. Figen sitemli bir sesle...
-Bebekle konuşuyorum abla dedi, Bir türlü doymuyor da... Onun için konuşuyorum. Abla bir şey soracağım: Bebekler annelerinin konuştuklarını duyarlar mı?
-Sedat hocamız, duyduklarını söylemişti! Onun için bebekle güzel konuş. Zaten o da hareketleri ile her şeyi belli eder.
Figen için unutulmaz bir gün olmuştu. Akşamın alaca karanlığı çökmeden geri dönerlerken Feride hanımın elinde yine o dergi vardı. Dikkatini dergideki resimler üzerinde yoğunlaştıran Figen; dönüşünde Çekirge’deki o evin yakınından geçtiğini anlayamadı!
***
Düzenli bir şekilde haftalık kontrolü yapılan Figen’in, gebeliğinin yedinci ayından sonra karnı beklenenden daha fazla büyümüştü. Durumu Sedat hocayla haber veren Feride hanım bir akşam üzeri Figen’i muayenehaye götürdü. İdrar tahlilinde proteini normaldi. Muayene masasına çıkarıp, tansiyon ve nabzına baktı. Kararsız kalınca Sedat hocaya döndü:
-Hocam amniyon sıvı fazlalığı olmasın? diye endişesini belirtti. Siz de bir değerlendirseniz.
Sedat hocanın muayenesi kısa sürdü:
-ÇeKaSe borusunu ver! dedi. Çocuk kalp seslerini değişik yerlerden tekrar tekrar dinledikten aleti hemşireye uzatırken: Polihidroamniyöz değil, multipl gravidite mevcut... deyince hemşire donup kaldı! Bir müddet sonra kendini toparlayıp, dikkatli bir şekilde kendisi de Figen’in karnını dinledi. Figen’in sorgulayıcı gözlerine yanıt veremeden elindeki ÇeKaSe borusuyla kalakalmıştı. Sedat hocanın tıp diliyle söylediklerinden bir şey anlamayan Figen; hemşirenin tuhaf hali karşısında gülmemek için kendisini zor tuttuyordu. Hocayı yerine oturmuş ve düşünceli görünce beklemedikleri bir durumla karşılaştıklarını anladı:
-Hocam, bir terslik mi var? var diye sordu.
Düşünmekte olan hoca sanki soruyu duymamıştı. Hocanın yanıtlamadığı soru Hemşirenin üzerine kaldı:
-Bir terslik yok canım dedi, endişe etme yalnız: karnındaki bebek ikiz!... Aldığı yanıtla yerinden fırlayacağının hesabını yapan hemşire Figen’in kolunu yakalayıp masaya bastırdı: Yavaş hareket et! hamile olduğunu unutuyorsun!
Birkaç dakika süren sessizliği hemşire Figen’e söylediği sözlerle bozdu:
-İyi ki doğru karar vermişsin... Bir değil iki cana kıyacakmışsın... Hey, güzel Allah’ım sen ne büyüksün... İki canın günahını yüklenmek kolay mıydı...
Sedat hoca sessiz, Figen şaşkın ve endişeliydi. Hemşire kendini toparlamıştı. Figen’i kolundan kaldırıp muayene masasından yavaşça yere indirdi. Sedat hocaya:
-Hocam izniniz olursa Figen’i eve götüreyim dedi. Sedat hoca konunun aldığı yeni boyut üzerine düşüncesini o kadar yoğunlaştırmıştı ki hemşirenin sözlerine bir yanıt vermedi.
Feride hanım, eve gelir gelmez moral verecek sözler tasarlamaya çalışırken, kendisine bakıp bakıp gülen Figen’e:
-Ziya Paşa boşuna: ’Güleriz, ağlanacak halimize!’ dememiş... Ne gülüyorsun öyle? diye ilk kez sert çıkışmış oldu. Figen:
-Abla sen o zurnaya benzeyen boruyla donup kaldın ya... Halin içler acısıydı! Kendini görsen gülme krizine tutulurdun. Feride hanım Figen’in sinirleri bozulduğu için gülmekte olduğunu düşünüp endişelenmişti. Aldığı yanıtla rahatlamıştı. Sinirli görünmeye çalışarak:
-Bana bak, zilli maşa!...dedi. Ben sana o zurnayı nasıl öttürürdüm öttürmesine de; sen yat kalk Sedat hocaya dua et.
