gülşah
0 şiiri ve 24 yazısı kayıtlı Takip Et

ŞEKER TADINDA HAYAT



İnleyen hastane içerisindeki çığlıklarla birlikte bir salise durmuştu yaşam. Odadan duyulan çığlık sesleri birazdan sevinç dolu gözyaşlarına dönüşmek için beklemekteydi. Herkesin gözü duvardaki ameliyat odasının üstündeki saate çevrilmişti. Yuvarlak şeklinde, kalın çerçeveli saat sabahın saat 03.40’ını gösteriyordu. Daha o zamanlardan belliymiş yerinde durmaz inatçı halım aslında .

Annemin kucağına verildiğimde herkes hayretle bana bakarken ben açılmayan gözlerimle çığlık çığlığa ağlayışlarım en büyük hatıradır aileme .

Sivri kafalı çirkin bir bebek yüzü insanları hayrete düşürürken kundak içinde sınırlanan özgürlüğüm için şimdiden daha ağlamaya başlamıştım. Sivri kafam seneler içerisinde görünüş olarak düzelmişti belki ama sivri zekalığım hiç azalmadı, giderek arttı.

Yıllar ne kadar çabuk, ne kadar yıpratıcı ve ne kadar eğlenceli geçmişti aslında ama nedense insanoğlu hep bir adım geriye baktığında güzelliğini ve neşesini görebilmektedir hayatın. Şimdi yirmi dört yaşımdayım ve zaman içimde çocuk olma özlemini hala taşıyorum.
Hayatın içindeki gülen gözleri yakaladığımız o ender zamanlarda yaşamı sevmeyi öğrenmek en büyük dersim olmuştur.

Hep çılgın,hep çatlak hep duygusuz kız olmuştum seneler içerisinde. Kendimi öyle tanıtmıştım ve öyle tanınmıştım. Ortaya çıkaramadığım duygusallığım hep bir yerde keşfedilmeyi beklese de karşıma çıkan duygu yoksunu erkekler beni köreltmeye devam etmişti .

Ergenlik dönemine kadar hep karanlık hep anımsanmaz gelmişti hayatım bana. Oysa ne çok şeyler yapmış ne çok maceralar atlatmıştım.

Kilyos sahilinde kumların içinde oynarken daha abimin peşinden denize nazır ağladığım zamanlar üstünden çok sular akmıştı. Artık hep başka erkekler için denize karşı ağlar olmuştum.

Küçükken yapılan çamurdan adamlar yerine karizmatik erkekler yaratmıştım aklımda. Ama her yağmur yağışında katı yağ misali birden eriyip gitmişlerdi. Oynamak için metalden yapılma yapay oyuncaklara muhtaç kalmıştım şimdi.

18 yaşına kadar biçimsiz ,zayıf vücudumla , giyinişim ve yaşamımla , kendini farklı sanan ama Türkiye nüfusu içindeki insanlardan hiç bir farkı olmayan sıradan bir kızdım . Tek bir farkım vardı diğer insanlardan o da dilimin ağırlığı.

Kazanılan üniversite sınavıyla birlikte yeni ufuklar yeni yaşamlar beni beklerken tek bir amaç için kaçmıştım koca İstanbul’umdan. İçimdeki kendimi bulmak ve içimde olmayanları hayatımdan çıkarmak hissi. Güzel günlerin başlangıcıydı aslında bu. Yerleşilen yeni bir şehir, yeni bir ev , yeni çevre ve yeni bir kimlik. Gerçeklikten uzak bu sanal dünyada yaşam hiç bitmedi.

Çalan telefon alarmlarıyla mahmurca açılmaya çalışan çapaklı gözler, inleyen karın gürültüsüyle kaburgalara yapışan mide, akşamdan içilmiş sigara dumanıyla ciğerlere çekilen nikotinli havadır öğrenci için sabah kavramı.

Düşlenen sorumsuz ve sınırsız yaşam özgürlük kavramıyla harmanlaşmasıyla oluşur bu toz pembe hayat.
O pembeliğin önündeki toz hiç bir zaman gitmez hayatınızdan.
Karlı bir havada uçuşan kar tanecikleri gibi süzülür toz dumanları bazen gözünüzün önünden işte o zaman anlarsınız ki eksik olan bir şeyler vardır bu kapalı kutu içinde yaşadığınız hayatta.

Sorumluluklarımız...

