0
Yorum
2
Beğeni
0,0
Puan
96
Okunma

Dostoyevski, Budala romanında Prens Mişkin’in ağzından, kurşuna dizilmek üzere olan bir adamın hikâyesini anlatır.
İnfazına yalnızca beş dakika kalmıştır.
Beş dakika.
İnsanın bütün ömrünün sığabileceği kadar uzun,
bir ömrün yanında ise yok denecek kadar kısa.
Adam, elinde kalan zamanı bölmeye karar verir.
İki dakikasını arkadaşlarıyla vedalaşmaya ayıracaktır,
İki dakikasını kendi içine dönmeye,
Son bir dakikasını da başını kaldırıp dünyaya bakmaya.
Gökyüzüne,
Ağaçlara,
İnsanlara.
Belki daha önce yüzlerce kez baktığı, fakat hiçbir zaman gerçekten görmediği şeylere.
Sonra ölüm yaklaşırken zihninden bir düşünce geçer:
"Ya affedilirsem?”
İşte o anda hayatın ne demek olduğunu anlar.
Bir dakika artık yalnızca bir dakika değildir.
Bir nefes, bir ömürdür.
Bir bakış, bir hatıradır.
Bir sabah, bir mucizedir.
Kendi kendine söz verir:
“Bana yeniden bir hayat verilirse, o hayatımda hiçbir dakikayı boşa harcamayacağım. Her dakikayı bir asır gibi yaşayacağım.”
Ve mucize gerçekleşir.
Son anda affedilir.
Ölümün kıyısından çekilip yeniden hayata bırakılır.
Fakat hikayeyi dinleyenler daha sonra Prens Mişkin’e, bu adamın kendine verdiği sözü tutup tutmadığı sorduğunda cevap acıdır:
“Hayır. Tutmadı. Kendisine bağışlanan zamanın büyük bir kısmını yine boş yere harcadı.”
İnsan belki de tam olarak budur.
Ölümün karşısında hayatı kutsal bulur,
hayatın içinde ise ölümü unutur.
Kaybetmek üzere olduğu şeyin kıymetini bilir.
Ona geri verildiğinde ise yeniden sıradanlaştırır.
Bir hasta, sağlığının değerini bilir.
Bir ayrılık yaşayan, sevdiğinin sesini özler.
Yaşlanmaya başlayan, gençliğinin peşinden bakar.
Ve zamanı tükenen insan, yıllarını nasıl harcadığını düşünür.
Fakat insanın tuhaflığı şudur:
Ölüm yaklaşınca hayatı öğrenir,
hayat geri gelince ölümü unutur.
Dün gece uğruna dua ettiği sabaha,
bu sabah uyanınca sıradan bir gün muamelesi yapar.
Dün kaybetmekten korktuğu insanı,
bugün yanında bulunca yüzüne doğru dürüst bakmaz.
Dün bir dakika daha yaşamak için dünyayı verecek olan insan,
bugün saatlerini anlamsız şeylere harcar.
Çünkü insanoğlu sahip olduklarının değil,
kaybetme ihtimalinin esiridir.
Bir şey elindeyken onun değerini ölçemez.
Ancak parmaklarının arasından kaymaya başladığında avucuna bakar.
Ve çoğu zaman çok geç kalmıştır.
Belki de hayatın bize yaptığı en büyük oyun budur:
Bize zamanı bolmuş gibi hissettirir.
Sanki yarın hep varmış gibi.
Sanki sevdiğimiz insanlar hep yanımızda kalacakmış gibi.
Sanki söylemek istediğimiz her sözün bir başka zamanı,
sarılmak istediğimiz insanın bir başka günü,
yaşamak istediğimiz her şeyin bir başka fırsatı olacakmış gibi.
Oysa hayatın bize verdiği hiçbir şeyin üzerinde
“sonrası için” diye yazmaz.
Bir gün son kez uyanacağız.
Son kez birinin sesini duyacağız.
Son kez bir kapıdan çıkacağız.
Son kez birine sarılacağız.
Son kez gökyüzüne bakacağız.
Ve o sonun hangi gün olduğunu bilmeden yaşıyoruz.
Belki de hayatın bütün sırrı burada saklı:
İnsanın kaç yıl yaşadığı değil, bu
zamanını gerçekten fark ederek yaşadığı önemlidir.
Çünkü bazı insanlar seksen yıl yaşar,
ama hayatlarının çoğu hiç yaşanmamış gibidir.
Bazılarıysa kısa bir ömre koca bir hayat sığdırır.
Mesele zamanı çoğaltmak değildir.
Mesele, elindeki zamanı eksiltmemektir.
Bugün sana sıradan görünen bir sabah,
başkasının son dileği olabilir.
Bugün şikâyet ettiğin hayat,
yarın uğruna yalvaracağın hayat olabilir.
Bugün yanında duran insan,
yarın hatıralarının en acı yerinde durabilir.
Ve belki de insanın kendisine sorması gereken en ağır soru şudur:
“Eğer bugün hayatımın son günü olduğunu bilseydim, yine böyle mi yaşardım?”
Cevap hayırsa…
Değiştirmek için ölümün kapıya gelmesini bekleme.
Çünkü ölüm bize zamanı öğretmez.
Zamanın kıymetini, ölümün varlığı öğretir.
Ve bir gün, hepimizin önüne o beş dakikalık sessizlik konulacak.
Ne para kalacak.
Ne makam.
Ne gurur.
Ne ertelenmiş planlar.
Sadece yaşadıklarımız.
Ve yaşayamadıklarımız.
İşte o gün insan belki de en çok şuna yanacak:
Kendisine bir ömür verilmişti.
O ise ömrünü, sanki kendisine hiç verilmeyecekmiş gibi yaşadı.
Belki hayatın en büyük israfı zamanı kaybetmek değildir.
Zamanın elimizde olduğunu sanmaktır.
Çünkü bize verilen her gün, aslında geri sayan bir saatin başka bir dakikasıdır.
Ve biz…
O saatin kaç olduğunu değil,
ne kadar zamanımız kaldığını bilmeden yaşıyoruz.
Yazan
Korhan KÜLÇE
01/09/2026
Saat: 12:00
’’Şair ile anılar parkı’’ nda uzun kulaklı oğlum ile
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.