Sedat hoca o gece özel adres defterini tekrar çıkarmak zorunda kaldı. Bir ay öcesi İstanbul’a açılan telefon bu kez de Edirne’ye açıldı.
***
Kalan iki aylık süre de rüzgâr gibi akıp geçti. Figen’in doğum sancılarının ilk belirtilerini görüldüğünde her iki aileye de haber verildikten bir gün sonra gece yarısı Figen’in doğum sancıları şiddetlendi. Feride hanım, Hemen Sedat hocaya haber verip Figen’i muayenehaneye götürdü. Her kliniğe kısmet olamayacak cihazlarla donatılmış doğum ve yoğun bakım ünitesine Figen ilk kez adımını atmış oldu.
Mesleğinde mucizeler yaratan Sedat hoca ve Feride hanım; ikiz ve ilk doğumu olmasına rağmen normal doğumla kısa sürede işini tamamladılar. Bebeklerin ağlamaları da çok kısa sürmüştü. Hemşire bebeklerin bakımı yaparken Sedat hoca Figenle konuşuyordu:
-Şükürler olsun, hiçbir problemle karşılaşmadık. Sen de düşündüğümden çok daha iyisin. Her ihtimale karşı sana şimdi bir serum takarız. Birkaç güne kalmaz tamamen iyileşirsin.
-Hocam, ben çok iyiyim!
-Senin demenle olmaz. Bizim iyi olduğunu görmemiz lâzım. Şuurun yerli yerinde. Gördüğün gibi kurtuldun. Benim demek istediğim şu: Bu bebekler senin. Beni dinlersen kimseye verme! Belki ileride pişman olursun. Yarın pişman olursan iş işten geçmiş olur. Beni dinlersen bebekler kalsın!
-Hocam konuşmuştuk... Sizin sözünüze de güvenmesem kime güveneceğim. Benim görevim bitti!
-O zaman bu bebeklere karşı son görevini yerine getirmeni rica ediyorum!
-Nedir?
-Annenin ilk sütü yani kolostrum bebeklerin sağlığı için çok önemlidir. Biraz sonra kendini iyice toparlarsan bebekleri emzirmeni istiyorum.
-Peki hocam bunu da yaparım, bu son!
Bebeklerin bakımlarını tamamlayıp kıyafetlerini giydiren Feride hanım:
-Hocam her iki kız da sağlıklı, kalça çıkığı ve reflekslerini kontrol ettim. Hiçbir problem yok maşallah. Siz de bir kontrol eder misiniz?
Sedat hoca bunun bir gizli çağrı olduğunu anladı. Hemşire:
-Bak şu yaramazın reflekslerine diyerek bebeklerden birini yüz üstü yatırıp, ensesindeki yarısı saçlı deride kalan nohut büyüklüğünde pembe renkli doğum gülünü gösterdi. Sedat hoca dikkatli bir şekilde incelediği nişanı, aynı renk ve büyüklükte ikinci bebekte de görünce
-Aynı yumurta ikizleri! dedi.
Bir saat sonra serumu da biten Figen:
-Abla, ben çok iyiyim diyorum size... Ayağa kalkmak istiyorum! Feride hanım:
-Oh, ne âlâ! Hanımefendi bir de ayağa kalkacakmış! Sen önce şu bebekleri bir emzir bakalım diyerek yatağın baş kısmını yükselterek Figen’i biraz doğrulttuktan sonra, emzirmesi için ilk bebeği getirdi.
Figen gözlerini kapattı:
-Bakmayacağım dedi! sen yardım et emsinler.
Feride hanım ilk bebeği Figen’in göğsüne tuttu. Bebek mükemmel bir reflekse emmeye başladı. Bebek emmeyi kendisi bıraktığında Figen gözlerini açmadan:
-Tamam dedi.
İkinci bebek de emmeyi tamamladığında Figen’in gözleri hâlâ kapalıydı.
Şafak sökmeden her şey bitmişti. Muayenehane esrarlı bir sessizliğe bürünmüştü. Figen değişen sesiyle:
-Ben kalkıyorum! diye sesleniyordu. Benim hiçbir şeyim yok, kendimi gayet iyi hissediyorum. Eve gitmek istiyorum.
Hemşire bir kez daha Figen’i kontrol etti. Sedat hocanın:
-Madem ki hiçbir problem yok, götürüp eve bırakalım. Bu atmosferden bir an önce kurtaralım. Her ihtimale karşı sen yine de saat başı kontrol et, psikolojik desteğini de ihmal etme! demesi üzerine Figen’in yanına gelip elini uzattı:
-Canım, sen şimdi yavaş yavaş doğruluyorsun, tamamı mı? Seni evimize götürüyoruz.
***
Her şey sanki bir rüya aleminde olup bitmişti. Sedat hocanın direktifleri ile hareket eden Feride hanımın desteği ile bir haftada Figen kendisini çabucak toparladı. İki hafta sonra noterden Figen’in umumi vekaletnamesi, Nüfus hüviyet cüzdanı ve vesikalık fotoğraflarını alan Sedat bey, üç günlüğüne İstanbul’a gitti. Dönüşünün gecikmesi ile yeni bir endişeye kapılan Figen:
-Abla daha bitmedi, hocamız niye gecikti? diye sordu.
Feride hanım:
-Bak canım, zor günler geçirdin. Şükür hepsi geride kaldı... Şimdi senin önünde yeni bir hayat var. Yarına umutla bak... Gereksiz endişeleri üzerinden at. Yaşamana bak. Hayatın çilesini çekip de nimetlerine göz yummak olur mu? Kendin için bir şeyler yap. İstersen yarın seni Uludağ’a götüreyim, ne dersin.
-Yok, şimdi değil hocamız dönsün beraber gideriz.
Ertesi gün, eve dönen Feride hanım hocanın döndüğü haberini getirdi. Figen’e Nüfus hüviyet kağıdını uzatırken:
-Hazırlanalım, yarın hep beraber İstanbul’a gidiyoruz. dedi.
-İstanbul’a mı, Benim istanbul’da ne işim var ki?
-Canım, ne işin olduğunu yarın öğrenirsin. Ben de bilmiyorum!
İstanbula indiklerinde Sedat hoca bir araba tuttu. Şoförün eline bir adres tutuşturdu. Adrese bakan söför:
-Biliyorum efendim, dedi. Trafik fazla şıkışık olmazsa yirmi dakika sonra oradayız.
Araba yeni ve bakımlı bir apartmanın önünde durdu, Sedat hocanın elinde sabırsızlıkla şakırdattığı anahtarla dış kapıyı açtı. Merdivenlerden üç kat çıkarak şık kapılı bir dairenin önünde durup kapıyı açtı:
-Haydi bakalım, içeri geçin dedi.
Feride hanım ve Figen özenle yerleştirilmiş, tümü yeni alınmış mobilyalar ve kristal avizelerin göz kamaştırıcı ışıltılarına bakarken, Sedat hoca:
-Ben balkondan biraz denizi seyredeceğim, siz de bu arada bana bir yorgunluk kahvesi yapın! diyerek balkona çıktı.
Feride hanım mutfağı bulup kahve yapmakla uğraşırken, Figen bu eve niçin getirildiğini düşünüyor, bir taraftan da salona göz gezdiriyordu.
Sedat hoca kahvesini içtikten sonra salona geldi, tekli bir koltuğa oturdu. Mutfaktaki Feride hanım ve Figen’i çağırdı.
-Buraya kadarmış! dedi. Kimsenin bir şey anlamadığını görünce, gülerek sözlerini tekrarladı: Buraya kadarmış diyorum! Feride hanım sessizliğini korurken Figen merakını yenemeyerek sordu:
-Hocam ben bir şey anlamadım! Bizi bu eve niçin getirdiniz? Sedat hoca sitemkar bir sesle:
-Misafirperverliğinizden şikayetçiyim hanımefendi! İnsan evine gelen misafirlerine böyle mi davranır?
-!...
Figen’den hiçbir ses seda çıkmayınca Feride hanıma döndü:
-Ya sen hemşire hanım, Figen’in ev sahipliğinden memnun musun? Feride hanım biraz düşünüp:
-Değilim hocam, Figen’in ev sahipliğinden ben de memnun değilim, Sizin kahvenizi bana yaptırdı, anlamadım ben bu evin misafiri mi, yoksa hizmetçisi miyim?
Figenin sanki nutku tutulmuştu. Duyduklarına inanamıyordu. Sedat hocanın:
-Bence misafirlerini küçümsüyor, baksana bizimle bir tek kelime konuşmaya bile tenezül buyurmuyor hanımefendi! demesiyle dili çözüldü:
-Hocam siz ne diyorsunuz? Bu ev kimin?