Bunu bazen anlar ve eksikliğini gidermeye çalışırsınız bazense gözlüğünüzü siler ve tozları görmezlikten gelirsiniz. İşte böyle zamanlarda hayatınızda kalan tek şey vardır; pembe

O pembe sabahları yaşayan dört kişiden biriydim sadece.

Üniversite yıllarının ilk zamanlarını hala yaşıyormuşum gibi anımsaya biliyorum.İkinci senemdi.

Karadeniz’in etek uçlarındaki bu ufak şehir, depremin enkazları altında ezilmiş, kara bir yasa bürünmüştü. Yerde yıkıntılardan kalma toz dumanları,havada grileşmiş hüzün vardı.

Şehrin genelinde hakim kuran terkedilmişlik hissi sabahın ilk saatlerine kadar sürdü.

Dışarıda yazın başlangıcı yaşanırken öğrenci evimize daha gün doğmamıştı. Apartman dairesinin birinci katında dört kişilik ufak yuvalmızda kıpırdanmalar başladığında güneş yönünü çoktan batıya doğru yöneltmişti

Odanın içindeki izmarit kokusu yerde akşamdan kalma boş bardaklar, açık kalmış radyoda çalan İlhan İrem parçalarıyla güne başlamış ve bitirmiştik aslında.
Salonda solunan üç kişilik hava oda içinde ağırlaşmıştı ve oksijen oranını yitirmişti.

Yatak içinde iki dakika boyunca gerinme hareketlerimden sonra lenssiz gözlerle yere basmak gibi zorlu bir görevi yerine getirmenin mutluluğunu yaşıyordum. Yere bastığım ilk adımla beraber duvar kenarındaki ve halı üzerindeki saç ve toz tomurcukları çorabıma yapışmaya başlamıştı bile.

Yavaş yavaş kalkan ev halkıyla beraber renklenen evdeki mahmurluk perdesi aralanmaya başlamıştı. Yapılan türk kahveleriyle beraber peş peşe yakılan sigaralar ve bakılan kahve fallarıyla kahvaltımızı yapıyor eğer paramız varsa aranan pidecinin yolunu gözlüyorduk.
Oradan buradan topladığımız bozuk paralarla pidecinin parasının verdikten sonra güzel bir yemek yemenin keyfini çıkarmak gibisi yoktur.

Saat beş olmuştu. Artık ayaklanmanın zamanı gelmişti. Bugün Sakarya’dan kaçış günüydü. Meltem İzmit’e biz ise İstanbul’a gidecektik.
Cuf cuf sesleriyle başlayan bir yolculuk için tren parası denkleştirmeye çalışıyorduk . Parasızlığın verdiği mutluluğu çocukken annemin bana aldığı patlayan şekerler bile vermezdi.

İstenen borç paralar ve montların cebinden bulduğumuz bozuk paralarla beraber o zamanın parası toplamda 9 milyonumuz vardı. Yani 9 ytl. Bu mini minnacık olan para sadece Meltemin İzmit’e bizim ise İstanbul’a gitmemizi sağlayacaktı. Allah büyük laflarıyla hazırlanmaya başlamıştık.

Zamanla yarışımız başlamıştı. Salondan üç kız birden koşarak odaya doğru yöneldik. Meltemin elinde sigara vardı. Nil gene başlamıştı odayla sigaraya girmeyin laflarına. Artık ikinci dönemin son günleri olması sebebiyle evde hakim olan toz ve kir nefes almamızı zaten yeterince zorlaştırıyordu Ama yapacak bir şey yoktu emir büyük yerden gelmişti. Meltem sigarasını suda söndürürken çıkan “cossssss” sesini içimde hissetmiştim. Çünkü o bizim son sigaramızdı.

Ben ile Nil aynı odada kalıyorduk. Odamızda iki adet mavi çift kapılı dolap , bir adet çalışma masası bir şifyer ve iki tane birbirine paralel yatak vardı. Dolapların içi ağzına kadar kıyafetlerle doluydu. Benim tarafımda alelade atılmış kazaklar, pijamanlar, pantolonlar ve tişörtler varken Nil’in tarafında sırayla tek tek katlanmış rengine göre sıralandırılmış kazaklar askıya asılmış bluzlar , kotlar ve ütülenmiş çoraplar vardı .Nil’le aynı odada yaşamak böyle bir şeydi sanırım.

Hepimiz iki dolabın önüne doluşmuştuk. Üç kız teker teker askıdaki kıyafetlere bakıyor ve en çabuk hamleyle en güzel kıyafeti bulmak için siper almış savaşıyorduk. Hepimiz birbirimizin giyeceği kıyafetlere göz dikmiş onu çıkarsa da ben giysem havasında diğer kıyafetlerle ilgileniyor gibi rol yapıyorduk.

Bol düşük bel pantolonların üzerine giyilen gece bluzlarıyla tamamlanan kıyafetlerimiz ardından makyaj için ayna aramaya başlamıştık. Banyodaki sallanan dikdörtgen ,tavana yakın olan ayna ve odadaki boy aynası için koşuşturmaya başlamıştık. Boyumuzun uzunluğuna göre hepimiz bir yerlere dağılmıştık. Misket taneleri gibi bazen koşarak yan yana geliyor bazen de birbirimize çarpıp uzaklaşıyorduk.

Koyu renk sürülen farlar, şeftali rengi allıklar, simli pudralar ve kalın göz kalemleri ile tamamlana ağır makyajın altında kaybolan simamızla çıkmıştık yola. Saat sekize doğru gelmişti. Bina önünden caddeye uzanan patika yolu tüm edamızla salına salına yürüyorduk.
Patika yolun sonundan tren istasyonuna gitmek için binilen minibüs aslında traji komik olayın başlangıcıydı.

Tren istasyonlarını oldum olası soğuk bulmuşumdur. Belki yeşil cam filmlerinde aşıkların ayrılma noktası olduğu için belki de askere yollanan gençlerin gözyaşlarındaki hüznün kokusunu kokladığım içindir kim bilir?

İstasyonun içerisindeki rüzgârın o ince esintisi ve ıslık sesi hep yalızlık ve ayrılık duygusunu uyandırmıştır içimde.

Taştan ve betondan kabaca yapılan bu mimari yapı içerisindeki sıralanmış vagonlar birer kaçış yolculuğunun parçasıdır aslında. Gişe önünde sıralanan kuru kalabalık, bekleme odasındaki yırtık koltukların üstünde oturan yaşlı insanlar çokta görmek istemediğimiz bir tabloda buluşmuşlardı aslında.

Çarsı minibüsünden hızlı adımlarla atı vermiştik kendimizi yola. Koşar adımlarla ilerlerken bir yandan makyajım bozulacak derdine düşen Nil’in arkadan salına salına geldiği günler daha dün gibi.

Tren istasyonuna geldiğimizde cebimde şıkır şıkır sallanan paralarla beraber bilet sırasına girmiştik. Sanki hiç bitmeyecek izlenimi veren kuyruğun önünü görmek bile mümkün değildi. Önümüzdeki yolcuların büyük çoğunluğu üniversite öğrencisiydi bizim gibi. Aralarında dedikodu yapıyor ağızlarında kocaman olan sakızlarını inceden inceye patlatıyorlardı. Biz ise kabartığımız kulaklarımızın ucuyla sadece onları dinlemekle yetiniyor, yüzümüzdeki boş ifadeyle sıranın bize gelmesini bekliyorduk.

Sıra bana gelmişti. Gişenin önüne kadar gelmiştim. Elimdeki tüm varlığımı memura doğru uzatırken sadece bir İzmit , iki İstanbul diyebilmiştim. Susuzluktan kuruyan boğazım konuşma yetisini kaybetmişti. Biletleri almak için eğildiğimde memurun karton parçacıklarının yanına koymuş olduğu metal bozukluklar gözümü kamaştırdı. Nasıl olur? Nerden çıktı bu paralar? , demeden alıvermiştim hemen paranın üstünü. Arkadan duyulan trenin kalkış sesiyle beraber kaçıvermiştik bulunduğumuz sıradan. Koşar adımlarla trenin en son vagonuna binmiştik..

Tren içerisinde sağda ve solda yer alan ikili ve dörtlü koltuklar sıralanır. Her öğrencinin amacı kalabalık olan grubuyla beraber oturmak için masa etrafında toplanmış dört adet boş koltuk bulmaktır. Kimileri bu masalarda yemek yerken kimileri kağıt,okey gibi oyunları oynamak amaçlı kullanırlar. Bizde bu dörtlü koltuklara sahip olmak isteyen sadece üç kızdık.