-Senin evin, insan kendi evini de tanımaz mı? İnanmıyorsan tapu kaydını gör. Feride hanım bak şu konsülün üzerinde tapu belgesi var, getir Figen kendi gözleriyle görsün.
Feride hanım üç gün önce alınmış, üzerinde Figen’in resmi bulunan tapu belgesini:
-Canım, hayırlı olsun dairen! İnşallah içinde çok mutlu olursun diyerek Figen’e uzattı.
Figen yarım saate ancak kendini toparlayabildi. Feride hanımın getirdiği bir bardak suyu içtikten sonra:
-Her şey bana bir rüya gibi geliyor! dedi.
-Canım, rüya değil bunlar. Yeni evin burası. İstersen anneni de alıp buraya getiririz, bundan sonra beraber kalırsınız.
Figen ne söyleyeceğini bilemiyordu. Dokunsalar ağlayacak gibiydi. Sedat hoca:
-Feride ablan sana tam yedi yıl her ay düzenli bir şekilde okul harçlığı gönderecek, yaz kış demeden bu para aksatılmadan hesabına yatırılacak, artık kimseye muhtaç değilsin, istersen yeniden sınava girer istediğin okulu kazanabilirsin, burada çok güzel dershaneler var istediğin dershaneye gider üniversite sınavlarına hazırlanırsın.
-Boşu boşuna bir senem de gitti!
-Boşuna gittiğini de kim söyledi? Sen ikinci sınıfa geçtin!
-Nasıl yani, ben devamsızlıktan sınıfta kalmadım mı?
-Hayır, sınıfını geçtin. Feride ablan dahiliye servisinden senin için yirmi günlük bir rapor alıp enstitüye götürüp müdüre teslim etti. Derslerin de zaten pekiyi imiş, sen de pekiyi derecesi ile sınıfını geçtin. Anlayacağın sen şimdi ikinci sınıftasın. Kaybın yok.
Figen kendini tutamamış ağlıyordu. Feride hanım Sedat hocanın işareti üzerine beş dakika kadar hareketsiz ve sessiz yerinden kalkmadan bekledi. Sonra Figen’in elini tutup:
-Ağlamayı kes artık, kötü günler geride kaldı. Önünde yeni bir hayat var sana destek olmaya devam edeceğiz.
Figen hıçkırıkları dindiğinde:
-Ben bütün bu iyiliklerin altından nasıl kalkarım? dedi. Bunları hakkedecek ne yaptım? Sedat hoca hışımla yerinden kalktı:
-Peki çektiğin acılar için ne yaptın? Suçun ve günahın neydi? Acını dindirmek için elimizden bu kadar geldi. Bir bu kadarı daha yapılsa bile bence çektiğin acının bedeli ödenmez... Bundan sonra yerin burası. Feride hanım sen buraya alışıncaya kadar birkaç ay yanında kalacak. Ben yarın Bursa’ya tek başıma döneceğim. Konuşur ilerisi için plânlarınızı yaparsınız. Feride hanım:
-Hocam kalırım, ancak bir şartla!... İlk kez Feride hanımdan şartlı cümle duyan Sedat hocanın suratı asıldı:
-Şartın nedir hemşire hanım?
-Figen bana bir daha ’Zurnacı!’ demesin!
-Zurnacı mı ne demekmiş o?
-Bizim çocuk kalp seslerini dinlemek için kullandığımız ÇeKaSe borusunu zurnaya benzetmiş, elimde gördüğünden beri bana zurnacı diyor! Sedat hoca sesine sert bir ton vermeye çalışarak:
-Öyle mi Figen? Ablana o kelimeyi mi kullanıyorsun?
Figen şikayet eder gibi:
-Hocam, kendisinin bana söylediğini de söylesin, niye onu söylemiyor? Kendisi de bana: ’Zilli maşa!’ diyor. onu da söylese ya...
Sedat hoca gülmemek için kendisini zor tutuyordu.
-Ben şimdi dışarıya çıkmalıyım dedi. Maşallah, Zurnacıyla, Zilli maşayı bulduk ya eksiğimiz. Davulcuyla bir köçek kaldı onları da bulup getireyim de takım tamam olsun! der demez Figen kahkahalarla gülmeye başlayınca Feride hanım da kendini tutamadı. Yıllarca sonra ilk kez sedat hocanın da gülmekten gözleri yaşarıyordu!