Beşinci vagonun başına geldiğimizde bulduğumuz masalı yere oturuvermiştik, Hemen bavulları yukarı rafa atıp , yanımızda kalan boş koltuğa eşyalarımızın bir kısmını koymuştuk.Bu seferde cam kenarında oturma kavgası çıkmıştı aramızda, Kız olmak zor zanaat hep kendi istediğimiz olsun isteriz ama bu her zaman böyle olmaz.Nil gene oturuvermişti hemen canım kenarına.Kkedi misali kendini tırnaklarıyla kelepçelemişti koltuğun kenarlarına. Yapacak bir şey yoktu ya ben fedakarlık yapacak ya da Meltem.

Her insana nasip olmaz üç saat boyunca oturduğu yerden bütün şehri doyasıya izlemek. Cam kenarına meltem geçmişti ben ise yanında oturuyordum. Bulunduğum yerde bile hala Allah’ın işi diyerek aldığım paralara bakıyor ama bir türlü cebime koyamıyordum .Kızlar sevinç çığlıkları atarken benim içimdeki burukluk hala gitmemişti. Üstelik karnımız açtı, sigaramız ve suyumuz yoktu sadece sahtekarlıkla aldığım paralar vardı elimde ve üstelik artık trendeydik ne bir şeyler alacağımız bir büfe, ne de bir seyyar satıcı lüksümüz vardı. Değerli olan yüce para,trene binince bir hiç haline dönüşmüşte. Sadece günah olarak hayat haneme yazılmıştı. Trenden atlayıp parayı geri verecek kadar da dürüst değildim.

Üç saat on dakikalık sürecek yolculukta bu şekilde devam edemeyeceğimizin hepimiz farkına çoktan varmıştık aslında. Herkes oturduğu yerden serin sular içip, çekirdek çitlerken; biz sadece baygın gözlerimizle birbirimizin ne düşündüğünü anlamaya çalışıyor, enpati kurmak için uğraşıyorduk. Koridor arasıdan vagona sızan sigara kokusunu meltemle beraber ciğerlerimizin en ince kılcal damarlarına kadar çekmiştik ama nafile az olan şey tatlı olur derler ya oysa bizde hiç vardı.

Uzun süren suskunluğun ardından bir hışımla ayağa kalktı. Ve cebime koyamadığım parları elimde sallayarak kızları şaşkınlığa uğratmıştım. İçimdeki yatırımcı ruhum bu parayı yastık altına atmayı izin vermezdi. üç milyonla hisse senedi, bono ve repoda yapamayacağıma göre bunu en değerli şeyle değerlendirmem geriyordu. İşte o noktada Meltem’le aynı fikirde birleşmiştik.

Dünyada en çok kar getiren ve enflasyon karşısında en fazla yükselişi gösteren hızlı tüketim malzemesi olan bir mal olmalıydı bu.’Sigara’

Bu kelimeyi kullandığımda çığlık çığlığa duyduğum bağırtıyla Nil’in sesi olduğunu anlamam çok zor olmadı. Elimizde kalan 3 milyonla nasıl böyle bir şey düşünecek kadar mantıksız olduğumu bana söyleyen ilk. Neye görseydi mantık. Ona göre mi?. Bana göre mi?. Yapılan demokrattık seçim sonunda Meltem’le ikimize karşılık Nil bir oyla koalisyon dışı kalmıştı.

Meltemle plan yapmaya çalışıyorduk ama Nil’in bağırtılarından kendimizi duyamadığız ve tren içindeki geleceğin müdürleri, doktorları,sanatçıları olacak öğrencilere rezil olduğumuz için koridora çıkmaya kara verdik. Kariyerimi düşünmem gerekiyordu işte o noktada. Hızlı ama ufak adımlarla vagon arasına çıkışımız çok zaman almadı. Benim atletik sportmen yapım,sorunları çözmekteki kabiliyetim ve hızlı ama düşüncesizce yapılan planlar bakalım hangi noktalara götürecekti bizi.

Vagon araları hayatımızda herkesten sıkıldığımızda kaçtığımız ufak sığınak yerlerimiz gibidir. Herkes mutlaka bu yol üstünden bir kerede olsa geçer ama kalıcı olarak durma noktası hiç bir zaman olmamıştır. Koridorun sağında ve solunda yer alan karşılıklı camlar güneşin kırılma noktasında bir araya gelmiş hızla geçilen yoldan sallanan ellerin hüznünü taşımaktaydı. İşte bu kırlı, buğulu,çatlak camlardan dünya gözüyle dışarı bakıyorduk iki ev arkadaşı.

Elimizde bozuk paralar ile tren istasyonu yanlarında bir büfe arayışı içine girmiştik. Tren durur durmaz ben atletik yapımla trenden aşağı atlayacak ve koşarak sigara alacaktım. Şayet tren kalkarsa Meltem benim için, içindeki büyük arkadaşlık sevgisi ile koskocaman bir treni durduracaktı. Düşüncesizce yapılan planımız için artık zamanla yarışıyorken birden acılan vagon kapısıyla irkildik.

1.80 boylarında kirli lacivert kot pantolonu ,krem rengi atletli genç bir delikanlı geldi. İri yapılı, hafif göbekli vücut yapısı bir Türk erkeğinin mizacını taşımaktaydı. Ela renk, büyük iri gözbebekleriyle etrafa bakışı ne kadar rahatsızlık versede, yanaklarındaki utangaçlığını gösteren kırmızılıklar sevimlilik katıyordu. Giyim ve tavırlarından öğrenci olmadığı çok acıktı. Küçük olan koridor üç kişi için dar olmaya başlamıştı. Meltemle konuşmalarımız sona ermişti artık camdan dışarıda bakmıyorduk.Tek derdimiz bu yabancının gitmesini beklemekti. Delikanlı elinde bulunan kahverengi deri bavulu ve iki adet poşetiyle yanımıza gelmişti. Bavulları yanımıza bırakarak elini cebine attı ve bir adet sigara paketi çıkarttı içinden. Paketten aldığı sigarayı elinde biraz ovuşturduktan sonra çakmağıyla alevlendirdi. Gözlerimde hissettiğimiz alev yakmayla oluşan hüznü yanında getirmişti.

Birden salınarak kendimize gelmemiz çok zaman almamıştı. Tren durmak üzereydi ve ben atlamak için hazır bekliyorum. Sağ bacağım ,önde hafif eğik vücudumla anı bir kakışa hazırdım.Vvücudum bunun için uygun bir durumda olsana zihnim hala direnişlerdeydi.İçimde hiç olmayan korkumu nerde kaybetmiştim o an hatırlamıyorum. Meltem kapıya doğru yönelmiş bana büfenin yerini buğulu pis camlardan gösteriyordu. Son iki dakidaydı.

Sanki birazdan Allah Allah sesleriyle tüm tren arkamdan bağıracak ve ben vatan uğruna trenden atlıcıktım. Gözlerimi açıp bir rüya olduğunu görmek için miydi yoksa her şey?.

Atak yapmak için beklediğim o anlarda omzumda hissettiğim soğuk bir el ile irkilmiştim. Arkama doğru dönerek koşuş pozisyonundan çıkmıştım artık. İri yapılı genç elindeki sigarayı bir kenara bırakarak elini tekrar cebine atmıştı. İkince kez cebinden sigara paketi çıkarıp mırıldanmaya başladı. Kalın yapısının altında gizlenen ince sesiyle birlikte sigarayı bana doğru uzatıp içinden iki adet alarak elime tutuşturmaya başlamıştı.
Bilinçaltım seneler öncesinin lafını böyle bir olay sonrasında bulup çıkartı vermişti anılarımdan.

- Yabancılardan birşey alma

Yirmi iki yıl sonra bu nasihat karşımamı çıkmıştı yoksa. Bir kez olsun annemi dinleme kararı almıştım içimden. İstemeden reddedilen ikramın ardından tekrar cama bakmaya başlamıştık. Çok oyalanmıştık. Aramızda yaptığımız konuşmalarla arkamızdaki genci umursamaz tavırlar içine girmiş, gitmesi için dua eder olmuştuk.
Genç, bir türlü pes etmiyordu. Sinirden çatılan kaşlarım, kalınlaşan sesim ve kızaran yanakların patlamaya hazırdı.

Genç delikanlı,beni ve Meltem’i omuzlarımızdan tuttuğu gibi arkaya doğru savuruvermişti. Beni ve Meltem’i, genç çocuk , omuzlarından.
İnanılır gibi değildi.
Sanki biz intihar etmeye çalışıyorduk da oda bizi kurtaran kişi olacaktı.