( İkinci Bölümün Sonu...)

Beğen

( İrfan Yılmaz )
Kayıt Tarihi:2 Kasım 2011 Çarşamba 11:17:14

ZERNIŞAN - II. YAZISI'NA YORUM YAP
"Zernişan - II." başlıklı yazı ile ilgili
düşüncelerinizi ve eleştirilerinizi diğer okuyucular ile paylaşın.


YORUMLAR
EYLÜL20
17 Aralık 2011 Cumartesi 13:59:54
İslam hukukuna göre anne karnına düşen her bebek insan hükmündedir.Aldırmak bir insan öldürmek kadar günahtır.Annenin sağlığı tehlikede olmadığı müddetçe.Yaşayan ,yaşayacak olana tercih edilebilir.Anca bu kadar.Figenin düştüğü çelişki durum bir çok güncel olayın içinde var.Allah yardımcıları olsun.Saygılarımla

Cevap Yaz
mehmet ali unsal
5 Kasım 2011 Cumartesi 11:27:41
kaderin getirdikleri çok degişik bir hayat cizgisi çok ilginç ve makul düşünceler olaya yeni bir seyir vermiş...mükemmel anlatım ve deeğerli çalışmanızı kutlarım..saygılarımla..

Cevap Yaz
Sedat_ERDOGDU
4 Kasım 2011 Cuma 19:15:23
doktor beye sevgi saygılar...)))güzeldi

Cevap Yaz
Emine UYSAL (EMİNE45)
3 Kasım 2011 Perşembe 22:17:35
İrfan Bey, öykünüzü başından itibaren okudum ve çok beğendim. Sürükleyici ve merak uyandıran bir öykü. Öykü diliniz çok güzel, diyaloglar yerli yerinde. Okuyana olayları yaşatıyorsunuz. Devamını da okuyacağım inşallah. Başarılarınızın devamını diliyor, günün yazısını kutluyorum..

Saygılar.

Cevap Yaz
Azure_
3 Kasım 2011 Perşembe 15:25:13
Yüreğinize,emeğinize sağlık hocam,
Öykünün içeriği ve anlatımı çok güzeldi çookkk
Devamını bekliyorum...
Saygılar

Cevap Yaz
canandemirel
3 Kasım 2011 Perşembe 12:19:36
Sayfanızda sürükleyici bir öykü okudum. Çok etkileyici.
Güne gelem bu harika öyküyü ve yazarını tebrik ediyorum, sevgilerimle...

Cevap Yaz
SEVİLAY DİLBER
3 Kasım 2011 Perşembe 10:18:57
irfan bey tekrar tebrik ediyorum..
öykü hakettiği yerde..
selamlar..

Cevap Yaz
Aysel AKSÜMER
3 Kasım 2011 Perşembe 10:06:06
Güne gelen güzel öykünüzü tebrik ederim. Saygı ve selamlarımla.

Cevap Yaz
Nermin Kaçar
3 Kasım 2011 Perşembe 08:20:46
Hoşgeldin Sevgili İrfan Abim, hikayeni okuymadım bol vaktimde ukuyacağım. Tewbrik ediyor, saygılarımı ve selamlarımı bırakıyorum sayfanıza...

Cevap Yaz
Yahya İncik
3 Kasım 2011 Perşembe 06:36:02
ilk bölümünden itibaren başarıyı hak eden bir çalışma çünkü uzun öykü yazmak ve bunu öykü kurallarına göre sürdürmek üst yetenek ister bu da sizde zaten mevcut. tebrikler selam ve saygılar.

Cevap Yaz
Mehtap ALTAN
3 Kasım 2011 Perşembe 00:13:21
Merhaba Hocam...

Bilirim yazılarınızdaki şiirlerinizdeki ve yorumlarınızdaki itinayı titizliği zenginliği...

Saygım sonsuz...

Cevap Yaz
_cânâ_
3 Kasım 2011 Perşembe 00:09:08

İtinalı ve başarılı bir hikaye

Kutlarım günün yazarını.

saygıyla

Cevap Yaz
SEVİLAY DİLBER
2 Kasım 2011 Çarşamba 14:24:06
uzun bir öyküydü..
lakin anlatım duru ve sadeydi...
elinize sağlık...
sevgiler..

Cevap Yaz
haticeak
2 Kasım 2011 Çarşamba 12:15:48
Üstat emeğinizi ve yüreğinizi içtenlikle kutlarım...

Sonsuz saygımla...

Cevap Yaz
inci*
2 Kasım 2011 Çarşamba 11:53:48
Sürükleyici ve bir o kadarda etkili bir hikaye okudum. Okurken yer yer hayıflandım eyvahh dedim melek görünümlü şeytanların eline düşmüş bu kız diye ama öyle olmadı... İnsancıl yönü ağır çok güzel.. Saygılar Usta.

Cevap Yaz
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.