Artık ciddi ciddi trenden atlasak kurtulurmuşuz edalarında bir hale bürünmüştük. Kısa süren koridor arasındaki muhabbetimiz bizi derin bunalımları sokmuş,beklide bilinçaltımızda onarılmaz yaralar açmıştı. Yaklaşık bir saattir yoldaydık ve tek sahip olduğumuz iyi niyetli bir başbelasıydı.

Delikanlı en sonunda dayanamadı ve içindeki doğuluğun verdiği iyi niyetle elimizdeki paraları alarak sigarayı kendi alacağını söyledi.
Bak bu günün en güzel haberiydi sanırım. Bizden sadece bavullarına sahip çıkmamızı söylemişti.bu noktada tek bir konu vardı sorun doğuran.Güvenmek mi, güvenmemek mi?

Hangısıydı acaba? Paraları ona uzatırken elim hala geri geri gidiyordu.

Tren yavaşlamaya başlamıştı.
Genç,tren yavaşlamasıyla beraber kapının kulpundan tutunarak kendini aşağı attı.Ancak tren hala hareket halindeydi ve kapıda asılı bir sekelde bir sağa,bir sola çarpmaya başladı kendini. Gözlerimizi elimize kapat sakta parmak aralarında hala onu izliyorduk.
Manşetlerde trende cinayet başlıklarını okumak hoş olmazdı değil mi? Birden yere düştü ve merdivenleri hiç birşey olmamış gibi ikişer üçer koşmaya başladı.
Koşuyor,koşuyor ve koşuyordu.
Büfeye girdiğinde trenin ıslık sesleri vagonların içinde duyulur olmuştu ve yavaş yavaş tekerlekler dönmeye başlamıştı.Gözlerimiz hala büfedeydi.
Tren hızlanmaya başlamasıyla beraber genç delikanlı büfeden çıktı ve koşmaya başladı. Yetişecek ümidiyle onu izliyor bide üstüne propaganda yapıyorduk..
Rayları izleyen kaldırımların sonuna gelmiştik ve hala konuşuyordu. Koştu,koştu,koştu takı kaldırımlar bitene kadar. Tren çoktan uzaklaşmıştı ve bavullar dizimizin dibinde,sigara ise genç çocuğun elinde kalmıştı. Genç delikanlının şokunu atlatamadan vagona döndüğümüzde tüm vagondakiler gülmeye başlamıştı. Hepsi genç delikanlıyla alay edercesine el salıyordu ve gülüyordu.

Bazen ne kadar peşinden koşsakta ulaşmaya çalıştığımız kişi bizden koşar adımlarla uzaklaşırsa ona asla yetişemeyiz. Yapılan emekler karşılıksız yapılar iyilikler degersız kalır..Düşünmekle geçen zamanlar buruşturulup çöp tenekesine atılır imha niteliğnde.. Verilen mücadeleler ve koşuş sahnelerinin ardından geriye birkaç alay edercesine gülen surat, gözlerden akan masum göz yaşları ve birkaç aşk kırıntısı kalır.
Üzülmemecesıne

Beğen

gülşah
Kayıt Tarihi:18 Ağustos 2006 Cuma 00:00:00

ŞEKER TADINDA HAYAT YAZISI'NA YORUM YAP
"ŞEKER TADINDA HAYAT" başlıklı yazı ile ilgili
düşüncelerinizi ve eleştirilerinizi diğer okuyucular ile paylaşın.


YORUMLAR
asunbul
5 Mart 2008 Çarşamba 00:00:00
Tebrikler içten, doğal...seni anlatıyor her cümlesinde ve aralarında..

Cevap Yaz
can53
8 Ocak 2007 Pazartesi 00:00:00
çok güzel ve çok sıcak bir calışma öykü olmuş

yüreğinize sağlık

Cevap Yaz
Aydın
18 Ağustos 2006 Cuma 00:00:00
çok uzundu... bir an bütün hayatını anlatıyorsun gibime geldi :)

ama güzeldi, sanki film seyredermiş gibi.. sevdiğim bir film... hayat filmi.

özellikle şu satır çok iyiydi

''daha abimin peşinden denize nazır ağladığım zamanlar üstünden çok sular akmıştı. Artık hep başka erkekler için denize karşı ağlar olmuştum.''

tebrikler. ilk öykü için çok güzel, ama çok da uzun :D

Cevap Yaz
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Edebiyatdefteri.com'u kullanarak Çerez Politikamızı kabul etmiş sayılırsınız.